Felsefe

 

 

 

Roma Felsefesi

Macit Gökberk


Hellenistik felsefenin Milattan önce ikinci ve birinci yüzyıllardaki gelişmesinin başlıca özelliği, karşıt anlayışların birbirlerine yaklaşması, bir uzlaşmaya doğru gidilmesidir. Nitekim bir yandan Şüpheci Akademia'da Philon ile Antiokhos şüpheciliği yumuşatmışlar, hele sonuncusu hemen hemen tamamıyla dogmatizme geçmiş, Philon da, hiç olmazsa başlangıçtaki septik görüşünde birçok değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır. Öbür yandan Stoa Okulunda da Panaitios ile Poseidonios Eski Stoa'nın kaskatı dogmatizmini gevşetip bir uzlaşmaya, bir eklektizme yol açmışlardır. Bundan dolayı artık çeşidi felsefe sistemlerinin aslında birleştiklerine, doğru'nun ancak öğretilerin anlaşmasında, bunların ortak oldukları yönlerde bulunabileceğine inanılmaktadır. Felsefedeki bu gelişme, çağın tarihi ile de ilgilidir: Bu sıralarda Yunan felsefesinin (Septik Akademia ile Orta Stoa'nın) temsilcileri, ilk defa olarak, Romalılarla doğrudan doğruya karşılaşmışlardır. Nitekim şüpheci Philon Roma'ya gelip burada uzun zaman kalmış, Cicero'nun, üzerinde en çok etkisi olan hocası olmuştur. Panaitios'un da Scipio ve çevresiyle yakın ilgileri vardı. Poseidonios Roma'da elçi olarak bulunmuş, ayrıca Rodos'ta kurduğu okulda, aralarında Cicero ile Pompieus'un da bulunduğu, birçok Romalı aydınlar okumuştur. Böylece Yunan felsefesi, artık yalnız Yunanlıların kendi aralarındaki bir iç işleri olmaktan çıkmıştır. Yunan düşünürleri, artık yalnız bağlı oldukları okulların öğretilerini birbirlerine karşı savunma ile uğraşmayacaklar, bundan böyle bir de Yunan felsefesinin görüşlerini Romalı aydınlara öğreten öğretmenler de olacaklardır. Bu dönemde felsefede bulduğumuz ekletizmde, Romalıların Yunan felsefesiyle tanışmalarının da bir payı olmuştur denilebilir.

Felsefeyi Yunanlılardan öğrenen Romalılar bu alanda yaratıcı olamamışlardır; ne yeni yollar aramışlar, ne de bulmuşlardır. Romalılar felsefede hep Yunanlıların öğrencileri olarak kalmışlardır; kendilerine yabancı olan bir düşünce hayatının tarihini öğrenip yetişmekle yetinmişler, Yunan felsefesinin klasik dönemi düşünürlerine büyük saygı duyan, bu büyük örneklerin yaratıcı olmayan ardılları olmaktan ileri geçememişlerdir. Felsefe ile uğraşan aydın bir Romalı örneğin karakteristik bir tip olan Cicero'yu alırsak karşısında hazır bulduğu Yunan felsefesinin çığırları arasındaki çekişmede şu ya da bu yanı tutmayı ödev bilir; bütün tartışmalarını, yine hazır bulduğu, kendisine öğretilmiş kanıtlarla yapar. Buna bir de, halk dini üstüne yükselmiş Romalı aydın için, felsefenin, dinin yerini tutan bir dünya görüşü olması gereksemesini de eklemeli.

Hellenizm felsefesinin üç büyük çığırından (Epikureizm, Stoa ve skepsis) Epikurosçuluk, bu dönemde, İmparatorluk Romasının zevk ve eğlenceye düşkün yukarı sınıfları arasında özellikle benimsenip, Milattan önceki birinci yüzyıldan beri pek yayılmıştır. Etkilerini Cicero, Horatius, Seneca gibi büyük Romalı düşünürler üzerinde görebiliriz. Ama Romalılar arasında Epikurosçu öğretinin asıl klasik temsilcisi Lucretius Carus (9555)tur. Lucretius "De rerum natura" ("Nesnelerin doğası üzerine") adlı didaktik koşuğunda Epikurosçuluğu edebi bir formla anlatmış, Romalılar için bu öğretiyi Latince ile hemen hemen yeniden yaratmıştır. Yapıtın edebi değeri yanında bilimsel değeri de vardır; Epikuros felsefesini öğrendiğimiz başlıca kaynaklardan biridir. Bu yapıtında Lucretius tam bir Epikurosçu ödevi yerine getirmeyi göz önünde bulundurmaktadır: Doğayı, ustası Epikuros'un anladığı gibi açıklamakla insanı boş inançlardan, temelsiz korkulardan kurtarmayı ister.

Roma'da şüphecilik temsilcisini, Stoa ahlakını iyi karşılayan, ama bilgi anlayışında kendisini Akademia Şüpheciliğine bağlı sayan Marcus Tullius Cicero (10643)'da bulmuştur. Cicero Atina ve Rodos'ta Yunan felsefesinin her çığırından filozofları dinlemiş ve pek çok okumuştu. Hayatının son yıllarında Yunan felsefesini Latince ile dile getirmek işine giriştiği zaman elinde pek zengin malzeme bulunuyordu. Bu gereçlerden Cicero, büyük bir ustalıkla, ayrıntılarında hiç de özgün sayılamayacak, ama bütününde yine de özelliği olan kapalı bir dünya görüşü meydana getirmiştir. Kendisini bağlı saydığı Akademia Şüpheciliği çerçevesinde, bu şüpheci temel üzerinde pozitif bir felsefe geliştirmeye çalışmıştır.

Cicero ilkin daha çok pratik sorunlarla ilgilenmiş, Yunan filozoflarının özellikle sosyalpolitik öğretilerini günü için değerlendirmek istemiştir. "De republica" ("Devlet üzerine") ve "De legibus" ("Yasalar üzerine") adlı yapıtları bu döneminde yazılmışlardır. Siyasetten kesin olarak çekildiği yıllarda da (4543), siyasi hayata yine değer vermekle birlikte, felsefeden, kızının ölümü dolayısıyla uğradığı felakete teselli arar; felsefenin bir işe yaramasını ister; Yunan felsefesinin değerlerini yurttaşlarına tanıtmakla kendisi de yararlı olmaya çalışır. "Consolatio" ("Teselli"), "Hortensius", "QuestionesAcademicae" ("Akademia'lıların sorunları") adındaki yapıtlarıyla "Dostluk" ve "Yaşlılık" üzerine küçük yazıları ve "De natura deorum" ("Tanrıların niteliği üzerine"), "De divinatione" ("Khinlik üzerine"), "Defitıibus bonorum et malorum" ("En yüksek iyi ve kötü üzerine"), "Disputationes Tusculanae" ("Tusculum tartışmaları") adlı büyük felsefe yapıtları hep bu döneminde yazılmışlardır. Bu yapıtların hepsi, bir çok okumuşluğun ürünleridir. Cicero ele aldığı her sorunun durumunu çok iyi bilir, bütün kanıtları çok iyi kavramıştır. Ama yazdığı kitaba hep belli bir Yunan eserini örnek olarak alır; örneğine oldukça da bağlı kalır, hatta planını bile olduğu gibi benimser; yalnız, düşünceleri Romalı okuyucuya elden geldiğince iyi kavratmak için, örneklerde gereken değişiklikleri yapar; bu arada Yunan felsefesinin terimlerini karakteristik bir biçimde ve büyük bir başarıyla Latinceye çevirir. Latince felsefe terimlerini çoğunu çeviri yoluyla kurmuş olması, Cicero'nun en büyük hizmetlerinden biridir. Bu terimler, Latince terimler sistemine dayanan felsefe dillerinin bugün de hala temelidirler.

Cicero kendisini Akademia'ya bağlı sayar ve hocası Philon'un değil de, Karneades'in Akademia Şüpheciliğinden yana olduğunu söyler; ancak, o da, Philon gibi düşünüp Eski Akademia (Platon'un Akademia'sı) ile Orta (Şüpheci) Akademia arasında pek bir düşünce ayrılığı olmadığına inanır. Cicero Akademia'yı tutar ama, öğretisi yine de eklektik niteliktedir. Akademiacı bir filozofun üstünlüğü: Bir sisteme candan bağlanmaması, "olasılı olan"la yetinmesi, kesin kararlara varmayıp her yerde ancak olasılıyı seçmesi ve savunmasıdır. Bu tutum, Cicero'ya Akademia'yı sempatik buldurur. Onun Akademia' dan edindiği başlıca kanı şudur: insan için ancak olasılık vardır, ama insanın buna inanması hakkıdır; canlılıklarıyla bize kendilerini kabul ettiren algılar olasılıdır; doğanın bize yerleştirmiş olduğu, dolayısıyla bütün akıllı varlıklarda hep bir biçimde bulunan bilgiler de, nesnelerin kavramları da olasılıdır. Cicero'nun benimsediği bu olasılığa dayanan felsefe de, dogmatizmi yumuşatmış olan Orta Stoa öğretisine pek benzer.

Elbette, Cicero için de, felsefe mutluluğa götüren yoldur; gerçek mutluluğun biricik dayanağı da erdemdir. Eski Stoa'ya göre erdem biricik "iyi olan şey"dir, biricik değerdir, bunun dışında kalan bütün değerli şeylere ilgisiz kalınabilir (adiophoron). Cicero "mutluluğun biricik dayanağı erdemdir" derken Eski Stoa kadar sert düşünmez; ancak, ona göre de, haz, sağlık, zenginlik, saygınlık vb. gibi dış değerler, bütün bunlar, erdem karşısında, içten olgunlaşmış olma, iç'in yetkinliği karşısında ikinci planda kalırlar. İnsanın kendi ben'inin olgunluğu, insanın kendisiyle ve doğanın gerçek Tanrısal özü ile uyumlu olması, böyle uyumlu bir yaşayışa ermesi erdemdir. Buna göre, insanın kendisini bilmesi, erdeme götüren ilk yoldur; ama doğayı da bilmek, insanın kendisini bilmesinin bir parçasıdır: Doğa bize, olabilecek dünyaların en yetkinindeki Tanrısal aklı öğretir. Ancak, insan düşünmek ve bilmek için değil, her şeyden önce eylemek için bu dünyada bulunmaktadır. Bundan dolayı felsefe başlıbaşına bir erek olmayıp eğitim için bir araçtır, özellikle de karakterin eğitilmesine yardım eden bir araçtır; felsefe ile bir insana etkin ve şerefli (honestum) bir hayatın anlamı aşılanır; kendi karakterini ise insan, felsefe ile bütün beden ve ruh acılarına karşı çelikleştirir; felsefe bir teselli (consolatio) aracıdır da. Kendisi kendisine şüpheci diyen Cicero'nun şüpheciliğini burada yeni bir ışık altında görmekteyiz: Felsefe öğretilerinin "doğruluğu", onun gözünde, moral etkileri bakımından, relatif olarak eşittir. Ama bir noktada septik Akademia'dan kesin olarak ayrılır: Erdemin pratik hayatta, özellikle devlet hayatında mutlak değeri olduğu anlayışında. Çünkü Cicero'ya göre insan, beden ve ruhtan kurulmuş bileşik bir varlıktır, bundan dolayı da "iyi", bedenin ve ruhun, bu ikisinin de yetkinliğinde aranmalıdır. Ancak, kendisinde dışarıdan gelme tanrısal akıl bulunduğu için, ruh bedenden üstündür, bu yüzden de ruhun olgunluğu daha değerlidir ve bu olgunluk çerçevesinde pratik yetkinlik, özellikle de sosyal bir erdem olan adalet ayrıca üstündür. Bu düşüncesiyle Cicero, bütün Hellenistik Çağda (Epikureizm, Stoa) ağır basan individualist ahlak anlayışını aşarak, Platon'da olduğu gibi, sosyal nitelikte bir ahlaka ulaşmış oluyordu. Bundan dolayı, ona göre, kendini sadece teoriye vermiş olan filozofun değil, bilimsel çalışmalarını toplumun, özellikle devletin yararına göre ayarlayabilmiş olan filozofun hayatı en iyi yaşayıştır. Onun da düşünceleri, Platon'da olduğu gibi, hep ideal devlet üzerinde toplanırlar.

"De re publica" adlı yapıtında yurttaşlarını devlet işlerine katılmaya çağırır; onlara bir ideal devlet tablosu çizmeye çalışır; bu ideal devletine örnek olarak eski Roma Cumhuriyetini göz önünde bulundurur. (Cicero, Roma'nın Cumhuriyetten imparatorluğa geçtiği dönemde yaşamıştır. Roma'nın ileri gelen devlet adamları arasında yer almış, Konsüllük, Genel valilik Kilikya'da yapmıştır. Yaşadığı dönemin siyasi olaylarında hep ön planda rolü vardır; sonunda sürgün edilmiş, yasa dışı ilan edilerek öldürülmüştür. Roma'nın en önemli hatiplerinden, Latin dilinin büyük ustalarından biridir.) "De legibus" ("Yasalar üzerine") adlı yapıtında Cicero, bütün, insanlar için geçerliği olan bir doğa hukukunu, bütün insanlarda ortak olan akıldan türetmek denemesini yapar, öldürmek, çalmak, yalancı tanıklık, bütün bunlar toplumların, hükümdarların ya da yargıçların kararlarıyla yasak edilmiş değildir; bunların yapılmamasını duyuran doğal hukuktur, akıl ile tanıtlanabilen hukuktur. Ayrı ayrı ulusların hukukları da, bu doğal hukukun, aslına az ya da çok uygun kopyalarıdır.

Romalılar özellikle Stoa öğretisi çerçevesinde en verimli olmuşlardır. Bu öğreti, eski Romalıların kahramanca yaşayış ideallerine, disiplinli siyasi morallerine en uygun olanı idi. Roma, Stoa felsefesini, ilkin, Orta Stoa'daki öğretinin özelliğini bulandırmış olan eklektik biçimiyle tanımıştı. İmdi bu eklektizme karşı Roma'da iki bakımdan bir tepki olacaktır: Bir yandan Eski Stoa'nın başlıca köklerinden biri olan kynizm yeniden uyanacak, ortalıkta gezici kynik vaizler türeyecektir; öbür yandan da "Yeni Stoa" ya da "Roma Stoası" denilen bir akım, Eski Stoa öğretisini yeniden kurmaya çalışacaktır. Bu akımın başlıca temsilcileri de Seneca, Epiktetosve Marcus Aurelius'tur.

Roma Stoası'nın bu üç büyük temsilcisinin ortak oldukları nokta, her üçü için de ahlakın ağırlık merkezi olmasıdır. Her üçü de, başlıca ahlak felsefesi, ahlak eğitimi, Eski Stoa ülküsü anlamında "insanın kendisini bağımsız bir kişi olarak yetiştirmesi" sorunlarıyla uğraşırlar. Bununla birlikte aralarında karakteristik ayrılıklar da var. Ayrıldıkları, birleştikleri düşünceleri, başlıca sorunları bakımından üçünü bir arada görelim.

Cordobalı (İspanya) olan L. Arınaeus Seneca (l.Ö. 3 t.S. 65), yalnız filozof değil, sanatçı ve devlet adamıdır da. Neron'u yetiştirmiş, uzun zaman onun çevresinde yaşamak zorunda kalmıştır. Bu yüzden insanların gerçekte nasıl olduklarını yakından görmek fırsatını bulduğu için, yalnız Stoa'nın soyut erdem idealiyle yetinmemiştir. Kendisi Roma aristokrasisinin sayılan bir kişisi; zengin, sözü geçer bir aileden; büyük bir yazar, parlak bir üslupçu. Seneca Roma sosyetesinin zevk ve eğlenceye düşkünlüğünü, soysuzlaşmasını üzülerek görür, yapıtlarıyla moral bir etkide bulunmayı göz önünde tutar. Öğrencisi imparator Neron'un tutumu onu pek üzmüş, sonunda onun emrine uyarak, tam bir Stoalı davranışıyla, intihar etmiştir.

Hierapolisli* (Phrygia) ve azatlı bir köle olan Epiktetos (yakl. olarak 150130) pek yoksulmuş; önce Roma'da öğretmenlik yapmış, sonra imparator

* Hierapolis: Bugünkü Pamukkale (Denizli).

Domitian filozofları Roma'dan sürünce, Yunanistan'da Epiros'a gidip burada ün salan bir okul kurmuş. Epiktetos, Stoa ahlakının eski, sert tutumunun temsilcisidir; her bakımdan bağımsız olan, tam bir Stoalıya yakışacak bir hayat yaşamış. Süssüz, yer yer kaba gelen bir deyişi var; teoriden çok pratiğe değer verir; teori bir erek değil, pratiğe geçiren bir köprüdür. Epiktetos, tamamıyla Eski Stoa'ya. dayanır; onun için Orta Stoa'nın başlıca temsilcilerini (ne Panaitios'u ne de Poseidonios'u) hiç anmaz; ona göre Orta Stoa yanlış yoldadır, bir sapıtmadır. Seneca ise yalnız Orta Stoa'dan değil, Epikuros'tan bile yararlanır: "Bütün büyük filozofların aslında tek bir felsefesi var" inancıyla o eklektizme yakın. Epiktetos'un öğretisi, sıkı bir okul felsefesi (skolastik) niteliğinde; kendisi de tam bir moralist. Seneca'da ise estetik duygu pek belli olur.

Azadı köle Epiktetos'un yanı sıra Roma Stoası'nın üçüncü temsilcisi olan Marcus Aurelius Antoninus (121180) imparatordur. O, yüksek sorumluluğunu kavramış bir hükümdar. Boş zamanlarında kendi içine bakarmış. "Kendime bakışlar" (Ta eis auton) adlı eseri, bu kendini ciddi ve disiplinli olarak denemesinin bir ürünüdür. Zaten Stoa ahlakı, insanın her gün kendisine hesap vermesini, kendisini yargılamasını ister. Epiktetos'da olduğu gibi, Marcus Aurelius'ta da erkekçe bir çizgi var; Seneca'da zaman zaman kendini gösteren duygululuk bunların ikisinde de yok. Marcus Aurelius şöyle dermiş: Kendini hep bir Romalı, bir imparator, görevi başında bulunan bir asker gibi gör. Kendini yoklamasını, denemesini o, hep iktidarda bulunan bir kimseyi kolayca baştan çıkaran şeyler bakımından: ölçüsüzlük, kendini öfkeye kaptırmak, işi oluruna bırakmak ve her şeyden önce de kendini beğenmişlik bakımlarından yapar. Seneca, bir başarısı varsa, kötü şeyler yapmamış, başkalarına haksızlık etmemişse bunu Tanrı'ya borçlu olduğunu söyler. Ödevini yerine getirmek için kendisine gerekli yetenekleri vermiş olan doğaya, tanrılara ya da kadere şükretmenin Marcus Aurelius'ta da büyük yeri var. Stoa öğretisinin özünde bulunan bu alçakgönüllülük, "insanın ödevi, bir asker gibi doğanın buyruklarını yerine getirmek ve kendini bu buyrukları yerine getiren bir organ olarak duymaktır" görüşüne dayanır. Bu üç Romalının felsefeleri, bir de, dini bir nitelik taşır; bu dini renk de bütün Stoa öğretisinde var; en güçlü olarak da kendini Marcus Aurelius'ta gösterir. Seneca da, Marcus Aurelius da ruhun ölümsüzlüğüne inanırlar; Epiktetos ise ölümden sonraki bir hayatı kabul etmez: hatta bitimsiz bir yaşamayı istemek, ona göre, aşırı, yersiz bir iddiadır.

Doğa bilimi ile ilgili sorunlarla üçü arasında en çok Seneca uğraşmıştır. Doğa açıklamalarında Aristoteles ile Poseidonios'un izinden yürüyen Seneca, öbür yandan khinliğe de inanır; ona göre, gerçi örneğin yıldırımın, kuşların uçmasının doğal nedenleri vardır; ama bunlar, aynı zamanda, işarederdir de, belirtilerdir de; çünkü bütün doğal nedenler dönüp dolaşıp Tanrıda toplanırlar. Ancak, tek tek nedenleri Tanrı'ya bağlamamalı, elbette kuşların kanadını yöneten Tanrı değil; ama gerektiği gibi dikkat edersek, Tanrı'nın etkilerini kuşların uçmasında da, bütün öteki şeylerde de görebiliriz. Belirtiler arasında bulur gibi olduğumuz çelişmeler de hep bizim eksik gözlemlerimizden ileri gelir. Tanrı, tek tek varlıkların keyfi yöneticisi değil, her şeyi kapsayan doğa yasasıdır; her şey de bu yasaya göre zorunlu bir düzen içinde olup biter. Ama her şey böyle zorunlu, değişmez bir düzene göre olup bitiyorsa, Tanrılara tapmanın, sunular sunmanın bir anlamı olur mu? Sunularla, yakarmalarla kaderi nasıl olsa değiştirenleyiz denecektir. Buna karşı Seneca: Dindar bir düşünüşle Tanrılara yönelen kimsenin mutlu olması da kaderin planı içinde yer alan bir şeydir diyor, işte bu dindar ruh, tapınmada da, sunuda da esas olmalı, sunağın kana boyanması değil, Tanrılara tapma onları sayma, aslında, doğanın istencine (doğada egemen olan Tanrısal öngörüye [providentia]) seve seve bağlanmanın bir belirtisidir. Her şeyde Tanrısal olanı görüp sayan kimse, hiç sıkıntı çekmez, kaderin yükü altında ezilmez.

Kendisi de khinliğe inanan Epiktetos'a göre, khin (bakıcı) bize ancak belirtileri yorumlar, nesnelerin doğal gidişini, sıralanmasını bildirir. Ama iyi'nin ve kötü'nün ne olduğunu bize khin bildiremez, bunu bize bildiren kendi ahlak bilincimizdir. insan ancak kendi gücü ile erdemli olabilir, dolayısıyla mutluluğa ulaşır, insanı iyi'ye götüren de akıldır. Hayatta en yüksek amaç olan erdem doğaya uygun yaşamadır; insanın kendisiyle uygunluk halinde olup kendisinde aklın egemen olmasıdır; bu durum, aynı zamanda, doğayla ve tanrısal yasayla uygunluk da demektir. Bu amaca varan, mutluluğa da erişmiş olur; bu ikisi birbirine zorunlulukla bağlı. Ama erdem değerini bu yüzden kazanmaz; o başlıbaşına bir değerdir ve onun dışında kalan bütün şeyler, değerleri bakımından aldırılmayacak şeylerdir. Gerçi bilge kişi zenginliği, yaşama sevincini, hazzı hor görmez; ama bunlardan kolayca vazgeçmesini de bilmelidir. Seneca'nın deyişiyle: Bilge zengin olabilir, ama hiçbir zaman zenginliğin (kölesi) olamaz.

Aldırış edilmeyecek şeyler arasında ölüm ile yaşam da var. Tıpkı haz gibi, yaşama da başlıbaşına bir erek değildir. Marcus Aurelius'un bir benzetmesi ile: Biz, tıpkı bir bağ kütüğü gibi yemiş vermek için yaşarız; dünya düzeninin bütünü içindeki yerimizi doldurmak, dünya planında payımıza düşeni gerçekleştirmek, sonra da yerimizi başkasına bırakmak için yaşarız. Ama hayatımız artık bu ödevini yerine getirmeyecek gibi ise, örneğin vücudumuzun ıstırapları aklımızın beden üzerinde egemenlik kurmasına engel oluyorsa, ya da dış koşullar akla ve hakka aykırı bir iş yapmaya bizi zorluyorlarsa, hayattan isteğimizle ayrılmak olanağı bize açıktır. Kendisi de intihar ederek ölen Seneca diyor ki: Uzun değil, yettiği kadar yaşamaya çalışmalıyızdır. Uzun zaman yaşamak için kaderin lütfuna bağlıyız; yettiği kadar yaşamak ise bizim elimizde. Epiktetos da bu konudaki düşüncelerini şu sözleriyle belirtir: "Tanrı seni bu dünyaya bir ölümlü olarak getirmedi mi? Kısa bir zamanda onun bu dünyadaki egemenliğini görüp bayram etmen için bu dünyadasın. Ben daha da bayramlar görmek isterim deme. Bayramın da sonu var. Çekil, git hem de şükrederek; yerini de başkasına bırak!" Nihayet, tıpkı böyle düşünen Marcus Aurelius'un sözleri: "Yaşadığın şu zaman anını doğaya uygun olarak yaşa, sonra ondan üzüntüsüz ayrıl tıpkı olgunlaşmış bir yemiş gibi. Yemiş olgunlaşınca yere düşer, kendisini yaratmış olan toprağa ve ağaca minnet duyguları duyarak."

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült