Felsefe

 

 

 

Romalılarda Felsefe

Karl Vorlander


Giriş. Yunan felsefesinin Roma’ya geçişi

Orta Stoalılar

Romalıların karakterinde düşünmeye yetenek var idiyse de, bu yetenek teorik-felsefi değil, belki pratik-yararcı konulara yönelikti. Hatta Romalıların dini tasavvurları bile bu yararcı zihniyetle doluydu. Bundan dolayı Roma hukuku, Roma’nın askeri ve İdari teşkilatı yüzyıllarca süre bir örnek değerini koruduğu halde, şiir, resim sanatları ve felsefe gibi, özellikle düşünsel olan manevi melekeler Roma’da, Yunanistan’da erişmiş olduğu yetkinlik derecesinde gelişmeyi kesinlikle başaramadı. Eski Romalı ağırlığında bir kafaya sahip olanlar bunların temel örneği eski Caton’dur felsefeyi (ahlak ve din için tehlikeli bir şey değilse bile), en azından faydasız kelime oyunlarından sayıyorlardı. Bu kanıların oluşmasına yardım eden nedenlerden biri de, Yunan felsefesini ilk kez olarak Roma dünyasına tanıtmış olan kişinin, şair Erınius (169239) olmasıydı. Çünkü Epicharm adıyla doğal felsefesine ilişkin öğretici bir şiir de yazmış olan bu kişi, bir akli aydınlanma filozofu olan Euemerus’u (§ 16’ya bkz.) Latinceye çevirmiş, ilahları değilse de, İlahi yönetim ve inayeti inkar etmişti. Caton, Sokrat’ın haklı olarak idam edilmiş bir geveze olduğunu söylüyordu. 173, 161 ve 155 yıllarında, yine Caton’un teşvikiyle senato, Yunanlı hatip ve filozofların (155 tarihindeki karar, kitabımızda defalarca sözü edilen Atina elçilerine aittir), Roma’dan kovulmalarına ve çıkarılmalarına karar verdi. Yalnız, imanın ve atalardan gelen kutsal örf ve ahlakın giderek fazla gerilemesi, devletin evrensel bir imparatorluk haline gelmesi dolayısıyla, Yunan felsefesinin nüfuzuna karşı zorlama vasıtalarıyla karşı koymak mümkün değildi. Özellikle de, öğrenim görmüş Romalının, her şeyden önce felsefeden elde etmek istediği, insanın ahlaki hedef ve görevinin ve mutluluğa erişmek için en iyi yolun öğrenilmesiydi. Bundan başka, siyasi meslek için gereken teorik öğrenime de talipti. Helenistik dönemin felsefe okulları da, bu arzulara bütünüyle uygun bir gıda veriyorlardı. Panaetius gibi Yunan filozofları Roma’ya geldiler, Roma’nın seçkin gençlerinin Atina, Rodos ve İskenderiye gibi Yunan merkezlerine, uzun veya kısa bir süre için, ünlü hatiplerin ve filozofların derslerini dinlemek üzere gitmeleri daha çoklukla gerçekleşti. Kısa bir süre sonra bu gezi, yüksek bir eğitim ve öğrenimin gereklerinden sayıldı (tıpkı bugün üniversitelere devam gibi). Bununla birlikte felsefe Roma’da, hiçbir zaman hakkıyla vatanındaymış gibi yerleşmedi. Sözünü edeceğimiz filozofların büyük bölümü, aslen Romalı değildir ve Romalı olanlar da, bu alanda bilimsel bir ilerleme meydana getirmek şöyle dursun, yeni ve kendilerine özgü bir yön bile gösteremediler; genellikle daha önce Yunanlılar tarafından ortaya konulmuş olan düşünceleri tekrarladılar veya başka bir tarzda kaleme aldılar.

Bütün Yunan felsefe okulları, yavaş yavaş Romalılar yanında kabul gördü. Diğerlerinden önce ve çoğunlukla buna uygun olanlar, Romalıların mertliğini (virtus), devlet hayatına ilgisini, fakat aynı zamanda erdem gururunu en fazla okşayan, ahlakta görev çatışmalarının çözümünü ve hukukta kılı kırk yaran incelikleri araştıran eğilimlerine uygun düşen, Roma’nın halk ve devlet dinine en mükemmel biçimde uyan filozoflar, yani Orta Stoalılardı. Bunların başlıca temsilcileri, doğumları bakımından Yunanlı iseler de, etki ve nüfuzlarının yalnız Roma İmparatorluğunda değil, belki özellikle Romalılar üzerinde geçerli olduğunu felsefe tarihi kaydeder.

Bu arada Rodoslu Panaetius (yaklaşık 180110 tarihleri arasında yaşamıştır), oldukça uzun süre tarih yazarı Polybios’la birlikte Roma’da bulunmuş, orada Scipion’lardan gencinin (Aemilianus) ve Laelius ve onların çevresinde yaşayanların felsefeye ilgi ve sevgilerini çekmişti. Sonra gelen Stoalıların hemen hepsi gibi, Panaetius da felsefeyi pratik yönden anlıyordu; teorik okul davalarına artık özel bir değer yüklemiyordu. Kendi okulu olan Stoacılığın liderleri yanında, klasik filozoflardan Demokritos, Eflatun ve Aristo’ya da değer verir ve onları sık sık yazılarında anardı. Stoalıların düşüncelerinde aşırılığa varan şiddeti düzelterek, örneği dış nimetlerin de mutluluğun gerçekleşmesine hizmet ettiğini kabul ederek, bundan başka ifadesinde ustalık ve zevk güzelliği göstererek temsil ettiği felsefi yöne birçok dostlar kazandırmayı başarmıştı. Bu felsefi faaliyet arasmda, özellikle önemli ve bol ürünler veren yön, Stoalıların doğal hukuk teorisiyle, Romalıların konulmuş hukuk ilminin arasında bağlantı meydana gelmesiydi. Scipion’un çevresinden önemli bilginler ve devlet adamları, örneği filoloji ve hukuk biliminin kurucuları olan Stilo ve C. Scaevola gibi kişiler, Stoa görüşüne katıldıklarını açıklıyorlardı (Mommsen). Roma dini ve Stoa felsefesinin kaynaşmasıyla, aydınlar sınıfına özgü bir tür devlet dini meydana geldi. Biraz önce adı geçen Scaevola, en büyük rahipti (Pontifex maximus). Bu kişi, büyük ihtimalle Panaetius’tan esinlenerek üç tür ilahiyat ayırmıştır: Birincisi şairlerin ilahiyatıdır, mitolojik bir biçime sahiptir, dolayısıyla gerçeğe uygun değildir ve değersizdir. Filozofların ilahiyatı, gerçi aklı doyurursa da, insanların çoğunluğu için işe yaramaz. Üçüncü tür, devlet adamlarının ilahiyatıdır: Geleneksel şekilleri ve dini inançları korur ve sürdürür, ondan uzak kalmak mümkün değildir. Panaetius’un yazılarından hiçbirisi bize kadar gelmemiştir. Bununla birlikte Ciceron’un De ojfirüs adlı yazısından, onun felsefi düşüncelerini çıkarabiliriz. Çünkü Ciceron’un yazısına, Panaetius’un “Peri takate kontus” adlı yazısı temel kaynak teşkil etmişti.

Suriyeli Posidonius, Panaetius’un öğrencisidir, yaklaşık 130-50 tarihleri arasında yaşamıştır, Rodos’taki parlak dersleriyle tanınmıştır. Dinleyicileri çoktu, Ciceron ve Pompee de bunlar arasındaydı. Bu kişi, üstadından daha fazla bir ölçüde Eflatun, Aristo ve diğer eski filozofların teorilerini Stoa teorisiyle birleştirmişti. Akıldan başka gönlün (Gemueth) ve eğilimlerin özel ruhsal güçler oluşturduklarını kabul etmiş, etkilenme ve ihtiraslarımızın bunlardan kaynaklandığını varsaymıştır. Düşüncelerinin bütünü bakımından Posidonius, selefinden daha dogmatik gözüküyor. Posidonius, Stoacı düşünürler arasında en bilgilisi ve ilme en eğilimlisi ve bağlısı olarak tanınmıştır. Yazıları ve araştırmaları, zamanının hemen bütün pozitif ilimlerini kapsar: Matematik, astronomi, fizik, coğrafya, tarih, gramer ve sentaks. Öyle ki, Gomperz onu, Aristo’dan sonra bilimin bütün dallarına vakıf tek Yunan bilgini olarak nitelendiriyor.

 

Son Kuşkuculuk 

Lucretius ve Epikürcülük

Bütün ruhlarıyla kendilerini belirli bir felsefi sisteme bağlayan ve adayan Romalılardan biri de, yaşlanmadan ölmüş olan Romalı şövalye Lucretius Carus’dur (M.Ö. 9755). Onun, altı heceli mısralardan oluşmuş biçimde yazdığı JEşyanın Doğası (De rerum natura) adlı öğretici şiiri, Romalıların şiir ve felsefe alanında en mükemmel yaratılarından birini oluşturur. Şairin vecdi, okuyucuyu şevke getirir, insan ve doğa hayatına ilişkin canlı tasvirleri, eski zamanın güçlü üslûbuyla ifade edilmiştir. Öyle ki, aslında kuru olan bu konu, canlılık ve renklilik kazanır. Epikürcülerin diğer yazılarında neşeli bir ruh sezildiği halde, bu eserde baştan aşağı hüzünlü bir ciddiyet hissedilir. Biz, ala kitaba bölünmüş bu eserin içeriğini aşağıda özet olarak gösteriyoruz.

Birinci kitap: Din, batıl inançlar meydana getiren, insanı aldatan bir kaynaktır. Yokluktan bir şey varlığa gelemez ve hiçbir varlık gerçekten yokluğa varamaz; sonsuz evrenin boş uzamında, atomlar ya da eşyanın ilkeleri (Primordia principia rerum) hareket ederler; dünyada gözlenen gayeti düzen, mümkün olan varlığın biçimlerinden bir tanesinden başka bir şey değildir. İkinci kitap, Epikuros’un anladığı tarzda atomların hareketinden ve niteliklerinden söz eder; belirli atomların bağlantısıyla duyum meydana gelir; dünyaların sayısı sonsuz, zaman olarak süreklilikleri ve mekan içinde irilikleri hayret verici derecededir. Buna rağmen yok olurlar, nitekim dünyamız da şimdiden yaşlanmaktadır. Üçüncü kitap ruhun sonsuzluğu inancına ve ondan doğan ölüm korkusuna hücum eder; ruh, ölümle birlikte bedenimizden uçup giden sıcaklık ve solukla bir sayılır. Dördüncü kitapta, insanın duyuları, duyguları, özellikle cinsel aşk, materyalist ekolün görüşüne sıkı sıkıya bağlı kalarak açıklanır. Beşinci kitap, evrenin oluşumu ve canlı varlıkların evrim tarihini içerir. Özellikle insanın başlangıçtaki durumundan itibaren dil, sanat, devlet ve din alanlarındaki evrimi söz konusu eder, bu da son derece çekici bir tarih felsefesi oluşturur. Dindarlık ve takva, dinsel ayinleri uygulamaktan ibaret değildir, belki “her şeye sakin bir ruhla bakma gücü” dür (pacata posse onınia mente tueri). Nihayet altıncı kitabın konusu, olağanüstü doğal olaylar (mıknatıslık, kasırgalar, volkan patlamaları, taşkınlar) ve insanların hastalıklarıdır. şiirin başlangıcını, hayat bağışlayıcı ilaheye (Venüs’e) yalvarış oluşturduğu halde, bitişi vebanın etkili bir tasvirini içerir.

Öyle gözüküyor ki, Lucretius’a çağdaşları az önem vermişlerdir. Buna karşılık Kayser Augustus ile dostu Maecenas etrafında toplanan edebi topluluk üzerinde, Lucretius’un kesin bir nüfuzu olmuştur. Bu nüfuz, sözü edilen topluluktan Horatius’da, özellikle onun hicivli yazılarında kendini gösterir. Bilindiği üzere bu Latin şairi, manzum mektuplarında (Epitres 1,4. 6) kendini, “Epikuros’un sürüsünden bir domuzcuk” olarak nitelendiriyordu. Bununla birlikte bu şair, son yıllarında Stoa anlayışına daha yakınlaştı (Si fractus illabatur orbis, impavidum ferient ruinae: Eğer evren parça parça olup üzerine yıkılsaydı, enkaz ona çarpar fakat etkilemezdi). Zaten hiçbir üstadın sözüne tam iman göstermek arzusunda değildi. Latin şairi Virgilius’un da öğretmeni bir Epikuroscu idi. Hatta şair Ovidius bile, şiirlerinde Lucretius’un düşünce derinliklerine nüfuz etmiş gözüküyor. Kuşkusuz bu şairlere, filozof gözüyle bakılamaz. Roma’nın tanınmış kişilerinden Epikuros ekolüne bağlı olarak anılanlar arasında, Ciceron’un dostu Attikus ve Sezar’ın katili Cassius vardır.

 

Seçmeciler

Bu sırada Peripatetikler de tek tük taraftar buldu: M. Piso ve Sezar’la, Pompeius’un tanınmış hükümet arkadaşı Crassus gibi. Fakat durum ve şartlara göre en fazla yayılan felsefi yöneliş, kendine uygun gelen düşünceleri, çeşitli sistemler arasından eleyip seçenlerinki, yani “seçmecilik”ti (eclecticisme). Aslında doğrudan Yunan felsefe okullarında yavaş yavaş birbiriyle kaynaşma, uyuşma, imtizaç etme eğilimi belirginleşmişti (bkz. § 43 ve 44). Aynı akım, daha şiddetli bir ölçüde Romalı düşünürler arasında ortaya çıktı. Çünkü onların gözünde felsefe, hemen daima, kendi kendine amaç değil, genel bir düşünsel terbiyenin işareti, olsa olsa vicdanın aydınlanması için bir aletti.

Ciceron Seçmecilerin örneği olan Ciceron’a eskiden haddinden fazla değer verilirken, Mommsen ve Drumarın, tarihi eserlerinde, bu tarz harekete karşı ihtimal genellikle fazla sert bir şekilde muhalefet ettiler. Öyle ki, daha sonra ortaya çıkan tepki (Zielinski’nin şu eserine bakınız: Cicero im Watidel der Jahrhunderte Yüzyılların Akışı içinde CiceronLeipzig, 3. basım, 1912) bir derece haklıdır. Buna karşılık Mommsen’in, Ciceron’un felsefeye olan hizmetleri konusundaki kesin hükmünü onaylamaktayız. Ciceron’a ilişkin çok sayıdaki yayından, Hirzel’in onuncu bölümün başlangıcında anılan eserini hatırlatıyoruz.

M. Tullius Ciceron (106-43), aslında bir hatip olarak yetişmek amacıyla, Atina’da ve Rodos’ta, genç bir öğrenci sıfatıyla, Epikürcü düşünür Phaidros ile Zenon’u, Stoacı Diodotus ile Posidonius’u, Eflatuncu Philon ile Antiochus’u dinlemişti. Hayatının son üç yılında, siyasi durum ve şartların değişikliğe uğramasından dolayı, zorunlu olarak atalete mahkum olduğundan, gençliğinde yapmış olduğu felsefe çalışmalarına döndü. Bu kısa süre içinde, alıntı (iktibas) yoluyla, birçok felsefi eserler yazdı: Bunlardan biri bilgi teorisine (Academica), ötekilerin hepsi de ahlak felsefesine (De fınibus bonorum et malorum, De Ojficüs, Tus culanae disputationes ve bazı daha küçük yazıları, örneği Taelius ve Cato maiorj, ya da ilahiyata (De natura deorum, De divinatione, De fato) aittir. Ciceron, daha önce yazmış olduğu Hortensuis adlı eserinde, felsefi araştırmaların yapılması için teşviklerde bulunmuştur. Bu yazarın, özellikle hitabet ve siyaseti ilgilendiren yazılarını geçiyoruz. Felsefi yazılarının niteliği hakkında, Antiochus’a yazdığı mektuplardaki (XU, 32) şu samimi ifade bizi yeterli derecede aydınlatır: “Bu yazılar, diğer eserlerden alınma parçalardan ibarettir, oldukça az bir zahmetle meydana gelmişlerdir. Ben sadece, çoğunlukla sahip olduğum kelimeleri ekliyorum”. Gerçekte 19. yüzyılda filoloji araştırmaları, bu yazıların hemen hepsinde, onların meydana gelmesini sağlamış olan Yunanlı asıllarını ortaya çıkarmıştır. (Ueberweg’in Felsefe Tarihi, 1. cilt; § 66’da bu araştırmaların başlıca sonuçlarına bkz.) O halde Ciceron’un yalnız şu üstünlüğü vardır: (Eğer bunu bir üstünlük saymak istersek) ilk kez olarak vatandaşlarına (dolaylı olarak bize), Yunan felsefesinin son temsilcilerini, edebi zevke uygun bir tarzda, fakat gerçekten yüzeysel ve çoğunlukla yanıltıcı bir biçimle onları tasvir ederek tanıtmıştır. Ciceron, Eflatun ile Aristo’yu ancak çok yetersiz tarzda tanıyor, zor konuları isteyerek bir tarafa bırakıyor, keskin ve kesin tanımlardan hoşlanmıyor. Bilgi probleminde, en ılımlı, en mantıki, en zarif felsefe yapma tarzı olması bakımından, Orta ve Yeni Akademi’nin kendi düşünce tarzına uygun gelen “ihtimal” teorisine katılıyor. Fiziğe ilgi duyması, Allah’a imanla ilgili olduğu derecededir. Ciceron’un rağbet ettiği düşünce alanı, herkesin anlamasına elverişli ahlak konularıdır. Fakat bu noktada Akademi’nin “ihtimal teorisi”yle yetinmez, belki daha çok Stoalılara eğilim duyar, kanıt olarak onların “doğuştan kavramlar”ına, “milletlerin birleşmesi”ne dayanır.[1] Bununla birlikte Akademililerin ve Peripatetiklerin arasından da benimsedikleri olmuş, bundan dolayı çoğunlukla bu okulların bağlılarına eğilim duymuştur. Yalnız Epikürcüler, Ciceron tarafından makbul görülmezler. Aristo’dan sonraki (yani klasik felsefeden sonra) düşünürler için olduğu gibi, Ciceron için de en önemli ahlaki sorun, erdemin ve ahlak açısından iyi olan (Latince honestum, şeref ve namusa uygun olan) yaşam tarzının, mutlulukla olan ilişkisidir. Bundan sonra, irade özgürlüğü sorunu söz konusudur. İlahiyat alanında Ciceron, ruhun bekasını ve İlahi yönetimi ateşli bir üslûpla savunur. Ciceron, kendini ciddi bir düşünce yöntemine uyduran bir filozof değil, belki ancak bir felsefe meraklısıdır. Bundan dolayı felsefeye yeni içerikler getirmemiştir, fakat felsefenin şekil ve biçimine hizmette bulunmuştur ve bu hizmetin tanınması gerekir: Önce her konuyu açık bir biçimde açıklar ve araştırır, ikinci olarak Latincede felsefe kavramlarını ortaya koyan Ciceron’dur. Bundan dolayı Aristo’dan sonra, Ortaçağın en büyük felsefe üstadı Ciceron olmuştur.

 

Varron

Ciceron’un dostu olan Terentius Varron (M. Ö. 116-27), bilgi alanı çok renkli konuları içeren bir kişidir, edebiyat açısından orijinal ise de, felsefe bakımından son derecede önemsizdir. Felsefi teoriler ve iddialarla uğraşmayı bütünüyle gereksiz bulmuş, sahte bir övünme vesilesi saydığı bu çabalarla eğlenmiş, felsefi düşüncelerin biricik gayesini, insanın mutluluğunun sağlanmasında görmüştür. Bütünüyle dış bakış açısına uyarak ayırdığı felsefi yönelişlerin miktarı 288’den aşağı değildir! Ahlak felsefesinde Varron, Akademiye ve Stoalılara ait teorileri ve hatta bazı Pisagorcu teorileri, üstadı Antiochus’un düşünceleri arasına sokmuş ve genel görünüşü bakımından Antiochus’un ahlak felsefesini kabul etmiştir. Ciceron gibi, Varron da “üç din” teorisinin yandaşıydı. Varron Menipposvari Hicviyeler yazmıştır. (Menıppos, 3. yüzyılda yaşayan bir Kynik filozoftur, şiir ve nesirden oluşan bu tarzı icat etmiştir). Bunlarda, Kyniklere özgü dil şiddetiyle, çağdaş uygarlığın aşırılıklarını alaya almıştır. Sezar aleyhine gizli teşkilata giren Brutus, ahlak felsefesinde Stoalıların düşüncelerini, diğer felsefi konularda da Akademi’nin görüşünü kabul eden biri olarak tanınmıştır.

Miladi takvimin başlangıç yıllarında, Roma’da Sextius’ların okulu kısa bir süre için parlamıştı. Bu okulun en önemli renkleri, baba ve oğul Sextius’lar (Q. Sextius) ve (Seneka’nın hocası olup) eserlerini Yunanca yazan İskenderiyeli Sotion’du. Sexdusların ulaştığı itibar, görüşlerinin orijinal olmasından çok, soylu, ahlaki yönle dolu bir hayat sürdürmelerinden kaynaklanıyordu. Felsefi görüşleri ise, Stoalılarınkine yakındı. Sotion, eski Pisagorculardan (her akşam nefsin hesaba çekilmesi, ruhların göçü, hayvan eti yemekten kaçınmak gibi) bazı unsurları da almıştı. İlk Hıristiyanlık da, bunlarla bağlantı kurmuştur. Miladi 200 yılından önceki dönemde, Hıristiyanlar tarafından düzeltmeye tabi tutularak ortaya konulmuş olan Sextius’un Vecibelerinin Yunan, Latin ve Süryani dillerinde yazılmış nüshaları bulunmaktadır.

 

Sonraki Kuşkucular 

Aenesidemos

Şimdi ulaştığımız dönemde (daha önce gördüğümüz gibi) felsefi faaliyet, hemen hemen genel bir hareketsizlik içinde bulunuyordu; Seçmecilik, değerini ve uyumluluğunu yitirmiş bir Kuşkuculuktan pek fazla bir şey değildi. Pyrrhon’un koymuş olduğu eski ve güçlü kuşkuculuğun yeniden diriltilmesi de, bundan dolayı, anlaşılmaz bir olay değildir. Bu yeni kuşkuculuğun temsilcisi (Girit’te) Knossoslu Aenesidemos’tu. Bu kişi, İskenderiye’de hocaydı. Fakat ne zaman yaşamış olduğu şüphelidir. Aenesidemos’un, Atina’da sözü edilen yazısını özetlemiş olan Bizanslı Photios’a göre bilinen şudur: Aenesidemos “Pyrrhonische Reden Pyrrhon’un Söylevleri’ adlı sekiz kitaba bölünmüş başlıca eserini L. Tubero adında bir kişiye ithaf etmişti. Ciceron’un da bu adı taşıyan bir dostu vardı. Eğer ikisi aynı kişiyse, Aenesidemos o dönemde, yani milattan önceki yüzyılın ilk yarısında yaşamış olmalıdır (Diels, Natorp, Haas bu görüştedirler); aksine Diogenes Laertius’un eserinde (IX, 116 ) sayılan kuşkucu okul liderlerinin (Diyadoklar’ın) cetveli doğruysa (Zeller buna eğilim gösteriyor) Aenesidemos’un, İsa döneminde yaşamış olması gerekir.

Bu dönemde Stoalıların ve Epikürcülerin dogmatikliği giderek yükselip gelişiyor ve bunların karşısında Yeni Akademi, sonunda geri çekilmeye başlıyordu. Aenesidemos ise, Pyrrhon’dan kalma kuşkuculuk geleneğine yaklaştı. Öyle görünüyor ki, kuşkucuların “şüphe”yi haklı göstermek için kullandıkları on kanıtı (tropostarz) ilk kez olarak belirleyen Aenesidemos’dur. Bu kanıtlar, bütün bilgilerimizin göreceli olduklarını, ilk olarak canlı varlıkların çeşitliliğiyle ve kavrayışlarıyla, bundan başka, özellikle insanların arasındaki anlaşmazlıklarla göstermeyi hedeflerler. Bu anlaşmazlıklar da, duyu organlarının, durumların, ülkelerin, eğitim ve öğrenimin, örflerin başka başka olmasından ileri gelir. Bu on tropos, daha sonra beşe ve ondan sonra da ikiye indirildi: Ne vasıtalı, ne de vasıtasız kesin bilgi mümkün değildir denildi. Pyrrhon’dan başka diğer filozoflar arasında, Aenesidemos’un düşüncelerine en yaklaştığı kişi, Herakleitos’tur: Aenesidemos kuşkucu yöntemi, Herakleitos’un her şeyin, evrenin sürekli akış halinde olduğu konusundaki (sonsuz değişme) teorisini anlamak için gerekli anahtar sayıyordu. Aslında kuşkucular, dış görünüşleri (fenomena) ölçü kabul etmekle, bütün gerçekleri görünür bir gölgeye dönüştürmek istemiyorlardı. Onlar deneysel araştırmanın ve deney üzerine kurulu göreceli gerçeklerin imkanını inkar etmiyorlardı. Dumandan alevi, yara izinden yarayı çıkarabileceğimizi de itiraf ediyorlardı. Özellikle Aenesidemos bir “genel biçimde görünür olan”ın varlığını kabul etti. Fakat kuşkucular her dogmaya karşı isyan ediyorlar, saldın durumunu alıyorlardı. “Her konuyu askıda bırakan kimse, zihinsel hayatında bir uyum ve mantık muhafaza eder ve kendisi ile anlaşmazlık durumuna düşmez; diğerleri ise kendilerini, farkında olmaksızın yalanlarlar”. Bu son kuşkucuların (Zetetik) araştırma yolunda (bkz: § 42), Pyrrhon’da olduğu gibi, pozitivist eğilimler de güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor. Bu yol, gerçeğin araştırılmasını ortadan kaldırmak hedefine yönelmez, aksine gerek şüpheye düşürücü bir kontrol ve sınavla, gerek aceleyle ve kendine fazla güvenerek verilen yargılara karşı müdahale ederek her şeyden önce gerçeği layıkıyla kurmak ve tespit etmek ister. Bundan dolayı, bu sonraki kuşkucular alçakgönüllülük göstererek kendi görüşlerine yalnızca “giriş” adını verirlerdi.

Böylece bu kuşkuculuk, bir safsatadan ibaret değildi, belki bugünkü pozitivizme (felsefei müsbeteisbatiye) yaklaştırılması daha uygun olan bu felsefi görüş “dogmatik safsatacılar için insafsız bir edep üstadı”ydı. (Kant’ın Saf Aklın Eleştirisinin Vorlander basımına, s. 633 bkz.) Bundan dolayı, özellikle doğa bilimlerine bağlı olanlar, bu görüşü takdir ediyorlardı; bu kuşkucuların büyük bölümü doktordur. M. S. 2. yüzyılın sonlarına doğru, İskenderiye’de gerçek bir “deneyci hekimler” okulu vardır. Bunun mensupları “dogmatik” olan meslektaşlarının, hastalıkların nedenleri hakkındaki tartışmalarını, başarılı bir sonuca ulaşılmasının imkansız olmasına dayanarak terketmişlerdi ve deneyle, yani çok ve açık gözlemlerle yetiniyorlardı. Sprengel ve Haeser gibi tıp tarihini yazmış olan doktorlar, bu okulun kurallarının sağlamlığını, takdire layık bir zeka eseri olduklarını ve tıp alanına ait olguların tespiti için faydaları dokunduğunu kabul ediyorlar. Bu “kuşkucu deneyciler” (Empirisme sceptique) veya “deneyci kuşkucular”ın (Scepticisme empirique) düşüncelerinin yayıcısı, Empirikus (deneyci) lakabını taşıyan, doktor Sextus idi. O, İskendireye’de M. S. 200 tarihlerinde yaşamaktaydı. Düşüncelerinin bu bölümün konusuna bağlılığı ve uygunluğu dolayısıyla, kendisini burada, diğer kuşkucuların arkasından ele alıyoruz. Sextus’tan elimize geçen üç eser vardır. Bunlar, özellikle tarihi bilgi kaynağı olmaları dolayısıyla önemlidir: 1) Uç kitaba ayrılan Pyrrhoncu Taslaklar (Pyrrhonische Skiden), Pappenheim tarafından çevrilmiş ve şerhedilmiştir, 18771881 (Felsefi Kütüphane Koleksiyonunda). 2) Matematikçiler, yani pozitif bilimlerin (gramer, sentaks, hitabet, geometri, aritmetik, astronomi ve mûsiki) temsilcileri aleyhine altı kitap. 3) Dogmatikler, yani felsefi tarzda mantık, fizik ve ahlakla meşgul olanlar aleyhine beş kitap. İkinci ve üçüncü eserlerin, ikincinin adı altında (Adversus mathematicos) ve onbir kitaba ayrılmış olarak biraraya toplanması alışkanlık halindeyse de, yanlıştır. (Becker basımı, 1842). Derin, fakat kuru ve kısmen çok gereksiz uzatmalara varan tartışmalar arasında, bu kitaplarda, kuşkucuların mutlak biçimde kesin bir burhan konulmasının imkansız olduğuna ilişkin bütün kanıtları ortaya konulur. Özellikle nedensellik (illiyet) kavramının ancak göreceli olarak geçerli olduğunun gösterilmesine çalışılır. Allah’ın varlığını için (halkın ilahlara inancı söz konusu değil) ortaya konulan dogmatik kanıtlar da çürütülür. Sonraki kuşkucuların gözünde ahlak felsefesinin hedefi, en yüksek iyi ve ataraksiya, yani için sarsılmaz sükûnudur.

 

İmparatorluk dönemindeki Stoalılar. Ahlak felsefesinin dini bir renk alması

Roma’da imparatorluk döneminin ilk iki yüzyılında, eğitim ve öğrenim görmüş Romalılar arasında, biraz felsefeyle uğraşmak, hemen hemen kibarlık göstergesinden sayılıyordu. Felsefeye Teşvik adlı bir eseri, bizzat kaleme almış olan Kayser Augustus, bu hevese karşı izin verici bir durum alıyordu. Onun çevresindeki edipler topluluğundan olanlar (Horatius, Livius), az çok felsefi bir öğrenim görmüşlerdi (§45’te birinci kısma bkz.). Miladi 2. yüzyılın ıslahatçı kayserleri (Hadrian, Antoninus Pius, Trajan, Marcus Aurelius) de böyleydiler.

Tarihçi Tacitus, şu görüştedir: Kibar Romalıların çoğunluğu, ancak “işsizlik ve tembelliklerini, kulağa hoş gelen bir kelime altında gizlemek” için, felsefe ile vakit geçirirlerdi. Kadınların bile felsefeye, gülüp geçici bir tarzda yönelim gösterdikleri oluyordu. Kendine bir filozof tedarik etmek, ya da hiç olmazsa filozofu, onunla tartışmak veya tartışmalarından zevk almak amacıyla, büyük topluluklara davet etmek (Neron böyledir), çoğunlukla tam anlamıyla adet olmuştu. Bu güzel söz söyleyen “filozoflardan” bazıları, uzun sakal ve yıpranmış giysilerle Kynik (Kelbi) filozofları taklide yeltenirlerdi, fakat sefilce bunaltmalarla, ya da ahlak bozukluğu sebebiyle genel olarak felsefeyi itibardan düşürürlerdi. Bu bireysel unsurların yanında, Eski Romalıların anladığı tarzda mert yaradılışlı olanlar da vardı ki, Caligula, Neron gibi kayserlerin müthiş baskıları bile, onlara boyun eğdirmeye güç yetiremez, aksine cesaretli bir muhalefete teşvik eder, hatta düşünceleri için hayadarını fedaya vardırırdı. Paetus Thrasea ve Helvidius Priskus, bu türden karakter sahibi ve özgürlük aşığı kişilerdir; hareket tarzları için gereken cesareti, manevi dayanağı, onlara Stoa ekolü sağlamış ve bu da Stoacılığın şerefli bir yer kazanmasını gerektiren nedenlerden biri olmuştur. Bununla birlikte ortada, Stoacılığı fülen gösteren bu düşünürlerle felsefe tarihinin ilgilenmesini gerektirecek bir eser yoktur. Stoa görüşünden kaynaklanan şair Persius ve Lukan’ı da geçmek zorundayız. Aşağıda, Son Stoalıların felsefe alanındaki temsilcilerinden, ancak en önemli ve orijinal olanlarını belirtiyoruz. Bunlar, Seneka, Musonius Rufus, Epiktetos ve Marcus Aurelius’tur.

 

Seneka

Arınaeus Seneka (M. S. 365), İspanya’da, Kurtuba’da doğmuş, İmparator Gladius döneminde sürgün edilmiş, sonra Neron’un eğitimcisi ve arkasından başvekili olmuş, bu sonuncu imparator tarafından ölüme zorlanmıştır; bu dönemin en parlak ürünlerinden biridir. Gerçekte Seneka, gücü elinde bulunduranlara kendini sunan yanlış hareket vesilelerinden kendini bütünüyle kurtaramamışsa da, bu gibi durumlarda ortaya çıkan suçlarını azimkarca bir ölümle ödemiştir. Yazılarından çoğu korunmuştur. Abartılı bir tarzda etkilenimleri tasvir eden trajedileriyle burada ilgilenmiyoruz. Büyük bölümü bakımından Posidonius’un yazılarına dayanan yedi kitaptan oluşmuş Doğa Sorunları (Questionum Naturalium. Yani doğa bilimine, özellikle meteorolojiye ilişkin meseleler), Ortaçağ’ın fizik öğreniminde kullanılan kitap olmakla birlikte, felsefe açısından önemsizdir. Buna karşılık bizim inceleyeceğimiz eserleri, büyük bölümü mektup şeklinde yazılmış olan dini-ahlaki kitaplarıdır: Bunlar İlahi yönetime, filozofun metanetine, öfkeye, hayatın kısalığına, boş vakitiere, mutlu hayata, ruh sükûnuna, insanlık ve merhamete, iyiliklere ilişkindir. Nihayet Seneka’nın, çeşitli taziye mektupları ve bunların hepsinden önemli olarak, dostu Lucilius’a Ahlaki Mektuplar’ı vardır. Bu yazıların üstünlüklerini asil düşüncelerde, gözlemin tam ve ince olmasında, bilginin zenginliğinde, tasvirin parlaklığında, çoğunlukla gereğinden fazla parlaklığında buluruz. Zayıflıkları ise, bir sistem uyumunun yokluğu, belagatın aşırılığa vardırılması, okuyucu üzerinde parlak bir izlenim bırakma arzusu ve aslında saf olan duyguların, bu dış izlenimlerin istilası altında kaybolmasıdır.

Yazıların adlarından da çıkarılabileceği gibi, Stoalıların ahlak felsefesinin, daha Seneka zamanında yönünü değiştirdiği hissedilmektedir. Artık gözümüzün önüne erdemin mahiyetine ilişkin felsefi incelemeler çıkmıyor, belki halka seslenen ve güçlü bir dini renk almış olan teşvikler ve öğütler karşısındayız. “Felsefe, sözleri değil, davranışları öğretir”. Ona, zaman geçirmek için değil, kurtuluşunu sağlamak için bir araç gözüyle bakılmalıdır. Ahlaki hedef olarak “kendi kendine sadık olmak”, ya da, daima “aynı şeyi istemek ve aynı şeyi istememek” ilkeleri yeterlidir. Fakat Stoacılığın kökeninde görülen “kendine güven” yeteneği, artık Seneka’da yoktur. Ona, bu duygudan çok, insanlığın zayıflığı ve suçluluğu duygusu derinden nüfuz etmiştir. Seneka, bu dünyadaki maddi varlık ve ızdırap zincirlerinden kurtulmaya teşnedir, ölümü yeni ve gerçek bir hayat başlangıcı olarak yüceltir. Doğal olarak Seneka’nın eserlerinde, bu düşüncelerle uyumlu olarak dini unsur üzerinde daha çok kuvvetle ısrar edilir: Rabbani yönetimi, insanların babası olarak tanrıya iman, onun iradesine dayanma, iyiliklerine şükran, yaşamın bir sınavdan ibaret olduğuna ve ölümden sonra baki kalan ruhun, ahiret hayatında daha mutlu olacağına ümit. Ahlaki açıdan merhamet, insanlık, bütün dünyanın vatan kabul edilmesi, bütün insanlara, hatta düşmanlara sevginin gerekliliği öğütlenir ve telkin edilir. Esirler de kardeşlerimizdir, çünkü onların ruhu esir olmaz. Gladyatör oyunları aleyhine düşüncesini açıklayan ilk Romalı, Seneka’dır.

Bu türden anlayışlar Hıristiyanlığa o denli yakındır ki, Seneka’yı gizliden Hıristiyanlığı kabul etmiş sayanlar olmuş ve onunla Havari Paulus arasında, uydurma ve hayali bir konuşmaya inananlar çıkmıştır (Hıristiyanlığın ilk yüzyılında, sözde hayırlı amaçlar için, bu türden ilgisiz vasıtaların kullanıldığı seyrek değildir).

 

Musonius Rufus

Romalı Şövalye Musonius Rufus (Eterorya’da Volsini şehrindendir), Seneka’dan daha fazla özellikle sırf ahlaki sorunlarla uğraşıyordu. Kayser Neron, Vespasyan ve Titus dönemlerinde, büyük bir başarıyla, tamamen pratik bir niteliğe sahip olan görüşünü öğretmiştir. Musonius’a göre, felsefenin biricik hedefi erdemdir, ona da öğrenimden çok alıştırmalarla erişilir. İyi olmak ve filozof olmak, bir ve aynı şeydir. Bundan dolayı, kadınların da felsefeye yöneltilmesi temenniye değerdir. Musonius, köy hayatını, ılımlılığı, iffeti ve hayatta en büyük sadeliği tavsiye ediyor. Böylece Kyniklere yaklaşıyor. Stobaeus’un seçmeleri arasında Musonius’tan bize kalan parçalarda, dini çizgiler daha az kuvvede ortaya çıkar.

Musonius’un amacının temel içeriği hakkında bizi ayrıntılı olarak bilgilendiren eser, öğrencisi Epiktetos’un, büyük bölümü zamanımıza kadar gelmiş olan ders notlarıdır.

 

Epiktetos

Epiktetos, M. S. 1. yüzyılın ortalarında Firikya’da Hierapolis’de doğmuş, esir olarak genç yaşında Roma’ya gelmiş, Neron’un bir azatlısı olan efendisinden özgürlüğünü elde etmiş, Musonius’un öğrencisi olmuş ve daha sonra, önce Roma’da, sonra filozoflar Roma’da Kayser Domitianos tarafından sürülünce Epir kıtasında küçük bir liman olan Nikopolis şehrinde, Stoa ilkelerini halka yayan bir düşünür olarak ortaya çıkmıştır. Epiktetos, Nikopolis’te M. S. 120 tarihine doğru ölmüş, ölümü sırasında uzaklarda tanınmış bir ahlak öğretmeni ününe sahip olduğu gibi, ölümünden sonra da çok kimseler, adına yüksek bir saygı ve dinsel bir bağlılık ve hürmet göstermişlerdir. Epiktetos’un konuşmaları ve dersleri, büyük bölümü bakımından, dinleyicilerinden Arrian’ın nodarı şeklinde zamanımıza kadar ulaşmıştır: 95 bölüme ve dört kitaba ayrılan Konuşmalar, bundan başka kısa bir özet (buna Handbüchleinmanuel adı verilmiştir. 52 kısa parçadan ve vecizeden oluşmaktadır). Nihayet Epiktetos’a dayandırılan 180 parça daha vardır.

Epiktetos’ta da, hayat amacının, ahlak felsefesinin lehine olarak, mantık ve fizik bütünüyle geri çekilmişlerdir. O, tamamen bir ahlak vaizidir, fakat iç sıkıcı bir şekilde değil, belki kanaatleri çeşitli kılıklara sokarak ileri sürer; ifade tarzı halka göredir. İnsanı şiddetle etkileyen benzetmeleri ve karşılaştırmaları, konuşmasının çekiciliğidir. Gerek bu yönden, gerek gösterişten yoksun olan dış görünüşüyle (söylenildiğine göre, esirliği zamanında kötü muameleye uğrayan bir ayağı topal olmuştu). Seneka’dan daha fazla Sokrat’ı andırıyordu. Aslında karakterinin hiçbir lekesi olmaması bakımından, Seneka’dan çok yüksektir. Epiktetos, parlak bir tasvire hiçbir değer yüklemez, dinleyicilerinin vicdanına seslenmek ve onları doğru yola yöneltmek ister. Filozof, ruhani bir doktor olmalı, hasta ruhu iyi etmelidir. Buna karşılık eserlerinin içeriği bakımından Epiktetos, çok defa, gerek Seneka ile, gerek Ahdi Cedid’in ahlaki ve dini özüyle uyum içindedir. Her şeyden önce, saf ve yüksek Allah tasavvuru, içsel olarak Allah’a presdj emesi, Allah’ın (veya talihin) bizim için takdir ettiğine karşı tam bir güven ve huşu ile rıza ve tevekkül göstermesi bunlar arasındadır. Hepimiz tanrının çocuklarıyız. Bu gerçek bizim için algılanır olmalı ve tanrının bizi sınava çekmek için musallat ettiği tehlikelere sabırla dayanmalı; şu da var ki, Epiktetos, diğer Stoalılarla birlikte, tehlikeler son dereceye geldiği zaman, intiharı olabilir sayıyordu. Manevi saflığı ve orta yolu emretmesi, yemini ve zinayı yasaklaması, ailenin, dostluğun, devletin hayattaki önemli mevkilerini, Yunanistan ve Roma’daki genel eğilimlere muhalif olarak Epiktetos’un felsefesinde yitirmesi ve onların yerine genel ve esirlere kadar kapsayıcı bir insanlık ve kardeşlik sevgisinin değer kazanması; yumuşaklığı, merhameti, sabrı ve bunlarla birlikte, gereken yerde ahlaki öfkesi; bütün bu nitelikleri, tamamen Ahdi Cedid anlayışına uygundurlar.

Bununla birlikte Epiktetos’ta ve Ahdi Cedid’te, temeller asıl olarak başkadır: Bir yanda tek ölçü İlahi vahiy, diğer tarafta insani akıldır. Epiktetos’un ahlak felsefesinin başlangıç ve sonu, “bize uyan”la “bize uymayan” üzerinde ısrar edilmesidir. Bizim elimizde olmayan şeylere, sakin bir şekilde boyun eğmeliyiz. Buna karşılık elimizde olan şeylerin bilinci, insanlara bağışlanmış olan en yüksek nimetin (irade özgürlüğümüz), seçimimizin güçle kullanılmasına bizi götürmelidir. İnsan, bütünüyle kendi gücüyle gerçek bilgisine, Allah bilgisine ve ahlak alanında ilerlemeye erişebilir. Böylece Epiktetos, Stoalı düşünürden başka bir şey olmak iddiasında değildir. Zenon, Kleanthes, Chrysippos gibi okul liderlerine karşı beslenen saygı duygusuna, (bu okulda yavaş yavaş bir alışkanlık halini almış olan) Herakleitos, Sokrat ve Diogenes’in, ahlaki örnekler olarak idealleştirilmesi işlemi eklenir. Aynı zamanda, aşırılık ve şiddetini yitirmiş, yumuşamış bir Kynikliğe yaklaşıldığı görülür (Aşağıya bkz.). Buna karşılık Zahn’ın varsaydığı gibi, Epiktetos’la Hıristiyanlık arasında doğrudan bir bağın varlığı kabul olunamaz. Aslında ölümden sonra ruhun kişiliğini koruyarak baki kaldığı inancı, Seneka’da bulunduğu halde, Epiktetos’ta yoktur.

 

Marcus Aurelius - Stoalıların sonu

Kayserlik döneminde çıkan Stoacı filozoflar arasında son önemlisi, okulun imparatorluk tahtında temsilcisi olan Marcus Aureüus’tur (121180). Filozof lakabını taşıyan bu kral, hem Stoalıların kazandıkları nüfuzun, hem de genel biçimde dönemin ahlak bakımından güç ve sağlamlık kazandığının canlı kanıtıdır. Aslında bu Stoacı Kayser, Hierapolisü esir Epiktetos’a olağanüstü saygı gösterirdi. Kendi Kendine Düşünceleri (Selbstbetrachtungen) içerik bakımından hemen bütünüyle Epiktetos’un öğretisine uygun düşer. Yalnız daha fazla spiritualist (Spiritualiste), hatta mistikliğe eğilimli bir değişim, Marcus Aureüus’ta kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir. Epiktetos, tam anlamıyla bütün hayan kavradığı ve her türlü mistisizmden çok uzak olduğu halde, Marcus Aurelius, insanın nefsine dönmesini ve kendi ‘daimon’u (yani en büyük ilah Zeus’un her bireye rehber ve yönetici olarak bahşettiği akli töz) ile konuşmasını önerir. Seleflerinden daha kesin olarak bedenle ruhu birbirinden ayırır; Allah ruhu, çıplak olarak görür; beden, ruhu onun gözünden gizleyemez. Marcus Aurelius, çoğu kez, tuzdan yapılma bu bedeni ruhun terk edeceği anı hararetle özler. Böylece bu düşünür, Yeni Eflatunculuğa doğru bir geçiş aşaması oluşturur. Bununla birlikte, bu anlayış özellikle murakabe ve temaşa hayatını yüksek gören aşırı ve soysuz bir şekle asla düşmez. Aksine insan dünyaya faal olmak için gelmiştir.

Daha önce Epiktetos ile ilişki içinde gördüğümüz Kynikliğin, M. S. ilk yüzyılda tekrar canlanan ve yenilenen şekli, Stoacılığın bozuk bir taklidinden ibarettir. Felsefe bakımından önemi yoktur, Roma İmparatorluğundaki medeniyet aşırılığına karşı bir tepki olarak meydana gelmiştir. Bu felsefi ekolü, Seneka’nın döneminde Demetrios ve Atina’da Demonax gibi kişilerde olgunluğuna ermiş görüyoruz. Demetrios, Seneka tarafından çok övülür, Demonax ise, yaklaşık 70170 tarihleri arasında yaşamıştır. Lucianos adlı düşünür, onun hakkında özel bir kitap yazmıştır. Bu iki Kynik sade, ahlaken temiz, geçerli olan ahlak bozulmasına karşı korkmadan yürüyen karakterlerdi. Oysa diğer Kynikler, örneği yine Lucianos’un yazısıyla tanıdığımız[Pereregrinus Proteus gibi vecd ve hayale kapılan türden olanları, maceralı bir hayat geçiriyorlar, nihayet diğer başka Kynikler ise daha önce (§ 46’nın başlangıcına bkz.) andığımız gibi, Kyniklik perdesi altında asalak hayatına ve tembelliğe, kişisel gururlarının okşanmasına, kaba yaşam tarzlarına taraftar oluyorlardı.

Bu cümleden olarak Bithynieli hatip Dio Chrysostomos (yani altın ağız) filozof değildir, daha doğrusu, yarım filozoflardandır. Bu kişinin halka özel ahlaki vaazlarında, Kynikliğe bir derece eğilim ve yönelişi olduğu görülür. Bunların hasmı olan Lucianos, usta bir hicivcidir, kendiliğinden felsefi düşünceler ortaya koymaya çalıştığı zaman, herhangi bir teori ileri sürmekten açıktan açığa kaçınarak halka göre birkaç ahlaki tavsiyeler ifadesi ile yetinir. Ünlü hekim Galenus (BergamalIdır, 131-201 yıllarında yaşamıştır) mantıkta Aristo’ya, ahlak felsefesinde ise daha çok Eflatun ve Stoalılara eğilim gösterir, tam bir ‘seçmeci’ düşünürdür, doğa bilimlerine özgü bir görüş noktası benimsemiş olması dolayısıyla, duyusal alpların güvene layık olduğunu kabule varmış, fakat, onların yanında, salt akıldan kaynaklanan vasıtasız gerçekler de kabul etmiştir.

Stoa okulu, M. S. 2. yüzyılda ömrünün sonuna erişirse de, Stoalıların felsefi anlayışları, son dönemin felsefi gelişimi üzerine (tükenmek üzere olan Antikçağ felsefesine olduğu kadar, Hıristiyan Ortaçağına) doğrudan doğruya veya vasıtalı, hem de devamlı bir tarzda etki etmiştir. Hatta denebilir ki, Stoa felsefesinin ahlaki özü, insanlığın her dönemi için değerini korur. Fakat diğer felsefe okullarından birinin, olgusal anlamda biçimsel değişime uğrayarak yeniden parlaması kaçınılmazdı. Böylece Antikçağ felsefesinin sonuncu dönemine erişmiş bulunuyoruz. Bu dönem özellikle mistik (sırrı: theosophisch) bir tarzda hayatın yönetimini ve Allah’ın bilgisini araştırır.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült