Ortaçağda Dine Karşı Düşünce

Albert Bayet


IV. Yüzyıl imparatorları tarafından konmuş olan «Devlet dini», İmparatorluğun çöküşüne kadar yaşamıştır. Clovis, Ariusculara karşı zor kullanır; Charlemagne, Saksonlara karşı zora başvurur; Charles Martel zamanından Haçlılar zamanına kadar hristiyanlarla Sarrasipler arasındaki ilişkiler zora dayanan ilişkilerdir; kimsenin aklına gelmemektedir Ariuscuların, Saksouların, Müslümanların da bir düşünce özgürlükleri olabileceği.

Ortaçağ, sapkınlığa karşı pek azgındır. 1022’de Sofu Robert bir piskoposlar, baronlar kurultayından karar çıkartır; sapkınlar yakılacaktır. Albigeoia savaşı sırasında ‘tüyler ürpertici soydan bir insan kesimine tanık olunur, hem de çocukmuş, kadınmış, hiç gözetilmeden. Engizisyon, sanıkların itiraf etmelerini saklamak için işkence tezgahlarına, darağaçlarına, alevli meşalelere başvurur; ana babalarına karşı tanıklık etsinler diye çocukları mahkeme önüne çıkarır.

Bu baskı ve zor yöntemleri Dinbilim tarafından haklılaştırılmaktadır. Kalpazanlar, der Saint Thomas, yeryüzü prensleri tarafından ölüme mahkûm ediliyor. Ruhun hayatı demek olan inancı bozmanın, sahte para sürmekten çok daha ağır bir suç olması gerekmez mi? Öyleyse hatasında ayak direyen sapkını tutup dünyevi kuvvetin kollarına teslim etmelidir. (1).

Hiç kuşkusuz Ortaçağ devlet adamları böylesi baskı ve zor yollarına başvurmakla özgür düşüncenin silinip gittiğine inanmışlardır. Boş bir umut. Hiç bir yerde peşi bırakılmayan sapkınlık yeniden doğmaktan geri kalmamıştır.

1000 yılının sonlarında, Leutard adlı bir köylü Kutsal Ruh’un elçisi olduğunu söyleyerek, köylüleri ondalık vergiyi ödememeğe ve bütün İsa’lı haçları devirmeğe çağırmıştır. Kısa bir süre sonra Soissons bölgesinde manişeizmle (Manes’ye bağlı olmakla) süçlanan başka iki köylü diri diri ateşe atılarak yakılmıştır. Kilisenin bir çok temel dogmasını reddeden «katarizm» Arras’ta, Chalons’da, Orl&ans’da, Limoges’da, Toulouse’da belirmiştir. Bu sapkın hareket Tours’Iu Berenger’yi, kendilerini hadım ederek ölümü yeğleyen iki rahibi, Etienne ve Lisoie’yı, vaftize, sungulara ve gerçek varlığa karşı olduklarım söyleyen Apostolikler’i de etkisi altına alır. Bretagne’da Eon de l’Etoile, Tanrının oğlu olduğunu ilan eder ve ruhban takımına karşı savaş açar. XII. Yüzyılda Pierre de Bruis, Etienne ve Lisoie’nin fikirlerini yeniden ele alarak geliştirir. Kendisini diri diri ateşe atarak yakarlar, ama çömezi Lausanne’lı Henri onun öğretisini yeniden ele alır ve Saint Bernard’m bütün çabalarına rağmen büyük bir başarı elde eder. 1170 yılma doğru, Lyon’lu zengin bir tüccar Kilisede reform yapmağa girişir, kendini izleyen çömezleri de Franche Compte’de, Bourgogne’da, Lorraine’de, Dauphine’de, Province'te yöndeşler bulurlar. Tam bu sıralarda Pierre de Bruis ile Lausanne’lı Henri’nin fikirleri de sürekli ilerleme kaydederek Albigeoise sapkınlığını meydana getirir; bu sapkınlık manişeizm ve katarizmle uyarlanmış bir kiliseyi Roma Kilisesinin karşısına çıkarır bir süre, Albigeoise Kilisesi Simon de Monfort’un kanında boğulur, ama Petrus Valdo’nun dini ve Çatar ruhu zulümler içinde yaşamasını sürdürür ve Reforma yol açarlar. XII. Yüzyılın sonlarında ve XIII, Yüzyılın başlarında Amari de Benes, Büyük Notre Dame Paris Okulunda hak mezheplere açıkça karşıt bir Panteizmi öneren dersler verir; çömezleri de Ahdi Cedid’in Kutsal Ruh inanışının yerini alması fikrini ortaya atarlar.

Orta çağda, özgür düşüncenin aşırı biçimi, saldırgan biçimi olarak beliren sapkınlık tek bir biçim altında görünmez. Özgürlük eğilimi, ortodoks kalmayı düşünen dinbilimciler evreninde de aynı şekilde yankılanır; bunlar da sorunları tartışmak özlemindedirler. Kuşkusuz, iyice ünlenmiş bir yapıtında M. Gilson’un, çağdaş düşüncenin birçok halkalardan, Ortaçağ düşüncesinin doğal bir sonucu ve basit bir uzantısı olduğunu, «Usun, Dinbilimin bir mirasçısı» olduğunu söylerken biraz uzağa gittiği söylenebilir. (1) Skolastik, en büyük bir tutkuyla, inancın önceliği ilkesini koyar ve en açık gerçeklerin bile tanrı esini karşısında eğilmesini ister. Öte yandan, Scot ErigenelK. Yüzyılda (Gerçek usça benimsenmemiş hiç bir otorite sağlıklı esinler alamaz» (2) derken, Saint Anselme Credo ut intellegam formülünü ortaya atarken (3) Abelard bir inanç gerçeğini Tanrı öyle dedi diye değil, us kabul ettiği için benimsemek ilkesini koyarken (4) Al' bert Ie Grand ve Saint Thomas, Aristo bilimini Hıristiyan giysiler içine sokarken de aynı ölçüler içindeydiler. P. Mandorınet, Siger de Brabant’m İbnürrüştü hatırlatan tavrında «Özgür düşüncenin kılık değiştirmiş bir biçimini buluyor. (5)

Bu çağlardaki düşünce' tutkularının, 1 rahatsız edici tutkuların kanıtı Kilisenin harekete geçmesiyle açıklanabilir: Scot Erigene, Valence ve Langres Kurultaylarınca mahkûm edilmiştir; Abelard 1141’de Sens Kurultayı ve Irınocent III. tarafından mahkûm edilmiştir. 1210’da Paris’te toplanan bir kurultay, Aristoteles’in felsefi yapıtlarını okumağı yasaklamıştır; okuyanların aforoz edilecekleri belirtilmiştir. 1215’te, Papanın özel görevlisi bir kardinal, Paris Üniversitesinde «metafizikle ve doğa felsefesiyle ilgili» derslerin okutulmasını yasakladı. 1231’de, Gregoire IX., bir komisyonu Aristoteles’in yapıtları üstünde bir ayıklama yapmak ve sakıncalı bölümleri çıkarmakla görevlendirdi. 1277’de Paris Piskoposu, Şiger de Brabant’m birçok görüşünü mahkûm etti. 1474’de, Louis XI. nominalist (adcı) görüşlerin, açıkça, hatta gizliden gizliye öğretilmesini, izlenilmesini yasakladı; bu yasağa uymayanlar sürgüne gönderilecekti. (1)

Felsefe kurguları, bilimsel ilerleme, artık din inancını daha fazla tehdit etmeğe başlamıştır. XIV. Yüzyılda şaşırtıcı ve gözüpek çıkışlar olmuştur. Roger Bacon, «Deneysel bilim» sözünü kullanmaktan hiç çekinmez; yalnız «deney» in «doğrulayıcı» olduğunu söyler, ilerleme teorisini Pascal’mki kadar çarpıcı bir biçimde ortaya koyar ve çağdaşların, sadece çağdaş oldukları için, eskilere karşı zafer1 kazanmış olduğunu söyler: quanto juniores, tanto perspicaciores, quia juniores, id est posteriores (2). Occam da, Bacon gibi cognitio experimentalis’in (deneysel bilginin) üstünlüğünden söz eder ve olay sekanslarının bulunduğu neden üstüne düşünmeyi yerinde bulmaz; çömezi Nicolas d’Autrecourt olasılığın basit bağıntılarından nedensel denen bağıntılar çıkarır; artık ateşin, samanın yanmasına meydan verdiğini söylememek; şöyle demeli: «samanı ateşe yaklaştırınca, mümkün ki saman ateş alabilsin». Nicolas d'Autrecourt, sadece Comte’un pozitivizmini değil, Reichenbach’m formüllerini de haber vermektedir (1).

Elbet, kendini tehlike karşısında gören din burada da harekete geçecektir: Bacon’un üstleri, «yazıları dışında, her hangi bir kimseyle ilişki kurmasını yasaklarlar» kendisine; 1339’da Paris Üniversitesinde Occam’cı görüş mahkûm edilir;. 1346’da papalık makamınca, Nicolas d’Autrecourt’un yazılarının yakılmasına karar verilir. Ne var ki, bilim, bütün bu hüküm giymelere rağmen başı çekmektedir. Biz, çağdaşlar, şimdi bile, Bacon’un önceden haber verdiği türetimler karşısında şaşırıyoruz: «Hiç bir hayvan tarafından çekilmeden büyük bir hızla hareket eden taşıtlar yapılabilir. Uçmağa imkan veren aygıtlar yapılabilir; öyle ki bir adam aygıtın içine oturur ve bir kolu oynatınca aygıtın yapma kanatları uçan bir kuşun yaptığı gibi havada çırpmağa başlar. Nehirlerin ya da denizin dibinde hiç bir tehlikeye uğramadan gezinti yapmağa imkan veren aygıtlar yapılabilir» (2). Hiç değilse, bu «yapılabilir» sözünün «bir gün yapılacaktır» anlamına geldiğini düşünebiliyoruz bugün. Ama böylesine haber vermeler yanında kazanılmış şeyler de var: Buridan, klasik mekaniği etkileyecek birkaç ilke keşfeder; Albert de Saxe yeni bir ağırlık teorisi önerir; Oresme, XIV. Yüzyılda «Yerin günlük devinimle durum değiştirdiğini, göğünse öyle kaldığını» belirtir; üstelik bu belirtiş ilerde Copernic’in yapacağından daha aydınlık ve kesindir; analitik geometrinin temellerini atar, ve uzayın zamanla uyumlu olarak değişen bir devinimle işlerlik kazanan bir kitle tarafından kat edildiği yasasını getirir (1); sonunda, Lisieu piskoposu olarak, Kilise barışı içinde ölür; yapıtı çok az kimse tarafından bilinmektedir.

Özgür düşünce, Ortaçağda yalnız sapkınlığın ve Skolastiğin yaptığı atılmalarla belirmez, daha üst bir planda, ama aynı şekilde büyük çoğunluğa, ulaşan olanaklarla, Antiklerikalizmle (Ruhban yönetimine karşı görüş) de ortaya çıkar. Dinbilim çekişmelerine iyice kayıtsız kalmış birçok hristiyan, bugün bizi şaşırtacak derecede de bir şiddetle ruhban takımına saldırmaktadır.

Bazı soylu kişiler bunun örneğini veriyorlar: ünlü Raoul Glaber, bir Sens 'kontundan söz eder: ayinlere hiç önem vermeyen ve piskopos’un yüzüne tüküren bir adamdır bu. Gilbert de Nogent anlatır: Soissons kontu Jean I, İsa’yla alay ediyor, papazlardan tiksiniyordu; ölüm döşeğinin başında bulunan din adamına şöyle demişti: «Malımı mülkümü asalaklara, yani senin gibilere vermemi .istiyorsun, değil mi? Ama' zırnık koklatmıyacağım» (1). Bretagne kontu Pierre' de Dreux de adamlarına, papazlara kötü davranma ve işkence etme izni vermişti. Auxerre kontu Pierre de Courteuai, kiliseleri yıktırır, piskoposunun gözlerini adamlarına oydurur. Papazların ve piskoposların soylular tarafından öldürtülmesi, XIII. Yüzyılda sık raslanan olaylardandır.

Burjuvalar, «Kilise senyörleri» ne karşı gönüllü olarak mücadeleye girişirler ve aforoz kararlarına, başkaldırmalarla, talanlarla karşılık verirler. XII. Yüzyıl başında Laon’da, piskoposu öldürürler. Vaiz Jacques de Vitry, «kaba ve vahşi» komünlerden söz eder; bunların hepsinde sapkınlık kışkırtıcılarının, yataklık edenlerinin, müminlerinin bulunduğunu belirtir (2).

Soyluların, burjuvaların saldırısına uğrayan Kilise’nin monarşiyle sürtüşmeleri de artmıştır. Fransa kıralları inançlı kişilerdir; içlerinden hiç birinin özgür düşünceye yüz verdiği düşünülemez. Ama, bir kere, Kilise mahkemeleriyle, kiralın mahkemeleri arasında sürekli bir mücadele vardır; ve monarşi, yorulmak bilmez bir çabayla adaleti laikleştirmeğe çalışmaktadır. Öte yandan, kendisini papalığın bağlı çocuğu olarak düşünen bazı kırallar, en aşırı bir rahatlıkla Papaya kafa tutmaktan çekinmezler. Kıraliçe Rngeburge’ü boşamağa karar veren Philippe Auguste, ona karşı bir boşanma kararı çıkarıp Agnes de Meran’la evlendiğinde, Papalık buna şiddetle itiraz etmiş, işi Fransa kıratlığına bunu yasaklamağa ka/iar vardırmıştır. Philippe bir süre bundan hiç kaygılanmaz, ve, piskoposlarının çoğu papalık yargısını yayınlamağı reddeder. Bununla birlikte sonunda boyun eğer. Ama Fransa halkı, kralını aylar boyunca Roma’da başkaldırmış olarak görmüş, ve bundan pek fazla telaşlanmamıştır

Araya para meselesi girdi mi Kiliseye karşı saldın daha bir şiddetli olmaktadır. Papa Boniface, XIII. Yüzyılın sonunda Güzel Philippe’e kırallığı sınırlan içindeki papaz takımına vergi koymağı yasakladığı zaman, buna kıratlığın verdiği karşılık öylesine serttir ki Papalık isteğinden vazgeçmek gereğini duyar. Kısa bir süre sonra Boniface VIII. öç almak amacıyla, Kiralın akçeyi tağşiş ettiğini ileri sürer ve Roma’nın izni olmaksızın din adamlarına vergi koyulmasını yasakladığını belirtir. Karşılık olarak, ünlü Guillaume de Nogaret, Papayla görüşmek üzere İtalya’ya gitmekle ve bir Kurultayda papayı devirmekle görevlendirilir. Aslında kıral bu kadar aşırı gitmek taraftarı değildir, ama Paris’te Papalık aleyhinde büyük gösteriler yapılınca, Nogaret, Papayı Agnani’ de tutuklar ve göz altında tutar. Onu tokatladığı söylentisi de yayılmıştır. Ama bu söylenti asılsız gibi görünüyor. Yılgı içine düşmüş olan Bonifaee, bunamaya tutulur ve kısa bir süre sonra da ölür. Ardılı, onun öcünü almağa kararlıdır; ama tam harekete geçeceği sırada kendisini zehirlerler. Onun yerine geçen Clement V, gösterişli bir törenle Nogaret’yi bağışlamak ve kiralın davranışının «iyi ve haklı» olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Elbet, Nogaret de, Güzel Philippe de özgür düşüncenin yanından bile geçmeyen kimselerdi, ama, yarattıkları hareketi, dine karşı diyemesek de din adamlarına karşı bir harekettir. Papalığa karşı yöneltilmiş bazı şiddetli saldırılar aradan yüzyıllar geçtikten sonra da akıl almaz olarak nitelendirilebilecek soydan şeylerdir. XIII. Yüzyıl başında Guyot de Province adlı bir rahip şöyle yazar: «Roma bizim kanımızı emiyor, bizi yutuyor. Roma her şeyi yıkıyor, her şeyi mahvediyor. Bütün pisliklerin aktığı bir çirkef kaynağıdır Roma. Bir bit yuvasıdır» (1).

Ruhban yönetimine karşı dikelen bu bağımsız kilise tavrının yanısıra, dinin kendisine karşı belirli bir kayıtsızlık görülür. XlHl. Yüzyılın sonuna doğru Guillaume Lemaire adlı bir piskopos Fransız bucaklarının çoğunda pazar günleri dinlenilmediğine tanık . olunduğunu yazar; tersine, kurulan pazarlan, duruşmaları, mahkemeleriyle Senyörün günü olmaktadır bu günler; kiliseler boştur, mahkemeler dolu, içkievleri de dolu; herkes güzel giysilerini göstermek için kalabalık yerlere gider; ama katedralden haçlar yaklaşır yaklaşmaz hepsi evlerine girer; «şakalaşır, oynaşır, şarkı söylerler»(1)

Halk hikayelerinde, rahip, genellikle yüksek hayat düzeyinde yaşayan biri olarak gösterilir: evi güzeldir, domuzla, tavşanla, balıkla, börekle, pastayla beslenir; kadın papazla hoşça vakit geçirir. Tabii sonunda piskopos kadın papazı mahkûm eder. Bir şairin belirttiğine göre bu piskoposlardan biri bir papazdan «ya evdeki karısını evden çıkarmasını» ya da bir sürü perhize girmesini ister Papaz perhiz yolunu seçer; ama bir yandan da piskoposun hallerini gözlemektedir; bir gün onu tam alem yaparken bastırır. Bunun üzerine piskopos güler ve şöyle der papaza:

Eh, işte artık içmene izin
Doyur karnını ördekle kazla
Baharlı şeyler de yiyebilirsin K
arın da elbet kalsın yanında

Halk hikayelerinde papazlar bağışlayıcı bir saflık içinde alaya alınır. bazen bu saflığın yerini şiddete bıraktığı da olur. Sözgelimi Rutebeuf, şöyle bağırır papazlara:

İkiyüzlü herifler, düzenbazlar

Bilmez miyiz yalan dolan içinde yaşadığınızı

İnançsızlık kimi zaman da kolay bir serbestlik içinde belirir. Ortaçağda, kafaları ve yürekleri doldurduğu söylenen Şeytan korkusu üstüne güzel şeyler yazılmıştır. Bunlardan birinde, sevgilisi Nicolette’ten vazgeçmezse ahrette Cenneti kaybedeceği söylenen Civan Aucassin şöyle karşılık verir: «Cennet mi dediniz? Ne işim var Cennette? Umurumda bile değil orası. Hem, bakın, Cennete ne biçim adamlar gidiyor, anlatayım size. İhtiyar rahipler, bir de eli ayağı sakat kimseler; hani bütün gün, bütün gece evlerin ve eski kilise bodrumlarının önünde dururlar, eski cüppeler, lime lime giysiler içindedirler; hani çıplaktırlar, ayaklarında ayakkabı hak getire, kıçları açıkta, hani açlıktan, susuzluktan, soğuktan, sefaletten kıkırdarlar ya, işte onlar. Onlar gidiyor Cennete, ben gidip de ne yapayım? Cehenneme gitmek isterim ben, Çünkü güzel papazların, yarışmalarda, parlak savaşlarda ölmüş yakışıklı şövalyelerin, aslan yürekli çavuşların, soylu kişilerin yeridir Cehennem; onlarla olmak isterim ben de. Sonra Cehennemde kocalarından ayrı iki üç dostu olan yosma hanımlar da var; altınmış, gümüşmüş, kürkmüş, hepsi orda; çalgıcılar, hokkabazlar, ve bu dünyada kırallık sürmüş herkes orda. Ben de onlarla beraber olmak isterim. Yeter ki sevgilim Nicolette de yanımda olsun» (1).

(1) Aucassin ile Nicolette, s. 19.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe