Nietzsche’de Yaşam, İçgüdü Ve Akıl

Hamdi Bravo


Yaşamınızın anlamının ve amacının ne olduğu, hepimizin sorduğu, yanıtını hepimizin aradığı bir sorudur. Bu soru, felsefe tarihi boyunca da değişik kılıklarla karşımıza çıkmış, pek çok filozof tarafından da yanıtlanmaya çalışılmıştır.

Kant’ın Ahlak Metafiziğinin “Birinci Bölüm "ündeki tümceleri, felsefe tarihinde bu soruya verilmiş iki temel yanıtı özetler ve Kant’ın hangi yanıttan yana olduğunu belirtir:

Kant’a göre insanın, “bir canlı türü olarak insan’ın amacı kendi varlığım korumak, kendi refahım elde etmek, yani tek kelimeyle özetlemek gerekirse kendi mutluluğu değildir. Amaçtaki bu değişiklik, bir canlı türü için bir tür kırılmadır aslında. Hem de yalnızca insan türünde ortaya çıkan bir kırılmadır. Çünkü insan dışındaki her canlı türünün yaşamının temel amacı, kendi canlılığını korumak ve geliştirerek sürdürmektir. Dahası, her canlı bundan mutluluk duyar. Bundan mutluluk duymak üzere yapılanmıştır.

İnsan da elbet bir canlı olarak bundan mutluluk duyar, ama bu durum, onun yaşamının amacının bu olduğunu göstermez. Çünkü insan, bu amaca duyulan arzunun kırılmasına, aşılmasına, bertaraf edilmesine olanak sağlayan bir yetiye, yani “akla” sahiptir.

Kant’a göre, doğa, insanın amacını mutluluk olarak planlasaydı, eylemlerini belirleyebilmek için ona akıl vermez, onu diğer hayvanlarda olduğu gibi “içgüdüleri”nin yönetimine bırakırdı.

İçgüdü, Kant’ta, (biraz yorumlayarak betimlemeye çalışırsak) doğa tarafından bir varlığa katılmış zorunlu bir yönlendirici anlamına gelir. O türün varlığını sürdürmek için gerekenlere ulaşmasını kendiliğinden sağlayan, bilinçsiz, akıldışı bir güdü, bir araçtır, insan dışındaki bütün hayvanlar, kendi varlıklarını sürdürmek için gereken davranışları ortaya çıkaracak en uygun, en uyarlanmış araçlara (içgüdülere) sahiptirler. Bunları keşfetmek için, insanın yaptığı gibi, bir mesai, bir çaba harcamaları gerekmez (ki insan, bu çaba ve mesaiyi harcadığı halde bile çoğu zaman gereken araçları keşfedemez).

Kant’a göre akıl, insana mutluluğu getirmek için tasarlanmış bir yeti değildir. Daha kötüsü:

“... yetiştirilmiş (kültive edilmiş) bir akıl yaşamın ve mutluluğun tadını çıkarmak için ne kadar çok uğraşırsa, insan hakiki memnunluktan o kadar uzaklaşır; bundan da çok kimsede, hem de aklı kullanmada en çok deneyimi olanlarda... belirli bir misoloji, yani akla nefret doğar.” [1]

Kant şuna dikkat çeker:

Kendini eğiterek geliştirdiği aklı aracılığıyla mutluluğun yollarını keşfedeceğini sanan kişi, bir zaman sonra, eylemlerini aklın pek etkilemediği, kendilerini doğal içgüdünün rehberliğine terk etmiş kişilerin yaşamına imrenirken bulur kendisini. Çünkü akıl kişiye genellikle haz değil, acı getirir.

Neden böyledir? Çünkü akıl, kişinin eylemlerini kendisini, yani kendi eğilimlerini, yönelimlerini, gereksinirlilerini, beklentilerini, çıkarlarını dikkate alarak gerçekleştirmesini engeller. Bunların dikkate alınıp doyurulması insana mutluluğu getirecektir, ancak akıl, Kant’a göre, belirlenimini bunlardan alacak, bunları doyurmak için yollar, araçlar keşfedecek bir yeti değildir. Eylemlerinin hareket noktasına kendisini yerleştirmek isteyecek bir varlık için, akıl, doğru araç değildir.

İnsanın, onu diğer varlıklardan ayıran özel bir amacı vardır, Kant’a göre. Ona bu amacı, sahip olduğu bu özel yeti, yani akıl kazandırır. Bu amaç, “ahlaksallık”tır.

İnsan, kendi doğal yanına göre değil, aklına göre yaşaması gereken bir varlıktır. Bencilce değil, ahlak yasasına göre eylemelidir.

İnsana yakışan, insanca olan, bu eylem ve yaşam biçimidir. Diğeri, doğal bir yaşamdır. Doğrudan hiçbir zaman ifade etmese de, Kant’ın için, “hayvanlara özgü, onlara yakışan” bir yaşamdır.

*

Bu söylenenlerden de anlaşılabileceği gibi, Kant, iki ayrı kaynaktan türeyen iki ayrı yaşam biçimini birbirinin karşısına koyar. Bunları karşıtlaştırır. Biri içgüdüye dayalı, amacı mutluluk olan, hayvanlara özgü yaşam; diğeri akla dayalı, amacı ahlaksallık olan, insana özgü yaşam.

Burada ilgi çekici nokta şudur (ki felsefe tarihinin bundan sonraki kısmını oluşturacak 19. yüzyıl filozoflarını bu nokta çokça uğraştırmıştır): İnsan her iki yaşam biçiminin olanağını da kendisinde barındırır. Çünkü her ikisinin de kaynağı kendi yapısıdır: İçgüdü ve akıl.

Dolayısıyla şu sonuç açıkça ortaya çıkar: İnsan, kendi içinde çelişen, çatışan iki yana sahip bir varlıktır. Kendi içinde çatışmak bir yapıya sahip, çatışmaya yazgılı, çatışmadan kaçınamayacak bir varlıktır. İki yana sahiptir ve ikisi de insanı ayrı yönlere, yani birbirlerinin çelişiği olan seçeneğe çekiştirir.

Kant’ın tarafı bellidir. O akıldan ve ahlaksaliıktan yanadır.

Ancak tuhaf bir bakıştır, bu. İçgüdülere uygun bir yaşamın mutluluk getireceğini düşünen biri, mutluluğu elinin tersiyle itmekte; acı getirecek bir yaşam biçimini övmekte, insanlık ideali olarak önümüze koymaktadır.

*

Kant’ın bu düşünceleri, felsefe tarihinde egemen bir geleneksel bakışın devamından, görünümlerinden biridir aslında.

Akla dayalı bir yaşam biçiminin en önemli savunucularından olan, ama bu yaşam biçiminin dünya üzerinde kurulmasının zorluğunun da farkında olan Sokrates, baldıran zehrini içmeye hazırlanırken, yanındaki Crito’dan, öldükten sonra kendisi için bir horoz kesmesini ister.[2]

Eski Yunan kültüründe bir hastalıktan kurtulan kişi horoz keserdi. Ölüme hazırlanan Sokrates ne amaçla horoz kestirmek ister ki?

Nietzsche bunu şöyle yorumlar[3]:

İçgüdülere, arzulara, doğal yönelimlere dayalı bir yaşamı “hastalık” olarak gören Sokrates, “ölüm’ü bu hastalıktan kurtulup iyileşme olarak görüyordu.

Peki, Nietzsche’ye göre bu düşünüş biçiminin ürettiği sonuç nedir? Burada artık Nietzsche’nin düşüncelerine, eleştirilerine geçebiliriz:

Nietzsche tam da bu düşünüş biçiminin insanı “hastalıklı bir varlığa” dönüştürdüğüne inanır. Ahlaklılaşma, insanı daha iyi, daha nitelikli, daha yüksek bir varlığa dönüştürmez. Ona sarılırlar, bunu umarak, bunu bekleyerek, vaat ederek yaparlar bunu. Ancak ortaya çıkan ürün hiç de beklenen gibi değildir.

Nasıldır peki?

İnsan, kendi içinde çatışmak iki yana sahip bir varlık olarak görülür. Daha kötüsü, bu yanlardan biri diğerinden daha değerli, daha üstün sayılır.

(Çünkü akıl ruhun bir görünümü olarak, ruh da kusursuzluğun ve üstünlüğün kaynağı olan öte dünyanın bir uzantısı ve ürünü olarak görülür. Ruh bu nedenle tanrısaldır: Tanrının insanda görünüme gelmiş sureti, kopyasıdır. Bundan dolayı da akla dayalı bir yaşam, tanrısal bir yaşamdır.)

Bu nedenle, yaşamımızın ve eylemlerimizin belirleyicisinin akıl olması gerektiği söylenir. Akıl, içgüdüler karşısında yönetici konumda olmalıdır. Diğer türlüsü, insanın kendinden utanmasını gerektiren sonuçlar doğurur.

Böylelikle, kendi kendisiyle kavgalı, kendinden utanan, kendisini baskı altına almaya, disipline etmeye çalışan bir varlık ortaya çıkar.

*

Nietzsche’ye göre, yaşamın yönetici kaynağı olarak aklı göstermek, aslında, “içgüdüler karşısında, akıldan bir tiran yaratmak” sonucunu doğurdu. İnsan içgüdüleriyle çatışan, onları bastırmak zorunda olan bir varlık olarak görüldü.

İşte Nietzsche için tuhaf olan tam da bu noktadır: Yeryüzünde ilk defa bir tür, kendisine içgüdülerini alt etme görevi vermiştir. Başka hiçbir canlı, içgüdülerinden, içgüdülerine göre eylemekten, içgüdülerine göre eyleyen kendisinden utanmazken, insan bunu yapmak zorunda bırakılmıştır.

İnsan için yaşam ideali “akla dayalı bir ahlaklılık” olarak belirlendiğinde, daha nitelikli bir varlıkla karşılaşmamız bundandır. Tersine, bu durumda “hastalıklı” bir varlıkla karşılaşırız.

Ahlaklılık, doğal yanımızla, yani doğal arzu, yönelim ve içgüdülerimizle mücadele üzerine kuruludur. Kendimizle mücadele üzerine kuruludur. Ahlaklılık şunu ister bizden:

“Kendinle mücadele et ve kendini alt et! Başkalarına gerek kalmadan, kendi kendine yap bunu!”

“Kendin” derken kastettiği de doğal yanımızdır.

Ahlakın yarattığı varsayılan “iyileştirme”, Nietzsche’ye göre, gerçek bir iyileştirme değil, bir uysallaştırma, kelimenin tam manasıyla bir ehlileştirmedir. Çünkü insan özünde bir hayvandır. Varlığının kökü, temeli hayvandadır. Ancak özellikle ahlak aracılığıyla bu kök koparılmakta, unutturulmakta, kendisinden utanılan bir şey haline dönüştürülmektedir, içgüdülerinden çok aklını dikkate alan bir varlık yozlaşmış, yani kökenlerine yabancılaşmış bir varlıktır. Doğayla, doğasıyla, kendi doğal yanıyla bağı kopmuş; artık içgüdülerini hissedemeyen bir varlıktır.

“İçgüdülerle çatışmak zorunda olmak bu, decadence’ın formülüdür”.[4]

Peki ahlak bu yozlaşmayı nasıl, hangi özelliğiyle üretir?

Nietzsche’nin yanıtı şudur: Özgeci olması, özgeciliğe yönlendirmesiyle.

Ahlak, eylemlerini belirlemek üzere işe koyulduğu kişiye, her kuralıyla, şunu buyurur: Eylemlerinde başkasının yararını, başkasının acısını, ihtiyacını, beklentisini, istediğini dikkate alarak eyle!

Ahlaklı kişi, aslında, hep eylemlerinin muhataplarını, onların yararlarını, mutluluklarını dikkate alarak eyleyen kişidir. Yani: Eyleminin belirleyicisi kendisi değil, başkasıdır. Başkasını merkeze alarak yaşar, eyler.

Bu, kökü kendisinde bulunan, kendisini gözetmek üzere programlanmış içgüdülerini görmezden gelmesi, disipline etmesi, bastırması demektir. Ahlaklılık, “başkaları için kendini bastırmanı gerektiren” bir niteliktir. Bu özellik, karşındakinin güçsüzlüklerini, yetersizliklerini dikkate alarak, bunların giderilmesini hedefleyerek yaşamak demektir. Onları bir ortalamaya çekmek için eylemek demektir.

Yine “hastalık” metaforundan yararlanırsak:

Nietzsche’ye göre uygar toplumlarda bütün ilişkiler “hasta” ile “hastabakıcı” arasındaki ilişki model alınarak içeriklendirilmiş, kurala bağlanmıştır: Burada herkes hasta ve hastabakıcıdır. Uygar toplumda bireyin rolleri bunlardır. Kendisinden güçsüz bireyler karşısında “hastabakıcı”, güçlü olanlar karşısında “hasta”dır. Toplum onun gözünde bir hastanedir. Sürekli başkasına acımak, merhamet etmek, yardım etmek, başkaları için fedakarlık etmek, eylemek zorundasınızdır.

Bu ortamda, kişinin kendisini, kendi üstünlüklerini, kendi doğal donanımını geliştirmesi ve gerçekleştirmesi söz konusu değildir. Mutluluğumuz, başarımız başkalarının onayına, övgüsüne, takdirine, iznine terk edilmiştir. Kendi kendimize övünenleyiz. Toplum bunu kibirlilik olarak görür.

Ahlak, bir birey için, başlangıçta, yani toplumsal yaşamın içine yeni yeni karışmaya başladığı gençlik çağlarında, “dışsal” bir şey olarak algılanır. Sevimli bulunmaz. Mümkün oldukça dışında kalınmaya çalışılan bir sınırlamadır. Ancak toplumsallaşma süreçleri sırasında, uzun olmayan bir süre içerisinde, birey tarafından içselleştirilir. Kendi içimizdeki bir denetim mekanizmasına dönüşür: “Vicdan” diye adlandırırız bunu. “Bencilce” (yani kendimizi dikkate, merkeze alarak, içgüdülerimizden hareketle) eylediğimizde, hemen harekete geçer ve başkalarına gerek kalmadan, onlar adına, onlar kadar şiddetle, kınar bizi. Utandırır. Eylemimizden vazgeçirir ya da eylemimizi telafi ettirecek adımları attırır[5].

Nietzsche için ahlak, yaşamın köküne, “içgüdülere” saldırır. Dumura uğratır, iğdiş eder. Bizi, kendi kendimizle uğraşmak zorunda bırakır. Kendimizden memnuniyetsizlik duymamıza yol açar.

Bu açıdan bakıldığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Nietzsche için ahlaksallık insanın içinden, doğasından gelen bir özellik değildir. Ahlaklılık samimi, içten gelen bir tavır değildir. İnsana dışarıdan, zorla kazandırılan bir özelliktir.

Kant, bizim ahlaklı eylemlerimizi olanaklı kılan ahlak yasasının akıl aracılığıyla içimizde olduğunu düşünüyordu. Nietzsche’ye göreyse böyle bir durum söz konusu bile değildir. Ahlaklılık ne insanın ne yaşamın özüne ait bir niteliktir. Yaşam içgüdüler ve bencillik üzerine inşa edilmiştir, ona göre. Özünde bir hayvan olan insan için de bu böyledir. Ancak ahlak, içgüdüleri olan ve içgüdüleri çok değerli olan bir hayvan olduğumuz gerçeğini bizden gizlemek için icat edilmiştir. Ahlak, vahşi bir hayvanın ehlileştirilmiş bir hayvana dönüştürülmesi için icat edilmiştir.

Bu, yine “hastalık” metaforuna geri dönersek, Nietzsche’ye göre, bu varlığı hasta etmektir. Uygar toplumlarda “erdemli” diye, bu hasta edilmiş hayvan övülür.

Buradan şunu çıkarabiliriz: Nietzsche için “sağlıklı” yaşam, içgüdülere dayalı yaşamdır. Bir varlık, kendine yararlı olanı seçemiyorsa, seçmeyi beceremiyorsa, kendi çıkarının tersine hareket ediyorsa, tercihleriyle başkasının yararını artırıyor, kendisininkini azaltıyorsa, bu kişiye “erdemli” deriz. Ancak doğal yaşam perspektifinden, bu, “hastalık” belirtisidir. Bütün yaşamını bunun üzerine kurmuş bir hayvan görsek, onun aptallığına katıla katıla güler, sonunun ne zaman geleceğini bekleriz. Ancak ahlak ve toplumsal yaşam insana bunu dayatır. Bunu da ussallık diye, aklın gereği diye, aklın yasası diye önümüze koyar. Bir hayvan için özgecilik, akıldan hiç pay almadığının kanıtıdır. İnsan söz konusu olduğunda, durum, tam tersi biçimde açıklanır.

Ahlak, kendi doğal yönelimlerini dikkate alan her varlığı bir tehlike olarak görür. Ahlaksızlıkla suçlar. Ahlak, kendi istediğinden farklı isteyene karşı bir savunma mekanizması olarak iş görür. Onu durdurmaya, yolundan çevirmeye yarar. Dolayısıyla Nietzsche için ahlak, aslında, kendini koruyabilmekten bile aciz, varlığını sürdürmek için başkalarının katkısına, yardımına, fedakarlığına muhtaç, iyi hiçbir şeyi üretemeyecek bireyleri korumak, onların varlıklarını sürdürmek için icat edilmiştir. Daha kötüsü, çeşitli mekanizmalarla her bireye içsel bir özellik haline getirilmiş, herkes onun ürettiği gerekliliklerden sorumlu sayılmıştır.

Peki, ahlak yoluyla, ahlakı geçerli kılmak yoluyla insana bu kötülük neden yapılır?

Nietzsche, “özgür istenç” kavramına yer açabilmek için bunun yapıldığını söyler.

Eylemleri içgüdülere, içgüdüleri doğaya bağlanmış bir varlığın özgürlüğünden söz edebilmek mümkün değildir. Söz edemezsek, onu eylemlerinden sorumlu da tutamayız. Tutamadığımızda, çıkarımıza uygun olmayan, bize zarar veren işler yaptıklarında onları suçlamaya ve cezalandırmaya hakkımız olmaz. Bu durumda da, onları, bizim yararımızı gözeten varlıklar haline dönüştürenleyiz.

Aslında “özgürlük” kavramı ve onunla bağlantılı “ahlak” kavramı toplumsal yaşamdaki iktidarın kuruluşu, dahası birileri lehine kuruluşu için ortaya çıkmış kavramlardır. Bizi, başka kimseye gerek kalmadan, kendi elimizle denetim altına almak için icat edilmişlerdir.

Örneğin Kant, tersi bir düşünüşle, ahlaksal bir yaşamı salık verecektir. Ahlak yasasına göre belirlenmiş bir yaşamı. Daha ötesi, bu doğrultudaki, bu biçimdeki bir yaşam, Kant için, “özgürlük” demeye gelecektir. Ama tuhaf bir biçimde, özgürleşmemizi sağlayacak ahlak yasası bize sürekli şunu söyleyecektir:

“İçgüdülerini dikkate alma! İsteklerini, ihtiyaçlarını, çıkarını, beklentilerini dikkate alma! Arzularını, heyecanlarını, eğilimlerini, yönelimlerini dikkate alma! Kendini dikkate alma! Bunların hepsi seni ahlaksız kılacaktır!”

Peki ne yapacağız?:

Hep başkalarını dikkate alarak, onları amaçlaştırarak yaşayacağız. Bu da özgürleşmemizi sağlayacak.

Nietzsche açısından bu iddia sadece komiktir! Gerçek özgürlük, doğaya göre, doğayı içimize taşıyan içgüdülerimize göre yaşamaktır. Eylemlerinde kendini merkeze ve temele koyarak yaşamaktır.

Bu nedenle, özgürlük üzerine düşüneceksek, insana “ruh” tarafından, akıl tarafından değil, “beden” tarafından bakmak gerekir. Nietzsche bizi doğaya, doğallığa dönmeye çağırır. Bu, felsefe tarihinde, dinler tarihinde hep bir düşüş olarak sunulmuştur. Oysa bu, yükseliştir. Çünkü doğa yükselen bir alandır. Evrilerek yükselen bir alandır. Sürekli daha yüksek bireyleri üreten bir alandır. Bunu da içgüdülere hükmederek yapar. İnsanlık, ahlak yoluyla, içgüdülerini hükümsüz, işlevsiz kılmış, hadım etmiştir. Bununla, aslında, doğanın yükselişinin, evrilişinin insandaki görünümünü durdurmuş, ahlakı üreten insan, evrimin önünü tıkamıştır.

Bu nedenle, ahlak, varolan haliyle ahlak, aşılması, alt edilmesi, kurtulunması gereken bir varlık olarak karşımıza çıkar.


[1]        Immanuei Kant. Ahlak Metafizğinin Temellendirilmesi, çev. Ioanna Kuçuradi. Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 2012. s. 10.

[2]        Platon, Sokrates’in Savunması, çev. Ari Çokona. Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2014.

[3]        Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, çev. Mustafa Tüzel. Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2015.

[4]        Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, çev. Mustafa Tüzel. Türkiye Iş Bankası Yayınları, İstanbul, 2015. s. 17.

[5]        Friedrich Nietzsche, On the Genealogy of Morals, Vintage Books, New York, 1989. “Second Essay”.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe