Modern Düşüncenin Başlangıcı Ve Descartes

Arda Denkel


Descartes, yaptığı etki açısından düşünce tarihinin en büyük adlarından biridir. O, bir bakıma günümüzü de kapsayan bir düşünce dönemini başlatanların en önemlisidir. Bu döneme “modem felsefe” ya da “modern düşünce” diyoruz. Descartes, modem felsefe dönemindeki tartışmaların temelindeki kavram ve sorunları belirlemiş, öğretileri ise özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda ortaya atılan felsefe yaklaşımlarının çıkış noktasını oluşturmuştur. Bu yüzyılların düşünürleri Descartes’ın kimi görüşlerini onaylamasalar bile, yine onun başka görüşlerini benimsemişler, bu görüşlerden etkilenmişler ya da hiç olmazsa onları tartışmışlardır. Bu ölçüde büyük bir etki, felsefe tarihinde Descartes’tan 20 yüzyıl önce yaşamış olan Platon ve Aristoteles gibi filozoflardan beri ilk kez sözkonusu oluyordu.

Modern Düşünce

Düşüncede “Modern Çağ”dan ne kastedilir? Modern Çağ, 17. yüzyılda başlayıp, bir anlamda günümüzde de süren, fakat özellikle 17. ve 18. yüzyılları niteleyen bir düşünsel biçim olarak ortaya çıkar. Modem düşüncenin en belirgin niteliği ussallıktır. Düşüncede bağımsızlığın kazanılması, Eski Yunan felsefesinin yetkesinin yenilmesi ve buna bağlı Ortaçağ dogmacılığının ortadan kaldırılmasına yönelik çabalar modem felsefenin başka özellikleridir. Bir karşılaştırma yapacak olursak, 16. yüzyıl Rönesans düşüncesi de tıpkı modem düşünce gibi Ortaçağ dogmacılığına bir başkaldırıdır. Ancak, bir geçiş dönemi olan Rönesans, başkaldırısını gerçek bir devrim yapabilecek düşünsel bağımsızlıktan yoksundur. Rönesans düşünürü, Ortaçağ dogmasına karşı çıktığı yerde, yine Ortaçağ filozofunun mantık ve usavurma kalıplarını kullanıyor, görüşlerini temellendirmesi gerektiğinde, kanıt olarak yine Platon ve Aristoteles’in yazdıklarını kullanıyordu. İşte modem düşünce, Rönesans’daki bu düşünsel bağımlılığı, ortaya koyduğu yepyeni bir doğruluk ölçütüyle yener. Bu ölçüt, az önce değindiğimiz ussallıktır. Modem Çağ’da bir inancın doğruluğu, artık bunun herhangi bir büyük ustanın görüşünden türetilebiliyor olduğuna dayandırılmamaya başlanmıştır. Bunun yerine, bir inancın doğru olarak onaylanması, onun ussal yani akla yatkın olmasına bağlanmıştır. Böylece de doğa, doğruluğu dogmacı bir biçimde kabul edilmiş ilkelere göre değil, bunlardan bağımsız olarak düşünen insanın kendi ussallığı ve mantıksal bakış açısına göre açıklanmaya başlanmıştır. Bu ise, onun belirgin olan başka bir niteliğini, nesnel olarak öznel bir bakış açısından yaklaşma tutumunu doğurmuştur.

Descartes’ın Yaşamı

Rene Descartes 1596’da Fransa’da soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Öğrenimini bir Cizvit okulu olan La Fleche kolejinde yaptı. Burada iyi bir matematik eğitimi alan Descartes, daha sonra bu bilim dalını felsefeye örnek yapmış ve Analitik Geometri’nin temellerini kurarak matematiğe önemli bir katkıda bulunmuştur. Descartes, felsefesinin temellerini 1617’de girdiği Hollanda ordusunda subayken kurdu. Özgün felsefesini burada ve başka Avrupa ordularında aldığı görevler süresince geliştirdi. O çağda kış mevsimlerinin askeri etkinliği yavaşlatması nedeniyle kendini derin düşünceye verecek bol ve uzun süreler bulmuştur. Sonraları yazdığına göre 1619-20 kışında hava o denli soğukmuş ki bir gün sabahtan, evini ısıtan büyük sobanın içine girmiş ve bütün gün içinde kalarak derin düşünceye dalmış. Sobadan çıktığında felsefesinin ana çizgilerini artık kurmuş durumdaymış. Descartes ordudan ayrıldıktan sonra bir süre Paris’te yaşadı. 1698'de Hollanda’ya göçtü ve orada 20 yıl oturdu. Zamanın en hoş görülü ve bağımsız düşünceye saygı gösteren özgür ülkesi Hollanda’da bile, Galileo’ya inanışı ve kendi düşünceleri nedeniyle hakkında soruşturma açıldığı oldu. 1649'da, felsefeye ilgi duyan bir kişi olan İsveç kraliçesi Christina’nın çağrısı üzerine, kendisine ders vermek için İsveç’e gitti. Kraliçenin günlük derslerini sabahın beşinde almakta diretmesine ve İsveç kışlarının soğuğuna, Descartes ancak birkaç ay dayanabildi: 1650’nin Şubat ayında 54 yaşında öldü.

Bilgi Felsefesi

Descartes felsefesinin odağını bilgi konusu oluşturur. Bilgiye verilen önem, Modem düşüncenin ortaya çıkış döneminin çok belirgin olan başka bir niteliğidir. Ortaçağ’dan kalan dogmacı bilgi dizgesinin yadsınmasıyla bilginin yeni baştan yapılanması sorunu doğmuş ve böylece de dikkatler bilginin doğası ile kaynağı üzerine çevrilmiştir. Ayrıca, bilginin uygulamada sağladığı olanak ve yararların büyüklüğü de anlaşılmıştı. Descartes’tan 35 yaş büyük olan çağdaşı, İngiliz filozofu Francis Bacon “bilgi güçtür” ya da “bilgili olmak güçlü olmaktır” deyişiyle bunu vurgular.

Descartes, geçmişten bize kalan ve sorgulanmadan doğru olarak benimsenmiş hiçbir inancın, usumuzun süzgecinden geçmeden bilgi olarak kabul edilmemesi gerektiğini ileri sürüyordu. Çünkü gelişen bilim, Eski Yunan’dan kalan ve doğru olarak benimsenmiş inançların yanlışlığını bir bir ortaya koymaktaydı. Öyle ise, diye düşünmüştür Descartes, doğruluğu kesin olan bir inanç bulursak, onu bilgiye temel olarak alır, başka bilgileri de, tıpkı matematikte belitlerden türetim yaptığımız gibi, bu bilgiden türetebiliriz. Pekiyi, bu öbür bilgilerimizi kendisinden mantık yoluyla türeteceğmiz temel bilgi nasıl bulunabilecekti? Bu temel bilgi öyle olmalıydı ki, doğruluğu apaçık olmalı ve anlığımızda açık ve seçik olarak kavranabilmeliydi. İşte Descartes böyle bir apaçık doğru bulabilmek amacıyla güvenilir sayılmış olan inançları dizgesel bir biçimde usun süzgecinden geçirir. Usun süzgeci olarak kullandığı ise, yine bugün “Descartes” adından ayrı olarak düşünemediğimiz “yöntemsel kuşku”, yani doğruyu bulma yöntemi olarak kuşkunun kullanılmasıdır. Descartes bu yönteme göre, ele aldığı her bir inancın kuşku götürüp götürmediğini sınamış, böylece kuşkulu inançları eleyerek, doğruluğu kuşku götürmeyen bir bilgi saptamaya çalışmıştır. Bu arayış içinde ise şu ortaya çıkmıştır: Hangi inancı alırsak alalım ve bu inanca ne denli bağlı olursak olalım, bunun, doğruluğundan kuşku duyabilecek bir yönü bulunabilmektedir. Yeterli bir derinlik ve ayrıntıyla ele aldığımızda, inandığımız her şeyden kuşku duymak için bir neden bulabiliyoruz. Öyle ise, demiştir Descartes, madem ki her şeyden kuşkulanıyorum, şu halde kesin olan bir şey, benim kuşku duyuyor olduğumdur. Kuşku duyduğum kesin ve doğrudur, çünkü her şeyden kuşku duyduğum inancından bile kuşkulanacak olsam, yine de kuşku duyuyor olurum. Oysa, kuşku duyduğum ne ölçüde kesinse, düşünüyor olduğum da o ölçüde kesindir. Çünkü kuşku duymak düşünmektir; düşünüyor olmadan kuşku duymaya olanak yoktur. Descartes, böylece ünlü çıkarsamasına varır: Eğer düşündüğüm böylece kesinse, düşünen bir varlık olarak varolduğum da kesindir. Düşünüyor olduğum, varolduğumun kanıtıdır. “Düşünüyorum; öyle ise varım”.

Kendisinin bir düşünen varlık olarak varolduğunun kanıtı Descartes için öbür bilgilerin üzerine kurulacağı bir apaçık doğruluktur. Bu gibi apaçık doğru inançların anlığımızda doğuştan bulundukları ve sonradan öğrenilmediklerini ileri süren Descartes, bu savıyla Modem Çağ Usçu geleneğini kurmuştur. Kimi temel bilgilere doğuştan sahip olduğumuz savında kendisini Spinoza ve Leibniz gibi ünlü 17. yüzyıl filozofları izlemiştir. Başka konularda Descartes’ın birçok görüşünü benimseyen İngiliz filozof Locke ise, bilginin, ancak görüp duyup, tutup, tattıklarımız, yani algıladıklarımız üzerine kurulabileceğini öne sürecektir. Bilginin algıyla başladığını savunan bu filozof, doğuştan bilgiler olabileceği görüşünü yadsır. Locke’a göre doğuşta anlık bir beyaz kağıt parçası gibidir. Üzerine gelen ilk lekeler algıyla gelir. Locke'un Descartes’a karşıt olan bu görüşü “Deneycilik” adıyla anılır. Kendisini bu görüşünde desteklemiş.olan iki 18. yy filozofu Berkeley ve Hume’dur. Usçular ve Deneyciler arasındaki tartışma, 18. yy. sonunda büyük filozof Kant’ın eleştirisine değin ateşli bir biçimde, daha sonra ise yumuşayarak, süregitmiştir.

Varlık Felsefesi

Doğa bilimi alanında Descartes önemli bir ölçüde Galileo’nun etkisi altında kalmış, bunun sonucu olarak da evreni göz kamaştırıcı bir denge içinde işleyen büyük bir makine gibi görmüştür. Öyle bir makine ki, onun içinde fiziksel nesneler ve aralarındaki itme, çarpma basınç gibi devimsel etkileşimlerden başka bir şey bulunmamaktadır. Yine öyle bir makine ki, içinde özellikle doğa üstü güçlere, tinlere ve başka gizemli varlıklara da yer olamaz. 16. yy’ ın ortalarından başlayarak yaygınlaşan bu özdekçi, ya da materyalist bilim dünya görüşü açıklama alanını giderek genişletiyor ve giderek de başarı kazanıyordu. Bu açıdan, evreni Tanrısal ve tinsel kavramlarla açıklayan Kilise öğretileri için önemli bir tehlike oluşturmak durumundaydı. Örneğin, Descartes’ın çağdaşı İngiliz düşünür Hobbes bir materyalist felsefe dizgesi geliştirmişti bile. Açıklama gücü olarak bilimden daha zayıf kalsa da, siyasal olarak, Kilise hala çok önemli bir güçtü ve yeni bilimi kuran düşünürler üzerinde kimi kez idama varan baskı yöntemleri uygulattırmaktaydı. İşte dine de bağlı bir kişi olan Descartes, yaşadığı çağda, bilim ve Kilise arasındaki bu sertleşerek büyüyen gerilimi gidermeyi amaçlayan, uzlaştırıcı bir çözüm önermiştir.

Bir yanda, Tanrı, doğa üstü güçler ve ruhlarla yapılan açıklamalar, öbür yanda da bunların hiçbirini kullanmadan, yalnız fiziksel nesne ve ilişkilerle yapılan açıklamalar. Her iki açıklama da her şeyi yalnızca kendinin doğru olarak açıkladığı savında... Descartes’ın uzlaştırıcı çözümü, her iki açıklamanın da doğru olduğunu, fakat bunların, birbiriyle hiç bir yerde örtüşmeyen, bütünüyle ayrı alanlara ilişkin olduklarını ileri sürmek olmuştur. Buna göre doğa bilimlerinin açıklamaları fiziksel evrene ilişkin olarak doğru iken, tinsel açıklamalar da düşüncelerimiz, duygularımız yani iç dünyamıza ilişkin olarak doğrudur. Fiziksel evren ve tinsel evren, birbiriyle hiç bir yerde örtüşmeyen iki varlık alanıdırlar. Örtüşmezler, çünkü biri uzayda iken öbürü değildir. Descartes, bu çözümüne temel olmak üzere varlığı iki ayrı ve birbirine indirgenemez türe ayırmıştır. Buna göre, var olduğu söylenen bir nesne, ya fiziksel (veya özdeksel) ya da tinsel varlık taşır. Herhangi bir şey bu iki tür dışında varolamadığı gibi, eğer, örneğin, fiziksel ise, tinsel olan hiçbir yönü de yoktur. Bu iki, birbirinden kesin biçimde ayrı varlık türünden oluşan evrenler o denli ayrıdırlar ki aralarında tam bir bağımsızlık sözkonusudur. İşte bu çözüme, “Descartesçı İkicilik” denir ve aynı çözüm bugün bile yaptığımız “tin ve özdek” ayrımının Yeni Çağ'daki felsefi temelini oluşturur.

Bu ikinci anlayış açısından insan dediğimiz varlık bir sorun yaratmıştır. Çünkü insan hem fiziksel (yani gövdesel) hem de dinsel (yani anlıksal) yönleri olan bir varlıktır. Descartes'çi ikicilik insana nasıl uygulanabilir? Descartes insanı tin ve gövde gibi iki apayrı varlığın biraraya gelmesinden oluşan bir bileşim olarak yorumlamıştır. Yani varlık türlerindeki ikicilik insanda da aynen bulunmaktadır, Descartes'a göre. Ancak o, tinin gövdeyi ve gövdenin tini etkilediğini de onaylar. Örneğin bir şey yapmayı isteyip ona karar vermek ve sonra gövdenin bir yerinin yanması sonucu duyulan acı gibi. Descartes'a göre bu örnekteki istek, karar ve acı, tinsel olaylar olarak, gövde ile etkileşim içindedirler. Bir yandan, varlığı, birbiriyle ortak hiçbir noktası olmayan iki türe ayırması, öte yandan da insanda bu iki varlık türünün karşılıklı etkileşime girdiklerini onaylar görünmesi, Descartes’i izleyen Usçular’ca bir tutarsızlık olarak görülmüştür. Bu düşünürlerden kimi, insan tini ve gövdesi arasında bir etkileşimin sözkonusu olamayacağını, etkileşime benzer bir durum varsa, bunun, tıpkı ik. ayrı duvar saatinin aynı anda gong çalmaları gibi, önceden kurulmuş bir uyum olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Bir tutarsızlığı içermiş olsun ya da olmasın, Descartes’ın önerdiği çözüm, onu eleştirenlerinkinin tersine, sağduyuyu yansıtmaktadır. Sağduyuyu izlemiş ve bir ölçüde de onu biçimlendirmiş olması da Descartes’i “büyük düşünür" yapan başka niteliktir.

İlk Felsefe Kitabı

Aklın İdaresi İçin Kurallar Descartes’ın kaleme aldığı ilk felsefe yazısı olarak bilinir. 1628’de yazıldığı sanılan bu kitap, felsefesinin genel ilkelerini kurduğu 1619 kışından 9 yıl sonra ve Paris’ten ayrılıp Hollanda’ya yerleşmesinden az önce tamamlanmıştır. Descartes’ın yaşamı süresince basılmayan bu yapıt, ilk kez 1701’de Amsterdam’da yayımlanmıştır. Descartes’ın kendi el yazısını bulunduran metin bugün kayıptır. Yayımlanmış olan metin ise Hollanda’dan ayrılırken ardında bırakmış olduğu bir kopyadır. Bütününün 36 kuraldan oluşması gereken kitap, eldeki durumuyla 21. den sonra son bulmaktadır. Kitabın bütünü eğer Descartes 36 kuralın tümünü yazmış ise üç bölüm olarak düşünülmüştür. İlk 12 kural onun genel yöntemini, sonraki 12 bu yöntemin matematiğe uygulanışını, elde bulunmayan en son 12 kural da felsefeye uygulanışını açıklayacak biçimde planlanmıştır. Kurallar, sonradan Yöntem Üzerine Konuşma da daha kısa olarak verilecek ve kuşku ile yoğrulacak yöntemin ilk dile getirilişidir. Descartes, felsefesinin başlangıcını

oluşturan bu aşamada kesinliğe varabilmenin yolunu, yöntemini belirlemeye çalışır. Öğretisine göre kesinlik yalnızca kuşku götürmez olan düşünceler için sözkonusudur. Bilgi ise ancak kesin olandır. Kesinliğe başkalarının yetkesine güvenerek, ya da herkesin apaçık doğru olarak kabul ettiği inançları benimseyerek gidilemez. Yapılması gereken, bu inançların doğruluğunu saptamaktır. Bu saptama ise adım adım, kuşku götürmez ve açık seçik önermelere ulaşmakla olur. Açık ve seçik olmanın yolu, kaypak ve karmaşık olan her düşünceyi öğelerine bölmektir. Bu öğelerin doğru olup olmadıkları daha kolayca anlaşılabilecektir. Doğruluğu yalnızca us kavrar. Doğru oldukları böylece saptanan önermelerden kendileri tam olarak açık ve seçik bir biçimde görülemeyen önermeler tümdengelimle çıkarsanabiliyorsa, bunların doğruluğu da güvenilirdir.

Aklın İdaresi İçin Kurallar Türkçe ’de ilk olarak Mehmet Karasan’ın çevirisiyle 1945 ’te çıkmış (Devlet kitapları) Kuram Yayınları'nda Yöntem Üzerine ile birlikte basılan Aklı Yönlendirme Kuralları'ndan başka Sosyal Yayınlar'da yeni çıkan Engin Özden çevirisi üçüncü Türkçe çeviriyi oluşturuyor.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe