Nedensellik Çemberi Karma Ve Genedoğum

İlhan Güngören


«İşte kardeşlerim ıstırabın nedeni konusundaki yüce gerçek; bizi bir yaşamdan ötekine sürükleyen yaşama duyumsuzluğudur. Bu doyumsuzluğa eşlik eden de şunda ya da bunda zevk bulmaya çalışan istekler ve tutkulardır. Zevk duyumsuzluğu, yaşama duyumsuzluğu, gelip geçici şeylere kanamamaktan gelen doyumsuzluk.. Kardeşlerim acıyı, üzüntüyü yoketmek için bu duyumsuzluğu yenmek .istekleri, tutkuları söndürmek, kovmak, silmek onlara varlığımız içinde barınacak en küçük bir yer bile bırakmamak ger eklidir.(36)

Buda daha tam ve aşılmaz aydınlanmaya erişmeden önce bu duyumsuzluğun neden sonuç bağlantılarının çevremizde ördüğü ve bizi içinde tutsak eden bir tuzak ağından ya da bizi kıskıvrak, sımsıkı bağlayan nedensellik zincirinden kaynaklandığını farketmişti.

Varoluşun tanrıların vakit geçirmek ya da kendi güçlerini kanıtlamak için düzdükleri amaçsız bir oyun, bir eğlence olduğu biçiminde özetlenebilecek görüşe karşı Buda, varolan her şeyin nedenselliğin bir zorunluluğu olarak var olduğunu, hiçlikten boşluktan, yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluğun varlığa dönüştüğünü, her nedenin bir sonucu, her etkinin bir tepkiyi zorladığını, at nasıl arabayı ardından çekip götürürse nedenlerin de arkalarından sonuçları sürüklediğini savunuyordu. Buda'ya göre evrenin değişmez, şaşmaz yasası nedensellik (karma) yasasıdır. Eğer dünyada yüzde yüz saltık (mutlak) bir şey arayacak olursak, bulacağımız şey nedenselliğin zorunluğudur. Ne başlangıcı, ne de sonu olan bir evrende, egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değilmi ki insanın geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığı sonuçlardır, öyleyse insanın kendi eylemlerinin sonuçlarından da kaçıp kurtulması olanaksızdır. «Ne gök yüzünde, ne denizin ortasında, ne de dağlar yarılsa, sen de içine saklansan da yaptığın kötü işlerin sonuçlarından kaçıp kurtulamazsın. Süt nasıl yavaş yavaş kesilirse, kötü işlerde meyvelerini yavaş yavaş verir. Tıpkı küllerin altında gizlenen korlara basan akılsızın ayağını yaktığı gibi yakar.»(37)

'Kuşkusuz tanrıların da karma yasası karşısında elleri kolları bağlı olmalıydı, insanları eylemlerinin sonuçlarından kurtarmak, onları bağışlamak .nedenleri sonuç bağlantılarından koparmak demek olacaktı ki, böyle bir şeyi yapmaya tanrıların bile gücü yetemezdi. O zaman da tanrılardan medet ummanın onlara adaklar adamanın kurbanlar sunmanın ne yararı olabilirdi? Bu durumda kurban törenlerini yöneten keşişlerin gereksizliği de kendiliğinden ortaya çıkıyordu.

Eylemlerimizin sonuçlarından bizi kurtaracak ne Tanrı, ne de başka bir güç olamayacağına göre eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmekten başka bir çözüm kalınıyor ortada. Bir çocuğun anasından, babasından beklediği gibi tanrılardan bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa onu ancak kendi çabamızla "kendimiz bulmalıyız. Bunun için de tüm özellikleriyle karma yasasını iyice tanımamız gerekli.

Öncelikle şunu kafamıza sokmalıyız: Olayların ardında kimi zaman, kimi yerde nedensellik yasası, kimi zaman, kimi yerde rastlantı olamaz. Ya her yerde nedensellik yasası etkindir, ya da değildir. Kimi kez birinin, kimi kez ötekinin geçerli olması düşünülemez. Belki arada bir nedensellik bağlantılarının ince örgüsünü göremiyor ya da gözden kaçırıyoruz. Ama bizim göremememiz, zaman ve uzay içinde geçmiş hiç bir olayın karma yasasının etki alanının dışında kalmış olabileceğine kanıt tutulamaz'.

Elimizi kolumuzu bağlayıp bizi bir kukla gibi oynatan karma, bizi tutsak eden görünmez ağını nasıl örüyor? Öncesizden sonsuza sürüp giden bu yaşam serüveni, doğum ölüm döngüsü (samsara), iç zorunluğunu, oluşum etkinliğini nereden alıyor? Bu ne başı, ne sonu olan serüvende bize başlangıç gibi görünen şeyler başka olaylar dizisinin sonucu, sonuç gibi görünen şeylerse, gene başka olaylar dizisinin başlangıcı değiller mi? Başlangıç ya da sonuç dediğimiz, bize ilginç görünen bir kaç ayrıntıdan başka nedir?

Öncesizden sonsuza olayların olayları, yaşamların yaşamları kovalamasını zorlayan nedenleri Buda her biri ötekinin nedeni ya da sonucu olan on iki olguya (nidana) indirgeyerek ve bu bağlantıları on iki halkalı kapalı bir zincire benzeterek açıklamaya çalışmıştı. Sonraları nedensellik zinciri daha çok on iki çubuklu bir tekerlek imgesiyle somutlaştırılmıştır.(38) Budizm öğretisinde on iki nidana' dan her biri öteki nidana'ların hem nedeni hem de sonucudur. Nidana'lar genellikle belirli bir dizi içinde sunulurlar ama diziye konuş düzeni kesinkes böyle şaşmaz bir sıra izlediklerini, değil, aralarında derin ve karmaşık bir örgü olduğunu belirtmeyi amaçlıyor.

Bada nedensellik çemberini şöyle açıklamıştı: «Daha lam ve aşılmaz aydınlanmaya ermeden; 'Bu dünyanın bir ıstırap denizine dönüşmüş olması ne kadar yazık, burada doğuyor, ihtiyarlıyor ve ölüyorlar ve bu böylece sürüp gidiyor. Acaba ben bunlardan kurtulmanın bir yolunu bulabilir miyim?' diye düşünmüştüm. Sonra kendi kendime 'İMİ' yarlığı ve ölümü gerektiren şey nedir?' diye sordum. Doğumun olduğu yerde ihtiyarlık ve ölümün kaçınılmazlığını anladım. Sonra 'Doğumu zorlayan nedir? Varoluş nasıl oluyor? Yaşama bağlılık neleri zorluyor? İstek ve tutkular nedir? Duygu ve coşkular nedir? Nesnelerle duyuların karşılaşmasından izlenimler nasıl oluşuyor? Ad ve beden nasıl oluşuyor? Bilincin oluşmasına neden olan şey nedir?' diye düşündüm. O zaman şu sonuca vardım: Bilinç, ad ve bedeni (namarupa) oluşturuyor. Bilinci buluşturansa gene ad ve bedendir.(39) Kardeşlerim, sonra gene düşündüm, bu dizi bitince yeniden başlan başlıyor Böylece doğuyorlar, ihtiyarlayıp, ölüyorlar ve bu böyle sürüp gidiyorM40)

Nedensellik çemberinin on iki çubuğu nidana'lar, genellikle şöyle bir dizi içinde sunulmuştur. 1) Yanılgı (avidya) yanlış düşüncelere yol açıyor; 2) Bu düşünceler bir takım güdülerle eğilimlerin, karakter özelliklerinin biçimlenmelerine (sankhara) ortam hazırlıyor; .i) Buradan da bilinç oluşuyor (viunana, Skr: vicnaüa)', 4) Bilincin ben'le ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden (namarupa) ortaya çıkıyor; 5) Bundan altı duyu alanı gelişiyor (shadayatana). (Hint düşüncesinde beş duyuya, bu beş duyuyu bütünleştiren zihin gücü, duyu bilinci de altıncı duyu alanı olarak eklenmiştir);(41) G) Duyularla nesnelerin karşılaşmasına (sparsa) nedense bu altı duyu alanıdır; 7) Bu karşılaşmadan, hoşlanma .hoşlanmama gibi duygular, coşkular oluşuyor (vedana); 8) Bu duygular, coşkular isteklere, tutkulara dönüşüyor (tanha; Skr: trishna); 9) İstekler, tutkularsa bağımlılığa, insanın isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine (upadana) yol açıyor; 10) Bundan da oluşuma bağımlılık (bhava) ortaya çıkıyor; 11) Oluşum doğuşa (cati); 12) Doğuşsa, ihtiyarlık ve ölüme (caramarana), ıstıraba, göz yaşı, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı (avudva) çıkıyor ortaya.

Buda'nın yanılgıyı dizinin en başına koyusunun nedeni olasılıkla yanılgının nedenler arasında en önemlisi olduğunu belirtmekten daha çok, bu döngüden, bu kapalı zincirden tek çıkış yolunun, bağımsızlığa, iç özgürlüğe ulaşabilmek, tutsaklıktan kurtulabilmek için zinciri koparabileceğimiz tek halkanın, bu halka olmasıyla açıklanabilir. Yanılgıyı başa koyarak Buda bütün bu ıstırap (dukkha) çıkmazından ancak kendimizi yanılgıdan kurtararak çıkabileceğimize parmak basmak istiyor olmalıydı.

Buda eğer nedenlerden birini aradan çıkarabilirsek, bizi bağımlılığa tutsaklığa, ıstıraba sürükleyen döngüyü tersine çevirebileceğimizi, bu kez bağımsızlık, özgürlük, kurtuluş yolunun önümüzde açılacağını anlatmaya çalışıyordu. «... İstekler, tutkular olmazsa bağımlılıkta olmaz... bilinç olmazsa ad ve beden de (namarupa) olmaz. O zaman kardeşlerim böylelikle gerçeğe ermiş olduğumu anladım.»(42) diyordu.

Kendimizi yanılgıdan kurtarabilmek için, öncelikle yanılgının tanımım eksiksiz olarak yapmamız, neyin yanılgı olduğu konusunda bir anlayışa varmamız gerekli. Buda yanılgıyı şöyle anlatıyordu: «Onunla yokluk varlığa dönüşüyor, bir olan şey, binbir gibi gözüküyor, bu ben'im, bu da babam, bu'ysa anam, bu malım, bu da zenginliğim dedirtiyor.»

Bu sözlerden de anlaşılıyor ki Buda'ya göre yanılgı tıpkı Upantşad'larda olduğu gibi maua'nın aldatmacasına, görünümün yanıltıcı alımlılığına kapılmaktır ya da dört yüce gerçeği; ıstırabı, ıstırabın nedenini, ıstırabın yok edilebileceğini, ıstırabın yok edilmesini sağlayacak yöntemi bilememektir. Dünyayı da, kendimizi de olduğu gibi gerçek yapısıyla (yathabhutam), gerçek böylesiliğiyle (tathata), nesnel bir gözle görememek, ben'le dünya arasına bir sınır koyup, özneyle nesneyi bölmektir.

İstekleri, tutkuları, özlemleri kışkırtan yanılgıdır ama yanılgıyı besleyen de gene istekler, tutkular, özlemlerdir.

Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız eylemlerimizi belirlerken eylemlerimiz de düşüncelerimizi kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonraki düşünceleri sınırlıyor. Bir kez, tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde artık aynı oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alam kısıtlanıp daralıyor, düşünceler düşüncelerin açtığı yalakları izliyor, düşünceler düşünceleri koşullayıp biçimliyor. Pali Derlemesi'nin en önemli kitaplarından biri olan ve özlü sözlerle Budizm öğretisini açıklayan Dhammapada adlı yapıt şu tümceyle başlar: «Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir. Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarınki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratışıdır.»(43) Bu biçimlenişi anlatmak için Budist metinlerde sankhara sözcüğü kullanılmıştır. Sankhara'nın bu gün koşullanma sözcüğüyle dile getirilmiş olguyu da içeren bir kapsam alanı var. Buda üç tür sankhara'dan söz etmişti: Zihinsel, duygusal ve bedensel.(44) Sanlthara'nın bu sunuluş biçimi de koşullanma kavramıyla anlam yakınlığı olduğuna tutarlı bir kanıt sayılabilir.

Yanılgı düşüncelerimizi, güdülerimizi, eğilimlerimizi, karakter özelliklerimizi yoğurup biçimleyerek bizi özgürlüğümüzden ediyor. Artık ne düşünüp, ne karara varacağımız, daha baştan bellidir. Başkaları bile bir olay karşısında ne tepki göstereceğimiz, ne yolda davranacağımız konusunda evvelki davranışlarımızı örnek tutarak doğruya yakın bir tahmin yürütebilirler. Ön koşullara böylesine tutsak olduğumuz belliyken gene de özgürce düşünüp kararlara vardığımız sanısını sürdürmemiz gerçekten bizi dört bir yandan kuşatan yanılgının bir başka yönü.

Budist metinler dört tür bağımlılıktan (upadana) söz ediyorlar: 1) İsteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık; 2) Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık; 3) Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık; 4) Sürekli ve değişmez bir ben'in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık.(45) Ama gene de bütün bağımlılıkları inceden inceye irdelersek her tür bağımlılığın ardındaki güdünün, gücünü duyumsuzluktan alan istek.er, tutkular olduğu görülüp anlaşılacaktır. Yaşamdaki bütün bu kavga, çekişme, boğuşma, itiş kakış, savaşma, karalama, kara çalma uğraşının ardındaki güdü, arama elde etme, elde ettiklerine sıkı sıkı sarılıp elden kaçırmamak için sürdürülen bir çabalamadan başka nedir? istek ve tutkularsa doyumsuzluk nefret ve yanılsamadan (lobha, dosa ve moha) kökleniyor. îç kışkırtıyla, imrenmeyle ortaya çıkıyor, isteklerimizin hemen bütüne yakın bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler. Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye, önemli, sözü sayılır bir kimseye benzemeye isteklendiriyor. Çevremizce beğenilen bir kimse olmak bize neye mal oluyor? Bunun karşılaştırmalı bir hesabını yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, katlandığımız bunca üzüntü, sıkıntı, ıstıraba değmeyeceğini anlayacaktık. Kaldı ki bütün çabalarımızın boşa gitmiş, sonuçta kendimizi kendimize bile beğendirememiş olmamız da olasılıktan uzak değil. Başka insanların önüne geçememek, başka insanlara üstün olamamaktan gelen eziklikler, üzüntülerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi.

Bir kez gözümüzü açıp da nedenini yanılgıdan alan bu koşuşturmanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, kuşkusuz bizi böyle koşuşturmaya iten koşullanmalar, biçimlenmeler (sankhara) etkisini yitirecek bu koşullanmaların biçimlenmelerin zorladığı bağımlılık da kalkacak ortadan. O zaman ıstırap yerini asal özgürlüğümüzü yeni baştan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yönde çevirmeyi başarmış olacağız.

İnsan nasıl yanılgıdan kurtarabilir kendini? Bunun yöntemini dört yüce gerçekten dördüncüsü olan ve adım adım aydınlanmaya götüren sekiz basamaklı yüce yol'u incelerken öğreneceğiz. Ama şimdiden şurasını söyleyebilirim: Yanılgıdan kurtaran bilgiye, gidimli çıkarımcı (discursive) düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Gidimli çıkarımcı düşünce mantık ve dilbilimi kurallarının çizdiği sınırlı yolu izlemekten daha fazlasını yapamaz. Yanılgıdan kaynaklanan önermelerden yola çıkar, «değilmi ki», «öyleyse» gibi bağlaçlarla, önermelerden önermeler üreterek yolunu sürdürür gider. Kuşkusuz yanılgıya dayalı bir önermeden yola çıkıp doğruyu bulma olanağı yoktur. Budizm'in görüşüne göre bizi yanılgıdan kurtaracak, gerçeğin yolunu açacak bilgiye, ancak sezgiyle erişilebilir. İnsan yanıldığını, yanılmadığını; aldatıldığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Kendisini, alttan alta, derinden gizlice yöneten bilinçdışı güdülerin ancak sezgiyle farkına varabilir; toplumsal tabuların hangi amaçlara, hangi çıkarlara yarar sağladığım gene sezgiyle kavrayabilir.

Gözünü açıp da yanıldığını anlayan kimse için yanlış tutumunu değiştirme olanağı doğmuş olur. Yanlış olduğunu, yanılgı olduğunu bile bile eski tutum ve davranışlarını sürdürmekte diretse de gene de durumda önemli bir değişiklik olmuştur. O güne dek sahip olmadığı özgürlüğünü kazanmış ama ya tembellik, ya korkaklıktan ya da alışkanlıklara bağlılıktan özgürlüğünden yararlanamamıştır.

Gözlerini açan, uyanan, yanılgıyı farkeden, sezen, ayırdında olan kimse, kuşkusuz karma'nın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan, tutsaklıktan kendini kurtarmış olur. Önünde yeni açılmış olan özgürlük yolundan gidebilir, çevresindeki tuzakları görüp onlardan kendini koruyabilir. Ama bunun için yalnızca uyanmak yeterli değil, özgürlüğüne sahip çıkmak uyanıklığım sürdürmek için sürekli bir çaba içinde olmak da gerekli. Yoksa uyanıklık dediğimiz şey bir başka çeşit uykuya dönüşür.

Kısacası, seçme özgürlüğümüzü başlangıçta toplumsal tabular kısıtlıyor, sonra da bizim yaptığımız seçimler daha da daraltıp sınırlıyor. Her bireyin toplumsal etkilere karşı gösterdiği tepkiler değişiyor. Koşullanmaya karşı direnci de aynı değil. Ama koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan da yok bu dünyada. Yanında ya da karşısında tutum almakla herkes zihnini biçimlemiş, sınırlamış oluyor. Boşluğa atılan taş nasıl düşüp düşmemekte özgür değilse, bizde şöyle ya da böyle düşünmekte, davranmakta özgür değiliz. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığınız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel ya da duygusal zor unluklar var. Uyanıp gözlerimizi açınca bu zorunluğu da farketmiş oluyoruz. O zaman da bizi böyle düşünmeye, davranmaya iten zorunluk, zorunluluk olmaktan çıkıyor. (46)

Ben tutkusundan gelen tüm istekler yanılgıdır. Olmayan olasılıkların gerçekleşebileceğini sanmak yanılgıdır.) Özgürlükse akıldışı tutkulara karşı aklın, esenliğin, vicdanın sesini dinleme ve izleme özgürlüğünden başka bir şey değildir.»(47) Öyleyse yalnızca uyanan kimsenin, nedenselliğin zorunluğundan kendini kurtarma olanağı vardır. Bu nedenle de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılamaz, uyanan, kendini yanılgıdan kurtaran kimse, böylece karma'nın bağlarını da koparmış olur. Bu' günü yapan geçmiştir ama yarının nasıl olacağı bizim gözümüzü açıp açmayacağımıza bağlıdır. Herkes şöyle ya da böyle kendi yasanımı kendi yaratıyor, yazgısının çizgisini kendi çiziyor.

Karma öğretisinin bir başka yanı da eylemlerimizin tepkilerinin ergeç bize geri döneceği inancıdır. «Eden bulur.» sözü en kısa yoldan bu inancı açıklamış oluyor. Nasıl havuza atılan taştan oluşan halkalar havuzun kenarlarına çarptıktan sonra kırılıp geri dönüyorsa her eylemin iyi ya da kötü sonuçlarının eninde sonunda eylemi yapana ulaşacağı gözlemine dayanıyor bu inanç. Ancak ortada bir küçük soru kalıyor. Ya eylemi yapan Kimse eyleminin neden olduğu tepkiler kendisine erişmeden ölürse?.. Kuşkusuz eylemlerimizin sonuçları yaşam süresiyle sınırlı değildir. Biz öldükten sonra da etkilerini sürdürecekleri kesin. Ama karma öğretisinin buna verecek yanıtı var. Eylemlerimiz bizi öylesine koşullayıp biçimliyor ki bu biçimlenmelerin oluşturduğu eğilimleri, karakter özelliklerini (sankhara) bir yaşamdan ötekine taşıyoruz. Bu nedenle de ölüm karma'nın sonuçlarından kaçıp kurtulma olanağı vermiyor bize.

Buda'nın yaşadığı dönemde karma öğretisi genedoğum (reincarnation) inancıyla desteklenmiş bütünleştirilmişti. Her ikisinin tek bir öğretiymiş gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak ele alınması bir kural durumuna gelmişti. Bu gün olduğu gibi o zamanda da halk inancında genedoğum bütünüyle canlıcı (animistic) bir biçimde yorumlanıyor, bir gövdeden ötekine geçen şey hemen hemen bizim maddesel bedenimizin eş kalıbında, gözle görülmez ruhsal bir beden (astral beden) imgesiyle canlandırılıyordu.(48) Kuşkusuz Upamjad'larda bilgelerin Atman öğretisiyle açıklamaya, niteliklerinin anlatılmazlığını, *Neti! Neti!» (bu da değil, o da değil) sözleriyle dile getirmeye çalıştıkları öğretiyle bu canlıcı (animistic) inancı bağdaştırmak kolay değildi. Olasılıkla bu güçlüğü yenmek için bir uzlaşma olarak Atman'ın karma'yla bulaşmış, kişileşmiş, saflığını yitirmiş bir durumu olarak tasarlanan ctvatman araya konmuş olmalı. Hinduizm'in temel kitabı o'an Bhagavad Gita'da canlıcı (animistic) halk inancının bilgenin soyut ve kuramsal öğretisinin önüne geçirildiğini görüyoruz:


Nasıl şu gövdenin içindeki can

çocukluktan gençliğe gençlikten yaşlılığa geçerse

ölümde de başka bir gövdeye geçer.
 

Gövdeler ölür

Gövdeleri giyinense ölümsüzdür.


Eskimiş giysilerden soyunduğu gibi gövdenin

Gövdeyi giyinen de eski gövdelerden soyunur

Yeni giysiler gibi yeni gövdeler giyinir 0.(49)
 

Buna karşın Brihadaranyaka Upanişad'ın ünlü bilgesi Yacnavalkya karısı Maitreyi'ye ölümden sonra bilinç olamayacağını söyler. Maitreyi bu yanıttan şaşırıp sarsılınca da açıklamasını şöyle sürdürür: Bilinçten söz ederken özne nesne ikiliğinin oluşturduğu bilinci anlatmak istedim. İkilik olunca, insan ötekini de görür, ötekini de düşünür, ötekim de bilir. Oysa ölümde bu ikilik aşılmış olur.»(50) Yacvalkya'nın bu düşüncelerinin canlıcı (animistic) halk inancının çok ötesinde, çok ilersinde olduğu açıklıkla görülüyor. Ama Hindistanda bu gün olduğu gibi o gün de bilgeler, halkın bu canlıcı inancına açıkça karşı çıkmamışlar tepeden bakan bir hoşgörüyle göz yummuşlardı. Mahakasyapa'mn şu sözleri bu durumu oldukça belirtici bir biçimde yansıtıyor: «Bilgeler ham olana olgunluğu zorla vermeye kalkmazlar, olmasını beklerler.»(51)

Buna karşın Buda, ham olgun, cahil bilge, brahman şudra ayrımı gözetmeden herkesin gözünü açabilmek için hiç bir şeyden geri durmamış, uzlaşma tanımaz bir tutumla bütün putları kırmaya savaşmıştı. İstemişti ki bütün putlar kırılsın da arkalarında gizlenecek hiç bir yanılgı kalmasın. Öğretisini içrek (esoteric), dışrak (exoteric) diye bölmemiş, göreli gerçeklerin bir değeri olabileceğini kabul etmemişti. (52) Tüm insanları kendilerini yanılgıdan kurtarıp yanılgının ötesindeki gerçeği özümlemeye yeterli görmüştü.

Buda olabildiğince açıklıkla, kalıcı olan, bir yaşamdan ötekine aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya, bu gerçeğin iyice anlaşılması için de benzetmelerle, örneklemelerle açıklamalarına güç katmaya çalışmış, insan varlığının bu geçici, görüngüsel (jenomenal) yanını gözler önüne sermek için elinden geleni yapmıştı. Daha açıkçası Buda sürekli bir ben'in, bir gövdeden ötekine aktarılabilecek bir ruhun varlığını bütünüyle yadsımıştı. Öyleyse Buda'nın öğretisinde genedoğum'dan söz edildiği zaman anlatılmak istenen neydi?

Buda öğretisini anlaşılabilir bir dille sunabilmek için gününün halk dilini ve onun canlıcı (animistic) kavramlarını kullanmaktan başka bir çözüm bulamamış olmalı. Ama bu dille de öğretisini sunmanın zorlukları ortadaydı. Yaşam öyküsünden hatırladığımız gibi. Buda aydınlanmasını izleyen günlerde öğretisinin başkalarınca anlaşılabileceğinden kuşku duymuş, öğretişim açıklayıp açıklamama konusunda bir süre kararsız kalmıştı. (53) Bu zorluklar karşısında Buda'nın halkın canlıcı (animistic) dilinden aldığı sözcüklere kendi öğretisine uyan anlamlar verdiği anlaşılıyor, örneğin, olasılıkla samsara (doğum ölüm döngüsü) sözcüğünü kullandığı zaman bu sözcüğe anlam kaydırması yoluyla öğretisine uyan bir anlam yüklemiş oluyordu.(54)

Buda'ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben ya da ruh değil yalnızca eylemlerimizin zorladığı nedensel sonuçlardır. Eylemlerimizin etkileri ve bu etkilerin oluşturduğu tepkiler yalnız bizim yaşamımızı biçimlemekle kalmıyor, bizden sonra geleceklerin yaşamlarım da biçimlemeyi sürdürüyor. Buda bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklamıştı: «Bu senin gövden de değil, başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Bu gövde eylemlerle biçimlenmiş eylemleri devinime geçiren istemle gerçekleşmiş, ete kemiğe bürünmüştür.»(55) Bu düşünceler, bilge Negasena'ın dilinde daha da bir açıklık kazanıyor: «Nasıl ağaçlar tohumlarının değişik oluşuna göre birbirlerinden farklılaşıyorlarsa, insanlarda meyvelerini topladıkları eylemlerin oluşturdukları karakter özelliklerine göre değişik yazgılara sahip oluyorlar.»(56) «Nasıl bir alev ötekini tutuşturursa yaşamda böylece bir yaşamdan ötekine aktarılıyor. Ama aktarılan ne belirli bir yaşam ne de benim yaşamım.»(57) Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluğu olarak varım. Bilge Nagasena'nın dediği gibi, «Tohumla bitkinin, yumurtayla tavuğun birbirlerinden çıkmasından halkalanan bir zincirlenme içinde başlangıcı olmayan»(5i) bir yolculuktan geliyorum. «Geçmiş eylemlerin kalıtçısı benim. Ben eylemlerden doğuyorum. Bir yandan da eylemlerin anası da, babası da gene benim. Bütün eylemler bende toplanıyor. İyi kötü, bütün eylemleri ben yapıyorum. Yaptığım eylemlere de ben kalıtçı oluyorum.»(59) Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben'in de, bilincin de sürekliliği yok. İşte Buda'nın dilinde doğum ölüm döngüsü (samsara), yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan daha öte bir anlam taşımıyordu. Bir mumdan ötekini yakınca, yanan muma geçen aynı ateştir ama bu mum bir öncekinin çok benzeri de olsa gene de aynı mum değildir. Belki bu durumu devinimi birbirlerine aktaran bilardo topları daha da güzel açıklamış oluyor. Bilardo sopasıyla vurduğunuz top öteki topa çarpınca durur. Ama onun çarptığı top devinime geçer ve kendisine vuran topun devinimini sürdürür, tik topun ötekine aktardığı şey sopanın başlattığı aynı eylemdir ama top değişmiştir. (60)

Budist görüşe göre her yeni doğmuş bebek ekilmeye hazır boş bir tarlaya benzetilebilir. Geçmişteki sayısız yaşamların, sayısız eylemlerin bir bileşkesi olarak ekilmeye hazır bir tarla gibi geliyor dünyaya. Kendinden önceki yaşamların beslediği, kışkırttığı istekler, tutkular bu tarlada kök salıyor.

Budizm'de her şeyin geçici olduğunun, hiç bir şeyin kalıcı olmadığının (anikka) yaşamın temel özelliklerinden biri hatta birincisi olarak noktalanmış olmasının kaçınılmaz mantıksal zorunluğu olarak ortaya çıkan bir gerçek var: Hiç bir şeyin bir andan daha sürekli olamayacağı gerçeği. (61) Öncesizden sonsuza her şey sürekli bir oluşum, değişim, bir akış içinde olduğuna göre her olgunun kendinden öncekilerin sonucu, kendinden sonra olacaklarınsa başlangıcı olması nedensel bir zorunluk. Her an koşullar değişiyor, koşullara bağımlı olarak var olan her şey de değişiyor. Bir an'dan ötekine hiç bir şeyin olduğu gibi kalması olası değil. Var olan şeyler eğer bir andan daha sürekli gibi görünüyorlarsa bu, bir andan ötekine o şeyin varlığını sürdürmesine olanak veren koşulların çok hızlı değişmemiş olmasından ya da tıpkı mum alevinde alevin süreklilik görünümünün, sürüp giden yanma eyleminin her an kendini yenilemesinden oluşması gibi benzer koşulların yinelenmesinin ortaya koyduğu bir görüntü .algıdan çok bellek ve imgeleme gücünden kaynaklanan bir yanılsama.

Olayların olayları zorladığı, olayların olayları kovaladığı başsız sonsuz bir evrende, var olan şeyleri kavramak için an'lık izlenimlerden başka bir olanak yok elimizde. Öyleyse gerek maddesel, gerek ruhsal bir olgu bir andan daha sürekli olamaz. Eğer hiç bir şey, bir andan daha sürekli değilse, ben de her an gene doğmuş olmuyor muyum? Buda'nın öğretisinde genedoğum bir bakıma içimizde varlığının duyarlığında olduğumuz bizim ciğerlerimizle, bizim burun deliklerimizle nefes alıp veren evrensel yaşam gerçeğiyle bir andan ötekine kendimizi özdeşlemek anlamındadır.) Özleşlediğimiz sürece her an genedoğum yineleniyor.


 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Felsefe

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült