Ölüm Korkulacak Bir Şey Değildir

Luc Ferry


Soru o kadar ayan beyan ortada ki neredeyse sormaya gerek bile duyulmayacak. Ama cevap hiç de o kadar açık değil: Niçin theoria, hatta niçin ahlak? Nihayetinde, dünyanın düzenini temaşa etmek, varlığın en has özünü yakalamak için bunca sıkıntıya girmeye ne gerek var? Ve bu düzene ve öze uygun yaşmak için bu kadar gayret niye? Ne de olsa felsefeden başka pek çok yaşam şekli, başka pek çok meslek mevcut. Kimse filozof olmak zorunda değil... Bu noktada en mühim soruya, bütün felsefenin nihai meselesine, kurtuluş meselesine gelip dayanıyoruz.

Stoacılar ve bütün filozoflar için ahlakın bir “ötesi” vardır. O da, felsefe jargonunda “soterioloji” [kurtuluş doktrini] dediğimiz şeydir; sözcük, tam manasıyla “kurtuluş” anlamına gelen Yunanca soterios’tan gelir. Söylediğim gibi kurtuluş, ölüm sorunuyla, bizi günün birinde mutlaka zaman akışının dönüşsüzlüğünü ve dolayısıyla zamanı en iyi şekilde geçirme yollarını sorgulamaya iten şu “sonluluk” meselesiyle bağlantılı olarak kavranır. Zaten, filozof olmasalar da bütün insanları günün birinde felsefi sorunlarla yüz yüze getiren şey de budur. Yine değindiğim gibi, büyük dinlerden farklı olarak felsefe, bir Başkasının, bir Tanrı’nın yardımıyla değil kendi başımıza, kendi güçlerimizle, kendi aklımızı kullanarak, korkularımızı veya kaygılarımızı yenme, kurtulma sözü verir.

Çağdaş bir filozofun, Hannah Arendt’in Between Past and Future isimli kitabında açıkladığı gibi Antikler, geleneksel olarak, hatta felsefenin doğuşundan bile önce, kaçınılmaz ölümlülük olgusunun insanların karşısına çıkardığı meydan okumalara karşılık vermenin iki yolu olduğunu düşünüyorlardı. Veya tabir yerindeyse, ölüm karşısında, veyahut en azından ölümün bize ilham ettiği korkular karşısında zafer kazanmanın iki şekli olduğunu düşünüyorlardı.

Tamamen doğal olan ilk yol, basitçe üremeye dayanır: Günün birinde çocuk sahibi olarak, pek güzel ifade edildiği gibi “çoluk çocuğa karışarak”, doğanın ebedi çevrimine, ölüm nedir bilmeyen şeylerin dünyasına bir şekilde iştirak etmiş oluruz. Çocuklarımızın genellikle fizik ve ahlak yönünden bize benzemesi de bunun bir kanıtıdır. Böylece çocuklar, zamanı aşarak, bizden bir parçayı yaşatırlar. Elbette buradaki sıkıntı bu şekilde kavuşulan ömrün sadece tür için bir anlamının olmasıdır: Her ne kadar tür, bir imkan olarak ölümsüzlük sıfatını taşıyabilse de, birey doğar, büyür ve ölür. Üreme vasıtasıyla kalıcılık arayan birey, sadece başarısız olmakla kalmaz, bu şekilde, diğer hayvan türlerinin tabi olduğu şartların ötesine geçememiş olur. Açıkçası istediğim kadar çocuk yapayım bu ne benim ölümüme, ne de daha kötüsü, yeri geldiğinde çocuklarımı ölürken görmeme engeldir! Elbette bir yönüyle türün devamını sağlamış olurum ama asla bireyin, kişinin devamını sağlayamam. Dolayısıyla gerçek anlamda kurtuluş, üremede değildir...

İkinci çıkış yolu, ilkinden daha İnceliklidir: Bir şekilde zamanın gelip geçiciliğine karşı durabilecek kalıcı, yazılı bir iz bırakacak şanlı ve yiğit eylemlerde bulunabilirim. Denebilir ki tarih kitapları ve bu noktada bilmen gerekir Antik Yunan’da, Thukydides veya Herodotos gibi büyük tarihçiler vardı bazı insanların imza attığı olağanüstü olayları aktararak, onları doğadan kopmuş her şeyi tehdit eden unutulma riskinden kurtarır.

Nitekim doğal olgular çevrimseldir. Durmadan kendilerini tekrar ederler; geceyi gündüzün takip etmesi, sonbahardan sonra kışın gelmesi veya fırtınadan sonra havanın açması gibi... Ve bu tekrarlar, kimsenin bu olguları unutmamasını sağlar: Doğal dünya bu özel fakat yine de kuşkusuz anlaşılabilir bağlamda, bir çeşit “ölümsüzlüğe” sahiptir, halbuki “varlığını insana borçlu olan her şey, eserler, eylemler ve kelimeler fanidir, adeta yaratıcılarının ölümlülüğüyle damgalıdırlar”. İşte şan bu notada insanlara, hiç değilse bir nebze olsun, faniliğin egemenliğiyle mücadele etme imkanı tanır.

İşte Arendt’e göre, antikçağda “kahramanlık”ları, örneğin Troya Savaşı’nda Akhilleus’un davranışlarını nakleden tarih kitaplarının gerçek maksadı budur. Kitaplar, bu kahramanlıkları fanilik düzeyinden çekip doğaya denk bir noktaya çıkarmaya çalışırlar.

Ölümlüler eserlerine, sözlerine ve eylemlerine belli bir kalıcılık kazandırmayı ve bunların fani niteliklerini ortadan kaldırmayı başardıkları takdirde, bu eserler, en azından bir dereceye kadar daima baki kalacak şeylerin dünyasına dahil olur ve orada kendilerine bir yer bulur. Eser sahibi ölümlüler de, insan dışında her şeyin ölümsüz olduğu kozmosta kendi yerlerini bulurlar.

Ve bu doğrudur: Belli bir açıdan, Yunanlı kahramanlar tam manasıyla ölü değildirler zira sözden daha kalıcı ve sürekli olan yazı sayesinde bugün bile onların yaptığı işleri ve davranışları okumaya devam ediyoruz. Şan, bu şekilde şahsi bir ölümsüzlük şekli olarak ortaya çıkabilir ve kuşkusuz tam da bu yüzden, pek çok kişi için imrenilen bir şey olmuştur ve böyle olmaya devam ediyor. Yine de pek çok başka insan için de şan, bir tür kibir yahut hiç değilse boş bir tesellidir...

Felsefenin doğuşuyla, sonluluk olgusunun meydan okumalarına karşılık vermenin bir üçüncü yolu ortaya çıkar. Kuşkusuz bütün büyük kozmolojistlerin bu konudaki ortak kanısını ifade eden Epiktetos’a göre, felsefi bilgelik arayışının en önemli saikinin ölüm korkusu olduğunu söylemiştim. Ancak bu bilgelik sayesinde, şan ve üreme gibi uydurma tesellilerin ötesine geçilerek, varoluşsal kaygı durumuna nihayet bir karşılık verilebilecektir; bu karşılık, felsefeyi dini tutuma yaklaştırırken, “Başkası tarafından kurtarılmak” ile “kendi başına kurtulmak” arasındaki farkı muhafaza eder.

Nitekim Stoacılara göre, bilge, doğru düşünce ve eylemler sayesinde, ölümsüzlüğün veya hiç değilse ebediyetin, insana özgü belli bir şekline ulaşabilecektir. Kuşkusuz o da ölecektir. Fakat ölüm onun için her şeyin nihai sonu değil, bir geçiş, bir durumdan diğer duruma bir “göç”tür; bu geçiş de evrenin bağrında gerçekleşir ve evrenin mükemmelliği, mutlak ve dolayısıyla da kutsal bir kalımlılığa sahip olan külli bir mükemmelliktir.

Hepimiz öleceğiz; buğday başaklarının günün birinde hasat edileceği nasıl bir olguysa, bu da öyle bir olgudur. Epiktetos, madem bu böyle, bu olgudan yüz çevirmek ve örneğin bir batıl inanç kabilinden “uğursuzluk” getirir diye bu türden düşünceleri dillendirmekten çekinmek mi lazım diye sorar. Hayır, zira “başaklar kaybolur, dünya değil.” Bu sözün yorumu üzerinde durup düşünmene değer:

Yapraklar düşer, taze incirlerin yerini kuru incirler alır; olgun üzümlerin yerini kuru üzümler; işte sana göre uğursuzluk getiren laflar! Aslında, olup biten sadece bir durumdan diğerine geçiştir; bir tertip ve muntazam bir düzenleme vardır, bir tahrip değil. Göç etmek küçük bir değişikliktir. Ölüm onun biraz daha büyüğü; ama bu değişim varlıktan yokluğa değil şimdi varolanın yokluğuna doğrudur.Peki öldüğümde artık olmayacak mıyım?Şimdi olduğun şey olmayacaksın ama dünyanın o vakit ihtiyaç duyduğu başka bir şey olacaksın.

Veya, Marcus Aurelius’un aynı anlamda söylediği gibi: “Bütünün parçası olarak varsın: Seni üreten bütünün içinde yok olacaksın; ya da daha doğrusu, dönüşüp, bütünün hayat veren akıma döneceksin yeniden.” (IV. 14)

Bu metinler ne manaya geliyor? Temelde basitçe şu: İnsan teorik ve pratik belli bir bilgelik derecesine eriştiğinde ölümün gerçekten varolmadığını, onun bir durumdan başka bir duruma geçiş olduğunu, bir Yokolaş değil başka bir varolma şekli olduğunu anlar. Kutsal ve baki olan bir kozmos'un parçası olarak bizler de bu bekaya ve kutsallığa iştirak edebiliriz. Yeter ki, bu gerçeği anlayalım ve o andan itibaren, ölüm korkumuzun, sadece öznel açıdan değil, fakat nesnel olarak da, tümtanrıcı bir bağlamda da ne kadar temelsiz olduğunu kavrarız. Nitekim evren ebedidir ve bizler de sonsuza kadar onun bir parçası olmaya yazgılı olduğumuzdan, varolmayı daima sürdüreceğiz!

Dolayısıyla Epiktetos’a göre bu göçün anlamını iyi kavramak, her tür felsefi faaliyetin amacıdır. İnsanlara “bir tanrı gibi yaşayıp ölmeyi” öğreterek, onların iyi ve mutlu bir hayata ulaşmalarını mümkün kılacak şey budur. Bir tanrı gibi yani, diğer varlıklarla birarada, kozmik ahenk içindeki ayrıcalıklı yerinin farkında olan, bir manada ölümlü olmasına rağmen bir başka manada ebedi olduğunun bilincine ve dinginliğe kavuşmuş bir varlık gibi yaşayıp ölmek... Cicero’ya göre Herakles ve Asklepios gibi bazı ünlü şahısların gelenek tarafından “tanrılaştırılmasının” sebebi de budur: Nitekim bu insanların ruhları “baki kalır ve ebediyetten nasiplenir”, bu yüzden “haklı olarak tanrılarla bir tutulurlar zira onlar mükemmel ve ebedidirler.” Dolayısıyla iş hiç de kolay değildir ve felsefe, artık bizzat görebileceğin üzere, aklı işletmeye dayanan bir kurtuluş doktrininde doruk noktasına ulaşıyorsa ve sadece bilgeliğe duyulan bir özlemden ibaret kalmak istemiyor, korkuları yenerek bilgeliği hakim kılmak istiyorsa, pratik uygulamalarda somutlaşmalıdır.

Aslında kurtuluş doktrininin, gerçek manasını ve bambaşka bir boyut kazandığı nokta da burasıdır. Açık konuşmak gerekirse, Stoacıların getirdiği cevap beni tam manasıyla tatmin etmiyor ve, gerekirse bu cevabın aleyhine bazı eleştiriler getirebilirim. Kaldı ki, bu itirazlar Stoacıların yaşadığı dönemde de mevcuttu. Fakat felsefenin bu büyük uğraklarını serimlerken, her türden olumsuz yaklaşımdan uzak durmayı tercih ettim çünkü eleştirmeden önce iyice anlamak gerektiğine ve “kendi başına düşünme” den önce, “başkaları vasıtasıyla”, onlarla birlikte ve onlar sayesinde düşünecek tevazua sahip olmanın kaçınılmaz olduğuna inanıyorum.

Bu açıdan, Stoacı olmamama ve bu felsefeyi savunmamama rağmen, bu ekolün ortaya koyduğu çabanın muazzam, getirdiği cevapların etkileyici olduğunu kabul etmeliyim. Şimdi bu felsefenin yol açtığı bilgelik pratiklerinden birkaçına değinerek göstermek istediğim nokta da bu. Felsefe, adından da anlaşılacağı gibi, bilgelik değil, bilgelik (sophia) sevgisidir (philo). Ve Stoacılara göre, bu somut pratikler yoluyla ve bu pratikler içerisinde bilgelik sevgisinden bilgeliğin kendisine geçebiliriz. Felsefe doruğuna bir kurtuluş doktriniyle ulaşıyorsa ve her şeyden önce kurtulmamız gereken, faniliğe bağlı korkularsa, bu pratiklerin hepsi endişenin ortadan kaldırılmasına yönelik olmalıdır ve bu noktada da söz konusu pratikler (gerçi buna kendi başına karar vereceksin) bana öyle geliyor ki bugün bile, hatta Stoacıların görüşlerini paylaşmayan kimseler için de, büyük bir değer taşımaya devam ediyor.

“bu türden bir hayatın insanlık durumu için fazlasıyla yüksek olduğunu” ileri süreceklerdir; “zira insan, beşer olmaklığıyla değil, içinde kutsal bir öğe barındırması itibariyle bu şekilde yaşayabilir ancak... Ve nasıl ki akıl, insana kıyasla kutsalsa, akla göre yaşamak da, beşer hayatına kıyasla kutsaldır. Demek ki, insana beşer olduğu için, düşüncesini beşeri şeylerle sınırlamasını, ölümlü olduğu için, fani şeyleri düşünmesini önerenleri dinlememeliyiz; insan, mümkün mertebe kendini ölümsüz kılmak ve içindeki en soylu parçaya uygun yaşamak için her şeyi yapmalıdır.”

Kurtuluş arayışını somut bir şekilde hayata geçirmek için başvurulan bazı pratikler

Bu pratiklerin neredeyse hepsi zamanla ilişkiye dairdir, çünkü pişmanlıkların ve özlemlerin beslediği, geçmişten kaynaklanan kaygıların olduğu kadar, geleceğe yönelik tasarı ve umutlarımızın da nüvelendiği yer hiç kuşkusuz zamandır. Farklı biçimlerde de olsa bütün felsefe tarihi boyunca, Stoacılara oldukça uzak olan filozoflarda bile rastladığımız bu pratikler, bu açıdan oldukça ilginç ve manidardır: Epikuros ve Lucretos’ta, ve ayrıca ilginç bir şekilde Spinoza ve Nietzsche’de, ve hatta Batı felsefesinden bambaşka bir gelenek olan Tibet Budizminde bulabileceğimiz pratiklerdir bunlar. Burada, bunların sadece dördünden bahsedeceğim fakat, büyük kozmik Bütün ile hemhal olmanın yollarına dair pek çok başka pratiğin mevcut olduğunu da bilmelisin.

İki büyük kötülük: geçmişin ağırlığı ve geleceğin vaatleri

En temel olandan başlayalım. Bu kitabın giriş bölümünde değinip geçtiğim bir temaya göre, Stoacıların gözünde, insan yaşamını ağırlaştıran iki kötülük, hayatın dolu dolu yaşanmasına engel olan iki bariyer vardır: geçmişe özlem ve umut, başka deyişle geçmişe bağlılık ve gelecek kaygısı. Bu iki engel, durmaksızın şimdiki zamanı ıskalamamıza yol açar, onu dolu dolu yaşamamıza izin vermez. Bu açıdan Stoacılığın, psikanalizin belki de en derin yönlerinden birinin habercisi olduğu söylenebilir: Geçmişinin tutsağı olan kişi, Freud’un dediği gibi “zevk alma ve eylemde bulunma” yeteneklerinden yoksun kalır. Bu da aslında, kayıp cennet özleminin, çocukluktaki neşe ve üzüntülere hayıflanmanın, bu dönem karanlıkta kaldığı oranda hayatımız üzerinde daha büyük bir ağırlık yaratacağını söylemektir.

Stoacı bilgeliğin teorik yapısının arka planında, tamamen somut bir şekilde ifade bulan şey de bu basit ve derin kanaattir. Marcus Aurelius, Düşünceler’in XIII. kitabının başında, bu kanaati belki de herkesten daha güzel bir şekilde şöyle dile getirmiştir:

Dolambaçlı yollardan ulaşmayı umduğun her şeye, şu andan itibaren ulaşabilirsin, yeter ki bunları kendi kendine yasak etme. Bütün geçmişi ardında bırakman, geleceği tanrısal hikmete emanet etmen ve şu anki işlerinde kutsal olana ve adalete yönelmen yeterlidir; kutsal olana yönelmek, doğanın sana bahşettiğini sevmek içindir; adalete yönelmek ise, hakikati özgürce, lafı dolandırmadan söylemek ve yasaya ve değerlere göre hareket etmek içindir.

Kurtulmak için, felsefeyi haydi haydi aşan bilgeliğe ulaşmak için, demek oluyor ki, boş korkular ve sığ özlemler olmadan yaşamayı öğrenmek şarttır; bu da, zamanın, aslında hiçbir şekilde varolmayan iki boyutuna, geçmiş ve geleceğe dalmayıp, mümkün mertebe şimdiyle yetinmektir:

Başından sonuna düşündüğün hayatın seni sıkıntıya sokmasın, hiç. Gelecekte muhtemelen vuku bulacak acı olayları düşünme, her yeni anda, kendine şunu sor: “Bu olayda dayanılmayacak, katlanılmayacak ne var?” O zaman hatırla: Seni sıkıntıya sokan şey, gelecek veya geçmiş değil şimdiki zamandır.

İşte hiçliğin bu iki figürüne tuhaf bir şekilde demir atmış bu ağırlıklardan kurtulmayı bu yüzden öğrenmek gerekir. Marcus Aurelius bunu şöyle vurguluyor:

Herkesin ancak şimdiki zamanı, anı yaşadığını hatırla. Geri kalanı, ya geçmiş ya karanlık bir gelecektir. Hayatın kapladığı yer işte bu kadar az.

Gerçek hayatta yüzleşmemiz gereken bir kısalık. Veya, yine Seneca’nın Lucilnis’a Mektuplarda söylediği gibi:

Şu iki şeyin kökünü kazımak gerekir: gelecek kaygısı ve kötü anıları hatırlamak. Olup bitenler artık beni ilgilendirmiyor, gelecek ise henüz ilgilendirmiyor.

Eksik kalmasın diye buna şunu ekleyebiliriz: Şimdiki zamanı mahveden şey, sadece cehaleti yüzünden yanlışa düşmüş kişinin “kötü anılar”ı değil, fakat paradoksal bir şekilde ve hatta belki de daha büyük bir oranda, dönüşsüzce kaybettiğimiz ve asla geri gelmeyecek' olan mutlu günlerin hatırasıdır.

Bunu iyice anladıysan, yine paradoksal bir şekilde, yani en yaygın olan görüşün aksine, Stoacılığın neden takipçilerine, umudu yücelten ideolojilerden sakınmayı tavsiye ettiğini de anlayacaksın demektir.

“Biraz daha az umut etmek, biraz daha çok sevmek”

Çağdaş filozof, Andre Comte Sponville’in, gayet yerinde vurguladığı gibi, Stoacılık bu noktada Doğu bilgeliğinin, ve özellikle de Tibet Budizminin en ince temalarından biriyle örtüşür: “Umutsuz yaşanmaz” diyen harcıalem görüşün aksine umut, en büyük kötülüktür. Çünkü doğası itibariyle umut, eksik olana, yatışmaz gerilime dairdir. Hiç durmadan, tasanlar düzleminde yaşıyoruz; az veya çok uzak bir geleceğe yerleştirdiğimiz amaçların peşinde koşuyor ve en alasından bir illüzyonun etkisi altında, mutluluğumuzun, ister sıradan ister yüce olsun fark etmez, kendi önümüze koyduğumuz ve en nihayetinde ulaşacağımız hedeflere bağlı olduğunu düşünüyoruz. Son çıkan MP3’ü satın almak, daha gelişmiş bir fotoğraf makinesi edinmek, daha güzel bir odaya, daha modern bir scooter’a sahip olmak, birini etkilemek,.bir projeyi gerçekleştirmek, ne türden olursa olsun bir işletmede yükselmek: Her seferinde, ertelenmiş bir mutluluğun cazibesine, bu hayatta veya öbüründe kurulacak bir cennetin hayaline boyun eğiyoruz.

Şimdi ve burada yaşanandan başka gerçeklik olmadığım unutuyoruz ve ileri doğru bu tuhaf kaçış, kendimizi illa ki eksik hissettiriyor. Hedefe ulaşmaya görelim, hemen her zaman ya acı vdrici bir kayıtsızlık deneyimi yahut hayal kırıklığı yaşıyoruz.

Tıpkı yılbaşı gecesinden sonra oyuncaklarım bir yana bırakan çocuklar gibi, onca hevesle göz diktiğimiz şeyler, bizi eskiye nazaran ne daha iyi ne daha mutlu yapıyor. Hayatın zorlukları ve insanlık durumunun trajedisi hep aynı kalıyor ve Seneca’nın meşhur lafında olduğu gibi, “biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor. ”

La Fontaine’in meşhur masalını hatırlarsan Perrette’in hissesi de budur: Süt dolu kap sadece masal icabı kırılmaz, aslında, Perrette’i harekete geçiren hayal asla sonu gelmeyen türdendir. Tıpkı milyarder olmayı hayal ettiğimizde olduğu gibi: “Diyelim ki piyango bize çıktı...” O zaman, şunu bunu satın alırız, paranın bir kısmını Jean amcaya ve Ninette halaya veririz, diğer bir kısmıyla hayırlı işler yapılır, yolculuğa çıkılır... Peki ya sonra? En sonunda, her zamanki gibi ufukta beliren şey yine mezardır ve çabucak fark ederiz ki, aklımıza gelebilecek, mümkün bütün malları biriktirmek, her ne kadar pek çok sorunu halletse de (ikiyüzlü olmayalım: para hiç olmazsa insanı fakirlikten kurtarır), önemli hiçbir şeyi halletmez.

Yine bu yüzden, meşhur bir Budist vecizesi uyarınca, sanki hayatının en önemli anı şu içinde bulunduğun anmış, en önemli insanlar şu an karşında olanlarmış gibi yaşamayı öğrenmek gerekir. Çünkü geri kalanlar, aslında var değildirler çünkü geçmiş artık yoktur ve gelecek henüz varolmamıştır. Zamanın bu iki boyutu, aslında sadece hayali gerçeklerdir ve bunları “yüklenmekle”, Nietzsche’nin “yük hayvanı” diye alay ettiği insanlara dönüşür, “olmanın masumiyeti”ni kaybederiz ve yine Nietzsche’nin tam manasıyla Stoacı bir bağlamda kullandığı tabirle “amor fati”, yani gerçeği olduğu haliyle sevme kapasitemiz azalır. Kaybedilmiş mutluluk, gelecek güzel günler derken elden kaçan şimdiki zaman, gerçek varoluşumuzun biricik boyutuyken birdenbire yok olup gider.

Epiktetos, Stoacılığın en meşhur izleklerinden birisini Sohbetler’ de işte bu bakış açısıyla geliştirir buraya kadar sana bu izlekten bahsetmedim çünkü ancak şimdi, bunu iyi kavrayabilmek için gereken donanıma sahipsin: İyi hayat, ne umudun ne korkunun olduğu bir hayattır; yani olanla barışık bir hayat, dünyayı olduğu gibi kabul eden bir yaşamdır. Dünyanın kutsal, ahenkli ve iyi olduğu kanaati olmaksızın bu barışıklığın mümkün olamayacağını artık pekala anlıyorsun.

İşte Epiktetos’un öğrencisine tavsiyesi: “Üzüntüyü, korkuyu, kıskançlığı, başkalarının felaketlerine sevinmeyi, cimriliği, gevşekliği, nefsine düşkünlüğü ruhundan söküp atmalısın. Fakat, sadece Tanrı’ya saygı duymadan, yalnızca ona bağlanmadan ve kendini onun emirlerine itaate adamadan bütün bunları söküp atmak mümkün olmaz. Bundan başka bir şey istersen, yakınırsın, senden güçlü olanların peşinden giderek sızlanırsın, kendi dışında ve asla bulamayacağın bir mutluluğu ararsın daima; çünkü mutluluğu bulamayacağın yerde arıyor, aslında olduğu yere bakmayı ihmal ediyorsun.”Buyruğu, burada “kozmik” veya tümtanrıcı bir manada okumak gerekiyor yoksa bir çeşit tektanrıcılığa geri dönüş gibi değil.

Bilhassa şuna dikkat et: Epiktetos’un sözünü ettiği Tanrı, Hıristiyanların tanrısı gibi bir kişi varlık değil, kozmos’un bir muadili, Yunanlıların logos adını verdiği evrensel aklın bir başka ismidir. Tanrı, tevekkülle karşılamamız ve hatta bütün gücümüzle arzu etmemiz gereken kaderin bir veçhesidir; halbuki genelgeçer yanılgıların kurbanı olan bizler, kaderi şekillendirmek için ona daima karşı durmak zorunda olduğumuzu sanırız. Yine ustanın öğrencisine tavsiye ettiği gibi: İrademizi olaylarla o şekilde uzlaştırmalıyız ki, hiçbir şey, isteğimiz hilafına gerçekleşmesin ve hiçbir olay biz onu isterken vuku bulmazlık etmesin. Kendilerini bu şekilde ayarlayanların elde edeceği fayda, arzularıyla ilgili hayal kırıklığına uğramamak, kendilerini nefret ettikleri bir şeyin içinde bulmamak ve acısız, korkusuz ve sorunsuz bir hayat yaşamaktır..?

Elbette bu tür tavsiyeler fanilerin çoğu için a priori, saçmadır. Burada, bir tür “dingincilik”, yani bilhassa da bönlüğüyle öne çıkan bir tür kadercilikten başka bir şey görmek pek mümkün değil gibi. Büyük çoğunluğun gözünde bilgelik bir tür çılgınlıktır zaten, çünkü bilgelik öyle bir dünya görüşüne, bir kozmolojiye yaslanır ki bunun sırrına ermek, muazzam bir teorik çaba gerektirir. Ama zaten felsefeyi sıradan söylemlerden ayıran şey, ona benzersiz bir çekicilik kazandıran şey tam da bu değil midir?

Sana itiraf edeyim, ben de Stoacı tevekkülü paylaşmaktan uzağım ve daha ilerde, çağdaş maddecilikten bahsedeceğimiz zaman, sana bunun sebebini açıklama fırsatı doğacak. Ama yine de hayatının belli bir boyutu mükemmel bir şekilde tasvir ediliyor; gerçekten de bu boyut, bazı durumlarda kabaca her şey yolunda gittiğinde!bir bilgelik şekli kazanabilir. Nitekim, öyle zamanlar vardır ki, dünyada bulunuşumuz, onu dönüştürmek için değil, sadece ve sadece sevmek için, dünyanın bizlere sunduğu sevinçleri ve güzellikleri bütün gücümüzle tatmak içindir.

Örneğin denize girmeye gittin ve balıkları izlemek için gözlüğünü taktın diyelim, varolanları değiştirmek, iyileştirmek veya düzeltmek için dalmazsın denize; tam tersine varolana hayranlık duymak ve sevmek için dalarsın. İşte Stoacılığın bizi varolanla ve içinde bulunduğumuz anla, oldukları haliyle umutlarımız ve pişmanlıklarımızın ötesinde uzlaşmaya çağırması biraz buna benzer. Stoacılığın bizi görmeye davet ettiği şey bu ihtişam anlarıdır; bizi bu anları çoğaltmaya, mümkün mertebe artırmaya ve dünyanın düzenindense kendi arzularımızı değiştirmeye davet eder.

Stoacıların bir diğer önemli tavsiyesi de yine bununla ilgilidir: Hayatın tek gerçek boyutu şimdiki zaman ise ve tanımı gereği şimdiki zaman daimi bir deveran içerisindeyse, kendimizi gelip geçen şeylere bağlanmamaya alıştırmak bilgece bir tutumdur. Aksi takdirde, en beter acılara davetiye çıkarmış oluruz.

“Bağlanmamaya” övgü

İşte bu bağlamda Stoacılık, Budizme çok yakın bir anlayışla, bu dünyanın varlıkları karşısında bir “bağlanmama” tavrını savunur; tıpkı Epiktetos’un, Tibetli üstatların hiç kuşkusuz itiraz edemeyecekleri bir şekilde söylediği gibi:

Bizi doğrudan doğruya iyiye taşıyacak ilk ve temel alıştırma, bir şeye bağlandığımızda, onun elimizden alınabilecek bir şey olduğunu, bir çömlek veya kristal bir kupaya benzediğini düşünmektir; böylece kırıldığında sıkıntıya düşmeyiz çünkü onun ne olduğunu kendimize hatırlatırız. Burada da aynı şey geçerli: Çocuğuna, kardeşine veya dostuna sarıldığında, kendini ölçüsüzce hayalgücüne kaptırma. Ölümlü ve hiçbir şekilde sana ait olmayan bir varlığı sevdiğini aklından çıkarma. Şu an senin yanında olabilir, ama asla sonsuza kadar değil ve bir gün gelip senden ayrılabilir... Çocuğuna sarılırken, bir yandan da “yarın ölecek” diye fısıldamakta ne gibi bir kötülük olabilir[7]?

Epiktetos’un ne dediğini iyi anla: Söz konusu olan duygusuz olmak ya da anlayışın, başkaları, bilhassa da sevdiğimiz kişiler karşısında bizi yükümlü kıldığı görevleri aksatmak değildir. Asıl mesele, Budistlerin “kalımsızlık” olarak adlandırdığı şeyin, yani bu dünyada hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, her şeyin değiştiği ve geçip gittiği gerçeğini bizlere unutturan bağlılıklardan vebadan sakınır gibi sakınmaktır; ve bu temel gerçeği anlamamak, geçmişe özlem ve umudun elim acılarını bizzat davet etmektir. Şimdiki zamanla yetinmeyi bilmek; anı, ötesini arzulamayacak ve hiçbir şeye hayıflanmayacak kadar sevmektir. Bizi yöneten ve kozmik doğayla uyum içinde yaşamaya davet eden akıl, geçmiş ve gelecek gibi zamanın gerçekliği kalmamış boyutlarına saptığında onu atıllaştıran ve yozlaştıran tortulardan bu şekilde arındırılabilir.

Fakat zihin kavrasa bile, bu hakikati uygulamaya yansıtabilmek güçtür. Marcus Aurelius’un öğrencisini, somut bir şekilde bu hakikati hayata geçirmeye davet etmesinin nedeni budur:

Şayet tutkuların sonucu olan her şeyi, şimdinin ötesinde olanı ve bütün geçmişi bu yönetici ilkeden ayırabilirsen, Empedokles'in dediği gibi kendini, “yalnızlığının neşesiyle mağrur, yusyuvarlak bir küre” haline getirirsin. Sadece varolduğun şu anda, yani şimdiki zamanda yaşamaya çabalarsan; ölümüne kadar kalan bütün zamanı sıkıntısız, ağırbaşlılıkla ve ruhun barış içinde geçirebilirsin.

Daha ileride göreceğimiz gibi, bu, Nietzsche’nin çok benzer şekilde “olmanın masumiyeti” diye adlandıracağı şeydir. Fakat bu bilgeliğe ulaşmak için, hayatını “mış olacağım” tarzında düşünme yürekliliğini göstermek gerekir.

“Başıma felaket geldiğinde, ona hazırlanmış olacağım”:mış olacağım [şartlı gelecek] kipinde ifade edilen bir kurtuluş düşüncesi

Bu ne demektir? Epiktetos’un çocuğuyla ilgili söylediklerinde mutlaka senin de dikkatini çekmiştir, mesele, daima ölüm ve felsefenin bize ölüm karşısında veya hiç değilse, ölümün yol açtığı ve iyi yaşamamızı engelleyen korku karşısında kazanmayı vaat ettiği zaferlerdir. İşte somut pratikler, en yüksek tinsellikle bu noktada buluşur: Mesele şimdiki zamanda yaşamak, geçmiş ve gelecek boyutuna çökelen pişmanlıklardan, hayıflanmalardan ve endişelerden kendini sıyırmaktır. Bütün bunlar, hayatın her anını layıkıyla yaşamak, yani ölümlü olan bizler için bu anın daima son anımız olabileceğini gerçeğinin hakkıyla ve tamamıyla bilincinde olmak içindir. Öyleyse “her edimi, hayatının en son edimiymiş gibi yapmak” gerekir (Marcus Aurelius, Düşünceler, H, 5).

Öznenin, geçmiş ve gelecekte birikip ağırlık yapan bağlanmalardan kurtulmasına yönelik bu uygulamaların tinsel mantığı açıkça ortaya çıkıyor. Söz konusu olan, fanilikten kaynaklanan korkuları yenmek için, entelektüel değil, öznel ve neredeyse tensel nitelikteki bir kanaati hayata geçirmektir. Bu kanaate göre, geçmiş ve gelecek boyutuyla değerden düşürülmediği takdirde, şimdiki zaman ile ebediyet arasında aslında bir fark yoktur.

Hayatta lütuf dolu bazı anlar vardır; bazı zamanlarda, nihayet dünyayla barıştığımız gibi fevkalade bir duyguya kapılırız. Biraz önce bununla ilgili dalma örneğini vermiştim. Bu örnek belki sana hitap etmedi, belki sana göre kötü seçilmiş bir örnek; ama eminim kendin için daha uygun pek çok durum hayal edebilirsin; zevkine ve mizacına göre herkesin kafasında benzeri durumlar vardır: ormanda bir gezinti, gün batımı, sevdalı bir fasıl, güzel bir şey olduğunda gelen dingin ama yine de neşeli ruh hali, kimi zaman büyük bir yaratım anını takip eden sükûn belki de... Her halükarda, bizi kuşatan dünya ile aramızdaki uyumun mükemmel olduğu, barışın zorlama olmadan, kendi kendine, ahenk içinde kurulduğu zamanlar: Birdenbire zaman sanki yarılmış gibi, sonsuza kadar sürecek bir ana yer açar ve bu an, yoğunluğu adeta ele gelen, dinginliği ne geçmişle ne gelecekle bozulabilen bir andır.

Bütün hayatı, böylesi anlara benzeyecek şekilde yaşamak; işte bilgeliğin ideali budur. İşte tam da, geçmiş ve gelecekten kaynaklanan korkuların ortadan kaldırılmasıyla açığa çıkan dinginliği artık hiçbir şeyin bozamayacağı bu noktada, kurtuluşa dair bir imkanı yakalamış oluruz. Bilge, bu düzeyde bir uyanıklığa ulaştığında hiçbir şeyin göreceleştiremediği anın ebediliğinde, hiçbir endişenin mahvedemediği bir saadetin mutlağında “bir tanrı gibi” yaşayabilir.

Belki şimdi Budizmde olduğu gibi Stoacılıkta da, ölüm kaygısına karşı mücadelenin zamansal boyutunun neden “şartlı geleceğe” yerleştiğini kavrıyorsun. Bu şu şekilde ifade edilebilir: “Bela geldiği zaman, hazırlanmış olacağım”. Felaket, veya hiç değilse, insanların genelde felaket olarak algıladıkları şeyler ölüm, hastalık, sefalet ve geçen zamanın dönüşsüzlüğüne bağlı bütün sıkıntılar meydana geldiğinde, şimdiki zamanda yaşamanın bana bahşettiği güç sayesinde, yani ne olursa olsun, dünyayı olduğu gibi sevebilme kapasitesi sayesinde bütün bunları karşılayabilecek durumda olacağım:

İnsanların nahoş bulduğu kazalardan biri meydana geldiğinde, ilk anda acını hafifletecek olan şey, ona beklenmedik bir şey gözüyle bakmaman olacak... Kendine şöyle diyeceksin: "Ölümlü olduğumu biliyordum. Ülkemden ayrılabileceğimi, beni sürebileceklerini biliyordum, beni hapse atabileceklerini biliyordum.” Daha sonra kendine dönüp bakınca ve kazanın hangi alana ait olduğunu sorunca, hemen fark edeceksin ki, kaza, bizim irademize bağlı olmayan, bize ait olmayan şeyler alanındadır.

Ve kazanın, adil ve iyi olan doğa tarafından gönderildiğini fark edeceksin; yeter ki olayları, kendi at gözlüklerimizle değil evrensel ahengin bakış açısından kavrayalım.

Araya giren tarihten ve onun büyük dönemlerinden kaynaklanan temel farklılıklara rağmen, bu bilgelik, bugün bile, yüzyılların ötesinden bize hitap edebiliyor. Nitekim Stoacı bilgeliğin mirası uzun ömürlü olacak ve örneğin, göreceğimiz gibi Nietzsche’ye kadar uzanacaktır.

Yine de artık Yunan dünyasında yaşamadığımız da bir gerçek. Büyük kozmolojiler ve onlarla birlikte “dünyanın bilgelikleri” de, esas itibariyle yok oldu gitti.

Buradan hareketle kendine, şu önemli soruyu sormaya başlamalısın: Bir dünya görüşünden bir diğerine nasıl ve niçin geçilir? Aynı soru bir başka açıdan şöyle de sorulabilir: Son noktada niçin fikirler tarihinde birbirleriyle bağlı gibi duran pek çok felsefe vardır da, çağları kateden ve en başından beri bütün insanları tatmin eden tek bir düşünce yoktur?

Soruyu somut bir şekilde ele almak için yapılacak en iyi şey, basitçe, şu anda ele aldığımız örnekten, yani kadim büyük kozmolojilerle bağlantılı kurtuluş doktrinlerinden yola çıkmaktır. Stoacı bilgelik neden, rakip düşüncelerin ortaya çıkmasını ve bilhassa da Hıristiyanlığın doğuşunu önleyemedi? Nitekim Hıristiyanlık ona öldürücü darbeyi vurmasa bile (zira söylediğim gibi Stoacılık hala bize hitap ediyor!) hiç değilse yüzyıllar boyunca bu bilgeliği ikinci plana atacaktır.

Geliştirdiği metotların etkileyici karakteri bir yana, Stoacılığın kurtuluş meselesine getirdiği yanıtlarda önemli bir yetersizlik ortaya çıkar; şüphesiz bu yetersizlik, başka cevapların dolduracağı bir boşluk yaratacak ve tarih, buradan itibaren işleyişe geçecektir.

Kuşkusuz senin de fark ettiğin gibi Stoacı kurtuluş doktrini anonim ve gayrişahsidir. Gerçi bize ebediyeti vaat eder ama bu ebediyet anonimdir, kozmosun bilinçsiz bir parçası olmaktır: Bu doktrine göre ölüm sadece bir geçiştir fakat yine de bu geçiş, yaşayan ve düşünen sen ve ben gibi kişisel ve bilinçli bir durumdan, kozmosla bir kaynaşma durumuna geçiştir; bu geçiş sırasında bilinçli bireyselliğimizi oluşturan her şeyi kaybederiz. Dolayısıyla bu doktrinin, faniliğin yarattığı kaygıya tam manasıyla karşılık verdiği şüphelidir. Ölümün ortaya çıkış şekillerine bağlı korkulardan bizi kurtarmayı hedefler fakat bunu, benin silinip gitmesi pahasına yapar; ki benliğimizin, illa ki en kıymetli varlığımız olmadığını da söylemek mümkündür. Her şeyden öte istediğimiz şey, sevdiğimiz kişileri, mümkünse kendi sesleri ve yüzleriyle öte tarafta bulmaktır; yoksa çakıl taşı veya bitki gibi niteliksiz kozmik parçalar olarak değil...

Halbuki Hıristiyanlık, tam da bu noktada, tabir yerindeyse hiç de cimri davranmayacaktır. Bize her şeyi, tam olarak istediğimiz şekliyle vaat eder: kişisel bir ölümsüzlük ve yakınlarımızın kurtuluşu. Yunan bilgeliğinin bir kusuru olarak algıladığı şeyden yola çıkan Hıristiyanlık, son derece şuurlu bir şekilde öyle “etkin” bir kurtuluş doktrini geliştirecektir ki, yaklaşık on beş yüzyıl boyunca Batı dünyasına egemen olmak üzere antikçağ felsefelerini topa tutacaktır.

 

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe