Neden Mi Bizde Felsefe Yok?

Füsun Altıok


Yeni Ufuklar dergisinin mayıs 1974 sayısında yayınlanan, Hilmi Yavuz’un «Felsefenin Serüveni» adlı yazısı ile Köken’in temmuz 1974 sayısında yer alan Afşar Timuçin’in «Neden Bizde Felsefe Yok» adlı yazısı, yazarlarının belli konularda birbirleriyle tartışmış oldukları izlenimini uyandırmaktadır. Afşar Timuçin’in yazısının Hilmi Yavuz’a bir yanıt olması muhtemeldir. Benim niyetim bu tartışmaya katılmak değil, çünkü tartışılan sorunun ana çizgilerinde, tartışılmayı gerektirecek bir yön görmüyorum. «Felsefenin mithos’cu düşüncede mi, metafizikte mi, bilgi kuramında mı yoksa ahlakta mı temellendirileceği sorusu»nun[1] yanlış konuluşu, fiilin gelecek zamana işaret etmesi ile açıklık kazanmaktadır. Bu sorunu tartışmak, Hilmi Yavuz’un da belirttiği gibi, boşuna bir çabadır. Çünkü söz konusu olan, kollan sıvayıp bir felsefe kurmaya girişmek ve bu felsefeyi temellendirmek için mithos’cu düşünce, metafizik, bilgi kuramı ya da ahlak seçeneklerinden biri üzerinde karar kılmak değildir. Felsefenin tarihine eğilindiğinde, soruna böyle bakan bir tek filozof görmek olanaksızdır. Oysa Afşar Timuçin, felsefenin ancak bir bilgi kuramı ile temellendirilebileceği savındadır ve felsefenin tarihinde rastlanan temellendirmelerden, bilgilerden ve sorunlardan değil, bir «dictum»dan hareket ettiği için, elinde Occam’ın usturası ile felsefeyi ve filozofları cesaretle budamaktadır.

Benim konum, söz konusu iki yazıda tartışılan sorun olmadığından bu sorun üzerinde daha fazla bir şey söylemeyeceğim. Ancak Afşar Timuçin’in yazısı bana başka bir bakımdan üzerinde durulmaya değer görünüyor. «Neden bizde felsefe yok?» sorusu, felsefeciler için olduğu kadar, bütün toplumumuz için de önemli bir soru. Timuçin yazısında bu sorunun cevabından çok, genel olarak felsefeden ne anladığını (ve onun ifade tarzından çıkardığımıza göre: ne anlaşılması gerektiğini) anlatıyor. Böylece bu yazı, başlığıyla olduğu kadar içeriğiyle de neden bizde felsefe olmadığını düşünmeye yöneltiyor insanı.

Biz felsefe sözcüğünü çok severiz, çünkü bu sözcük pek yumuşak başlı görünür bize ve meslekten felsefeciler olsun, başka mesleklerden aydınlar olsun hatta sokaktaki adam olsun pek çok kişi, canının istediğine, aklının kestiğine felsefe adını vermekte sakınca görmez. Fikir, inanç, görüş, ilke, tutum, ideoloji, kanı vb. yerine «felsefe» dediğimiz gibi, ciddi bir «felsefe öğretimi» görmüşsek, akımlardan birinin açısına yerleşerek o açının içerisindekilere felsefe, dışında kalanlara felsefe değil deriz. Anlaşılmaz ve bulanık ya da «derin» görünen şeylere de felsefe deriz.

Böylece «felsefe»yi bir Zümrüdüanka kuşu haline getirmişizdir. Bu Zümrüdüanka kuşuyla ilgili birkaç eğlendirici anım da var. «Rüzgar gibi geçti» filminin birkaç ay önce İstanbul’da gösterilen çekimini seyredenlerin dikkatini çekti mi bilmem; oyunculardan biri diğerine «don't talk nonsense» (saçmalama) diyordu. Filmin lej andında ise bu söz Türkçeye, «felsefe yapma» diye çevrilmişti. Bizde felsefe adına yazılıp çizilenlere bakılırsa çeviriciye hak vermemek elde mi? Bir başka anım da felsefe «okumuş» bir meslekdaşımdan aldığım bir mektupla ilgili. Ben bir yazımda «hiç bir felsefe dilin mantıksal analizinden ibaret değildir» demiştim. Felfsefeyi dilin mantıksal analizi olarak gören akımı «tutan» arkadaş da —takım tutar gibi akım tutmak da felsefeciliğin şanındandır— pek alınmış olacak ki bu söze, bana şöyle yazmış: «Felsefe diye belirli bir şey var mı ki, sen bazı şeylerin felsefe olmadığını söyleyebiliyorsun?»

Evet felsefe diye belirli bir şey vardır ve böyle olunca da onun ne olduğu, ne olmadığı hakkında doğru ya da yanlış olabilecek şeyler söylemek olanaklıdır, söylenenlerin doğru olup olmadığına karar verdirici ölçüt de bu bilgi alanının kendisidir. Ne olması gerektiği ise «kalp bir problem» dir çünkü felsefe 26 yüzyıllık tarihiyle bir olgu olarak karşı karşıya bulunduğumuz bir bilgi alanıdır, yoktan var edilmesi tasarlanacak bir kalkınma planı hedefi değildir.

Sayın Timuçin’in yazısına çözümleyici bir bakışla eğilirsek bu yazıda felsefe hakkında yanlış şeyler söylendiğini ve söylenenlerin spekülasyon olmaktan öteye gitmeyen örneklerle pekiştirildiğini göreceğiz.

«Şu iki şeyi birbirine karıştırmamak: felsefe yapmak başka, filozofça konuşmak başkadır» diyor yazar. Peki felsefe yapmak nedir, filozofça konuşmak nedir? Hangisi yeğleniyor bu yazıda? Okumaya devam ettiğimizde anlıyoruz ki felsefe yapmak yeğleniyor ve «Felsefe yapmak... önceki bilgilerle ilgili £>ir toplu görüşe sahip olmak ve bu toplu görüşten kalkarak özgün görüşler ortaya koymaktır. Felsefe yapmak yeni bileşimlere varmaktır» diye bir tanım getiriliyor. Bu tanıma bakılırsa «felsefe yapmak» pek öyle övülesi bir etkinlik gibi görünmüyor. Yaratıcılığı, yeni ve doğru bilgi ortaya koymayı, ya da bir sorun görüp onu açıklamayı ve çözümlemeyi kapsamına almıyor. Bu bakımdan Kierkegaard Pascal, Nietzsche (Afşar Timuçin’in felsefe yapmadıklarını söylediği bu filozoflar) lehine bir durum çıkıyor ortaya gerçek felsefe söz konusu olduğunda.

«Önceki bilgilerle ilgili toplu bir görüşe sahip olmak» ne demektir? Bilgilerle, yani ortaya konmuş tek tek «bilgi» lerle ilgili görüşler olur mu? Bunlar ya bilinir ya bilinmez, ama bunlarla ilgili görüş, hele toplu bir görüş nasıl olur? Ancak şöyle bir şey olabilir bu ve bizde «felsefe bilmek» ten çoğunlukla bu anlaşılmaktadır: Felsefe tarihlerine bakarsanız, «Platon idealistti. Hume empiristti. Bergson intuitionistti, vs. vs.» «İdealism varlığın özünün idea türünden, materyalisin madde türünden olduğunu söyler. Bilginin akılla elde edilebileceğini düşünenler rasyonalist, deneyle elde edileceğini düşünenler empirist, sezgiyle kavranacağını düşünenler intuitionisttir vs. vs.» türünden basmakalıpları kafanıza yerleştirirsiniz, işte size «toplu bir görüş!» Bu «toplu görüşten kalkarak özgün görüşler ortaya koymak» mümkün müdür? Hangi filozofun hangi yapıtına baktığımızda böyle bir iş yapıldığını görebiliriz? Platon, Aristoteles, Leibniz, Hume, Kant, Hegel, Nietzsche, Bergson, Marx, daha niceleri, kendilerinden önceki bilgiler «hakkında toplu bir görüş »ten kalkarak mı özgün görüşler ortaya koydular? Sonra özgün görüşler ortaya koymak yeni bileşimlere varmak mı demektir? Yine sormak gerekir: Hangi filozofun felsefesi yeni bir bileşim niteliğindedir? Ayrıca söz konusu olan, nelerin bileşimidir, önceki bilgilerin mi, görüşlerin mi yoksa... yoksa kavramların mı? Herhalde Afşar Timuçin bu sonuncusunu kasdediyor. Çünkü yine yazısından anlıyoruz ki, ona göre «filozof kavramlarla çalışır.» Dolayısıyla felsefe de kavramlarla kurulan bir yapı oluyor. Bu felsefe ve filozoflarla ilgili çok yaygın bir anlayıştır ve tamamen yanlıştır. Afşar Timuçin’in kavramdan ne anladığı üzerinde durmakta da yarar var. «Kavramlar her biri bir bilgi birimi olan yapı taşlarıdır. Her kavram artık bölünemeyen bir bilgi birimidir» deniyor. Bilgi birimi ne demek olabilir? Kavram, bilgi ve birim kelimelerinin ne demek olduğunu az çok biliyoruz ama yukarıdaki cümleyi yine de anlayamıyoruz. Bir bilgi örneği düşünelim «Su iki molekül hidrojen, bir molekül oksijenden birleşmiş bir maddedir». Şimdi bu bilginin «artık bölünemeyen birim» i hangi kavramdır? Bu bilgi kaç birimlik bir bilgidir? İçinden çıkılır gibi değil!

Somut kavramlar ve soyut kavramlar ayrımını yaptıktan sonra Timuçin «Felsefenin işleyeceği ve işlemekte olduğu kavramlar soyut kavramlardır» diyor. Soyut kavramla da ne kasdettiği açık değil. Verdiği örneklere bakılırsa, «felsefe», «diyalektik», «metafizik», «monad», «kedigiller» soyut kavramlar. Bunlar arasında bir ortaklık bularak felsefenin neyle uğraştığını anlamaya çalışsak, yine olmuyor. Felsefe bir bilgi alanı, diyalektik bir metod, monad Leibniz metafiziğinin Remelinde yer alan bir betimleyici açıklama unsuru, kedigiller omurgalılar içerisinde yer alan bir alt sınıfın adıdır. Bunlar bizi felsefenin neyle uğraştığını öğrenmek yolunda nereye götürebilir? Üstelik Afşar Timuçin’e göre «insan bilimleri de soyut kavramları işleyen bilimler» miş. Böylece insan bilimlerinin de durumu karışıyor. Felsefe de, insan bilimleri de soyut kavramları işlediklerine göre aralarında nasıl bir ortaklık, nasıl bir ayırım görülmektedir? Bizde neden felsefe olmadığını araştıran bu yazıda en iyi niyetli ve en yorumlayıcı bir bakış için bile, açıklayıcı ve ipucu oluşturabilecek bir görüşe rastlamak olanağı yoktur. Oysa bu yazı, ilk bakışta açıklıklar arayan, karıştırmaları, yanlış anlamaları önlemek isteyen bir tutumla yazılmış gibi görünmektedir. Örneğin denmektedir ki: «Dikkat etmemiz gereken bir nokta var: Fikir ile kavramı, birbirine karıştırmamak zorundayız. Fikir kişiye göre değişiklikler gösterir, kişisel özelliklere sahiptir. Kavram öyle değil, kavram kişiselliğin dışında kalır. Benim özgürlük fikrim bir başkasının özgürlük fikrine benzemeyebilir, ama özgürlük kavramı hepimiz için ortak bir yapı olarak belirlidir, kesindir.» Güzel Ama nasıl oluyor da özgürlük kavramı, yani özgürlükten ne anlaşılacağı, belirli ve kesin olduğu halde birimizin özgürlük fikri bir başkasınınkinden farklı olabiliyor? Olabiliyor, çünkü «özgürlük fikri» ya da «benim özgürlük fikrim» diye bir şey yoktur. Burada kasdedilmek istenen «özgürlük hakkındaki düşünce ya da fikir»dir, özgürlükten benim ya da bir başkasının ne anladığıdır. Değişen budur. Değişmeyen ise özgürlüğün ne olduğudur. Nitekim Afşar Timuçin’in deyişiyle, kendisinin «felsefe fikri» —doğru ifade edilişiyle onun felsefeden anladığı— ile felsefenin ne olduğu arasında önemli farklar bulunması, fikir ile kavramın birbirine karıştırılmasından değil realiteyi kavram olarak görmekten ileri gelmektedir.

Bu yazı cümle cümle ele alınmalı; her cümlenin kendi başına anlamının ne olduğu ve önceki ve sonraki cümlelerle ilişkisi üzerinde durulmalıdır. O zaman görülecektir ki, bu yazıda belirli bir anlamda «felsefe yapılmakta», aslında ise, gerek felsefe gerekse felsefenin içinde yer alan konular hakkında zaten bulanık olan düşünceleri büsbütün bulandırmaktan başka bir şey yapılmamaktadır. Bu yazıda söylenenlerin üzerinde teker teker durmak, çözümlemesini yapmak, tartışmaya girmek değil amacımız. Biz sadece bir iki noktaya değinmekle yetindik. Bunu da neden bizde felsefe olmadığının biraz olsun anlaşılması için yaptık. Yoksa —gerçi o Nietzsche ile Politzer’i aynı kefede tartmakta, Kierkegaard’ı, Pascal’i felsefe yapmayıp, filozofça konuşmakla suçlamakta bir sakınca görmüyor, Empedokles’i bir kalemde filozofluktan atabiliyor ama— amacımız Afşar Timuçin’in felsefeciliğine toz kondurmak değildi.

«Cogito’yu yeniden bulana güleceklerdir» diyen yazara, «Cogito»nun, bulunması söz konusu olan bir gerçeklik olmadığını ve kimsenin onu «yeniden bulması» olasılığı bulunmadığını hatırlatmakta bir yarar yok fakat —«felsefeyi yeniden bulmak» sayılmayacağı ümidiyle— felsefenin hiç olmazsa ne olmadığı hakkında meslekten felsefeci olmayan okurlara birkaç uyarıda bulunmanın bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.

Felsefe kavramlarla kurulan bir yapı değildir. Filozof «doğru bilgiler derlemeye yönelen» birisi değildir. «Felsefe yapmak yeni bileşimlere varmak» değildir. Hiç bir filozof «önceki bilgilerle ilgili toplu bir görüşten kalkarak» felsefe yapmaz. «Felsefe yapmak demek, psikolojiyle sosyolojiyle, mantıkla, bilimler felsefesiyle içli dışlı olmak demektir.» sözü bir zorunluluğu dile getirmez. Herhangi bir felsefe sorusunun —bu arada «varoluş özden önce mi gelir?» sorusunun da— «bizim sorumuz» olup olmadığı söz konusu edilemez.

Bütün bunları neye dayanarak söylediğim sorulacak olursa, bu yazımı okuyan herkese, hiç olmazsa belli başlı filozofların yapıtlarını okumalarını ve onların hareket noktalarını, kaygılarını, amaçlarını ve ortaya koyduklarının anlamını kendi gözleriyle değerlendirmelerini salık vermem gerekir. Ama böyle bir çalışmaya girişmek; felsefe hakkında doğru bir düşünceye varmakta, felsefi bir bakma tarzı kazanmakta hatta ileride bir gün bizde de felsefe olmasını hazırlamakta çok yararlı da olsa, şüphesiz böyle bir tutumu yerleştirmek için bizlerin yazılarımız yeterli olmayacaktır. O halde sorunu askıda bırakın okuyanları yokuşa sürmüş olmamak için en azından, Timuçin’in yazısı vesilesiyle yukarıda sıraladığım yadsımaların karşılığında, doğru olanlarını da özetle sıralamalıyım. Bu söyleyeceklerimin filozoflarla, felsefe sorunlarıyla, felsefe yapıtlarıyla doğrulanmaya açık oldukları şüphesizdir, ama felsefe ve filozoflar hakkında yazılanların pek çoğu ile çürütülebilirler.

Felsefe kavramlarla değil, gerçeklikle (realiteyle), varolanlarla ve olup bitenlerle ilgilidir. Varlık, değer ve bilgi sorunlarıyla ilgili bilgilerin alanıdır. Filozof doğru bilgiler derleyen değil, doğru bilgiler getiren, sorun gören ve çözümleyen kişidir. Felsefe yapmak yeni bileşimlere varmak değil, varolan her şeyin yapısını, özünü araştırarak bunlarla ilgili sorunlara eğilmektir. Filozoflar bir görüşten değil, saptadıkları, gördükleri bir felsefe sorunundan hareket ederek felsefe yaparlar. Felsefe sorunlarının araştırılması sorunun türüne ve özelliklerine göre psikoloji sosyoloji gibi bilimlerle —sadece bunlarla değil, doğa bilimleriyle de, tarihle de, ekonomiyle de, hukukla da— işbirliği yapılmasını gerektirebilir ama «içli dışlılık» bir zorunluluk değildir ve hele felsefe yapmak demek, bu bilimlerle içli dışlı olmak demek hiç değildir. Felsefe sorunları için «bizim sorumuz» olup olmamak söz konusu değildir. Çünkü felsefe sorunları yerel sorunlar olamazlar. Varlıkla, bilgiyle, değerle ilgili sorular tüm insanlıkla ilgili sorulardır. «Erdem nedir?» sorusu, «Bilginin sınırları nedir?» sorusu, «Neyi bilebiliriz?» sorusu ne kadar bizim sorumuzsa, varoluş sorusu da —bu soruyu varoluşçular gibi koyma ve cevaplandırma zorunluluğu yoktur ayrıca— o kadar bizim sorumuzdur. Yeter ki biz, «bizim sorumuz, başkalarının sorusu» ayrımını yapmadan önce ve öncelikle felsefe soruları üzerinde düşünmek isteyelim.

Timuçin, «siz artık bir Anaximandros, bir Bacon, bir Berkeley, bir Descartes, bir Kant, bir Feuerbach olma şansını yitirdiniz» diyor. İnsan bu haber karşısında birden üzülür belki ama, Descartes’in Descartes, Kant’ın Kant, Feuer Bach’ın Feuerbach olmaktan başka şansları var mıydı ki, bu bir şans ve şans yitirme sorunu olsun? Devam ediyor: «Sizin felsefeniz onlarınkinden biraz daha karmaşık, biraz daha çok yönlü bir felsefe olacaktır.» Neden? Çünkü artık bilgisayar, radyo, penisilin varmış. Radyo ile penisilini bilmem ama, kavramlarla uğraşan, onlarla bileşimler yapan, onlarla yapılmış bileşimlerden hareket eden bir felsefe için, yani Afşar Timuçin’in felsefe dediği «işlem» için bilgisayar, gerçekten de «daha karmaşık, daha çok yönlü» bir işlem olma olanağını sağlayabilir, hatta bizzat kendisi filozof olabilir!

«Bizde bir felsefe kurulacaksa...» diyor Timuçin. Zannedersiniz ki, sınırlı sorumlu kooperatif, devlet güvenlik mahkemesi, ya da Yüksek İslam Enstitüsü gibi bir kurum kurulacak da statüsünün ne olacağı tartışılıyor. Öyle ya soyut kavramlarla türlü türlü yeni bileşimler yapmaksa felsefe, oyunun kurallarına göre kurulur tabii.

«Neden Bizde Felsefe Yok» adlı yazısını şöyle bitiriyor Afşar Timuçin: «Koşullar elverdiği zaman bizde de felsefe olacaktır. Bizde felsefe yok çünkü gelişmiş bir toplum değiliz, yaşayışını karmaşıklaştırmış ve kavramlaştırmış bir toplum değiliz, kendi sorunlarını köktenci bir tutumla paranteze almış bir toplum değiliz.» Bu cevap, büyük bir olasılıkla Timuçin’in de teslim edeceği gibi, hiç doyurucu bir cevap değil. Koşullar ne zaman elverecek acaba? Koşullarla felsefi düşünce arasındaki diyalektik etkileşimi tek yanlı mı görüyor yazar? «Gelişmiş bir toplum değiliz» evet, ama madem ki felsefi düşüncenin «karmaşıklaşması ve çok yönlü olması» bilgisayara, penisiline, radyoya, televizyona, libidoya, cogitoya bağlı, bunlar bizde yok mu, biz yaşayışımızı «karmaşıklaştırmış» değil miyiz bu anlamda?

Yaşayışını «kavramlaştırmış» bir toplum olmaya gelince, Sayın Timuçin önce felsefeyi kavramlaştırdı, şimdi de yaşama el uzatıyor. Kavramsal bir yaşam, kavramsal bir felsefeden de yapay olurdu oysa. Ve felsefenin kavramlarla değil gerçeklikle ilgili olduğundan daha da açıktır ki, kavramlar değil gerçeklik yaşanır.

«Kendi sorunlarını köktenci bir tutumla paranteze almış bir toplum değiliz» sözü ise, nereden bakılırsa bakılsın çıkmaza götürür. Kendi sorunlarımızı ilgi alanımızın dışına mı itmeliyiz bizde felsefe olması için? Timuçin’in yazısının bütününden bunun tam tersi kanıda olduğu anlaşılıyor. Bu kanısını «Her çağ her şeye kendi açısından bakar» ya da «Çağ ne kadarsa filozof o kadardır» gibi aşın ifadelerle dile getirmediği sürece haklıdır da! Ama «Paranteze almak»; felsefede fenomenoloji okuluna bağlı filozoflar ve özellikle Husserl tarafından kullanılan teknik bir terimdir ve üzerine eğilinmeyecek, öze ilişkin olmayan öğeleri ilgi alanı dışında bırakmak demektir, başka da hiç bir şey demek değildir. Demek ki kendi sorunlarını, hem de köktenci bir tutumla, ilgi alanı dışına itebilen bir toplum olduğumuz zaman felsefe yapacağız!..

Bizde felsefe yok. Bunun pek tabii ki tarihsel, toplumsal, kültürel birçok derine inen nedeni vardır. Ama her şeyden önce; «barut yok» örneği, felsefe yapmak şöyle dursun, felsefenin ne olduğu hakkında açık ve doğru bir fikrimiz, ortaya konan felsefi bilgilere saygımız ve felsefenin sorunlarından haberimiz yok!

İstim arkadan gelmez!


 

[1] Yeni Ufuklar, Mayıs 1974, Felsefenin Serüveni, Hilmi Yavuz.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe