Otoritenin Batışı, Modern Devletin Doğuşu

Keith Ansell-Pearson


Nietzsche’ye göre, modern çağda mutlak otorite ve değiştirilemez hakikate duyulan inancın kaybolmakta olduğunun kabul edilmesi zorunludur. Modern çağı karakterize eden şeyse, politik otoritenin sekilerleşmesidir. “Tiranlık dönemi artık geçmişte kalmıştır.” Nietzsche konuşmasını şöyle sürdürür: “Daha yüksek bir kültürün alanında, egemen otorite var olmak zorundadır şüphesiz ama bu egemen otorite, bundan böyle, tinsel oligarşi üyelerinin ellerinde bulunacaktır. Nietzsche’nin bu söylediklerinde, Avrupa’da politik reform ve değişikliğe kültürel bir reform ve değişikliğin eşlik etmesi gerektiğini savunduğu eski görüşünün bir uzantısını ve yeni değerleri yasalaştırarak Avrupa’nın geleceğine yön verecek felsefeci yasa koyucuların yetiştirilmesine yönelik daha sonraki çağrısının izini buluruz.

Bu ara döneme ait yapıtlarında Nietzsche, görebileceğimiz en uzlaşmacı tavrını takınmış haldedir ve modern politikanın gelgitlerinin hakkını teslim etmeye fazlasıyla hazırdır; toplumsal hastalıkları iyileştirmek için ihtiyaç duyulan şey, “mülkiyetin zor kullanılarak yeniden dağıtımı değil, aklın tedrici dönüşümüdür: adalet duygusu herkeste daha fazla artmalı, şiddet içgüdüsüyse daha da zayıflamak”. Nietzsche'ye göre, modern politik yasam gerçek bir görenek ve gelenek duygusundan yoksundur. Yeni bir gelecek inşa etme kapasitesi, geçmişin dayanıklılıklarıyla (geleneklerle) sürekliliği görebilme becerisine bağlıdır. Geleceğe dair hesaplamalar yapmamızı ve tahminde bulunmamızı olanaklı kılacak, politika ve toplum hakkında belirli bir düşünme biçimi (ki Nietzsche bunu “inanç” olarak adlandırır), bugün hepten yok olmaktadır. “İnsanın ancak görkemli bir yapının yapıtaşı olduğu sürece değer ve anlam kazandığına duyulan inanç”tır bu.

Dinsel inancın çöküşüyle birlikte modern toplumlar, otoriteyi meşrulaştırmaya yönelik geleneksel araçlardan mahrum kalırlar. Nietzsche, örneğin, “bizde olduğu gibi, yasanın gelenek olmadığı yerde, yasa ancak ve ancak kısıtlama aracılığıyla buyrulabilir. dayatılabilir,” der ve ekler, “bu yüzden, bir yasa olması gerektiği gerçeğinin zorunluluğunun dışavurumu olan keyfi yasaya katlanmak zorundayız.” (a.g.y. 459). Modern dönemin belirleyici olayı, Nietzsche’ye göre, dinsel bir temelin devlet katına inişidir, insanca, Pek insanca'nın en önemli bölümlerinden biri, Nietzsche’nin bu dönemdeki politik düşüncesinin anlaşılması açısından yaşamsal öneme sahip olan bir pasaj, sırf bu konuya ayrılmıştır. Bu bölüm, Nietzsche’nin, Hobbes ve Locke’un liberal geleneklerinin başlangıçtaki politik görüşleriyle ilişkilendirilmesinin mümkün olduğu hissini uyandırır belli ölçüde.

“Din ve Hükümet” başlıklı bölüm, bir kültürün yaşamında dinin öneminin, kaybetme, mahrumiyet ve korku anlarında veya başka bir deyişle, kıtlık ve savaşlar gibi önüne geçilemeyen ve kaçınılması mümkün olmayan (ya da en azından ilk çağlarda kaçınılmaz olarak görülen) olaylar karşısında halkının fiziksel ıstırabını dindirme açısından bir hükümetin güçsüz olduğu zamanlarda, dinin ön plana çıkarak bireyleri teselli ettiği, rahatlattığı gerçeğinden kaynaklandığına dikkat çekerek başlar. Din, yaygın bir duygu birliği ve ortak bir kimlik yaratarak, ülkenin iç barışını koruması ve bir kültürün sürekli gelişimine yardımcı olması açısından faydalı bir işleve sahiptir. Nietzsche, ruhban sınıfının yardımı olmaksızın politik iktidarın Napolyon'un da fark ettiği gibi— meşruiyet kazanmasının imkansız olması yüzünden “mutlak vesayet edici konumundaki hükümet ile dinin titizlikle korunmasının zorunlu olarak sırtlarını birbirlerine dayadıklarını" iddia eder. Ama din ve politika arasındaki bu yakın birleşme ancak yönetici sınıfların dinden sağlayabilecekleri avantajların farkında olduğu ve kendilerini dine üstün hissettikleri bir koşulda geçerliliğini koruyabilir. Din. yönetici sınıflara, yalnızca faydalı bir yaygın denetim ve politik disiplin aracı olarak hizmet eder. Ama demokratik bir devlette durum tamamen farklıdır, çünkü burada din, kesin bir şekilde, “alt” ile olan ilişkisindeki bir "üst” olarak değil, yalnızca tek egemen gücün, yani “halk’ın işlevi olarak görülecek, halk iradesinin aracı sayılacaktır. Bu politik çerçevede, toplumun dinsel öğreti aracılığıyla denetlenmesi pek de kolay olmayacaktır, çünkü öğreti, rasyonel ve aydınlanmış bir tartışma ve sorgulamaya açık hale gelecektir. Nietzsche'nin tasavvur ettiği tek istisna, bir demokraside parti liderlerinin, aydınlanmış bir despotizmdekine benzer şekilde nüfuz sahibi oldukları noktadır. Ama ne var ki, devletin artık dinden kazanç sağlamakta serbest olamadığı ve dinsel inançlar ve uygulamalar açısından çoğulculuğun hoş görüldüğü bir toplumda dinin, bireylerin vicdanına vb göreneklerine terk edilen, tümüyle özel bir olaya dönüşmesi de olasıdır.[1]

Bir topluluğun veya bir ulusun kültürel yaşamında dinin öneminin bu şekilde azalmasının sonucu ise, bireyin topluma olan yükümlülüğünün etik temelinin, bencilce duyguların politik yükümlülük duygusuna hükmetmeye başlamasıyla birlikte giderek aşınması olacaktır. Nietzsche, modern demokrasinin doğuşunun temel sonucunu “devletin çöküşü ve ölümü” olarak yorumlar. Vurgulamak istediği noktalardan biri de, modern seküler devletin, “birey”in değil, ancak ve ancak “özel kişinin kurtuluşu”nu temsil ettiğidir. Nietzsche açısından önemli bir gözlemdir bu, çünkü Nietzsche'yi sadece asosyal, izole bir bireyin doğasını kendine dert edinmiş uç bir bireyci veya varoluşçu olarak resmeden yaygın kanının son derece yanlış olduğunu gösterir. Kendi gözleminin de gösterdiği gibi, Nietzsche’nin bağlanımı kültüre ve bireyedir, modern liberal demokrasinin soyut özel bireyine değil. Aynen Rousseau ve Hegel’in politik görüşleri gibi Nietzsche’nin politik düşüncesi de, başından sonuna kadar, modern toplumların atomcul temelini ve dar. “burjuva” bireyciliğini aşma arzusuyla nitelenmektedir. Toplumun mahremleşmesi, Nietzsche için, toplumun sonu anlamına gelir. 1980'lerin ya da 1990’ların değil 1870'lerin sonlarının Avrupalı okuyucu kitlesine seslendiğini hesaba katarak, Nietzsche’nin politik yükümlülüğe ilişkin herhangi bir etik temelin çöküşünün etkilerini ortaya koyduğu şu paragrafı bir değerlendirin:

Bundan böyle birey, (devletin] yalnızca, kendisine faydalı olmayı vaat eden ya da zarar vereceği konusunda gözdağı veren yönünü görecektir... Bir hükümet taralından alınan tedbirlerin hiçbirinin sürekliliği temin edilemeyecektir; meyvelerinin olgunlaşabilmesi için yıllar veya yüzyıllarca sebatkar bir titizlik gerektiren görevler almaktan herkes kaçınacaktır. Hiç kimse, yasaya karşı, yasaya arka çıkan kuvvete şimdilik boyun eğmekten daha fazla bir yükümlülük hissetmeyecektir: Kişi böylece, hiç zaman kaybetmeksizin, bu kuvveti yeni bir kuvvetle, yeni bir çoğunluğun yaratılmasıyla, ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Sonuçta bu kesinlikle söylenebilir hükümete karşı duyulan güvensizlik, bu kısa ömürlü mücadelelerin yararsızlığına ve yıkıcılığına dair içgörü, insanları tamamen yeni bir çözüm arayışına itecektir: Devlet kavramının ortadan kaldırılması, özel ve kamusal arasındaki ayrımın terk edilmesi arayışına. Özel şirketler devletin işini adım adım ele geçirecektir: Önceden hükümetin görevi olan şeyin en dirençli artığı bile (örneğin, hükümetin özel kişiyi özel kişiden korumak üzere tasarlanmış etkinlikleri) uzun vadede özel taşeronların koruması altına girecektir.

Nietzsche modern demokrasinin, “tarihsel biçiminde”, “devletin bozulması’nı yansıttığını öne sürer ısrarla (a.g.y.). Politika alanında ilahi bir düzene duyulan inanç dinsel kökenli olduğundan, dinin çöküşüyle birlikte, sivil barış ve uyumu ağır ağır aşındırmakla tehdit edecek bir yücelik yitimi, modern devletlerin doğuşuna eşlik etmektedir. Nietzsche bu noktada Hobbes'a yakınlaşır. İlahi yasanın resmen onayladığı politik mutlakıyetçilikte yaşanan çöküşle birlikte, toplumun bir anarşi haliyle ya da Hobbes’un ünlü tanımıyla “insanın insana düşman olduğu bir Waire" ile “yönetilmek” üzere parçalanması olanaklı hale gelir.[2] Ama politik yaşamın yeni gerçekliklerine verilmesi gereken uygun yanıtın ne olacağını ele alırken, Hobbes gibi bir düşünürden çok Locke gibi bir düşünüre yakınlaşır. Nietzsche, seküler devletin doğuşunun yeni bir hoşgörü, çoğulculuk ve bilgelik çağım beraberinde getireceğini ümit eder. Ölçülü ve aydınlanmış kişileri, toplumsal değişme için var olan fırsatlardan yararlanmaya ve çabalarını, “acelecilik ve aşırı istekliliğin yıkıcı deneyimlerinin defedilmesi” amacıyla hoşgörülü ve çoğulcu bir toplumun hizmetine adamaya çağırır (a.g.y.). Nietzsche’nin iyimserliği, modern devletin görevini yerine getirdiğinde ve “eski hastalık depreşmeyecek biçimde alt edildiğinde, insanlık tarihinde, daha okunacak pek çok bilinmeyen öykünün yer alacağı ve bunlardan bazılarının belki de iyi öyküler olacağı yeni bir sayfanın açılacağı" inancında izdüşümünü bulur (a.g.y.). Eğer modern insanların hesaplı davranışları ve kişisel çıkarları, en güçlü ve en etkin içgüdüleri olmuş olsaydı ve “eğer devlet bundan böyle bu güçlerin taleplerinin sorumlu mercii olmasaydı”, bunu izleyecek şeyin, ille de kaos ve anarşi olması gerekmeyecekti ve insanlar “kendi amaçlarına devletten daha uygun bir şey icat etmek” için tedrici ve aydınlanmış bir mücadeleye girebileceklerdi belki de; işte Nietzsche’nin inandığı şey budur (a.g.y.).

Nietzsche’nin ara döneminde, modern insanlık için öngördüğü liberal ve aydınlanmış görevdir bu ve insanlığın kendisini bu şekilde alt edebilme gücü ve kapasitesine sahip olduğu inancına güveni tamdır. Ama Nietzsche’nin iyimserliği kısa ömürlü olmuştu. Birkaç yıl içinde, Şen Bilim'i yazdığı dönemde (1882) karşılaştığı sorun, Hegel’in modern toplumların asıl sorunu olarak kabul ettiği sorundu: Modernliğin, son derece muğlak bir bireycilikle karakterize edildiği göz önüne alınırsa yeni bir etik yaşam (Hegel bunu Sittlichkeit olarak adlandırıyordu) nasıl mümkün olabilir? Bir yandan, herkes için bireysel özgürlüğün sağlanması ilerici bir atılımı yansıtır. Ama öte yandan, potansiyel olarak yıkıcı ve baskıcıdır (değerleri ve inançları yalnızca kendi dar perspektifinden yorumlayan burjuva bencilliğinin saltanatıdır).[3] Nietzsche. Şen Bilim'in 356. bölümünde, biz modernlerin bundan böyle, kendimizi “toplumun malzemesi’’ olarak tanıdığımız ve örgütleyebildiğimiz, Eski Yunandaki anlamıyla politik hayvanlar olmadığımızı öne sürer. Sosyalizme ve modern toplumların bireyciliğini dönüştürerek yeni ortaklaşmam bireylerin yaratılmasının mümkün olduğuna inanan sosyalistlerin nairete'si olarak gördüğü şeye yönelik sert eleştirisinin ardında da bu içgörü yatmaktadır. Aslında, Nietzsche’nin burada saptadığı şey, bireylerin dar sınırlar içinde kavranan bireyciliği aştığı, politik alanın yenilenmesini tahayyül eden tüm girişimlere musallat olan bir sorundur. Sözgelimi, bir genel irade nosyonunu modern liberal demokratik toplumların “ilerici bireyi”nin aydınlanmış kişisel çıkarı temelinde formülleştirmeye yönelik zahmetli çabasında Rousseau'nun başına bela olan da tam olarak bu sorundu. Rousseau, burjuva insanının burjuvazi sonrası insana dönüşecek biçimde kendini alt etmesinin başarılabilmesi için “yasa önünde, yasa aracılığıyla olmamız gerektiği şekilde olmak zorunda olduğumuzu’’ kabul etmişti.[4]

Bu paradoksu çözmenin kolay bir yolu yok, daha sonra göreceğimiz gibi, bu, Nietzsche’nin de sorunu. Aynı zamanda, politik görüşünün barındırdığı çelişkilerin birçoğunu da açıklıyor.

 

[1]        Bu konuda Marx’ı karşılaştırın, “On the Jewish Ouestion” (Yahudi Sorunu Üstüne), The Early Writings içinde, çev. R. Livingstone (Middlesex: Penguin, 1975), s. 225-226. Marx’a göre demokrasi, Hıristiyanlığın “egemen bir varlık' olarak insan nosyonunu seküler bir kaideye çevirir. Marx, “mükemmelleşmiş Hıristiyan devletinin “ateist devlet" olduğunu öne sürer, s. 222.

[2]        T. Hobbes, Leviathan (Cambridge, Cambridge University Press, 1990), 13. bölüm

[3]        Bkz. G. W. F. Hegel, Phılosophy of Right (Hukuk Felsefesi), çev. T. M. Knox (Oxford: Oxford University Press, 1967), para. 142-148.

[4]        Bkz. J. J. Rousseau, The Soda! Conîract and Discourses (Toplum Sözleşmesi ve Söylevler), çev. G. D. H. Cole (Londra: Dent, 1973), ikinci kitap, yedinci bölüm.

“Sahiplenici birey” terimini, C. B. MacPherson'dan aldım; bu terim, yaşamını öncelikle maddi mülkler, mallar kapsamında gören modern liberal açgözlü toplumun bireyine karşılık gelmektedir. Modern liberal düşüncede benlik, kendi manevi özüne sahip olan ve bu özün özel mülkiyet biçiminde dışavurulduğu bir mülk olarak görülür. Bkz. MacPherson, The Political Theory of Possesive individualism (Sahiplenici Bireyciliğin Politik Teorisi) [Oxford: Oxford University Press, 1962], s. 263-264.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe