Neyin İyi Olduğuna Nasıl Karar Veririz?

Richard Dawkins


Tüm diğer hayvanlar gibi biz insanlar da yüz milyonlarca yıllık evrimin ürünleriyiz. Beyinler vücudun tüm diğer bölümleri gibi evrilirler. Ve bu da, yaptığımız, yapmaktan hoşlandığımız ve doğru veya yanlış hissettiren şeylerin de evrildiği anlamına gelir. Atalarımızdan tatlı şeylere olan sevgimizi ve çürüme kokusuna olan “iğrenme” tepkimizi miras aldık. Evrilmiş cinsel arzularımızı miras aldık. Tüm bunlar anlaşılması kolay şeylerdir. Ölçüyü aştığımızda bize zarar verse de, kararında aldığımızda şeker bizim için iyidir. Şu anda çok fazla şekerin her yerden üzerimize yağdığı bir dünyada yaşıyoruz. Fakat bu durum Afrika düzlüklerindeki vahşi atalarımız için geçerli değildi. Meyveler onlar için iyiydi ve birçok meyve ılımlı miktarlarda şeker içerir. Çok fazla şeker almak imkansızdı çünkü çok fazla şeker alacak kadar meyve yiyebilmek için bir hipopotam midesine sahip olmak gerekirdi. Bu yüzden şekere sınırsız bir iştah evrimleştirdik. Çürüme kokusu ise tehlikeli bakterilerle ilişkilidir. Atalarımıza çürümüş etten uzak durma konusunda fayda sağladı ve buna çürüme kokusundan iğrenme de dahildi. Karşı cinsiyete neden bir arzu evrimleştirdiğimiz ise çok açıktır. Cinsel arzular bebeklere yol açar ve sonrasında bu bebekler büyüdüklerinde onlara cinsel arzuları verecek olan o genleri taşırlar. Hepimiz karşı cinsten bir üyeyle çiftleşmiş olan kınlamaz bir zincirin soyundan geldik ve bunu yapma arzularını da miras aldık.

Fakat şimdi anlaşılması daha zor olan bir şeye gelelim. Diğer insanlara karşı iyi olma şeklinde bir arzuyu da miras almış gibi görünüyoruz: Onlarla arkadaş olma, vakit geçirme, işbirliği yapma, üzüntü veya acı yaşadıklarında empati gösterme ve düştüklerinde yardım etme arzusu. İyi olmanın evrimsel sebebi, açıklaması zor bir şeydir ve Bölüm u’e kadar beklemesi gerek. Ondan önce evrimin kendisini açıklayan bölümler gelecek. Bu sırada, iyiliğin de cinsel arzularımız gibi özel bir sınırlı türde, evrimsel mirasımızın bir parçası olduğunu geçici olarak kabul etmenizi isteyebilirim sadece. Ve muhtemelen doğru ve yanlış algılarımızı besleyen de odur. Yani uzak atalarımızdan miras aldığımız ahlaki değerleri zamanla evrilttik.

Yine de bu evrim, bu bölümün başlığındaki soruya verilecek cevabın sadece bir kısmını oluşturabilir. Bu böyle olmalı, çünkü doğru ve yanlış görüşümüz yüzyıllar geçtikçe değişir ve bu değişimler tarihsel zaman ölçeğinde evrimsel bir değişimi yansıtamayacak kadar hızlıdırlar.

On yıllar geçerken değişimin nasıl gerçekleştiğini görebilirsiniz. Neredeyse “havadaki bir şey” gibidir. Elbette kelime anlamıyla havadaki bir şey değildir. Birçok şeyin birleşimidir ve bu yüzden “havadaymış” gibi hissettirir çünkü değişim burada veya orada denilemez. Tek bir yerde görülemez. Şu anda içinde yaşamakta olduğumuz yirmi birinci yüzyılın baskın ahlaki değerleri sadece bir yüzyıl öncesinin değerlerinden bile kayda değer miktarda farklıdırlar. On sekizinci yüzyıla doğru gittiğimizde, o zamanki hakim değerlerle bir sonraki yüzyılınkiler arasındaki fark bundan bile yüksek olur. O zamanlar köle sahibi olmak insanların gerçekleştirdiği normal bir şeydi (söylemek üzücü ama Jamaika’daki atalarım da onlara dahildi) ve köleler özgür bırakılırsa medeniyetin çökeceğini düşünüyorlardı. ABD’nin üçüncü başkanı ve ABD anayasasının ana yazarı olan büyük Thomas Jefferson köle beslerdi. İlk başkan olan George Washington da öyle. Gelin en azından umalım ki köleleri Batı Afrika’dan getiren gemilerdeki korkunç koşulları bilmiyor olsunlar.

Bu arada, Afrika’dan köle alanlar sadece beyaz Avrupalılar ve Amerikalılar değildi. Avrupalılar Batı Afrika’dan köle alırken, Araplar onları Doğu Afrika’dan alıyordu. Ekvator çevresindeki Doğu Afrika bölgelerinde hakim dil haline gelmiş olan Swahili dili, Arap köle ticaretinin dili olarak ortaya çıkmıştı ve Arap kökenli birçok kelime içerir. Afrikalı şefler de kendileri için köle beslerlerdi ve aynı zamanda onları yakalar ve Avrupalı ve Arap tüccarlara satarlardı. Pek şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İncil’in ahlak anlayışı o zamana ait olduğundan, kölelik orada kınanmamıştır. Yeni Ahit bile şunun gibi teşvik edici ifadelerle doludur:

Ey köleler, dünyadaki efendilerinizin sözünü Mesih’in sözünü dinler gibi saygı ve korkuyla, saf yürekle dinleyin. Bunu, yalnız insanları hoşnut etmek isteyenler gibi göze hoş görünmek için yapmayın. Mesih’in kulları olarak Tanrı’nın isteğini candan yerine getirin.

(Efesliler 6:5)

İşte bir başkası:

Kölelik boyunduruğu altında olanların hepsi kendi efendilerini tam bir saygıya layık görsünler ki, Tanrı’nın adı ve öğretisi kötülenmesin.

(1 Timoteosb)

Köleliğe karşı bugün hissettiğimiz tiksinti, “havadaki” değişimin örneklerinden sadece birisidir. Amerika’nın en çok saygı duyulan başkanlarından bir diğeri olan Abraham Lincoln, Charles Darwin’in tam yaşıtıydı, 1809’un aynı Şubat günü doğmuşlardı. Darwin tutkuyla kölelik karşıtıydı ve Lincoln Amerika’daki köleleri bizzat serbest bırakmıştı. Ancak ne Darwin’in ne de Lincoln’ün aklına onların “medenileşmiş ırklar” olarak adlandırdıkları şeyde Afrikalıların eşit olabilecekleri düşüncesi gelmemişti. Darwin’in arkadaşı Thomas Henry Huxley onlardan çok daha ileri bir liberal düşünür gibi görünürdü. Ancak yine de 1871’de şöyle yazmıştı:

Gerçeklerin farkında olan mantıklı hiçbir adam ortalama bir zencinin bir beyaz adamdan düşük değil de eşit olduğuna inanmaz. Ve eşit oldukları doğruysa, bütün yetersizlikleri giderildiğinde, bu sivri çeneli akrabamızın adaletli bir alanda ve kayrılmadan ve tabi baskı yapılmadan, büyük beyinli ve daha küçük çeneli rakibiyle, ısırıklarla değil de düşüncelerle yapılan bir yarışmada başarıyla rekabet edebilecek olması basitçe imkansızdır. Medeniyetin basamaklarındaki en üst mevkiler muhakkak ki esmer kuzenlerimizin eriminde olmayacaktır.

Ve başkan Lincoln 1858’de şunu söylemişti:

Öyleyse şöyle diyeceğim, ben herhangi bir şekilde beyaz ve siyah ırkın sosyal ve politik eşitliğini sağlamak lehinde olmam ve hiçbir zaman olmadım; zencilere oy verme, jüri olma, devlet memuru olarak çalışma ya da beyaz ırklarla evlilik yapabilme hakkı verme taraftarı olmam ve hiçbir zaman olmadım; ve tüm bunlara ek olarak şöyle diyeceğim: beyaz ve siyah ırklar arasında, iki ırkı sosyal ve politik eşitlikler temelinde birlikte yaşamaktan sonsuza kadar alıkoyacağına inandığım fiziksel farklılıklar bulunur. Birlikte yaşamamaları gerektiği halde birlikte yaşadıkları için, bu iki ırkın düzeninde, üst ve alt konum var olmak zorundadır ve ben tıpkı diğer herkes gibi bu üst konumun beyaz ırka atanmasından yanayım.

Gerçekten de on dokuzuncu yüzyılda “havada” olan şey her neyse, günümüzde çok daha farklı bir şey gezinmektedir orada. Lincoln, Darwin ve Huxley’i ırkçı diye kınayacak bir tarihçi, zayıf bir tarihçidir. Onlar kendi zamanlarındaki insanların ırkçılık karşıtlığına en yakın olduğu noktadaydılar. Onlar on dokuzuncu yüzyıl adamlarıydılar. Eğer iki yüzyıl kadar sonra doğmuş olsalardı, bu iki alıntı karşısında dehşete düşerlerdi.

Ama ahlaki değerlerde bir değişim görmek için bir yüzyıl beklemenize bile gerek kalmaz. Bölüm 5’te İkinci Dünya Savaşında her iki tarafın bombardıman uçaklarının mürettebatlarının sivil halk kitlelerini katlettiklerini görmüştük. Başlangıçta bu bombalama Britanya’da Coventry ve Almanya’da Essen gibi endüstriyel merkezlere odaklanmıştı çünkü buralarda silah üretimi gerçekleştiriliyordu. Bombalama o günlerde oldukça kaba bir isabet oranına sahipti ve sivil kayıplar kaçınılmazdı. Fakat her iki taraf da sivil kayıplar için karşı tarafı suçladı ve misilleme yaptı.

Ve savaşın ilerleyen zamanlarında bombardıman saldırıları ölçek olarak büyütüldü: sivil kayıplar bir yan ürün olmaktan çıktı ve asıl hedef haline geldi. 1945 Şubatının 13’ü ve 15’i arasında 722 Britanya ve 527 Amerika uçağı antik ve şahane Alman şehri Dresden’i ağır patlayıcılar ve ateş bombaları ile dümdüz etti. Bu saldırının kesin sivil faturası asla bilinemeyecek fakat gerçekçi tahminler 100.000’den fazlasını belirtiyor. Bu kayıplar Hiroshima ve Nagasaki’ye 1945 Ağustos’unda atılan ve o şehirleri küle çeviren atom bombalarının her birinin yol açtığı kıyımlarla kıyaslanabilir bir büyüklükte.

Şimdi yarım yüzyıl kadar ileri gidelim. Mutsuzluk verici bir şekilde hala savaşlar var, fakat bu iki dünya savaşının yanma bile yaklaşamazlar. Her iki körfez savaşında da hala sivil kayıplar olmasına rağmen bunlar talihsiz hatalar olarak muamele gördüler. Politikacılar bunlar için özür dilediler ve bunları “ikincil hasar” olarak açıkladılar. "Meşru” askeri hedeflere yapılan saldırıların istenmeyen sonuçlarıydı bunlar. Bunun bir sebebi elektronik teknolojisinin gelişmiş olmasıdır. Güdümlü füzeler, uydu kontrolleri ve diğer navigasyon sistemleri yardımıyla, üzerlerine yerleştirilmiş küçük bir bilgisayara verilen belli adreslere yol alarak hatasız biçimde onları vurabilirler. Bu, Dresden, Londra ve Coventry’nin ayrım gözetmeksizin bombalanmasından çok farklıdır. Fakat “havadaki” ahlaki iklim de ilerlemiştir. İkinci Dünya Savaşında Hitler ve Kraliyet Hava Kuvvetlerinin Mareşali Sör Arthur “Bombacı” Harris gibi insanlar isteyerek sivilleri öldürdüler. Bombacı Harris’in modern eşdeğerleri, yoldan sapmış bir füzeyle bir sivil öldürüldüğünde özür dileme zahmetine girecektir (Harris'in hava kuvvetlerindeki daha az övücü lakabı “Kasap Harris” idi).

Kadınların ne kadar yakın bir zamanda ilk olarak oy kullanmalarına izin verildiğine inanabilir misiniz? Britanya’da kadınlar erkeklerle aynı seçim haklarını 1928’de kazandılar. 1918’e kadar hiçbir kadın oy veremiyordu ve sonra sadece 30 yaşma gelmiş ve belli bir mülke veya eğitim kıstasına sahip kadınlara bu hak tanındı. O zamanda erkekler 21 yaşında hiçbir kıstas olmadan oy kullanmaya başlayabiliyorlardı. ABD kadınlara oy hakkını 1920’de verdi (o tarihe kadar kendi içindeki bazı eyaletlerde zaten oy hakkı tanıyanlar olmuştu). Fransız kadınları 1945’e kadar oy veremiyorlardı. Ve İsviçre kadınları 1971’e kadar bu hakka sahip olamadı. Ve Suudi Arabistan’a gelirsek, sormayın bile!1 Buradaki nokta, bir şeylerin değiştiği, bir şeylerin “havada” yayıldığı ve on yıllar geçtikçe insanların kabul edilebilir bulduğu şeylerin de böylece değişim gösterdiği. Bu dramatik bir hızla gerçekleşmekte. Britanya’da kadınlar oy hakkı kazanmadan önce, iyi ve düzgün adamlar şunun gibi şeyler söylerken işitilebilirlerdi: "Kadınlar tatlı ve şirinler ve tüm diğer güzellikleri vardır ama mantıksal düşünemezler. Kesinlikle oy vermelerine izin verilmemeli.” Bunun gibi bir şeyi günümüzde söyleyen birilerini hayal edebilir misiniz?

Arkadaşım psikolog Steven Pinker Doğamızın İyilik Melekleri isimli muhteşem bir kitap yazdı (kitabın ismi Abraham Lincoln’ün bir sözünden alıntıdır). Kitap yüzyıllar ve binyıllar boyunca biz insanların daha hoş, kibar, daha az vahşi ve daha az zalim duruma nasıl aşama aşama geldiğimizi gösterir. Bu değişimin ne genetik evrimle ne de dinle alakası vardır. “Havadaki” şey ne olursa olsun yüzyıllar geçtikçe yön değiştirmeden aynı yöne doğru hareket ederken onu bariz biçimde görebiliriz.

Aynı yöne doğru ilerler, fakat bu yön “doğru” yön müdür? Yani ben öyle düşünüyorum ve umarım siz de öyle düşünüyorsunuzdur. Bu sadece yirmi birinci yüzyıl insanları olmamız yüzünden mi? Bunun kararını size bırakacağım. Fakat Bölüm 4’te Eski Ahit’in Tanrı karakteri hakkında hüküm verirken onu kendi yüzyılımızın standartlarıyla yargılıyorduk. Tıpkı iyi bir tarihçinin Abe Lincoln’e ırkçı önyargıları için tepeden bakmadığı gibi, bu tarihçi Tanrı karakterinin yaptığı gerçekten korkunç şeylerdeki kötü yönleri düşünmekte

1ed.n. Talih eseri bizde Atatürk gibi bilgili bir lider vardı ve onun sayesinde 1934 gibi Fransızlardan bile erken bir tarihte Türkiye’deki kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı. Maalesef hala ondan, bu ve modem eğitim gibi yenilikleri yüzünden nefret eden bir sürü gerici bulunmakta.

tereddüt edebilir yine. Babasının ellerindeki İshak için örneğin. Ve Yiftah’ın kızı için. Ve onların yaşadığı "süt ve bal akan topraklara” İsraillilerin göz dikmeleri söylenmiş olan zavallı Amelekler ve diğer kabileler için. Eski Ahit kitaplarındaki Tanrı karakteri o zamanın “havasındaki” ahlaki değerlere göre hareket ediyordu sadece. Fakat onun ahlaki değerlerine (veya daha doğrusu Babil’deyken Eski Ahit’i yazmış olan Yahudilerin ahlaki değerlerine) bir miktar müsamaha göstersek de, bu durum kendi zamanımızda işleri farklı bir şekilde yürütmeye karar vermemizden bizi alıkoymaz. Ve bizi o günlere sürükleyerek döndürmeye çalışan günümüzün aşırı dincilerine karşı koymaya da hakkımız vardır.

Öyleyse, ahlaki değerler “havadadır” ve yüzyıldan yüzyıla ve hatta on yıldan on yıla değişirler. Fakat, evrimsel geçmişimize ek olarak gerçekten nereden gelirler? Ve neden değişirler? Kısmen bu değişimler sıradan konuşmalardan gelir, kafelerdeki, toplantılardaki ve yemek masası etrafındaki konuşmalardan. Birbirimizden öğreniriz. Takdir ettiğimiz insanlardan hikayeler dinleriz ve onları taklit etmeye çalışırız. Romanlar okuruz, gazetelerde köşe yazılarını takip ederiz, YouTube’daki konuşmaları izleriz ve fikrimizi değiştiririz. Parlamentolar ve kongreler sorunlar üzerinde tartışırlar ve adım adım kanunları değiştirirler. Hakimler kanunları on yıllar geçtikçe değişen yollarda yorumlarlar.[1]

1967’den önce Britanyalı erkekler özel hayatlarındaki homoseksüel eylemleri için hapse girebilirlerdi. Şimdi, bu inatçı önyargıya karşı yapılmış on yıllar süren çalışmaların sonucu olarak homoseksüel insanlar herhangi bir insanın gördüğü saygıyı görmeyi talep edebilirler. Yirminci yüzyıl boyunca ülkeden ülkeye, kadınlara oy hakkı veren şey parlamento oylarıydı (oy hakkı kampanyacılarının uzun ve zorlu mücadelelerinin ardından). Ve parlamento üyelerinin kendi seçim bölgelerindeki seçmenlerden gelen taleplerden ve mektuplardan etkilendiklerine emin olabiliriz. Mahkemelerde jürilerin ve hakimlerin verdiği kararlar da on yıllar geçtikçe düşünce iklimini ilerletmeye hizmet edebilir. Ve üniversitelerdeki seminerleri ve akademik kitapları da unutmamalıyız. Ahlaki değerler ve doğru ile yanlış üzerinde çalışan akademisyenler "havadaki” değişimler üzerinde bir etkiye sahiptirler. Bu bölümü toparlamak için ahlak felsefesi üzerine birkaç şey söyleyeceğim.

Ahlak felsefesinin çeşitli düşünce ekolleri bulunur. Bunların sadece ikisinden bahsedeceğim: mutlakçılar ve sonuççular. Bunlar ahlaki hükümlerin nasıl verileceği konusunda oldukça farklı bakış açılarına sahiptirler. Mutlakçılar bazı şeylerin kesin doğru ve bazı şeylerin kesin yanlış olduğunu düşünürler. Bunlar tartışmasızdır! Doğruluk veya yanlışlık bir gerçektir sadece, tıpkı geometride iki paralel çizginin asla kesişmeyeceğinin söylenmesi gibi. Bir mutlakçı şöyle söyleyebilir: “Başka bir insan bireyini öldürmek kesinlikle katıksız bir yanlıştır. Her zaman öyledir, öyle olmuştur, öyle olacaktır.” Bu türden bir mutlakçı kürtajın cinayet olduğunu çünkü embriyonun bir insan bireyi olduğunu söyleyebilir. Bazı mutlakçılar bu görüşü tek bir hücreden ibaret olan döllenmiş bir yumurtaya bile uygulayacaktır.

Sonuççular doğruyla yanlışa farklı bir şekilde karar verirler. İsimlerinden de anlamış olabileceğiniz üzere bunlar bir eylemin sonucuna önem verirler. Örneğin, kürtajın bir sonucu olarak kim acı çeker? Veya kürtajı reddetmenin bir sonucu olarak kim acı çeker? Gelin bir sonuççu (Sonnie) ile bir mutlakçı (Mullie) arasında bir konuşma düşleyelim. Bu konuşma ahlak felsefecilerinin nasıl düşündükleri ve tartıştıkları hakkında bir fikir verecektir. Plato'dan başlayarak, Hume'dan geçerek günümüze kadar gelen tüm felsefeciler, hayali tartışmacılar arasında sohbetler düşlemeyi severler ve ben de onların örneğini takip ediyorum. İlerledikçe felsefecilerin gerçeklikten “düşünce deneylerine” ne kadar hızlı geçtiklerine dikkat edin.

Mullie: Başka bir insan bireyini öldürmemelisin. Döllenmiş bir yumurta bir insan bireyidir. Bu yüzden kürtaj, yok edilen şey tek bir döllenmiş yumurta hücresi bile olsa bir cinayettir. Bir kadın arkadaşımın şöyle söylediğini işitmiştim: “Bir kadının kendi bedeni üzerinde neyi isterse onu yapmaya kesin hakkı vardır. Bu, bir embriyoyu öldürmeyi de içerir çünkü onun içindedir. Ondan başka kimseyi ilgilendirmeyen bir şeydir." Fakat bu embriyo bir başka insan bireyidir. Onun da hakları vardır, kadının bedeninin içinde bile olsa.

Sonnie: Senin kadın arkadaşının savı seninkiler gibi mutlakçı bir sav. Kendi bedeni ve içindeki her şey için "mutlak hakka” sahip olduğunu iddia ediyor. Bu, seninkinden farklı bir tür olsa da yine de mutlakçılıktır. Ve sen ve o, zıt sonuçlara varmışsınız.

Fakat ben bir sonuççuyum. Ben kimin acı çektiğini sorarım. Döllenmiş bir yumurtaya insan bireyi demek istersen diyebilirsin. Fakat onun bir sinir sistemi yok ve bu yüzden acı çekemez. Kürtajla yok edildiğini bilmez, korku veya pişmanlık hissetmez. Bir kadının ise sinir sistemi vardır. İstemediği veya bakamayacağı bir çocuğu zorla doğurmaya zorlanırsa acı çekebilir. Sen ve senin kadın arkadaşın, ikiniz de mutlakçısınız. O bir “kadın hakları mutlakçısı”. Senin ise bir dindar mutlakçı olduğundan şüpheleniyorum. Ancak onun vardığı sonuca katılıyorum, ama farklı bir nedenle. Onun nedeni mutlakçı bir neden: bir kadının kendi bedeni içinde olup biten üzerinde mutlak kontrolü vardır. Benim sebebim ise sonuççu. Bir embriyo acı çekemez ama bir kadın çekebilir.

Mullie: Pekala, tek hücreli bir embriyonun acı çekemeyeceğine katılıyorum fakat onun tamamen yetişkin bir insan olma potansiyeli var. Kürtaj onu bu fırsattan yoksun bırakıyor. Bunu bir “sonuç” olarak adlandırmaz miydin? Belki ben de bir tür sonuççuyumdur? En azından kadın arkadaşımdan daha fazla!

Sonnie: Evet, bir embriyoyu gelecekteki yaşamından yoksun bırakmanın bir sonuç olduğuna katılıyorum. Fakat bu hücre bunu bilmediğinden ve acı veya pişmanlık hissetmediğinden, endişelenmek niye? Aynı zamanda, seks yapmayı reddettiğin her seferde potansiyel olarak gelecekteki bir insan bireyini bir yaşam fırsatından yoksun bırakıyorsun. Bunu hiç düşünmüş müydün?

Mullie: İlk bakışta, değindiğin nokta kötü değil. Fakat yine de, sperm yumurtayla buluşmadan önce orada belli bir kişi yok. Seksten kaçınarak bir bireyi var olmaktan yoksun bırakmıyorsun çünkü milyonlarca sperm ve milyonlarca potansiyel birey var. Fakat bir kez sperm yumurtanın içine girdiğinde, belli bir insan bireyi yola çıkmış oluyor. Başka bir insan değil. O andan önce milyonlarca hayat olabilirdi, bu yüzden herhangi bir insanı varlıktan yoksun bıraktığını söyleyemezsin.

Sonnie: Fakat döllenmiş bir yumurtadan “belli bir insan bireyi” olarak bahsedersen, bölünemez bir varlığı kastedersin. Tanıdığın tek yumurta ikizi var mı hiç? Tek bir döllenmiş yumurta olarak başlarlar. Sonra ayrılırlar ve iki birey haline gelirler. Tek yumurta ikizleriyle buluştuğun bir sonraki seferde neden onlara hangisinin "birey” olduğunu hangisinin zombi olduğunu sormuyorsun?

Mullie: Flaha. Hmm, tamam, ne söylemek istediğini anladım. Bu korkunç derecede iyi bir nokta. Belki konuyu değiştirsem iyi olacak. Eğer önem verdiğin şey kimin senin eylemlerin yüzünden acı çektiğiyse, yamyamlığın yanlış olan tarafı ne olur ki? Elbette herhangi bir insanı yemek için öldürmeyeceğine eminim, fakat ya zaten ölmüş ve acı çekemeyecek olan birisini yemek?

Sonnie: Arkadaşları ve akrabaları bundan nefret edecektir. İşte bu bir sonuç! Hem de önemli bir sonuç. İnsanların hisleri önemlidir. Fakat sadece sinir sistemine sahip olanların hisleri vardır. Çaresizce başka bir bebek istemeyen hamile bir kadının hisleri bulunur. Ama onun içindeki embriyonun hisleri bulunmaz.

Mullie: Benim yamyamlık örneğime bağlı kalırsak, varsay ki ölü insanın ne akrabası ne de arkadaşı var. Onu yemenin sonucu olarak kimse acı çekmeyecektir.

Sonnie: Peki, şimdi “kaygan yokuş” olarak adlandırdığımız sava geldik. Bir sarp tepenin zirvesinde kendini güvende hissedebilirsin fakat tepeden aşağı yokuş kaygansa ve o yokuşa bir ayağını atarsan, ne olduğunu bile anlamadan en dibe kadar, yani olmak istemediğin yere kadar yuvarlanırsın. Hiçbir arkadaşı veya ona önem veren bir yakını olmayan zaten ölmüş bir insanı yersem kimsenin acı çekmeyeceği konusunda haklısın. Bu kaygan bayırın zirvesi. Fakat toplumumuzda derin ve iyi yerleşmiş bir yamyamlık karşıtı tabu var. Bu fikrin kendisinden bile iğreniriz. Eğer bu tabuyu bir kez delersek, bu kaygan yokuştan aşağı kayma tehlikesine gireriz. Bunun nerede biteceğini kim bilebilir? Yamyamlık karşıtı tabu faydalıdır, tehlikeli bir şekilde dik olan bir yokuşun ucundaki güvenlik parmaklıkları gibidir.

Mullie: Pekala, bu kaygan yokuş savını kürtaja da uygulayabilirim. İlk başlardaki embriyonun kürtajla alındığında acı veya korku veya keder hisleri hissedemeyeceğine katılıyorum. Fakat doğum anma ve ötesine kadar uzanan bir kaygan yokuş vardır. Eğer kürtaja izin verirsen, yokuştan aşağı kayıp, doğum anının ötesine kadar düşme riski olmaz mı? Bu işin sonunda sadece bir baş belası olduğunu sebep göstererek bir yaşındaki bebekleri katletme durumuyla son bulamaz mıyız? Sonra iki yaşındakileri. Ve gittikçe daha büyükleri?

Sonnie: Evet. Söylemeliyim ki ilk bakışta bu adil bir nokta gibi geliyor. Fakat doğum anı oldukça iyi bir bariyer, oldukça iyi bir “güvenlik parmaklığı” ve bizim saygı göstermeye alışık olduğumuz bir şey. Her ne kadar her zaman öyle olmamış bile olsa. Antik Yunanistan’da bebek doğana kadar bekler, ona bir bakar ve ellerinde tutup tutmayacaklarına karar verirlerdi. Eğer tutmak istemezlerse ıssız bir yerde ölüme terk ederlerdi. Artık bunu yapmıyor olduğumuz için çok mutluyum. Bu arada, geç kürtajlar oldukça nadirdirler, sadece çok önemli sebepler yüzünden ve genellikle annenin yaşamını kurtarmak için yapılırlar. Kürtajların muazzam çoğunluğu erkenden yapılır. Ve birçok hamileliğin daha kadın hamile olduğunu anlayamadan bile önce kendiliğinden sonlandığım bilmiyor musun?

Fakat aslında, her ne kadar kaygan yokuş savını az önce kullanmış olsam da, bariyerleri ve çizgileri tamamen ortadan kaldırmayı tercih edeceğimi itiraf etmeliyim. Siz mutlakçılar insanla insan olmayan arasında kesin bir çizgi çizmek istiyorsunuz. Bir embriyo döllenme anında, yani tam sperın yumurtaya katıldığı zaman mı insan olur? Veya bu an doğum anında mıdır? Veya ikisinin arasında bir yerde midir? Ve eğer öyleyse ne zamandır? Ben farklı bir soru sormayı tercih ederim. "Ne zaman insan haline gelir?” sorusu yerine "Ne zaman acı ve duygu hissetme yeteneği edinir?” diye sormak isterim. Ve bunun gerçekleştiği ani bir zaman yoktur. Derece derece gerçekleşir.

Aynısı evrimsel zamanda da doğrudur. İnsanları yemek için öldürmeyiz. Ama koyunları yemek için öldürürüz. Ancak bizler koyunların kuzenleriyiz ve bu da atalarımızı geriye doğru takip ettiğimizde ve yine koyunların atalarını da geriye doğru takip ettiğimizde, eninde sonunda paylaştığımız ortak bir ataya denk geleceğimiz anlamına gelir. Aile ağacımızdan geriye doğru düşünün. Koyunlarla paylaştığımız bu ataya doğru geri giderken insansı maymunlardan maymun benzeri yaratıklara geçecek ve bu yolda devam edeceğiz. Şimdi, bu insansı maymuna benzeyen insan türünün soyunun yok olmadığını düşün. Hangi noktada “Tamam, işte burası, bu noktadan gerisi artık insan değil” derdin? Sen insanlarla hayvanlar arasında kesin bir çizgi çizmek isteyen bir mutlakçısın. Fakat ben mecbur kalmadıkça kesinlikle hiçbir çizgi çizmek istemeyen bir sonuççuyum. Bu durumda benim sorum “Bu yaratık bir insan mıdır?" olmazdı. Bunun yerine “Bu yaratık acı çekebilir mi?” olurdu. Ve tahminimce bazı hayvanlar diğerlerinden daha çok acı çekebilir. Bunların arasında koyunlar da var bu arada.

Mullie: Ahlaki savların mantıklı görünüyor. Fakat sen bile bir tür mutlakçı inançla başlamalısın. Senin durumunda işe “Acıya sebep olmak yanlıştır” ile başlıyorsun basitçe. Bunun için hiçbir haklı neden göstermiyorsun.

Sonnie: Evet, bunu itiraf edeyim. Fakat hala "Acıya sebep olmak yanlıştır” şeklindeki mutlakçı inancımın senin “Benim kutsal kitabımda böyle diyor” şeklindeki mutlakçı inancından daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Sanırım birisi sana işkence yapacak olsaydı, oldukça hızlı bir şekilde “Acıya sebep olmak yanlıştır” görüşüne katılırdın.

Mullie ve Sonnie arasındaki tartışmayı kendiniz ilerletebilirsiniz. Umarım bu diyalogu ahlak felsefecilerinin tartışma şeklini size gösterecek kadar ileri götürebilmişimdir. Muhtemelen mutlakçıların sıklıkla dindar olduklarını tahmin etmişsinizdir, ancak bu kesin bir kural da değildir. On Emir açık bir şekilde mutlakçıdır. Genellikle bir kural setine göre yaşamak fikri de öyledir.

Ancak, dindar olmayan felsefeciler için de kural temelli ahlaki değerler tasarlamak mümkündür. Ahlak felsefecilerinin deontolojistler olarak adlandırılan çeşitli düşünce ekolleri, kuralları, onlara bir kutsal kitapta bakmaktan farklı temellerde haklı çıkarabileceğinize inanırlar. Örneğin büyük Alman felsefeci Immanuel Kant “Koşulsuz Buyruk” olarak adlandırılan bir kural belirtmiştir: "Sadece ‘davranışının evrensel bir kural haline getirilebileceği şekilde davranmalısın’ özdeyişine göre davran elinden geldiğince.” Buradaki anahtar kelime “evrensel” kelimesidir. Hırsızlığı teşvik eden bir kural reddedilir örneğin, çünkü eğer evrensel olarak benimsenirse, yani herkes çalarsa, hiç kimse bundan kazançlı çıkmayacaktır: hırsızların işleri sadece toplumda dürüst kurbanlar çoğunluktaysa yolunda gider. Eğer herkes aynı anda yalan söylemişse, yalan anlamlı olmaktan çıkacaktır çünkü onu kıyaslayacak güvenilir bir gerçek olmayacaktır.1 Bir modern deontolojik teori, ahlaki kurallarımızı bir "cehalet peçesi” arkasında tasarlamamız gerektiğini ileri sürer: Zengin mi fakir mi, yetenekli mi yeteneksiz mi veya güzel mi çirkin mi olduğunuzu bilmiyormuş gibi davranın. Bu gerçekler burada hayal edilen “cehalet peçesinin” arkasında gizli bir şekilde yatarlar. Şimdi bu sistemde tepede mi dipte mi olacağınızı bilemeyeceğiniz gerçeğini göz önüne alarak içinde yaşamaktan hoşlanacağınız bir değerler sistemi tasarlayın. Deontoloji oldukça ilginçtir fakat dinle ilgili bu kitapta ondan yeterince bahsettim.

Bir “kişinin” rahimdeyken ne zaman ortaya çıktığı ile ilgili tartışma çok fazla dinsel olan bir tartışmadır. Birçok dindar gelenek ölümsüz ruhun belli bir kesin anda bedene girdiğine inanır. Roma Katolikleri bunun döllenme anında olduğuna inanırlar.2 Donum Vitae olarak isimlendirilmiş Katolik İnanç Öğretisi bu noktada oldukça açıktır:

1ed.n. Buna bir isim önermek gerekirse şu olabilir: “Trump fenomeni”

2ed.n. İslam’da ise “ruhun cenine liflenmesinin” bir süre geçtikten sonra gerçekleştiğine inanılır. 40 veya 120 gün olarak farklı görüşler bulunur.

Yumurta döllendiği andan itibaren yeni bir yaşam başlamıştır, ne babanın ne de annenin olan; kendi büyümesine sahip olan yeni bir insan oğlunun yaşamıdır bu. Zaten insan olmasaydı asla bir insan yapılmazdı... Ta döllenmeden başlayarak bir insan yaşamının macerası başlamıştır.

Bunu kim yazmışsa “tek yumurta ikizleri” görüşünü hiç düşünmemiş olduğu görünür: sonuççu Sonnie’nin kullandığı savı yani.

Muhtemelen Mullie’dense Sonnie’ye daha sempatik baktığımı tahmin etmişsinizdir. Ancak itiraf etmeliyim, şu sonuççu düşünce deneyleri bazen rahatsız edici yönlere doğru yönelirler. Bir kömür madencisinin düşen kayalarca yer altında hapsedildiğini hayal edin. Onu kurtarabilirdik fakat büyük miktarda paraya mal olurdu. Bu parayla başka ne yapabilirdik? Dünyanın her tarafındaki çocuklara gıda sağlamak için kullanarak çok daha fazla hayat kurtarabilir ve çok daha fazla acıyı yok edebilirdik. Gerçek bir sonuççunun bu zavallı madenciyi kaderine terk edip kahır içindeki karısını ve çocuklarını göz ardı etmesi gerekmez miydi? Belki. Fakat ben yapmazdım. Onu yeraltında terk etmiş olmanın yüküyle yaşayamazdım. Peki siz yapabilir miydiniz? Fakat yalnızca sonuççu düşünceyi temel alarak onu kurtarmayı haklı göstermek zordur. İmkansız değildir ama zordur.

Gelin bu bölümün ana konusuna geri dönelim. İyi olmak için Tanrıya ihtiyacımız var mıdır? Ahlak felsefesi üzerine oldukça fazla zaman harcadım, fakat ahlak felsefesi ahlaki değerlerin değiştiği rotaların sadece birisidir. Habercilik, yemek masalarındaki konuşmalar, parlamento oturumlarındaki tartışmalar, öğrenci birlikleri ve yasal hükümler ve bunun gibi bir sürü şeyle birlikte ahlak felsefesi “havadaki bir şeylerin” değişimine katkıda bulunur. Bu değişim, yirmi birinci yüzyılı, örneğin köleliğin iyi bir şey olarak görüldüğü on sekizinci yüzyıl ahlak anlayışından farklı kılmış olan şeydi. Bu arada, bu gidişatın durması için görünürde hiçbir neden yok. Yirmi ikinci yüzyılın ahlak anlayışı sizce neye benzeyecek?

Bizim modern ahlak anlayışımız, ister dindar olalım ister olmayalım, İncil’den gelen ahlak anlayışından oldukça farklı. Veya diğer tüm İbrahimci dinlerin kitaplarında yazanlardan. Şükürler olsun ki öyle! Ve Gökyüzündeki Büyük Gözetleme Kamerası kesinlikle iyi olmak için övgüye layık bir sebep değil. Bu yüzden belki de hepimizin “iyi olmak için Tanrıya ihtiyacımız var” fikrinden vazgeçmemiz gerek.

Bu hepimizin Tanrıya inanmaktan vaz geçmemiz anlamına mı gelirdi? Hayır. Tek başına bu sebeple olmazdı. İyi olmak için ona ihtiyacımız olmasa bile hala var olabilirdi. Bir tanrı bizim ahlak anlayışı standartlarımıza göre kötü olabilir, örneğin Bölüm 4’te karşılaştığımız Tanrı karakteri gibi ve bu hala onun var olamayacağı anlamına gelmez. Kanıt herhangi bir şeyin varlığına inanmak için tek sebeptir. Herhangi bir türde tanrı veya tanrılar için bir kanıt var mıdır? Herhangi bir yerde herhangi bir iyi kanıt?


[1] -ed.n. Örneğin eskiden kadına yönelik şiddete karşı hakimlerin çok daha yumuşak cezalar verdiğine bahse girebiliriz. Medyada son 10 yılda bu tip olayları gündeme taşıma istekliliği vardır. Her bir olayı “bu şiddete artık son verilsin" diye bağırarak verirler “bu ilkelliktir”. Bu duyarlılık eninde sonunda en örümcek beyinli yasa/yürütme adamında bile bir değişim yaratır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe