Otoritenin Gerekliliği Ve Felsefe

Enver Orman


Kendi aklına ve gücüne değil de, bir dış otoriteye dayanmak yalın bir şekilde yadsınacak bir gereksinim ya da gereklilik değildir. Birçok konuda bireyin kendinden önceki tarihsel birikime göz atması yararınadır. Fakat bu göz atma tüketici olamaz. Bireyin tarihsel birikimi tümüyle kendi aklında toplaması olası değildir. İnsanlığın geçmiş birikimleri devasa boyuttadır. Tarihsel birikimlerin kendilerinde billûrlaştığı askeri, siyasal, bilimsel, dinsel, sanatsal vb. otorite alanları ve mercileri vardır. Neyin doğru, iyi, güzel olduğuna ilişkin tarihsel birikimin bütünüyle doğru bir şekilde güncel otoriteler tarafından özümsendiği söylenemez. Kaldı ki tarihsel birikim de bütünüyle doğru, iyi ve güzel değildir.

Hannah Arendt “otoritenin en önemli belirtisi, baskı ve iknaya gerek olmaksızın, itaat etmesi istenilenlerin verilen kararı sorgusuz sualsiz kabul etmesidir”1 demektedir. Otorite açısından herhangi güncel bir durumda baskı ve iknaya gerek olmamasının nedeni, oturmuş, gizil ve geçmiş zamana ilişkin bir baskı ve/ veya iknanın varlığıdır. Gerçekten de “baskı ve/veya iknanın” demek daha doğru görünmektedir. Ne de olsa en azından açık bir fiziksel ve toplumsal baskıyı gözetmeden ikna etme güç ve yetisini amaçlayan aklın ya da bilimin de bir otoritesinden ve iktidarından da söz etmeliyiz. Açıktır ki bireylerin toplumsal bilincini oluşturan temel öğe tarihsel birikimdir. Otoriteler tarafından verilmiş bir kararın sorgulanmadan kabul edilmesi, birey ve toplum açısından umulan yararlar gözardı edilerek anlaşılamaz. İnsan her şeyi yeniden keşfedecek değildir ve karar alıp adım atarken çabuk ve ekonomik davranmak isteyecektir.2 Bu bağlamda akılsa! ve bilimsel düşünüş özümsenmeden, günümüzde kitleler aklın ve bilimin teknolojik sonuçları yüzünden, bilimsel otoritelerin kararlarını sorgusuz sualsiz kabul etmektedirler. Gerçi burada bilimin ve aklın dolaysız ve gerçek bir otoritesi ve egemenliği söz konusu değildir. Çünkü sorgusuz sualsiz bir kabulleniş, akılsal ve bilimsel bir tavır değildir ve bu tavır her zaman yanılgı ve tehlikelere açık olacaktır. Duygulara, çıkarlara ve gelişmemiş düşüncelere seslenen geleneksel otoriteler yanında, burada söz konusu olan aklın o ilk anda şaşkınlık veren gücünün ve sonuçlarının otoritesidir. Dahası otoritenin “sorgusuz sualsiz kabul edilen karar ya da egemenlik” olarak tanımı sorunlu görünmektedir. Otoriteyi kısaca kabul ve teslim edilmiş güç ve iktidar olarak da anlayabiliriz. Bu kabul ve teslim etme otoriteyi karar verme ve uygulama gücünden ve iktidarından anlam olarak ayırmaya yetmektedir.

Her şeyi sorgulamayı ve dahası her şeyden şüphelenmeyi düşünmesinin başlangıç ilkesi yapan Descartes Yöntem Üzerine Konuşma'da şöyle demektedir: “Nihayet, nasıl oturduğumuz evi yeniden yapmaya başlamadan önce, malzeme biriktirmek ve mimar bulmak veya bizzat mimarlık etmek, sonra dikkatle planı çizmek yetmeyip de, aynı zamanda bu işle uğraşırken rahatça oturabilecek başka bir ev de bulmak lazımsa; tıpkı bunun gibi, aklım beni hükümlerimde kararsız olmaya zorlarken, işlerimde kararsız kalmamak ve böylece elimden geldiği kadar bahtiyar yaşayabilmek için de, kendime şimdi size bildireceğim üç veya dört düsturdan ibaret eğreti bir ahlak kabul ettim. Birincisi, tanrının çocukluğumdan beri içinde yetişmeme lütuf ve inayet buyurduğu dine sağlamca bağlı kalarak, memleketimin kanun ve adetlerine itaat etmek, başka her şeyde de kendimi, birlikte yaşayacağım kimselerin en akıllıları tarafından umumiyetle amel olunan, en ölçülü ve aşırılıktan uzak kanaatlere göre idare etmekti...”3 Descartes’in yukarıdaki görüşlerinde de temel nokta pratik kaygıdır; gündelik yaşamın aksamasınasındır. Toplumdaki politik otoritenin ve onunla bağlantılı diğer otorite kaynaklarının değerleriyle ters düşmek, Descartes için yeni evin yapımını geciktirip tehlikeye atabilecektir. Descartes oturduğumuz evi yeniden yapmaktan söz etmektedir. Bunun için eski evin zorunlu olarak yıkılması gerekli değil midir? Fakat bu başlangıç noktasında teorik ve pratik kaygılar dikkatlice birbirinden ayrılmıştır. Devrimci ve hatta anarşizan bir teorik yöneliş, pragmatik bir gerçekçilik ile dengelenmektedir. Şüphenin başlangıçta neler getireceği bilinemez. Bu bilinmezliğin tedirginliği dengelenmektedir. Amaç kesin ve açık bilgiye ulaşmaktır; aklın temellendirmesinden yoksun görünen gerçekliğin, inançsızlığa ve kuşkuya yol açan oturmamışlığı aşılmak istenmektedir. İnançsızlığa yol açan halihazırdaki inançların akıl açısından temellendirilemez oluşudur. Ve bu temelsizlik güncel otoritelerin kurumsal ağırlığı ile kapatılmak istenmektedir. Akıl dışındaki geleneksel, dinsel, ulusal ve sınıfsal vb. otoriteler, kendi yanlış tek yanlı değer, temellendirme ve varoluşlarına yönelik şüpheci ve tehdit edici olduğunu düşündükleri sorgulamalardan rahatsız olmaktadırlar. Bu tür otoritelerin bu korku ve tehdidi ne kadar derin yaşadıklarını anlamak için, kendi söylemlerinde bu tür duyguları ne düzeyde yansıttıklarına bakmak yeterlidir. Bu korkutucu, tehdit edici ve otoriter söylemin gerçekliği içinde, Descartes ya da Galilei’nin kendi çağının otoriteleri karşında pragmatik kaygı ve duruşlarına koşut teorik bir devrimcilikten söz edilebilir mi? Bu durumlar Hegel’in Prusya devletine karşı duruş ve tavır alışına ne kadar benzetilebilir? Sokrates’in ve Aristoteles’in Atinalı otoritelere karşı duruşuna ne demeli? Bu tavır alışlar tarihe ne katmıştır? Bu sorular çoğaltılabilir ve başlı başına bir yazının konusunu oluşturabilirler.

Öte yandan günlük yaşamın toplumsal karakteri içinde ve hiçbir felsefi birikim ve kaygı taşımadan yaşayan birey ya da bireyler açısından, otoritelere dayanmadan yaşamak olası görünmemektedir. Otoriteler karşında alman tavırlar açısından iki kutup olduğu söylenebilir; tutuculuk ve devrimcilik. Fakat anarşist bakış açısının daha da radikal bir özgürlük söylemi içerdiği söylenebilir; ne de olsa anarşizm temel olarak her türlü arche'nin, yani ilke ve ona bağlı olarak otorite ve hiyerarşinin aşılmasını amaçlamaktadır. Geçmiş değerlere ve ilkelere tutunmak gereklidir ve hiç kimse kendisini geçmişin birikimden kurtaramaz. Fakat geçmişin tüm birikimi herkes açısından olumlu bir anlam taşımayabilir. Doğru olanı yanlış olandan ayıracak ölçütler yine geçmiş birikimden çıkartılacaktır. Bu anlamda devrimci de tutucu bir karaktere sahiptir. Söz konusu olan saplantılı bir tutuculuk değildir. Gerektiğinde elden çıkarmasını bilen bir akılsallık işlemektedir.

İnsanı doğanın en devrimci ve hatta belki de en anarşist hayvanı yapan akıl nasıl işler? Her türlü otoritenin korkulu rüyası düşünme nasıl işler? Hegel felsefesinin en önemli kavramlarından birisi Aufhebungdur. Türkçeye kaldırmak olarak çevrilebilecek olan bu kavramın ikili bir anlamı vardır. Kaldırılmış ya da aşılmış bir şey dolayımsız varlığını yitirmiştir, fakat böylelikle tümüyle yokluk ya da hiçliğe dönüşmemiştir.4 Aufhebung bu anlamda içererek kaldırmak, böylelikle dolayımsız anlamını ya da varlığını ortadan kaldırmak olarak da çevrilebilir. Yani burada bir dönüştürme söz konusudur. İşte insanı doğal bir varlık olmanın ötesinde tarihsel bir varoluşa götüren süreç, insanın kendi güncel ve dolaysız durumunu sürekli olumsuzlamasına olanak veren düşünme yetisidir. Düşünme hayvani duyumsamanın ötesinde bir dolayımı ya da zihinsel işlemi içerir. Düşünmede yalnızca şeyler duyumsanarak sonuçlar kaydedilmekle kalınmaz, aktif bir şekilde duyumsanan sonuçlar nedenlerine bağlanmaya çalışılır. Duyumsanan dünya böylelikle aklın ışığı altında algılanır, anımsanır ve kavranır. Belirli ilkeler çerçevesinde bir sistem örülmeye çalışılır. Organik yaşamı taklit eden sistem ise, insan benliğine ve topluma istenmeyen sonuçlardan kaçınma ve istenilen sonuçlara ulaşma olanağını, yani kısacası özgürleşme olanağını verir. Nedenlere müdahale, doğaya müdahaledir; nedenleri kavrama varoluşu kavramadır. Fakat akıl ve düşünme bu ilke ve sistem oluşturma süreci içinde, kendi emeğinin ürünlerine karşı da hep şüpheci ve gerekli gördüğünde olumsuz ve yıkıcı bir tavır içinde kalır. Akılsal otoriteyi geleneksel ve çıkara dayalı otoritelerden ayıran da bu özgeci ve özeleştiriye açık tavırdır. Bu bağlamda akla dayalı düşünme, yani düşünmenin yalnızca kendi içsel ve özgür otoritesi içinde sınır tanımadan düşünmesi ile, dışsal otoritelerin korkutucu güç ve egemenliği altında bazı keyfi ve geleneksel ilkelerden hareketle çıkarımlar yapan düşünme dikkatlice birbirinden ayrılmalıdır.

Düşünme ya da anlayış yetimizle insanlık tarihinin ilişkisine dair Hegel şöyle demektedir: “Tarih ele alınacaksa önce anlak açısından ele alınmalı, neden ve etkisi açıklanmalıdır. Bu yoldan dünya tarihinde özsel olanı—özsel olmayanı dışta bırakarak—ele almak istiyoruz. Anlak, önemliyi, kendisinde anlam taşıyanı vurgular.”5 Tarihte özsel olanı, insan yaşamı ve toplumu için iyi, doğru ve güzel olanı düşünme belirleyecektir. Hegel felsefesi açısından tarih yalnızca çıplak yok etmenin, yani bir nevi barbarlık ve vandalizmin arenası olsaydı, gerçek ve insani ve bu anlamda akılsallıkla ilerleyen bir tarihten söz edemezdik. İnsan yalnızca geçmişine lanet okumamakta, daha çok bu birikimi alıp değerlendirmek istemektedir. Fakat burada sorun gerici ve tutucu denilebilecek otoritelerin tutumudur. Ekonomik, askeri, politik, dinsel, cinsel vb. egemenlik ve konfor, toplumun şanslı kesimini tutuculaştırmaktadır. Geçmişten gelen değer ve kurumlar düşünmenin şüphelenen, didikleyen, sorgulayan ve sonuçta mutlaka dönüştüren etkinliğine karşı /ulaştırılmaktadır. Düşünmeyi tatmin etmek olası değildir ve o sınır tanımamaktadır. Düşünme temel olarak bir sınır aşarak zenginleşme, yani sonsuz özgürleşme hareketidir. İşte bu özgürleşme baskısı akılsal açıdan yeterince olgunlaşmamış ve çocuksu toplumu ve bireyi tedirgin etmektedir. Bu bir duygusal saptama ya da suçlama değildir. İnsanın tarihsel ve toplumsal gerçekliğine yönelik psikolojik bir saptamadır. Yeni ve aykırı olana karşı, diğer bir dile getirişle tedirgin benliğimize göre sınıraşınış olana karşı, tutucu ve otoriter bir tavır alış olağan görülmelidir. Burada doğal bir süreç ve işleyiş için bilgece bir sabır da gerekebilir; bir çocuğa altından kalkamayacağı işler yüklemek akılcı değildir.

Akılsal düşünmenin tatminsiz ve rahatsız edici şüphe ve sorgulamaları, yararsız ve kötü sonuçlara yol açabilecek bir sabırsızlığa yol vermemelidir. Aklı ve düşünmeyi düşünmek ve sorgulamak felsefenin işidir. Felsefenin bir etkinliği de, düşünme etkinliğinin kendisi üzerine düşünmektir. Tarihsel ve toplumsal birikimin belli amaç ve çıkarlar etrafında bir nevi kemikleşmiş ve bir arada tutucu yapısını oluşturan güncel otorite ve kurumlara karşı, açıkça anlaşılabilir ve empati gösterilebilecek nedenlerle duygusal, sabırsız ve iyi düşünülmemiş karşı çıkışlar ya da başkaldırılar, insanlık için ne oranda olumlu bir dönüşüme ve devrimci bir işleve sahip olabilir? Geçmiş yüzyıllar belki de derin ve sabırlı bir akılsallıkla işlenmiş gerçek bir alternatif modelin yaratılamadığı başkaldırılara tanıklık etmiştir. Tarih her şeyin sil baştan edildiği bir altüst oluştan yarar beklememelidir. Bu oldukça yıkıcı ve barbarca olurdu. Geçmişi tümüyle yadsımak ya da olumlamak çok kolaycı ve duygusal yaklaşımlardır. Tarihte genel ve özel olan, evrensel ve yerel olan, özgeci ve egoist olan iç içe görünmektedir. Hegel’e göre, tarihte bu anlamda arı bir akılsal otoriteden ve özgürleşme sürecinden çok, karmaşık ve zikzaklı bir işleyiş söz konusudur ve tarih gül bahçelerinden ibaret değildir: “Özgürlüğün, kendisini dünyaya getirmede kullandığı araçlar sorunu, bizi tarihin görünüşünün ta kendisine götürür. Özgürlüğün, özgürlük olarak, daha içsel bir kavram olmasına karşılık, araçları, tarihte de göze çarptığı gibi, dışsal görünüşler olarak ortaya çıkarlar. Tarihe daha ilk bakış, insanların gereksinimlerinden, tutkularından, ilgi ve çıkarlarından, erişmek istedikleri ideal ve ereklerden, karakterleri ve yeteneklerinden doğan davranışları gösterir. Öyle ki bu etkinlik oyununda, ipler yalnızca bu gereksemelerin, tutkuların, ilgilerin vb. elindedir. Bireyler, kısmen daha genel ereklere, iyiye yönelirler, ama bu iyinin sınırlanmış olmasını da isterler. Örneğin soylu vatan sevgisi,ama dünya ve dünyanın genel ereğiyle az bir ilişkisi olan belli bir vatan sevgisi ya da aile sevgisi, arkadaş sevgisi genellikle doğruluk, dürüstlük, kısacası, bütün erdemler buraya girer. Bu öznelerde ve onların etki çevrelerinde usun belirleniminin ancak bu erdemler biçiminde gerçekleştiğini görebiliriz.”6 Akıl ve düşünme evrensel olarak genelgeçer olanın peşindedir. Örneğin yalnızca matematik doğrular değil, insan düşünüş ve davranışı da genelgeçer ve evrensel ölçütlere göre doğru, iyi ve güzel olarak nitelendirilmelidir. Bu bağlamda örneğin bir insanı öldürmek Almanlar için iyi, Araplar için kötü değildir. İnsan davranışları düşünen akıl açısından genel olarak iyi ya da kötü olarak değerlendirilir. Hegelci yorum açısından, sıradan ve entelektüel olmayan bireylerin, yerel, geleneksel değer ve otoritelere göre davranmaları ve onlara teslim olmaları anlaşılır bir şeydir. Böyle bireyler için, düşünme ve yaratıcılık açısından miyopluk söz konusudur; ben, benim ailem, benim sınıfım, benim dinim, benim cinsiyetim, benim ulusum vs. söylemi sürer gider. Yakın çevrenin ve otoritelerin yaptığı basınç ile oluşan güçlü ve köklü duygular, aklın o sınırlamaları sorgulayarak derinleşen yaratıcılığının önüne geçer. Geçerli tabulara ilişkin duygusal bir tutuculuk, hezeyan ve düşman paranoyası alıp başını gider. Geleneksel ve baskıcı otoriteler, genellikle böyle iş görür. Bu bir korunma refleksidir; derin bir entelektüel davranış değildir. Bilimsel soğukkanlılık ve ötekiliğe ve değişime açık oluş söz konusu değildir. Akılsal bir düşünüşten çok, korku ve korunma duygusundan kaynaklanan bir tavır alıştır bu. Otorite ve onun taşıyıcısı olan benlik, kendisi için yaşamsal olduğuna inandığı bütünlüğünün sınırlarına dayanan ötekiliğe, dehşetle bakmaktadır. Bir atasözün dediği gibi; “korku ruhu yer bitirir.’' Yeni olan huzur için savuşturulmalıdır. Fakat tam da bu gerçeğe gözünü kapamak, tinsel değişim ve zenginleşmenin engellenmesidir.

Otorite çizdiği sınırlara ilişkin bu tutuculuğu ve inadıyla, zamanı ve tarihi yadsıdığını sanırken, onun oluşturucu bir figüranı olmaktadır. Tıpkı Sokrates karşısında Atinalı, Galillei karşında Kilise otoriteleri gibi. Sokrates ve Galillei evrensel aklın sesini, Herakleitos’un dile getirişi ile herhangi bir otoriteyi değil, evrensel yasanın, yani logos’un sesini dinledikleri için, isteselerdi bile, yenilemezlerdi.' İşte Hegel açısından, tarihe yüzeysel bir bakışla ilk göze çarpan gerçi özel ve egoist olan, yani karşıtını ve genel olarak öteki olarak konumlanmış olanı dışlayan çıkar ve tutkularmış gibi görünse de, genel ve evrensel içinde tüm bireylerin yararını gözeten ve bu anlamda iyi olanı amaçlayan özgürleştirici akıl, asıl otoritedir. Çünkü akıl dışındaki otoriteler, kendilerini dışladıkları bir ötekiyle; bir düşmanla tanımlamakta ve sınırlamaktadırlar. Akıl ve düşünme ise kendi başkasını dışlayıp yadsıyarak değil, anlayıp kavrayarak zenginleşmektedir. İnsan ve düşünmesi ancak ve ancak kendi başkasında varolabilmekte ve zenginleşmektedir. Hegel’e göre Tarihte Akıl’ın ereği, her bir insan bireyinde en etkin ve özgür düzeye ulaşmak, sınır tanımaz yaratıcı insan faaliyetini evrensel iyinin hizmetine koşmaktır, “...tutku ile birlikte ortaya çıkan özel ilgi ve yarar genelin eyleminden ayrılamaz: Çünkü genel olan, özel ve belirli olan şeyin ve onun olumsuzlanmasının sonucudur. Özel olana kendine özgü ayrı bir ilgi karşılık olur dünya tarihinde: Bu da sonlu bir şeydir, öyleyse son bulacaktır. İkiye bölünüp birbiriyle savaşan özel ilgilerdir, bunlardan bir taraf yenilmeye yargılıdır. Ama işte savaştan, özelin yenilgisinden genel doğar. Genele bir zarar gelmez. Karşıtların arasındaki savaşa katılan, tehlikeye atılan, genel değildir; o saldırıya uğramadan, zarar görmeden arka planda kalır, yıpransınlar diye özel tutkular cepheye yollanır. Tutkuları kendi amacı için kullanmasına usun hilesi denir.”8 Hegelci sistematiğin yorumuyla tarihsel süreci akıl yönlendirmektedir. Perde önünde tutkular, çıkarlar ve geleneksel otorite ve kurumlar birer kukla gibi dururken, perde arkasındaki asıl egemen güç akıldır. Hegel açısından arı akı Isa! düşünme dışındaki tüm toplumsal otoriteler de belli bir akılsallık taşımaktadırlar. Tarihsel ve toplumsal oluşumlar ve kurumlaşmalar, insan zihninin ürünleridir ve Hegelci adlandırmayla, insan düşünmesinin nesnelleşmiş değerleri olduklarından, Nesnel Tını oluştururlar. Fakat bu otoriteler ve kurumlar kendi akılsal yeterliliklerini yitirdikçe, dolayımsız varlıklarını kaybedip tarihe gömüleceklerdir. Diğer bir dile getirişle bitimsiz bir Aufhebung süreci işlemektedir. Ve tüm bu Aufhebung sürecinde tek mutlak ve evrensel otorite olarak Herakleitoscu Logos, kurnaz bir şekilde perde arkasından dünyayı yönetmektedir.

Kant felsefesine şöyle bir göz attığımızda, dışsal, yani çıkara dayalı, keyfi, geleneksel ve yerel otoritelere karşı akla içkin ya da Aydınlamacı bir tavır alış ve vurgulama görmekteyiz. Bireye kendi aklını kullanmayı öğütleyen Aydınlanma ruh Kant felsefesine de tümüyle sinmiştir. Bu Aydınlanma ruh ve akıl, pozitivist ve pragmatist bir sığlığa karşıt olarak, yalnızca aklı yüceltip alkış tutmamakta, Rousseau örneğinde olduğu gibi kendi kendisini ve sonuçlarını da eleştiriye tabi tutmaktadır. Bu aklın ve onun otoritesinin olağanüstü esnekliğine ve yaratıcılığına işaret eder. Akıl bu anlamıyla yalnızca yalın ekonomik çıkarlara hizmet eden bir teknolojik düşünüşten farklı olarak, felsefi düşünüşü de içermektedir. Felsefe böylelikle, aklı boyunduruk altına alarak bir nevi tarihi durdurmaya çalışan dinsel düşünüş ve otoriteye karşı olduğu kadar, aklı ekonomik çıkarlar için araçsallaştıran teknolojik düşünüş ve konformist otoriteye karşı da bir eleştiri içerebilecek uzaklığa sahiptir. Ve çıkar, keyfiyet, gelenek gibi değerlere yaslanan tüm otoriteler bu amansız eleştiriden paylarını alacaklardır. Akıl dışındaki tüm otoriteler, şöyle ya da böyle içerdikleri ayrımcılık, baskı ve şiddet nedeniyle, toplumdaki şiddeti körüklemektedirler. Bir insanın akılsal ve özgür düşünüşü gerçek bir ikna etme yetisine sahiptir. Ve yalnızca aklı ile ikna olmuş benlik kötülük ve şiddetten kaçınacaktır. İşte Kant’ın pratik felsefesi açısından da, ahlaksal ve iyi davranışın temelinde arı akılsal istenç (ya da irade) bulunmaktadır. Bu arı akılsal istencin buyruğu ve ödevi şöyle dile getirilmektedir: “ Öyleyse kesin buyruk bir tanedir, hem de şudur: Ancak aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun,”9 Yine de bireyin ‘geneli’, yani insanlık türünün tümünün yararını ve iyiliğini gözeterek davranmasının hiçbir garantisi yoktur. Kant da bunun ayırtındadır ve bu nedenle ona göre böyle bir ahlak yasasının otoritesi, yalnızca bir buyruk ve ödev duygusunun ağırlığına sahiptir. Buna karşın Hegel felsefesi açısından, Kantçı anlamda öznel ve bireysel bilinç ve istence dayalı bir evrensel iyilik ve ahlak anlayışı toplumsal gereksinimler açısından tek başına yetersiz kalacaktır. Hegel’e göre, aklın sürekli eleştiri süzgecinden geçen evrensel doğru ve iyilik kavrayışlarının nesnelleşmeye, diğer bir dile getirişle toplumsal açıdan kurumlaşmaya yönelmeleri gerekir. Ancak böyle bir güç ve otorite aracılığıyla, özgürlüğün, eşitliğin ve ahlaki iyiliğin kendisi garanti altına alınabilir. Hegel gerek Hukuk Felsefesi’nde ve gerekse Felsefi Bilimler Ansiklopedisi ’nde bu anlayış çerçevesinde aile, sivil toplum ve devleti Nesnel Tinin aşama aşama gelişen kurumlaşmaları ve otoriteleri olarak inceler. İnsanlık türünün devamı ve esenliği açısından aklın içsel ve evrensel otoritesi yanında, kurumsal ve dışsal otoriteler de gereklidir. Bu kurumlar ve otoriteler kendilerince özümsedikleri tarihsel birikimi bireylere aktaracaklardır ve bu işleyiş şimdilik kaçınılmaz ve zorunlu görünmektedir. Fakat bu dışsal otoriteler akılsal düşünüşün sınır tanımaz ve özgürleştirici eleştirisine er ya da geç hep açık olmak zorundadırlar. Akılsal inandırıcılıklarını ve varoluş zeminlerini yitiren otoriteler, ölüme yazgılı olacaktır. Hegelci terminoloji ile kendinde ve kendisi için bir varoluşa sahip olan ve gelişimini kendi içinde ve kendisini ve güncel sınırlarını sürekli olumsuzlayarak zenginleştiren yegane töz Logostur; felsefi ve akılsal düşünüştür.10 Felsefe böylece Mutlak Tın olarak otoritesi tartışılmaz güçtür; çünkü o bir etkinlik ve yöntem olarak kendi kendisinin otoritesini de alaya almaya ve eleştirmeye her an açık bir esnekliğe ve bilgeliğe sahiptir. Sonuçta felsefi duruş, her türlü çıkar, baskı ve kompleksten arındırılmış bilgelik sevgisidir.

NOTLAR:

1.       Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, çev. Bülent Peker, iletişim yay., İstanbul, 1997; s.51. Otorite tanımı için ayrıca; Handbuch der philosophischer Grundbegriffe I, Kösel, München, 1974. Ayrıca Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat, Ankara, 1999.

2.       Otoritenin birey ya da bireylere sağladığı bu karar alma ve istence (irade) ilişkin kolaylık için; Ludwig Stein, Die Soziale Frage im Lichte der Philosophie, Ferdinand Enke, Stuttgart, 1923; s.460 vd,

3.       Descartes, Aklını iyi kullanmak ve bilimlerde doğruyu anlamak için Method Üzerine Konuşma, çev. Mehmet Karasan, MEB, Ankara, 1997; 3.Bölüm S.25.

4.       Hegel, Wissenschaft der Logik I Die Lehre vom Sein (1832), Felix Meiner, Hamburg, 1990; s.94-95 Anmerkung. Bu konuda ayrıca; Micheal Inwood, 4 Hegel Dictionary, Blackvvell, Cambridge,1992; s.283.

5.       Hegel, Tarihte Akıl, çev, Önay Sözer, Ara, İstanbul, 1991; s.36.

6.       Hegel, Tarihte Akıl, çev. Önay Sözer, Ara, İstanbul, 1991; s.82.

7.       Akıl dışındaki otoriteler yalnızca dışlayıcı ve ayırıcı bir karakter taşırken, Herakleitos'un otoritesi bütün şeylerin aynı zamanda bir tek şey olduğunu söylemektedir: "Benim değil Logos'un sesini duyduktan sonra bütün şeylerin bir tek şey olduğunu Logos'a uyarak söylemek bilgeliktir," Herakleitos, Fragmanlar B50, Antik Felsefe Metinler ve Açıklamalar içinde, Walter Kranz, Çev. Suad Y.Baydur, Sosyal, İstanbul, 1994; s.62. Yine geleneksel ve tutucu otoritelerin ve onlara tabi olan bireylerin, yeni ve yabancı olana karşı tavırlarına ilişkin Herakleistos’un yorumu: "Köpekler tanımadıklarına havlarlar." B97 a.g.y. s.67.

8.       Hegel,, Tarihte Akıl, çev. Önay Sözer, Ara, İstanbul, 1991; s.107-108.

9.       Kant. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi (Orjinali ile birlikte), çev. İoarına Kuçuradi, Hacettepe Üniv., Ankara, 1982; s.38 (B52). Yapılmış tüm alıntılarda vurgulamalar filozofların kendilerine aittir.

Hegel, Enzyklopaedie der philosophischen Wİssenschaften im Grundrisse (1830), Felix Meiner, Leipzig, 1911; &18, 8575577. Ayrıca Herbert Marcuse, Reason and Revolution Hegel and the Rise of Social Theory, Humanities, New York, 1954; s.229 vd.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe