Felsefe

 

 

 

Nirvana

İlhan Güngören


Buda'nın öğretisinin tek amacı nirvana'ya (Palı: nibbana) götüren yolu göstermektir. Kuşkusuz bu yolu izleyen kimsenin tüm çabasının, tüm çalışmasının hedefi de nirvana'ya doğru yol almaktan başka bir şey olamaz.

Batı'da, 19. yy."da Budizm konusunda incelemeler başladığı zaman Buda'nın öğretisi, Hristiyan dinsel öğeleriyle karşılaştırma ve onlara benzetme yoluyla anlaşılmaya çalışılmış ve Batı nirvana sözcüğüyle daha bütün Budist metinlerin Batı dillerine çevirisi yapılmadan önce tanışmıştı. Onun için de, İlk incelemeler Budizm konusunda da, nirvana konusunda da öğretiye uygun düşmeyen yorumlar getirmiştir. Ancak bir kez yanlış bir kanı oluştu mu onun düzeltilmesi, değiştirilmesi kolay olmuyor. Bu yanlış yorumların günümüzde bile etkisini büsbütün yitirmediği gözlenebiliyor. ilk yorumlar, nirvana'nın ölümden sonra gerçekleşecek ve sonsuza dek sürecek aşkın bir mutluluk durumu mu olduğu, yoksa şu varlığımızla ilgili her şeyin ölümle yok olması anlamına mı geldiği konusunda çelişik görüşler getirmiş ve bu tartışmalar uzun süre sürüp gitmiştir.(63) Oysa Buda'nın öğretisinde nirvana ölümden sonra değil, yaşarken, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. Bunun böyle olduğuna Pali derlemesinden sayısız örnek gösterilebilir.

Buda'ya mal edilen sözlere göre Buda bilgelik ağacının altında tam ve aşılmaz aydınlanmaya eriştiği zaman bir yandan da nirvana'yı da gerçekleştirmişti. Gene Buda'nın yandaşlarından pek çoğunun da nirvana'yı gerçekleştirerek Arhatlık aşamasına ulaştıklarını bu metinlerden öğreniyoruz. (64)

Buda, nirvana yaşantısını şöyle anlatıyor: «Nirvana'ya erişince onun doğmamış, oluşmamış, eşsiz, bozulmamış, tüm bağımlılıklardan arınmışlık olduğunu anladım. Bu eriştiğim durum gerçekten derin, sezilmesi, anlaşılması güç, dingin, yetkin, mantığın sınırlarından taşan, çok ince, ancak bilgelerce gerçekleştirilebilecek bir durum.»(65) Buda bu kadarını söylemekle yetiniyor, bu yaşantısının gizlerini ayrıntılı olarak açıklamaktan çok, bu hedefe nasıl varılacağım anlatmayı daha uygun gördüğü anlaşılıyor.

Nirvana'ınn öldükten sonra değil, yaşam sırasında gerçekleştirilecek bir ruhsal durum olduğuna kanıt tutabileceğimiz başka bir örneği Dhammapada'dan verebiliriz: «O kimse ki yanılgının çıkmazından, doğum ölüm. döngüsünden (samsara), kendini kurtarmış, öteki kıyıya geçmiştir, tutkuları, istekleri bir yana bırakıp nirvana'yı gerçekleştirmiştir, işte ben ona gerçek brahman derim.»(66)

Milinda panha'da bilge Nagasena'mn ağzından nirvana, her şeyin yetkin, kusursuz olduğu, hiç bir şeyin yaşlanmadığı, eskiyip bozulmadığı, lekesiz, güvenli ve dingin bir kente benzetilerek açıklanmaya çalışılıyordu. Ama bu kent iyilerin öldükten sonra gidecekleri bir cennetten çok farklıydı.

Nagasena şöyle diyordu: «Nirvana'yı bulabileceğiniz belirli bir yer yoktur, büyük kralım. Ne Doğuda, ne Batıda, ne Güneyde, ne Kuzeydedir; ne göktedir, ne de yerde. Ama her kim ki yaşamını doğru bir çizgiye oturtabilir, kendim yanılgının kışkırttığı isteklerden, tutkulardan kurtarabilirse, akılcı bir çabayla ister Yunan'da, ister Çin'de olsun, ister İskenderiye'de, ister Koşola'da otursun nirvana'yı bulabilir, bu kente girerek zihnini bağımlılıktan kurtarıp Arhatlık aşamasına.erişebilir.»(67)

Ama nirvana'nın en açık en belirgin tanımını Buda 'nın baş öğrencisi Sariputta'ınn ağzından işitiyoruz: Dervişlerden biri, «Nirvana, nirvana deyip duruyorsun Sariputta kardeş. Peki, söyle bakalım nedir bu nirvana?» diye sorunca, Sariputta: «İstek ve tutkuların yok olması; {kin ve nefretin yok olması; yanılgı içinde yolunu şaşırmışlıktan kurtulma... İşte kardeşim nirvana dediğim bu.» karşılığını vermiş.(68)

Sözcük anlamı olarak nirvana yok olmak ya da ateşin sönmesi anlamına geliyor. Buda'nın ateş vaazı ve bu vaazdaki sözleri anımsanacak olursa nirvana'yla. ne anlatılmak istendiği daha da iyi anlaşılabilir. Buda, «Her şey yakıcı, yok edici bir ateştir. Peki bu yakıcı, yok edici ateş nereden çıkıyor? Kardeşlerim bunu size söyleyeyim: Bu ateş, istek ve tutku ateşidir; bu ateş, öfke ve nefret ateşidir; bu ateş görünümün yanıltıcı alımlığına çekiciliğine kapılmaktan gelen ateştir,»(6$) dememiş miydi? Doğum, hastalık, ihtiyarlık, ölüm, ıstırap, göz yaşı, tedirginlik, umutsuzluk, işte bunların hepsi bu ateşi besliyor, bir yaşamdan başka bir yaşamın gelişi bu ateşin beş katışmaçdan oluşan ben adı verilen bir bireyden, ben adı verilen başka bir bireye geçmesiyle oluyor.

Nirvana'ysa bu ateşin sönmesidir. istek ve tutkuların yok olması, ıstırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir mutluluğa erişmektir. Buraya, bu noktaya erişmiş kimse daha fazla ne bekleyebilir?

Ya istek ve tutkulardan kurtulacağım, derken nirvana'ya erişmeyi istemeye ne demeli? İstek ve tutkulardan kurtulmak da, bir istek ve tutku durumuna gelirse, bu kez insan başka tür bir istek ve tutkunun tuzağına düşmüş olmuyor mu? Kuşkusuz nirvana ya. erişmek isteği de yolu izleyen kimsenin önünde duran bir engeldir. Nirvana'ya erişme isteği de içinde olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan nirvana gerçekleştirilemez.

Nirvana sözcüğü genellikle Budizm'i ayrıntılı olarak incelememiş olanların bildiği, bu durumu dile getiren tek sözcüktür ama Budist metinlerde nirvana kadar hatta ondan daha çok kullanılan başka sözcükler de vardır. Örneğin vimakha (kurtuluş), vimukthi (bağımsızlaşma) sözleri. (70) Uzakdoğudaysa bu durumu karşılayan sözcük genellikle satori'dir.

Bu ruhsal durumda insan kuşkusuz düşünce alanının da, dil olanaklarının da yetişemeyeceği bir düzeye yücelmiş oluyor. Ama nirvana yaşantısı deneysel görgül (empiric) yaşantıyı da yoketmiyor. Nirvana'yı gerçekleştiren kimsenin bir yandan da günlük yaşamını, hatta daha da büyük bir beceriyle, her şeyi daha bir kolay yanından tutarak yürütmesine de engel olmuyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana'ya erişen kimsenin başkalarından tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi... Bir örnek vermek gerekirse özgür istencinin ürünü olan eylemlerin de beğenilmek ya da beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı işlerden alkış beklemiyor, başarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor.

Kuşkusuz acı da çekiyor —Buda'nın bile yaşamının son dönemlerinde ciddi bir hastalığa tutulduğunu ve acı çektiğini biliyoruz— korku da duyuyor ama bütün bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini biliyor. Çocuğunu yitiren acıklı anaya Buda'nın verebileceği ilaç, ölümün evrenselliğine vurgu yapmaktan fazla bir şey olamamıştı.

Nirvana bir bakıma bütünden kopuk ayrı bir yaratık olarak sürdürdüğümüz yaşamın sonudur. Bireysel varlığımızı bütün içinde eritip bütünle bütün olmak, benlikten soyunmak, değişip duran koşulların, nedensellik bağlarının ürünü olan ben'i değişmez, kalıcı bir şey sanmak yanılgısından kurtulmaktır.

Hepimiz ben'le öylesine bütünleşmişiz ki ben'den soyunmanın sözü bile bizi ürpertiyor. Ben gidince geriye bir şey kalmayacak diye ürküntü duyup ben'e dört elle sarılıyoruz. Oysa ben'i aşınca insan, ben'in sınırlarından taşınca, sonsuza kadar büyüyor, bütünle bütünleşiyor. Kuşkusuz Buda ben'i yok etmekle insanı küçültmek değil, ona o güne dek sahip olmadığı olanakları kazandırmak istemişti. Damla deniz içinde yok mu oluyor, yoksa damla deniz mi oluyor? insan bütünle özdeşleyince kendini, yalnız küçük benliğinin sınırlarını aşmakla kalmıyor, sorunlarını da aşıyor. Dünyaya artık benliğin, bencilliğin dar açısından, küçük hesapların, küçük sorunların gözlüğüyle bakmak alışkanlığından kurtarıyor kendini. Yarının getireceklerine kaygısız, ben'in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtım çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Benliğin dar kabuğundan çıkmanın verdiği özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, öncesizden sonsuza akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine, duyarlığına erişiyor. Bunun için Buda'nın öğretisi genellikle sanıldığı gibi bir umutsuzluk yolu, kötümser, dünyaya küsmüş bir öğreti değil, tersine insanın sevgiye, anlayışa, yaşama, mutluluğa dönük tüm yanlarını devreye sokan bir öğretidir.

Ya Buda'nın öğretisinin bir yandan ben'i yokumsarken öbür yandan belki de bütün öğretiler içinde bireyciliği en ileri götürmüş öğreti oluşuna ne demeli? Buda'nın bireyciliği nereye kadar götürmüş olduğunu Kolama Sutra'dan aldığım şu bölüm açıklamaya yeter sanıyorum: «Çok eski çağlardan beri yürürlüktedir diye, dedelerinin, dedeleri de saygı gösterdiler diye geleneklere salt gelenek oldukları için inanma; Eski zamanların destanları, söylenceleri böyle söylüyor diye inanma; kendi kajanın yaratısı olan kurgulara, imgelere onları oraya Tanrının soktuğunu sanıp inanma; öğretmenlerinin ya da keşişlerin söylediklerine sır/ onlar söylediler diye inanma. Ancak inceleyip, irdeledikten kendi yaşantınla denedikten, aklına yatkın bulduktan, senin için de, başkaları için de yararlı olduğu kanısına vardıktan sonra inan.»(71) Ya da Parinibbana Sutta'nın şu bölümü: «Kendiniz kendinize ışık olun, kendi dışınızda olan dışınızdan gelebilecek hiç bir şeyden destek, dayanak aramayın, kendinize gerçeği ışık yapın.A72)

Anlaşılıyor ki Buda, insanın toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla başbaşa kalınca gerçeği olduğu gibi, gerçeği gerçekliği içinde özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğini, kendi kişisel deneyiyle öğrenmişti. Onun için de insanı bütün içindeki yerine oturturken bir yandan da onun bireyliğine saygılı olmayı bilmişti.

Milyarlarca insan arasından, tıpatıp birbirine benzeyen iki insan bulabilir misiniz? Şu koskoca ormandaki sayısız ağacın yaprakları içinde birbirinin eşi olan iki yaprağa rastlayabilir misiniz? Moleküller ya da atomlar düzeyine bile inseniz doğa bireyliği özenle korumayı sürdürüyor. Doğa, Birliği bütünlüğü, bu çokluk çeşitlilik içinde gerçekleştiriyor. Her birey, bireyliğiyle, bireysel özellikleriyle bütünü bütünlüyor, bütüne katkıda bulunuyor. Buda her bireyi, aydınlanmaya yetenekli bir Buda adayı olarak görüyor, her bireyin nirvana'ya erişebileceğine inanıyordu. Aradaki tek engel istek ve tutkuları kışkırtan ben yanılgısından başka bir şey değildi.

Bir yoruma göre de nirvana yalnızca yok olmak, sönmek anlamında değil, oluşumun, değişimin ardındaki, nedenselliğin etkisinin dışındaki temel gerçeğe erişmek anlamındadır. Nedenselliğin egemen olduğu varoluş alanını algılıyoruz. Ya nedenselliğin dışında olan nedir? sonsuzluk mu? yokluk mu? Bildiğimiz tek şey, orada nedenselliğin geçerli olmadığıdır.

Buda diyordu ki «doğmamış, oluşmamış biçim almamış, bileşmemiş bir şey var. O şey olmasaydı doğmuş, oluşmuş, biçim almış, bileşmiş de olmayacaktı.»(73) «(O zaman) doğmuş, oluşmuş biçim almış bileşmiş için bir kaçış kurtuluş yolu da olmayacaktı.»(74)

Bir görüşe göre .doğmuş olan, doğmamış olandan da bir şey saklıyor içinde. Öyleyse nirvana görünümün, oluşumun, değişimin ardında, görünmeden, oluşmadan, değişmeden kalan temel gerçeğe verilen ad mıdır? Ancak bu görüş tüm Budist okulların benimsediği bir görüş değil. Çünkü böyle bir yorum, yokluğu, hiçliği (sunya). bir tozmuş gibi görme eğilimine yol açabilir, o zaman da Upanişad'ların Atman'ı yerine yokluk, hiçlik (sunya) konmuş olur, böyle

İlkle de yokluk, hiçlik yaşantıyla doğrulanamayacak fizikötosi bir inanca dönüşebilir. Bııda'nin tözsüz evren (anatman) öğretisiyle, tek gerçeğin oluşumun sürekliliği olduğu ilkesiyle bu görüşün çelişebileceği düşünülebilir.

Bir kez nirvana ya erişen kimse artık ölene dek o durumda mı kalır? kuşkusuz nirvana'nın gelip geçici daha önemsiz, daha hafif biçimleri de vardır. Ama bunlara nirvana demeye değmez. İnsanın yanılgıyı fark edip zihninin gözünü açması, duygusal biçimlenmeleri yok etmeye yetmiyor. İçgörünün bize kazandırdığı anlayışla duygularımızı, davranışlarımızı, eylemlerimizi tutarlı bir ayar, bir uyum içine getirebilmemiz için güçlü bir istence de gerek var. Gözünü açmakla iş bitmiş olmuyor, içgörünün gösterdiği yeni yol, çok kez eski inançlarımızdan, davranışlarımızdan, durmuş oturmuş düzenimizden vazgeçmemizi de zorluyor. Bunun için de yüreklilik, pek gözlülük gerekli. Yaşadığımız sürece önümüze her an yeni yeni tuzaklar çıkması kaçınılmaz bir yazgı. Hatta nirvana'ya erişme ya da nirvana'yı sürdürme isteği de böyle bir tuzak olabilir. Gene de nirvana'yı sürdürebilmek için sürekli bir çaba içinde olmaktan başka bir yol yok. Ama bir kez nirvana'yı gerçekleştiren kimse, zaman zaman eriştiği yüceliklerden aşağı düşse bile nirvana'yı gerçekleştirmeden önceki durumuna geri dönmesi de söz konusu değil. Yanılgının zincirlerinden kendini bir kez olsun kurtarmış olan kimsenin artık dünyaya eski gözlükleriyle bakamayacağı kesin.

Ya nirvana'ya ermiş olan bilge kişi öldükten sonra ne oluyor? Nereye gidiyor?

Buda'nın öldükten sonra ne olduğu sorusu Budizm de her zaman için bir soru olmuştur. Buda'nın ölümüyle gerçekleştirdiği durumu dile getirmek için kullanılan sözcük parinirvana'dır (Pali: parinibbana) Pari sözcüğüyse nirvana'nın anlamını, yani yok olma, sönme durumunu şiddetlendirmek, vurgulamak için kullanılan bir öntakıdır. Parinirvana tam olarak sönmek, yok olmak anlamındadır.

Buda kendisinin öldükten sonra ne olacağı ya da nirvana'ya erişmiş bir kimsenin ölümünden sonrasıyla ilgili sorulara yanıt vermek istemediğini açıkça belirtmişti. Bu konuda kendisine soru soran Malunkyaputta'ya: «Nirvana'ya erişmiş olan kimse öldükten sonra varlığım sürdürür de demiyorum, sürdürmez de demiyorum, şimdi var, öldükten sonra yok da demiyorum, şimdi de yok, öldükten sonra da yok da demiyorum. Hem niçin bunları açıklayayım? Bunları bilmekten elde edilecek hiç bir yarar yoktur. Bunları bilmek ne öğretinin temel ilkeleriyle ilgilidir, ne istenci etkiler, ne de isteklerin, tutkuların yok edilmesine, yüce bilgeliğin, nirvana'nın elde edilmesine yarar. Onun için açıklamaya gerek görmüyor um.»(75) diyordu. Bir yandan da, «Rüzgarın söndürdüğü alev nereye gidiyor? Sönüyor, gözden yitiyor. Bunun gibi doğum ölüm döngüsünden (samsara) kendini kurtaran bilge de ad ve bedeninden sıyrılıyor, sönüp gözden yitiyor.»(76) Ya da «Ocaktaki kızgın korlar birer birer sönünce ateşin nereye gittiğini kim bilebilir? Tam aydınlanmaya, özgürlüğe erişen kimse de öyledir. İstek ve tutkular selini geçen kimse dingin, sakin denizin sularına varınca ondan hiç bir iz kalmaz.»(77) «Beş katışmaçdan (khanda, Skr: skhanda) oluşan bütünlüğü dağılacağından bu katışmaçlarla sınırlanan kısıtlı kişiliğinden kurtulur. Onu tanımlamaya yarayacak hiç bir şey kalmaz ortada. Böyle *bir durum içinse var olma ya da var olmama gibi sözcüklerin bir anlamı olmaz. Artık o kimse her türlü bilişin dışındadır. Okyanus gibi dipsiz ve sınırsızdır.» diyordu. Öğrencileri direterek, «O yok mu olmuştur, yoksa gene-doğumun zorunluğundan mı kendini kurtarmıştır?» diye Buda'yı sıkıştırdıkları zamansa: «Onun varlığını bilebilmek için elimizde hiç bir ölçek yok. Ancak olmadığını bilebiliriz. Bütün nitelikleri yok olunca ondan söz edebilmek olanağı da ortadan kalkar.»(78) diye yanıt veriyordu.

Buda'nın kuşkusuz bu tutumuyla anlatmak istediği şey nirvana'ya erişen kimsenin yalnız bu dünyayla ilgili istek ve tutkulardan değil, ölümden sonrasıyla ilgili bütün istek ve kaygılardan da vaz geçmesi gerekliliğiydi. Diyordu ki: «İşte bu ben, bu da dünya diyorsanız, ben öldükten sonra da sürekli, değişmeden kalacak bir benliğim olacak, diye düşünüyorsanız, böyle bir düşünce tam anlamıyla kendini beğenmişlikten gelen bir akılsızlık değil mi?»(79)

Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Buda'nın bir yandan sürekli bir ben'in varlığını yadsırken, öbür yandan olmadığını savunduğu ben'e ölümden sonra süreklilik bağışlaması, gene de öğretisinin kendi içinde tutarlı olabilmesi elbette olanaksızdı. Bir başka açıdan da ölümden sonrasıyla ilgili istekleri, umutları olmanın kaygılara, ıstıraba yol açabileceğini, böyle bir durumunsa kurtuluşa engel olacağını düşünüyordu. Buda'ya göre aydınlanabilmek, nirvana'ya erişebilmek için varoluşa bağımlılık kesinkes aşılması gerekli bir yanılgıydı.

Nirvana'ya erince insan bütünden ayrı kopuk, bölünmüş benliğinden sıyrılıyor, o zaman da geriye ölecek bir şey de kalmıyor. Bundan 2500 yıl önce Hindistan'da kent kent, köy köy dolaşıp «İşitmedik demeyin! ölüme çare bulundu,» diye herkesi Buda nını öğretisini benimsemeye çağıran dervişlerin anlatmak istedikleri şey her halde bu olmalıydı. Eğer ben yoksa, ben'in gerçek, değişmez, kalıcı bir birliği, bütünlüğü yoksa, o zaman ortada ölecek olan, ölümlü olan bir şey de yok demektir. Epikuros'un «Yaşadığımız sürece ölüm yok» sözleriyle bu görüş arasında bir benzerlik kurmadan edemiyor insan. Ama kanımca Buda' nın öğretisini en basit, en anlaşılır bir dille İÖ IV. yy.'da yaşamış Taocu bilge Chuang Tzu'nun şu sözleri özümlüyor:

«Bir zamanların gerçek insanı, yaşama sarılmayı da, ölümden korkmayı da bilmezdi. Fazla keyiflenmeden gelir, sorun çıkarmadan da giderdi. Bir bakarsın gelmiş, bir bakarsın gitmiş. Hepsi bu kadar... Nerede başladığım unutmaz, nereye gideceğini öğrenmeye çalışmazdı. Kendisine verilenle yetinip, keyfini çıkarmayı, sonradan da uzatmadan geri vermeyi bilirdi.»(80)

 

SEKİZ BASAMAKLI YÜCE YOL

Dördüncü yüce gerçek ıstıraptan kurtulup aydınlanmak, nirvana'ya erişmek için neler yapılması, neler yapılmaması gerektiğini, izlenecek yöntemi belirleyen sekiz basamaklı yüce yol'dur. Buda kendisi de bu yoldan giderek aydınlanmış, nirvana'yı gerçekleştirmiş, böylece başarılı sonuçlarını kendi üstünde sınamış olduğu bu yöntemi tüm insanlar için bir kurtuluş yolu olarak önermiştir. Buda'nın öğretisi, sekiz basamaklı yüce yol'la tamamlanmış oluyor. Istırabın evrenselliğini, ıstırabın nedenlerini ve yok edilebileceğini bilmenin ,nasıl yok edilebileceğini bilemedikçe fazla bir yarar sağlayamayacağı açık.

Sekiz basamaklı yüce yol ağırlığını meditasyon (dhyana) üzerine koymuş bir tür yoga öğretişidir. Bir çok bakımlardan Upanijad'larda kuramsal yanı da, uygulama yöntemi de açıklanmış olan Brahmanlar'ın yogasıyla ve çağdaşı olan Cainalar'ın yogasıyla benzer yanları olmakla birlikte onların ikisinden de önemli bazı noktalarda ayrılıp farklılaşır. Upanişad'lardan farkı Buda'nın önerdiği bu yoga'da Tanrıyla ya da Atman adı verilen evrensel tözle özdeşliğinin bilişine varma gibi bir amacın olmayışıdır. Ama Buda'nın yogasını uygulayan kimse, kişiliğinin, benliğinin dar kabuğunu kırar, sınırsız, dipsiz ve sonsuzla bütünleşir, böylelikle de en temel, En Yüce Gerçekle kendini özdeşlemiş olur. Gene Cainalar'ın yogasıyla ve Brahmanlar'ca uygulanan bazı yoga türleriyle Buda'nın öğretisinin kesinlikle ayrıldığı başka bir özellik Buda'nın kendi nefsine eziyet etmeye, çileciliğe karşı çıkmış, nefse acı vermek, eziyet etmekle aşırı nefis hazlarına düşkünlük arasındaki orta yolu seçmiş olmasıdır.

Sekiz basamaklı yüce yol aydınlanmayla, nirvana'yla aramızdaki engelleri birer birer, basamak basamak aşmamıza yardımcı olmak amacını güdüyor. Her basamak bizi biraz daha ıstırabı yatıştırıp zihni sakinleştirmeye, yaşamı, var oluşu, gerçekliği, böylesiliğiyle kavramaya, ayrık, bütünden kopuk varlığımızı kendimizle çevremizle bütünleştirmeye yaklaştırıyor.

Tıpkı deli rüzgarların, fırtınaların okyanusun yalnızca yüzeyini dalgalandırması, dibindeyse her zaman için tam bir durgunluğun egemen olması gibi, bütün çalkantı, bütün karmaşa, huzursuzluk insan zihninin üst katmanlarında... Zihindeki bütün bu çalkantıları, huzursuzluklarıysa üç temel nedene bağlayabiliriz: (1) duyumlar; (2) istekler, tutkular; (3) çıkarımcı, gidimli (discursive) düşünce biçimi (81)

Eğer istekler ve tutkular da, çıkarımcı, gidimli düşünce de duyulardan gelen algılardan besleniyorsa, öyleyse en iyisi bir kaplumbağanın ayaklarını ve başını kabuğunun içine çekmesi gibi duyularla bütünüyle ilişkiyi kesip tam bir dinginliğin egemenliğini sürdürdüğü zihnin derin katmanlarına mı dalmalı insan?

Burada hemen bir soru çıkıyor ortaya, duyulardan gelen algılarla ilişki kesilirse, nasıl gerçeği gerçekliği içinde kavrama olanağı bulunabilir?

Gerçi Pali Derlemesinde duyumlara sırt çevirip dinginliğin, mutlak mutluluk bilincinin zihnin derinliklerinde aranmasının yeğlendiği izlenimini verecek sözlere sık sık rastlanıyor ama ayrıntılarını biraz ilerde açıklayacağım Buda' nın meditasyon yöntemi böyle bir yoruma arka çıkmıyor. Buda'nın 'meditasyon yöntemi duyulara, algılara kendini kapamayı değil tam tersine olabildiğince duyarlı olmayı öneriyor. Kuşkusuz bizi yanılgıdan yanılgıya sürükleyen, duyuların kışkırttığı, tutuşturduğu isteklerdir. Ama gerçeğe bir içgörü kazanabilmek, gerçeği gerçekliği içinde görüp kavrayabilmek, yanılgıdan kurtulabilmek için de gene duyulara gerek var. Öyleyse acaba Buda'nın öğretisinin doğru yorumu zihnin bir bölümünün neden olduğu çalkantıyı durgunlaştırmanın yolunun zihnin suskun, dingin derinliklerinin yatıştırıcı etkisinden yararlanmakla, zihnin tümünü devreye sokmakla sağlanabileceği biçiminde mi olmalı?

Sekiz basamaklı yüce yol un her basamağının adına samyag (Pali: samma) sözcüğü öncülük ediyor. Samyag tam ya da eksiksiz anlamına gelen bir sözcük, genellikle eski çevirilerde doğru sözcüğüyle karşılıklandırılmıştır. Ancak doğru dendiği zaman samyag'da olmayan bir ahlaksal yargı giriyor işin içine. Ama gene de dil'in oluşma biçiminden gelen elimizdeki dil olanakları, bazı basamaklarda samyag sözcüğünü doğru sözcüğüyle karşılıklandırmaya bizi zorluyor.

İlk iki basamak daha çok zihinsel işlevlerle ilgilidir.

1- Tam görüş (samyag drişti)

2- Tam anlayış (samyag samkalpa)

Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi (yathabhutam), gerçek böylesiliğiyle (tathata) görmeyi, adların, biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap (dukkha), her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu (anikka), kalıcı bir ben'in, değişmeyen, değişmeden kalan, sürekli bir tözün olmadığı (anatman) anlayışına ulaşmayı, böyle bir görüş ve anlayışı kazandırmayı amaçlıyor. Sekizinci basamaksa tam görüş, tam anlayışın en son, en, kesin yetkinliğe, eksiksizliğe ulaştırıldığı basamaktır. Tam görüş, tam anlayış, sekiz basamaklı yüce yol'un hem başı, hem de sonudur. Adım adım, basamak basamak hedef tam görüş, tam anlayışı gerçekleştirmektir. Aradaki basamaklar ya bu amaca varmamızı kolaylaştıran yöntemler ya da amaçla aramızdaki engelleri ortadan kaldıran uygulamalardır.

Sonra gelen dört basamak davranışlarla, eylemlerle ilgilidir. Bu nedenle de çok kez Budizm'in ahlak yasası olarak adlandırıp değerlendirilir. Oysa Buda'nın öğretisinde bu basamaklardaki davranış kuralları zorlayıcılıklarını ne Tanrıdan ne de başkaca fizikötesi, doğaüstü bir buyruktan almıyorlar. Bu kurallar ancak ruhbilimsel bir içgörüyle doğrulanıyorlar. Yaptırımlarını yalnızca bu kurallara uyulmamasının, yanılgıdan, ıstıraptan kurtulmayı, aydınlanmayı, nirvana'yı gerçekleştirmeyi engelleyeceğinden, karma'nın bağlarından bağımsızlaşıp iç özgürlüğü kazanmanın başka bir yolu olmamasından alıyorlar. Tüm dinler insanları iyiliğe, doğruluğa isteklendiriyorlar. Ama Budizm'den başka bu yönlendirişe akılcı bir gerekçe getirmiş olanı yok. Budizm'de iyiliğin, doğruluğun, sevecenliğin, iyilik, doğruluk, sevecenlikten başka bir amacı yoktur.

«Eli elle, ayağı ayakla yunarlar. Bunun gibi bilgelik doğrulukla, doğruluksa bilgelikle yunulur. Doğruluğun olduğu yerde bilgelik, bilgeliğin olduğu yerde doğrulukta olur. Nerede doğruluk varsa, orada bilgelikte vardır.» (82) Ya bilgelik... Bilgelik nedir? Bilgelik, (a) gerçeği, (b) yaşamın anlamını, (c) nasıl yaşanması gerektiğini bilmektir. Gerçeği bilmenin içinde, ötekiler de zaten var. Gerçeği bilen kimse kuşkusuz, yaşamın anlamını da, nasıl yaşanması gerektiğini de biliyor. Bunun için dervişin kurtuluş için izlediği yöntemi üç konaklamalı bir yolculuğa benzetebiliriz. Yolculuğun ilk bölümünde davranış kurallarına uyum (sila) gelir. ikinci bölüm uyanmaktır (samadhi). Yolculuğun son bölümündeyse yaşamını uyanıklığın gereklerine göre ayarlamaktan başka bir şey olmayan bilgelik (parına) gelir. (83) 

Davranışlarla ilgili basamaklar şunlar :

3- Doğru sözlülük (samyag vak)

4- Tam davranış (samyag karmanta)

5- Doğru yaşam biçimi (samyagaciva)

6- Tam çaba, tam uygulama (samyag vyayama) 

Doğru sözlülük adından da anlaşıldığı gibi sözlerinde, konuşmalarında doğruluk, içtenlik, sevecenlikten ayrılmamak, yalan söylememektir .Budizm'in ahlak yasası diye bilinen beş kuraldan biri de gene yalan söylemeyi yasaklıyor. Bu beş kural da şunlar : 1) Canlı olan hiç bir yaratığın canına kıymamak, 2) Yalan söylememek, 3) Başkasının kadınına el sürmemek, 4) Kendisine verilmeyen şeyi almamak, 5) Sarhoş edici içkileri içmemek. (84)

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu ahlak kuralları Budizm'e özgü bir yenilik getirmiş olmuyorlar. Brahman'lar da ,Caina’lar da bu kuralları paylaşıyorlar. Kendi öğretisinden önce de var olan bu kuralları öğretisine katmakla Buda aslında bunları onaylamaktan daha fazla bir şey yapmış olmuyordu. (85)

Bu kurallara uyulmamasının ıstırapla sonuçlanacağı, içinden çıkılmaz nedensellik bağlantıları yaratacağı, bağımsızlaşmayı, iç özgürlüğü engelleyeceği, her zaman deneysel görgül (empiric) yaşamda doğrulanan şeyler. Yalan yalanı zorluyor; bir kez yalan söyleyen kimse yalanının ortaya çıkmaması için durmadan yalan söylemeye zorlanıyor. Yalan çeşitli kötülüklere neden oluyor. Kötü işler kötü sonuçları, iyi işlerse iyi sonuçları doğuruyor. «Eğer bir kimse bencil amaçlar için konuşur ya da eylemlerde bulunursa tıpkı öküzün arkasından arabayı çektiği gibi ardından ıstırabı sürükler. Eğer bir kimse bencil bir amaç gütmeden bencillikten arınmış bir zihinle konuşur ya da eylemlerde bulunursa sevinç ve kıvanç tıpkı kendi gölgesiymiş gibi o kimseyi izler.» (86)

Tam davranış (samyag karmanta), bencil bir amaç gütmeden, önceden tasarlamadan, içtenlikle, içten geldiği için yapılan davranıştır. Bencil amaçlar için yapılan kötülükler kadar, iyilikler de bağlayıcı sonuçlar yaratacağından bağımsızlaşmayı, özgür olmayı sağlayamaz. Eğer iyilik diye yaptığınız şeylerden bir ödül bekliyorsanız, beğenilmek, alkışlanmak ya da onaylanmak istiyorsanız bu yaptığınız şeylerin size özgürlük bağımsızlık getirebileceğini ummanız boşunadır. Tem davranış özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır. Örnek mi? Sokakta gördüğü taşı kim olacağını bilmediği, bu sebeple de teşekkür beklemediği bir kimsenin ayağına takılmaması için, bunu bir düşünce sonucu olarak da değil, içinden öyle geldiği için. başka türlüsünü yapmak elinden gelmediği için, böyle yapmış olmaktan kendine bir pay çıkarmadan, yerden alıp yolun kenarına koyan kimsenin davranışı gibi.(87) Böyle bir davranışsa kuşkusuz zorlayıcı sonuçlar yaratmaz, eylemin tepkilerinin yapana geri dönmesi olasılığı doğmaz.

Doğru-aşam biçimi (samyagaciva) ekmeğini kazanmakta, yaşamını sağlamakta yetingenlikten, doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu e de etmeye çalışmamaktır. İsteklerini dizginlemeyen .isteklerine sınır çizmeyen kimsenin yanılgı ve ıstırap denizinde boğulmaktan başka önünde seçenek yoktur.

Tam çaba, tam uygulama (samyag vyayama), amacın yanılgıdan kurtulma, aydınlanma olduğunun bir an bile gözden uzak tutulmamasıdır. Her şeyin eksiksiz, tam bir özenle yapılmasıdır. Her şeye eşit önem vermek, sanki dünyada o şeyi eksiksiz yapmaktan daha önemli bir şey yokmuşçasına çaba harcamaktır. Bir Budistin oturması, kalkması, yürümesi, en önemsiz işleri bilbir dinsel törenin gereğiymişçesine büyük bir dikkatle, büyük bir özenle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak; isteklerin, tutkuların zihinde kök salmasını; orada öfkenin, kinin, bencil amaçların yerleşmesini engellemek , olu izleyen kimsenin sürekli uğraşı olmalıdır.

Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört sınırsız yüce duygunun (brahma vihara) yüzeye çıkmasına olanak sağlar. Bunlarsa sevecenlik, acıma, sevgi ve yan tutmama duygularıdır. Bu duyguların kökleşmesi, gelişip güçlenmesi, aydınlanmaya öncülük eder. Bencilliğin yavaş yavaş alt edilmeye başlandığının belirtisi sayılabilir bunlar.

Sekiz basamaklı yüce yol'da yol almak öyle aylakların, gevşek kimselerin yapacağı bir iş değildir. Kendi kurtuluşumuzu kendimiz sağlamak için, kesinlikle sürekli bir çaba içinde olmak, bir tutkalmışçasına beş kümeden, beş katışmaçdan (skhanda, Pali: khanda) oluşan tüm varlığımızı bir arada bir birlik bütünlük içinde tutan istenci, kurtuluşa, aydınlanmaya, nirvana'ya doğru yönlendirmek gereklidir.

Buda diyordu ki «Bir öğreti iç barışı değil de tutkuyu kışkırtıyorsa; alçak gönüllülüğü değil de kurumu; azla yetinmeyi değil de çoğu elde etmeyi; yalnız kalıp kendini dinlemeyi değil de kalabalığa karışıp kendinden kopmayı; tam çaba, tam uygulamayı değil de aylaklığı, tembelliği; zihni yatıştırmayı değil de zihindeki karmaşayı hızlandırmayı isteklendiriyorsa, şunu iyice biliniz, böyle bir öğreti dharma olamaz, Buda'nın öğretisi olamaz.»(88)

Sekiz basamaklı yüce yol'un son iki basamağı meditasyon uygulamasıyla ilgilidir. Bu basamaklar da şunlar:  

7 - Tam bilinçlilik (samyag smriti)

8 - Tam uyanıklık (samyag samadhi) 

Meditasyon sözcüğünün Batı dillerindeki anlamı, derin derin düşünme, düşünceye dalma olduğu için, bu sözcük her zaman yanlış anlamalara, yanlış uygulamalara yol açıyor. Ne yapmalı ki meditasyon, Batı dillerinde iyice yerleşmiş, tam olarak benimsenmiş bir terim. Böylesine oturmuş bir terimi sakıncaları olsa da, başka bir terimle değiştirmek de kolay değil.

Meditasyon, Sanskrit dhyana (Pali: chana) sözcüğünün karşılığıdır. Dhyana, derin derin düşünmeyi değil, belki bunun tam tersini, düşüncenin aşılmasını; gidimli, çıkarımcı (discursive) düşünceden arıtılmış bir zihinle, saıt bilinçli olmayı ,uyanık olmayı amaçlayan bir yöntem. Zihni belirli bir şey, örneğin nefes alıp verme süreci üzerinde yoğunlaştırıp, her yöne yönelik bir dikkat, bir uyanıklıkla gerçeğe bir içgörü kazanıp bilgeliğin filizlenip sürgün vermesini, gelişip büyümesini sağ.ayacak ortamı yaratmak için yapılan bir uygulama.

Meditasyon'un (dhyana) Budizmdeki yerinin ne derece önemli olduğunu Dhammapada dan aldığım şu sözlerin belirtmeye yeteceğini sanıyorum: «Bilge olmayan meditasyon (dhyana) yapmaz, meditasyon (dhyana) yapmayan da bilge olmaz. Ama bilge olan, meditasyon yapan kimse nirvana'ya çok yaklaşmış olur.»(89)

Budist meditasyon'unun ilk aşaması, tam bilinçliliği (samyak smriti) gerçekleştirmektir. Tam bilinçliliğin belki en anlaşılır tanımı, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin, ruhsal durumların ayırdında olacak biçimde bir alıcılık, bir uyanıklık durumunun sürdürülmesi olarak yapılabilir. «Algının kapıları» öylesine temizlensin ya da açık tutulsun ki her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Daha açıkça bilmem şöyle söyleyebilir miyiz? Dört göz, dört kulak kesilmek, koku alma, tad alma, dokunma duyumlarını da olabildiğince keskin, alıcı duruma getirmek, öbür yandan bu yaygın dikkati iç varlığımıza, zihnimizin derinliklerine doğru da yöneltmek. Bilinç bir bıçak gibi keskin olmalı. Ama sözcüklerle karşılaştırmalar, kıyaslamalar yaparak, yargılayarak, yargılara vararak değil, bilinçle yaşantı arasına hiç bir aracı koymadan, hiç bir zorlama olmadan bunu başarmalı. Algılardan bir bölümünün bilince ulaşmasına izin vermeyen bütün engeller aradan çıkarılmalı ki her şey eksiksiz, bir anda ve bir arada bilince ulaşabilsin.

Kuşkusuz sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren böyle bir engel oluyor çok kez . Biz aslında dünyayı sözcüklerin aracılığıyla kavrayacak biçimde koşullandırılıyoruz. Oysa gördüğümüz şeyin ne olduğunu kavrayabilmek için onun adını anımsamamız gerekmez. Bir gül, bir ağaç gördüğümüz zaman bu gül, bu ağaç diye düşünmeden de gördüğümüz şeyin gül ya da ağaç olduğunu bilebiliriz. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayırımlar yapmaya, yargılamaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Böylelikle giderek somut gerçekten uzaklaşıp gerçeği doğrudan, olduğu gibi değil de, 'lüsüncelerimizie, düşüncelerimizle yaptığımız ayırımlarla görmeye başlıyoruz. Artık olduğu gibi, olduğu durumuyla gerçekle değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla, yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Diyelim ki, «Bir çan sesi duydunuz. Hemen karşılaştırmaya, kıyaslamaya, yargılara varmaya başlıyorsunuz; bu sesin hoşunuza gidip gitmediğini; bunun bir kilise çanı mı, yoksa bir ağıl çanı mı olduğunu düşünüyorsunuz. Böylece her düşünce, her yargı, çanın gerçek sesini giderek hafifletiyor. Sonunda çanın sesini duymaz oluyoruz. Artık bilince ulaşan yalnızca çanın sesinden gelen düşüncelerinizdir.»(90)

Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceği yolundaki bu açıklamanın Buda'nın öğretisinin sözcüklerin, kavramların değerini yadsıdığını sandırmasından' korktuğum için hemen şurasını belirtmek istiyorum: Budizm sözcüklerin de, kavramların da öneminden ve bunların insanın yaşantısındaki çok önemli işlevinden elbette habersiz değildir. Ancak bu öğreti sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.

Suziki'nin dediği gibi «İnsan kendi yaratısı olan şeylere tutsak olmak eğilimindedir. İnsan bir çok aletler yapıyor, çeşitli alanlarda da bu aletleri etkin bir biçimde kullanıyor ama her defasında kendi yaptığı aletlerin kendisi üzerinde egemenlik kurmasına karşı koymadan boyun eğiyor. Sonuç, kendi kendine egemen olmak yerine, kendi yaratısı olan çevresel etkilere tutsak olmak... İşin en acı yanı, bunun böyle olduğunun farkında da değil. Özellikle düşünce alanında bu böyle... İnsanın sözcükleri, kavramları yaratmış olması kuşkusuz en büyük başarısıdır. Bu başarı olmasaydı hayvansal yaşamdan insansal yaşama geçemeyecekti. Ama şimdi de somut gerçeklerin yerine sözcükleri, kavramları koyuyor , sözcüklerin, kavramların, kendi yaratısı olduğunu ve gerçeği olduğu gibi yansıtmadığını unutuyor.»( 91)

Düşüncelerden, yargılardan arıtılmış, sözcüklerin aracılığı olmadan bilen, kavrayan bir zihni bir aynaya benzetebiliriz. Aynaya her şey yansır ama yansıyan şeyler ayna Çizerinde iz bırakmaz. Bunun gibi sözcüklerin aracılığı olmadan bilen, kavrayan zihne yansıyan şeyler de biçimlenmelere, koşullanmalara (sankhara) yol açmaz.

«Bilinçli olmanın uygulaması konusunda dersler,» diye adlandırabileceğimiz, «Satipathana Sutra», Buda'nın şu sözleriyle başlıyor: «Zihni arıtmak için ıstırabı yoketmek, yenmek, doğru yolu bulmak, nirvana'yı gerçekleştirmek için yalnız bir yol vardır. Bu yol dikkati ayakta, dikkati uyanık tutmanın şu dört uygulamasıdır. İnsan a) gövdesinin, b) duygularının, c) ruhsal durumlarının, d) düşüncelerinin ayırdında olmalıdır. Gövdesinin ayırdında olmaksa nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlar.»(92)

Nefes alıp verdiğinin nasıl ayırdında olunacağının açıklaması şöyle: «İşte kardeşlerim, bir derviş bir ormanda da olsa, bir ağaç altında da ya da başka uygun bir yerde de olsa bacaklarını çaprazlayıp oturmalı, gövdesini dik, dikkatini uyanık tutmalı, bilinçle nefes almalı, bilinçle nefes vermelidir. Derin bir nefes alınca derin bir nefes aldığının, derin bir nefes verince derin bir nefes verdiğinin, hafif bir nefes alınca hafif bir nefes aldığının, hafif bir nefes verince hafif bir nefes verdiğinin ayırdında olmalıdır. »{ 93) «Bu yola yeni girmiş kimse nefesini sayarak başlamalıdır. En az beş, en çok on kez nefesini saymalı, sonra ara vermeden gene yeni baştan saymaya başlamalıdır. Eğer aralık verecek olursa düşünceler tıpkı kapalı bir ağıldaki inekler gibi kıpırdaşmaya, çalkalanmaya başlar. Eğer sayma işlemini on sayısında kesmez de sürdürürse bilinç sayma işlemi üzerinde yoğunlaşır. Oysa bu uygulamanın amacı sayma işlemi değil, nefesi bilinçleştirmektir . »(94)

İşte Budist meditasyonunun özü bu nefes alıp verdiğinin ayırdında olmaktan başlayan yaygın dikkattir. (95) İnsan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında, ayırdında oluyor. Geleceğe ya da geçmişe değil, kendini şu ana ,şuraya ayarlıyor. Gelecekle ilgili kaygıları, tasaları geçmişin pişmanlıklarını bir yana atıp şimdide yaşamaya başlıyor; duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da, kendiyle de bütünleşiyor. .

Nefes alıp verdiğinin ayırdında olmak, nefes yollarına giren havanın gövde içindeki dolaşımının izlenmesiyle sağlanır. Ama bu havanın, tüm nefes dolaşım dizgesi içinde izlenmesi anlamında değildir. Nefes alındığı zaman hava, burun deliklerinden girer, yürek dolaylarından, nefes borusundan geçer, göbek düzeylerinde karın zarında son bulur. Nefes verirken de bu yolun tersini izler. Göbekten başlar, yürek dolaylarından geçerek burun deliklerinde son bulur. Eğer hava tüm nefes yolları boyunca izlenmeye çalışılırsa zihin dağılır. Zihnin nefes üzerinde yoğunlaştırılması güçleşir. Onun için bilinç ya havanın ilk değdiği burun deliklerindeki kanatlar üzerinde yoğunlaştırılmalı ya da son bulduğu göbeğin iki üç parmak, yani beş altı santimetre altına düşen bölgede yoğunlaştırılmalıdır.(96) Bunu testereyle odun kesmeye benzetebiliriz. Eğer testerenin oduna değdiği nokta üzerinde dikkat yoğunlaştırılmazsa, testere oradan oraya kaçar ve odunun kesilmesi başarılamaz. Odun kesen kimse testereyi bir ileri bir geri getirip götürürken, elbet testerenin gidip geldiğine de duyarlıdır. Ama dikkatinin odaklaştığı nokta, gidip gelen testerenin dişlerinin oduna değdiği noktadır. Bunun gibi nefes alıp verirken de dikkat göbek altındaki bölgede ya da burun kanatlarında yoğunlaştırılmalıdır. Ama ister göbek altında , ister burun kanatlarında yoğunlaştırılmış olsun giderek bilinç yaygınlaşacak, dikkat burun deliklerinde yoğunlaştırılmışsa göbek altında, göbek altında yoğunlaştırılmışsa burun kanatlarında, hatta tüm nefes yollarında kalıcı bir duyarlık oluşacaktır. (97)

Bu uygulamada yol almış, deneyim kazanmış kimse, gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Yavaş yavaş yaşam gücünün gövdesinin aracılığıyla, kendisini araç yaparak kendi içinde nefes alıp verdiğinin farkına varıyor. Ama bu öyle kuramsal bir düşünce olarak değil, yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor. Bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve olağanüstü bir mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık düşüncelerin oradan oraya sıçraması önlenmiş, zihindeki karmaşa yatışmıştır. Böylelikle insan kozmik düzenle bir uyum içine girmiş, yaşamla sürekli ve bilinçli bir bağlantı kurmuş, benlikten sıyrılıp, içinde nefes alıp veren evrensel yaşam gücüyle bütünleşmiştir. (98)

Buda bu uyanıklık, bu yaygın dikkat durumunun yalnız oturarak yapılan meditasyon sırasında değil, günün her saatinde, her dakikasında, her saniyesinde sürdürülmesini öneriyordu. Diyordu ki: «Benim öğrencilerim yürürken yürüdüklerinin, dururken durduklarının, otururken oturduklarının, yatarken yattıklarının ayırdında olmalıdır. Gövdesi ne durumda olursa olsun o durumda olduğunu duyarlılıkla izlemelidir. Öğrencilerim her zaman uyanık olmalı, bir yere giderken ya da döndüğünde; ileriye ya da başka bir yana bakarken; kolunu, bacağını oynatırken, giysisini giyer, keşkülünü taşırken; yerken, içerken, çiğnerken, tadarken; abtes yaparken, işerken; konuşurken ya da sustuğu sırada bütün bu durumların ayırdında olmalı, bilinçle izlemelidir.»)

Çok kez. meditasyon sırasındaki ruhsal durum, kendinden geçme (trance), dalıp gitme (absorbtion) gibi sözcüklerle anlatılmaya çalışılır. Oysa bu sözler Buda'nın (meditasyon) öğretisine kesinlikle uygun düşmez. (100) Buda' nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Bilinçli kalmak için de en zorlamasız, en doğal yol seçilmelidir. Bunun için, zihni bilinçlilikten saptıracak, dikkatin dağılmasına yol açacak şeyler de meditasyon konusuymuş gibi ele alınmalıdır. Bir ses mi? Bir kaşıntı mı? bir imge, bir düşünce mi? Bilinçle izlenmelidir. Bilinçle izlenmelidir ki zihin dağılıpta bilinçlilik yok olmasın, insan dalıp gitmesin, aşırı bir caba olmadan, zihni kasmadan bilinçli kalınabilsin.

Buda'nın asıl öğretisinden kaynaklanan başka bir meditasyon uygulamasıysa kasina meditasyonu adı verilen yöntemdir. Bu uygulamada bilinç belirli bir nesne üzerinde yoğunlaştırılarak o nesnenin imgesinin zihinde canlandırılmasına çalışılır. Kasina meditasyonu'ndan İS IV. yy.'da yaşamış ünlü Budist yorumcu Buddhaghosha'nın «Visuddhımagga» adlı yapıtında ayrıntılı olarak sözedilmektedir. Ancak en eski metinlerde örneğin Digha Nikaya'da da kasina meditasyonu mm adı geçiyor.(101) Güney Budizmi'nde (Theravada), günümüze kadar sürdürülen bu uygulama da en çok kullanılan araçlar kırmızı killi topraktan yapılmış, yirmi yirmibeş santim çapında yassı bir teker; bir su birikintisi; ateş ya da bir duvar yarığından gözüken hava gibi şeylerdir. Bunların eski çağlarda evreni oluşturduğu sanılan dört temel öğenin toprak, su, ateş ve hava simgeleri olarak meditasyon konusu yapıldığı anlaşılıyor.

Kasina meditasyonu'nun konusu olan nesneye uzun bir süre bakıldıktan sonra, gözler kapatıldığında, zihinde o nesnenin bir eş imgesi belirir. Önceleri o nesne bütün ayrıntılarıyla kusurları, eksikleriyle zihne çakılır ama bu uygulama sürdürülürse, zihinde tüm kusurlardan arınmış tümüyle tinsel, yetkin bir imge canlanır. Bu uygulamadaki hedef işte bu tinsel, yetkin imgenin oluşmasını sağlamaktır.

Gene Budist metinlerde, dördü nesnelere, biçimlere bağımlı (rupa chana), öteki dördü nesnelerden, biçimlerden, arınmış (arupa chana) sekiz tür meditasyon'dan sözedilir. İlk dördü kavramlara, gidimli, çıkarımcı düşünceye bağımlılıktan kurtulmak, tam uyanıklığı (samyag samadhi) gerçekleştirip iç suskunluğa erişmek için yapılır. Bu yolla zihin doğal bütünlüğüne kavuşur, bölünmüşlükten kurtulup sözcüklere, kavramlara, mantık kurallarına bağlı olmadan farketmeye, anlamaya başlar. O güne dek bilince ulaşma olanağı bulamamış nice ayrıntı bilince yansır, böylelikle de gerçeği bütünlüğü içinde görüp kavrama olasılığı doğar. Nesnelerden, biçimlerden arınmış öteki dört meditasyon'sa (arupa chana) sınırsız uzay; sınırsız bilinç; hiçlik ya da boşluk ve ne algının olduğu ne de olmadığı alan üzerine yapılan meditasyon'lardır. Bunlardan amaç, zihnin, asal yapısının anlaşılmasına yardımcı olmaktır. (102)

Meditasyon hem tam bilinçliliği (samyag smriti), hem de tam uyanıklığı (samyag samadhi) içine alan bir uygulamadır. Tam bilinçlilik gerçekleştirilince, tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Tam uyanıklıksa sekiz basamaklı yüce yol'un sekizinci ve sonuncu basamağıdır.

İnsan bir kez tam uyanıklık (samyag samadhi) durumuna girince tüm ikilikler yok oluyor; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; Zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bu yaşantıda ne öznenin kavrayacağı bir nesne var, ne de nesneyi kavrayacak bir özne. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilebilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu farkediyorsunuz. Size, «Bu benim, bu da benim düşüncem», dedirten ya da «gören benim, bu da gördüğüm şey», diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.

«Ortada bir nesne olunca zihinde onun düşüncesi doğar.

Öyleyse düşünce başka bir şey, nesne başka bir şey midir? Hayır. O nesne neyse onun düşüncesi de ayni şeydir. Eğer o nesne bir şey, düşüncesi başka bir şey olsaydı o zaman iki ayrı tür düşünce olması gerekecekti. Bunun için bir şeyle, o şeyin düşüncesi ayni şeydir. Düşünce düşünceyi gözleyip denetleyebilir mi? Hayır Düşünce düşünceyi gözleyip denetleyemez. Kılıç kendi kendini kesemez. Parmak ucu kendi kendine değemez.»(103)

Bir yanda zihin bir yanda yaşantı diye iki ayrı şey kalmayınca gören görülen görme, bilen bilinen bilme bir yaşantı içinde bütünleşiyor. Yalnızca görme ya da bilme yaşantısı kalıyor geriye. Ben'le, ben olmayan arasındaki çizgide yok oluyor.

«Buda görülebilecek olanı görüyordu. Görülen, görülmeyen, görülebilen ve gören diye ayrım yapmıyordu. İşitme, dokunma ve bilme konusunda da böyle yapıyordu onları da ayrı ayrı bölmelere koyup düşünmüyordu. (104)

Ben aradan çekilince ben'in yok olmasıyla oluşan boşluk mutlak mutluluk bilinciyle doluyor. Artık nirvana'nın kapıları açılmıştır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült