Paradoksların Felsefi İçerimleri

Walter T. Stace


Paradoksların gösterdiği şey, her ne kadar mantığın kuralları olağan bilinç ve deneyimimizin kuralları olsa da, bu kuralların mistik deneyimde uygulamasının olmadığıdır. Mantığın neden onu kapsamadığını anlamak çok kolaydır. Çünkü bu deneyim, içinde çokluğun olmadığı Bir’dir, ayrımlaşmamış birliktir. Dolayısıyla içerisinde çokluğun olmadığı bir deneyimde mantığın olamayacağı ortadadır. O zaman mantık kuralları ne içindir? En yaygın çağdaş görüşe göre bunlar yalnızca dil bilimsel ve anlam bilimsel kurallardır. Ben bu görüşü kabul etmiyorum. Daha çok ben bunların, ayrı maddeler çokluğunu düşünmenin ve çözümlemenin zorunlu kuralları olduğunu düşünüyorum. Eğer A, B, C, D, . . . , Z, maddeleri gibi bir çok madde varsa, bunların her birini diğerinden ayrı tutmamız gerekir. A, A’dır, B değildir. Mantık kuralları aslında yalnızca “çokluk” sözünün tanımıdır. Herhangi bir çokluğun özü, o çokluğun kendiyle özdeş olan ayırt edilebilir maddelerden oluşmasıdır. Ancak Bir’de birbirinden ayrı tutulacak farklı maddeler yoktur ve bu yüzden onun açısından mantık hiçbir anlam taşımaz. Aynı nedenle matematiksel ilkeler de onun için bir anlam taşımaz, çünkü onda sayılabilecek maddeler yoktur. İşte bundan ötürü Eckhart, “hiç kimse sayı kavramından kurtulmadan köklerini bengiliğe salamaz” demiştir. Dolayısıyla mantık ve matematik, bir varlıklar çokluğunun olduğu deneyimlere, alanlara veya dünyalara uygulanabilirdir. Ancak bunlar mistiğin ayrımlaşmamış birliğine uygulanabilir değildir. Çok, mantığın alanıdır, Bir’in değil. Bu nedenle, mistisizmle mantık arasında çarpışma olmaz. Mantık ve mantıksız, deneyimin farklı bölgelerini kaplarlar.

Birin paradoks alanı iken çoğun mantık alanı olduğu görüşünün şu itirazla karşılaşması olasıdır. Çokluk tam anlamıyla mantıksal olarak bırakılıp, paradokslar ayrımlaşmamış birlikle sınırlandırıldığına göre, o zaman denebilir ki bizim çözümümüz kabul edilebilirdir. Ama böyle değildir. Çünkü mistisizm Bir hakkında olduğu kadar çokluk dünyası hakkında da paradokslar öne sürer. Söz gelimi, kamutanrıcıl paradoks, çokluk olan dünyanın Tanrı’yla hem özdeş hem de Tanrı’dan ayrı olduğunu ileri sürmektedir. Bu açık bir biçimde yalnızca birlik hakkında değil çokluk hakkında da paradoksta bulunmaktadır. Dışa dönük mistik de, “bitki yaprakları, ağaç ve taş” çokluğu hakkında, bunların hepsinin bir olduğu paradoksunu öne sürmektedir.

Bu itiraz, çokluk ile birlik arasındaki ayırımın bir soyutlama olmasından dolayı doğmaktadır. İçe dönük deneyimin, yalnızca birliğin deneyimlendiği ve çokluğun bilinçten çıkarıldığı bir ilk aşaması vardır. Bu, Mandukya Upanişad’ın bakış açısıdır, çoğu mistik de bunun ötesine hiç geçemez. Onlar, ayrımları arkada, samsarada bırakarak ayrımsız nirvanaya geçerler. O zaman nirvana paradoksal, samsara da mantıksaldır. Fakat hala kaldırılması gereken son ayrım vardır, yani nirvana ile samsara arasındaki ayrım. Nirvana ve samsara, Tanrı ve dünya birdir ya da daha çok farklılıklarında özdeştir. Bu, Madyamika Budizmi ve aynı zamanda Zen Budizmi’nin görüşüdür. Hristiyan mistisizminde, görünüşe göre bu, Azize Teresa ve bazılarının ulaştığı “tanrılaşma” denen aşamadır. Bu dünyadaki yaşam ile tanrısal dünyadaki yaşam tek kalıcı bir birlikte bütünleşir.

Bunun ışığında, içerisinde yalnız mistik olmayanların yaşadığı akış dünyası, doğal dünya, zaman-mekan dünyası bir soyutlama olarak görülür. O, mistiğin dünyasının yalnızca yarısını oluşturur. Onda çok, bir değildir, ayrımlar da kalkmaz. Bu yüzden onda mantık kuralları kendilerini dayatır. Dolayısıyla, çoğun mantık alanı, Bir’in paradoks alanı olduğu çözümümüz doğrudur. Çünkü bunu söylerken ayaklarımızı çoğun dünyasına basıyoruz ve çoğu Bir’den ayıran bakış açısıyla konuşuyoruz. Bu doğrudur, çünkü mantıksal ile mantık dışı arasındaki ayrım yalnızca bu bakış açısında ortaya çıkmaktadır. Bundan ötürü de gerek sorunumuzun gerekse sorunun çözümünün bir anlama sahip olduğu yer yalnızca burasıdır.

Ancak her ne kadar kendilerine ait bölgeleri olan mantık ile mistik paradokslar arasında bir çarpışma olmasa da, mantığın uygulamasının olmadığı bir deneyim alanının var olduğu buluşu mantığın, dolayısıyla da matematiğin konumu ve temelleri kuramı açısından devrimci içerimlere sahiptir. Aslında paradokslar mantığın kendisi için bir tehlike oluşturmaz, çünkü onun ilkeleri asla zarar görmez. Mantığın üç yasası daha önce neydiyseler öyledirler. Yalnızca bunların uygulaması sınırlanır. Ancak paradokslar, mantığın doğası konusunda çağdaş filozoflarca yaygın olarak kabul edilen kimi görüşlere bir tehlike oluşturur. Bu görüşler mantığa değil, mantık felsefesine girmektedir. Söz gelişi hiçbir deneyimin şöyle veya böyle mantık kurallarını asla çiğneyemeyeceği ve bu kuralların herhangi olası bir alanda veya dünyada herhangi olası bir deneyim için geçerli olduğu çağdaş filozoflar arasında popüler bir inaktır. Şimdi yanlış olduğu gösterilecek olan bu inaktır.

Eğer bu görüşü bırakırsak, mantığa ilişkin diğer birkaç yaygın görüş de bırakılmış olacaktır. Söz gelimi, bize mantık kurallarının “dünyaya ilişkin bir şey anlatmadığı” veya “hiçbir şey söylemediği” söylenir. Mantık kurallarının yalnızca sözler veya dilbilimsel kurallar olduğu görüşü bununla bağlantılıdır. Ancak mantık dışı olan bir deneyim türünün varlığı bizi bu görüşleri bırakmaya ve daha çok mantıksal ilkelerin, bunlar çokluğun doğasını mistik deneyimden farklı olarak ortak deneyimin doğasını — anlatma yolları olduğundan dolayı, günlük deneyim dünyamıza ilişkin bize bir şeyler anlattığını söylemeye zorlar.

Mantık genelde sanıldığı gibi bütün olası dünyaları değil yalnızca bazı güncel veya olası dünyaları kapsar. Mantığın olağan dünyamızı içine aldığı, dolayısıyla diğerlerini de içine alacağını söylemek yeterli değildir. Biz daha çok onun içerisinde çokluğun olduğu bir dünyayla ilgili olduğunu söylüyoruz. Bir şeyi diğerinden ayıran bireyleşme ilkesinin olduğu her yerde çokluk olacaktır. Bilebildiğimiz en genel bireyleşme ilkeleri mekan ve zamandır, böylece mantık zorunlu olarak mekan-zaman dünyasına ya da Kant’ın görünüşler dediği dünyaya uygulanabilirdir. Ancak bilmediğimiz başka bireyleşme ilkeleri olabilir. Dolayısıyla mantığın ilişkili olduğu, algılayamadığımız başka dünyalar da olabilir. Eflatun’un biçimler dünyası da, eğer gerçek olsaydı, mantığın ilişkili olduğu bir dünya olurdu. Çünkü o, bir tümeller çokluğudur.

Mantık ve mantık dışı alanların sınırlarını çizmeyle ilgili anlayışımızda sanırım incelenmesi gereken tek bir güçlük kalmaktadır. İçe dönük mistiğin deneyiminin ayrımlaşmamış olduğu ve bu yüzden de bunun bir mantık dışı alan olduğu doğrudur. Fakat dışa dönük mistiğin deneyimi zaman dışı olsa da mekansal olarak ayrımlaşmıştır. Öyleyse görünen o ki kuramımıza göre mantığın buna ilişmesi gerekir. Ancak bütün bitki yapraklarının, ağacın ve taşın vs. bir olması deneyimi mantıksal bir paradokstur ve bütün kamutanrıcıl paradoksun fons et origo’sudur. Bu da kuramımızla uyuşmamaktadır.

Benim inancım o ki, bir bakıma dışa dönük mistik bizimle aynı mekansal olarak ayrımlaşmış dünyayı görse de, aynı zamanda onun bu mekan-zaman dünyası yoluyla bu dünyanın gerisinde ve ötesinde yatan birliği, Bir’i gördüğü söylenebilir. Ve bu Bir ayrımlaşmamıştır. Aslında bütün mistikler, dışa dönük deneyimin Bir’inin, içe dönük deneyimin Bir’iyle aynı olduğunu kabul etmektedir. Hintliler’in Atman ile Brahman’ı özdeş görmelerinin anlamı budur. “İnsandaki Ben ile güneşteki Ben birdir” der Taittiriya Upanişad.[1] Eckhart da bitki yaprakları, ağaç ve taşta algıladığı Bir ile ruhun doruklarında deneyimlediği Bir arasında asla herhangi bir ayrım yapmamıştır. Bu doğruysa, dışa dönük mistiğin deneyiminin duyusal fiziksel kısmını, deneyimin tek mistik kısmı olan, ayrımlaşmamış ve dolayısıyla mantık dışı olan birlikten ayırmamız gerekir.

Bu kısımda ileri sürdüğüm görüş bazı bakımlardan Kant’ın kuramlarından bazısıyla benzerlik göstermektedir. Kant sıraladığı on iki kategorinin, insan zihninin yapısının önemli bir öğesi olduğuna ve bu nedenle zihnin algıladığı her şeye bu kategorileri dayattığına, ancak bunların “kendinde şeylerde” var olmadığına inanmıştır. Kant’ın düşüncü (idealist) deneyim anlayışına göre bizim kuramımız yansızdır. Buna gayet gerçekçi (realistik) bir tarzda da anlam verilebilir. Yine bilinemez olan kendinde şey bizim kuramımıza girmemektedir. Bununla beraber bizim kuramımız ile Kant’ınki çok önemli bir açıdan benzerdir. Her ikisi de, mantığın uygulanışı yönüyle sınırlı olduğu ve mantığın ilişkili olmadığı bir gerçeklik alanı olduğu görüşünü içermektedir. Çünkü Kant’ın, kategorilerin kendinde şeylerle ilişkili olmadığı kuramı mantık kurallarının kesinlikle onunla ilişkili olmamasını gerektirir. Çünkü mantığın ilkeleri Kant’ın kategorilerinden bazılarıyla çakışmaktadır. Çünkü onun nicelik kategorisi, yani birlik, çokluk ve bütünlük açık bir biçimde herhangi bir çokluğun doğasını ifade eder ve bu yüzden bunlar bizce mantık kurallarıyla aynı kapıya çıkmaktadır. Aynısı, diğer iki katogeriyle, yani değilleme ve sınırlama için de söylenebilir. Diğer yedi kategorinin kuramımızda özel bir önemi yoktur.

Mantığın doğasına ilişkin bu tartışmanın, mistik deneyimin nesnelliği, öznelliği veya özne-ötesiliği sorunundan bütünüyle bağımsız olduğunu belirtmek sanırım önemli olacaktır. Bundan da şu çıkıyor ki, mantığın doğasıyla ilgili sonuçlarımız, mistik deneyimin sanrısal olduğu kabul edilse bile geçerli olacaktır. Çünkü mantık kuralları, deneyim ister nesnel olsun isterse olmasın, herhangi bir çokluk deneyimine ilişkindir. Onlar düş ve sanrı dünyalarına ilişkindir. Düş, bir düşnesneleri çokluğudur. Bu yüzden A düşnesnesi, A düş nesnesidir ve B düşnesnesinden farklıdır. Aynı biçimde mistik deneyim sanrı diye işe yaramaz kabul edilmiş olsa bile o mantığın kendisine ilişkin olmadığı bir ayrımlaşmamış deneyim olacaktır. Böylece o, hiçbir deneyimin mantık kurallarını çiğneyemeyeceği görüşünü çürüten bir insansal deneyim alanı olacaktır. Mantığa ilişkin sonuçlarımızın geri kalanı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bu düşünceler Hume’un Treatise'indeki bazı önemli pasajlardan tanıdık geliyor. Hume, kendi kendisiyle çelişik bir durum düşünmenin olanaksız olduğunu göstermiştir. Herhangi birimiz, hem tüylü hem de tüysüz olan bir başın zihinsel imgesini oluşturamaz. Bu, mantık kurallarının, kuşkusuz dünya bir imgeler çokluğu olduğundan dolayı, imgelem dünyasına ilişkin olduğunu ifade eder. Hume’un imgeler konusunda söylediği şey eşit ölçüde düşler ve sanrılar için de geçerlidir. Düşte yuvarlak bir kare görmek, herhangi birisi böyle bir düşe sahip olduğunu yanlışlıkla düşünse de, olanaksızdır.

Mistisizm konusunda kuşkucu olan filozof, mistisizmin çelişkili özelliğini bu deneyimin öznel olduğunu göstermek için kullanmaya kalkma yönünde karşı konulmaz bir istek duyabilir. Zeno’nun hareketle ilgili olarak yaptığı şey budur. O, hareketin olduğunu iddia etmenin çelişkilere götürmesinden dolayı, hareketle ilgili deneyimimizin yanılsama olduğunu öne sürmüştü. Gerek Zeno tarafından kullanılan gerekse mistisizm eleştirmeni tarafından kullanılan böyle bir argümanın tümüyle temelsiz olduğuna işaret etmek önemlidir. Çünkü, Hume’un gösterdiği gibi, çelişkili bir yanılsama veya sanrı asla zihinde var olmayan bir şeydir. Mistik deneyimin çelişkili olduğu görüşünden çıkan şey, ya mistik deneyimin mantığın içerisinde yer almadığı bir deneyim alanı olduğudur ya da böyle çelişkili deneyimin hiç var olmadığıdır. Mistik deneyimin bir deneyim olarak var olmakla birlikte öznel olduğu seçeneği Hume’un ilkesince dışarıda bırakılır. Eğer Zeno hareketin çelişki içerdiğini gerçekten kanıtlamış olsaydı buradan çıkacak olan şey, ya mantığın harekete uygulamasının olmadığıdır ya da hiç hareketi algılama deneyimimizin olmadığıdır. Hareketi deneyimlediğimiz, fakat bu deneyimin öznel olduğu seçeneği geçersiz kalır. Kendi maksatlarımız açısından bu sonucun önemi şudur: Mistik deneyimin paradoksal özelliği bir kez kabul edildi mi burada ortaya konan mantık görüşünü de, yani mantığın bütün deneyimlere ilişmediğini de kabul etmek zorunda kalırız bunun tek alternatifi bu deneyimin paradoksal olduğunu yadsımaktır.


[1]        The Upanishads, s. 57.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe