Mantığın Arındırılması Üzerine

Spinoza


Deneyimlerim bana, günübirlik hayattan edindiğimiz şeylerin aldatıcı ve güvenilmez olduğunu öğretmiştir; beni korkutan ve meşgul eden şeyleri incelediğimdeyse bunların, iyi ve kötülükleriyle ruh halime etkide bulanan şeyler olduğunu fark ettim. Bunun üzerine bütün şeyleri belirleyen, ruh halimize etkide bulunan ve benim de ona dahil olabileceğim, gerçek anlamda iyi bir şeyin olup olmadığını araştırmaya karar verdim. Kısa bir süre içinde bulmayı umduğum o şeyi, kendimden emin bir şekilde kendime ait hissettiğimde, belki de bu, bütün ruh halimi derinden etkiyecek bir şey olacaktır.

Artık kesin kararımı verdim: Yüzeysel bakınca, henüz emin olunmayan bir şey için eldekinden vazgeçmek pek de akıllıca gelmiyor. İtibarın ve servetin insana ne kadar faydalı olduğunu biliyorum; ama henüz etrafta görülmeyen ve yeni olan bir şeyin peşinden büyük bir ciddiyetle koşturunca, söz konusu itibar ve servetten vazgeçmem gerektiğini anladım.

Bana büyük bir mutluluk bahşedeceğini varsaydığım söz konusu nimetlerden vazgeçerek onları elimin tersiyle itmem gerektiği konusunda da artık çok emindim. Ayrıca eğer söz konusu şeyler, bana mutluluk vermeyeceği halde gene de ben onların peşinden koşuyorsam, o zaman daha da kötü olacak ve hayat boyu boşa kürek çekmiş olacaktım.

Nitekim, yaşama yeni bir perspektifle başlamanın mümkün olup olmadığını zihnimde epeyce bir ölçüp biçtim; ya da en azından şimdiye kadar sürdürdüğüm şu hayatımda büyük bir değişikliğe gitmeden bunu yapıp yapamayacağımı yeniden görmek istedim. Artık çare yok, bunun boş bir uğraş olduğunu kesinlikle anlamış durumdayım.


Yaşamın insanlara en çok sunduğu ya da insanların eğer onların davranışlarını baz alırsak peşinden deli gibi koştukları sözüm ona büyük güzelliklerin üç şeyde somutlaştığı anladım: Para, itibar ve zevkusefa. Zihnimiz bunlarla o kadar meşgul ki, insanın bunların dışında başka bir güzelliğe yönelmesi pek mümkün olamıyor.

Zevkusefaya bakacak olursak; insan zihni, sanki bundan başka keyif alınacak herhangi bir şey yokmuş gibi onunla ne kadar çok meşgul oluyor, öyle değil mi? İnsan bunlarla o kadar çok oyalanıyor ki başka bir şeyi düşünecek mecali kalmıyor. Zevklerin hemen ardından gelen o melun karamsarlık ruh hali yok mu, zihnimizi bütünüyle olmasa da önemli ölçüde darmadağın etmekte ve sonra da bütünüyle körelmesine neden olmaktadır. İtibar ve servet peşinden koşmak da hemen hemen aynı kapıya çıkar; hele özellikle de bunlar hayatın merkezi olunca ve bunlardan başka herhangi bir mutluluk kaynağı olmayınca...

İnsan zihni en çok da itibar hırsına kapılınca aşırı bir meşguliyet içerisine giriyor. Zira sahip olduğumuz diğer bütün mal ve mülkün esas nedeni de sonuçta itibar elde etmek değil midir? Bu nedenle de diğer iki şeyi (itibar ve servet) elde edince, zevkusefanın ardından gelen karamsarlık pek de hissedilmiyor. Ama sonradan onlara sahip olma duygusu daha da artarak gelişiyor ve bunu bir alışkanlık haline getiriyor. Sürekli daha fazlasını elde etmek için koşuşturup duruyoruz. Ancak sonradan hayallerimiz boşa çıkıyor ve yeniden umutsuzluğa kapılıyoruz ki hemen ardından da daha büyük bir karamsarlık ve mutsuzluk baş gösteriyor. Kuşkusuz, itibar hırsının bize en büyük zararı, hayatımızı kendi kurallarımıza göre değil fakat başkalarınınkine göre yaşamaya zorlamasıdır; çünkü itibar elde etmek için zorunlu olarak başkalarının arzuladıklarını arzular, reddettiklerini ise reddederiz.

Bütün bu boş şeylerin, yeni bir yaşam tarzına yönelmenin önünde engel olduklarını gördüğüm, yani ya onu ya da başka bir şeyden vazgeçmem gerektiğini anladığım için, hangi kurallara göre yaşamanın daha yararlı olduğu sorununu incelemeye karar verdim. Çünkü az önce de bahsettiğim gibi, bunun neticesinde, henüz elimin altında olmayan bir şey için elimdeki kesin bir şeyden vazgeçmem gerekecekti. Üzerinde biraz düşününce de değişik bir yaşam tarzına yönelik yeni arayışımın pek de yanlış olmadığı kanaatine vardım. Nitekim elde edeceğim yeni şeyler, her ne kadar henüz elimin altında olmasalar da, yine de doğası gereği sağlamdırlar ve beni daima mutlu edeceklerdir; sözüm ona elimin altında olanlarsa, az önce açıkladığım gibi doğası gereği sallantıdadır ve dolayısıyla tam da elimin altında oldukları söylenemez.

Bu düşüncemi daha da derinleştirince anladım ki, bu konuda tabii bunu birazdan daha da etraflıca açıklamayı umuyorum henüz gerçekleşmemiş ama iyi bir konumu, kesin ama kötü olan bir duruma yeğlemek gerekir. Gerçi bu girişimimle artık tehlikeli sularda yüzdüğümün farkındayım; bu nedenle de bütün gücüm ve yeteneklerimle, tıpkı ölümcül hastalığa yakalanmış bir hastanın kalan son takatiyle derman arayışına girişmesi gibi, ben de ne olduğunu henüz bilmediğim o argümanların peşine düştüm. Ama tesellim şu ki, herkesin peşinden koşuşturduğu sözüm ona o güzelim şeylerin varlığının, bizim açımızdan sadece yararsız değil fakat aynı zamanda zararlı olduğunun da bilincindeydim. Hatta bunlar çoğunlukla, onlara sahip olanların felaketlerinin de kaynağıdır; bunların peşinden tutkuyla koşuşturanların yaşadıkları felaketlerin kaynağı oldukları ise kesindir.

Zenginlik peşinde koşarken birçok tatsız olayla karşı karşıya kalanları sayısız örnekten biliyoruz; kimileri servet uğruna tehlikeler atlatırken, bazıları da bunun uğruna hayatlarını vermişlerdir. Aynı şekilde birçok insan, itibar elde etmek ya da onu kaybetmemek uğruna felaketlerin kucağına atlamak zorunda kalmıştır. Benzer şekilde tensel zevklere olan düşkünlükleri nedeniyle birçok insanın çok erken yaşta hayata veda ettiklerini de az görmedik.

Şimdi bütün bu anlatılanlardan sonra, yaşadığımız felaketlerin nedenlerini, içinde bulunduğumuz koşullarda aramamız gerektiği, yani felaketin sözüm ona mutluluk getiren ve tutkuyla bağlandığımız o şeylerin doğasından kaynaklandığı kanaatine vardım. Çünkü sevilmeyen bir şey için kavgaya tutuşulmayacağı gibi onu kaybettiğimizde de üzüntüye neden olmaz; bu durumda, başkası sahip olunca neden kıskançlık krizine girilsin ki; dolayısıyla bunları kaybedince ne korku ne de nefret duyarız. Çünkü söz konusu kötücül duygular, ancak az önce bahsettiğimiz şeyler arzulanınca ve bunlar elde edilemeyince ortaya çıkar. Ancak ebedi ve sonsuz bir şeye dönük tutku, ruhumuza mutluluk ve gönenç kazandırır; böylece her türden üzüntünün de önüne geçilmiş olur. İşte arzulanması gereken ve bütün imkanlarla elde edilmesi gereken budur!

Yukarıda yer alan, “Konuları bütün ciddiyetiyle ele alacağım” cümlesini boşuna yazmamıştım. Her ne kadar konuyu kafamda açıklığa kavuşturmuş olsam da gene de söz konusu zaaflardan, yani açgözlülükten, zevk düşkünlüğü ve hırstan bütünüyle arındığımı ileri süremem.

Daha önceden de belirttiğim gibi zihnimiz ancak bunlar üzerinde düşündükten ve söz konusu zaaflardan kurtulduktan sonra yeni bir hayat tarzına yönelebilir. Nitekim bu da beni çok mutlu eder, çünkü gördüm ki insanlar, söz konusu zaaflarımıza karşı kullanabileceğimiz panzehire hiç de direniş göstermiyor. Gerçi başlarda bu türden sevindirici durumları az ve kısa süreli olarak yaşamaktaydım. Ancak şimdi, gerçek mutluluğun kaynağını keşfettikçe, mutluluk veren durumların süresi de uzamaya başladı. Özellikle de para, itibar hırsı ve zevk düşkünlüğüne, başka amaçlar için değil de, öylesine, sırf bunları elde etmek için uğraşıldığını gördükten sonra, bunların ne kadar zararlı olduklarını bir kez daha anladım. Eğer bunlar başka ulvi amaçlar uğruna elde edilmiş olsalardı, o zaman insan zorunlu olarak daha ölçülü olacak ve bunlar da o kadar zarar vermeyecekti. Nitekim o durumda bunlar, amaçlanan hedeflere hizmet eder ve geliştirici bir rol oynardı ki bunu da yeri geldiğinde etraflıca açıklayacağız.

Şimdi gerçek iyilik derken neyi kast ettiğimi ve en yüce iyiliğin ne olduğunu açıklayacağım. Düzgün anlaşılabilmek için önce iyi ve kötü kavramlarının göreceli olduklarını vurgulamakta yarar var; çünkü bazen aynı şey, bütünüyle içinde bulunduğu ilişkilerden dolayı, hem iyi hem kötü olabilmektedir; tıpkı mükemmel ve mükemmel olmayan kavramlarında olduğu gibi. Doğal yapısı içinde ele alınan bir şey, varlık nedeniyle ne mükemmeldir ne de berbattır; özellikle de bazı şeylerin, ebedi olan doğa yasaları çerçevesinde ve belirli kural ve düzen içinde geliştiğini gördükten sonra. Ne yazık ki insanoğlu, taşıdığı zaaflar nedeniyle kendisiyle ilgili kuralları kavrayamamakta ama kendi durumundan katbekat karmaşık olan bir başka insanın doğasına tanıklık etmektedir. Nitekim insanoğlu, söz konusu doğaya tam olarak sahip olamamasının nedenlerinden hareketle de, mükemmel olabilmek arzusuyla kendisine çeşitli araçlar edinmeye zorlanmaktadır. Belirli bir amacı gerçekleştirebilmek için icat edilen araçlar çoğu kez gerçek iyilik olarak nitelendirilirken, en yüce iyilik ise başka insanlarla söz konusu doğayı (şeyleri) paylaşmak olarak düşünülmektedir. Söz konusu doğanın ne olduğu ise uygun yerde açıklanacaktır; kanımca bu, birlik düşüncesidir, yani düşüncenin bütün doğayla birliği.

Benim peşinden koştuğum amaç işte budur. Şahsen böylesi bir durumu elde etmeyi ve buna birçok insanın katılımını sağlamayı çok istiyorum. Elimdeki bilgiyi, birçok insanla paylaşmak için verdiğim uğraşlarım, benim mutluluğumun esas kaynağıdır; amacım onların bilgisiyle arzularının benimkilerle bir olmasıdır.

Ancak bunu gerçekleştirebilmek, yani doğaya hükmetmek ancak doğanın birçok yasasını bilmem ve uygulamamla mümkün olur. Ayrıca olabildiğince buna uygun bir toplumu oluşturacak insanları da o seviyeye kolayca getirebilmek gerekir. Bunu gerçekleştirebilmek için hem ahlak felsefesi hem de eğitim teorisiyle haşır neşir olmak da gerekir. Hedeflerimize varabilmek için sağlık da çok önemlidir, bu nedenle tıp biliminin de ihmal edilmemesi yerinde olur. Mekanik bilimi de kesinlikle ihmal edilmemelidir, çünkü onun sayesinde hem zor işler kolaylaşmakta hem de bu bilim dalı bize zaman ve güç kazandırmaktadır. Bunları içinde en önemlisiyse kuşkusuz mantığın iyileştirilebilmesi için yeni bir yöntemin bulunması ve böylece hem zihnimizde yer edinmiş yanlışların ayıklanması hem de şeylerin içerdiği iyi ve kötü tarafların oldukça sorunsuz bir şekilde fark edilebilmesidir.

Artık herkesin de farkettiği gibi amacım, insanlığı ve insanlıkça mükemmel bir seviyeye getirilmesini istediğim bütün bilimleri, belirli bir hedef ve amaca yönlendirmektir. Dolayısıyla biz de bu amaca hizmet etmeyen bilim dallarını bir kenara koyacağız. Bir başka ifadeyle, bütün davranışlarımız ve düşüncelerimiz hedefimize yönelik olacaktır. Ancak bunu yaparken ve özellikle de zihnimizi doğru istikamete yönlendirirken, yaşamımızı da yoluna koymalı ve bize faydalı olan bazı yaşam kuralları da geliştirmeliyiz. Bu yaşam kuralları kanımca şunlardır:

1. Ne bizi hedefimizden saptıracak başka yollara sapmalıyız ne de halkın kavrayışıyla uyumlu olmayan bir konuşma tarzı benimsemeliyiz. Halkın kavrayışına uygun bir davranış sergilediğimizde hemen bunun semeresini alabiliyoruz. Bu yolla insanların dikkatini gerçeklere yönlendirmeliyiz.

2. Keyif veren şeylerle sağlığımıza uygun olduğu ölçüde uğraşmalıyız.

3. Para ve buna benzer araçları, sadece yaşamımızı idame ettirmek ve sağlığımızı korumak için edinmeliyiz. Hedeflerimizle çelişmediği sürece de ülkenin örf ve adetleriyle uyumlu yaşamalıyız.

Şimdi sıra, yukarıda kısaca ifade ettiğim kuralların gerçekleşmesi için nelerin yapılması gerektiğine geldi. Hedeflerimize yönelik görevlerin yerine getirebilmesi için zihnimizi buna hazırlamalı ve daha fazla geliştirmeliyiz.

Şimdi de benden, doğanın bize dayattığı kuralları ortaya koymam beklenmektedir. Şu ana kadar bilginin kaynağına ilişkin yaptığım açıklamalar, bazı şeylerin kabul edilmesini, bazılarının da reddedilmesini zorunlu hale getirmektedir. İyilerin içinden en iyisini seçerken hem doğayı hem de kendi yeteneklerimi geliştirecek ve böylece her ikisinin de mükemmelleşmesini sağlamış olacağım.

Dikkatimizi yoğunlaştırdığımızda, bilginin esas olarak dört ana yoldan geldiğini anlarız:

I. Başkasından duymak suretiyle ya da başka bir işaret yoluyla edindiğimiz bilgiler.

II. Doğrudan kendi deneyimlerimizden edindiğimiz ve dolayısıyla mantığımızın da düzeltme ihtiyacı duymadığı bilgiler. Tesadüflerle edindiğimiz bu bilgilerin karşısında herhangi başka bir deneyimden edinilmiş bilgiler olmadığı için de bunlara tesadüfen edinilmiş bilgiler diyoruz.

III. Herhangi bir şeyin özü hakkında bir başka şey üzerinden edinilen bilgiler. Ancak edindiğimiz bu bilgilerden emin olamayız, çünkü bu bilgiler ya bir sonuçtan nedenselliğe gitmek suretiyle elde edilmişlerdir ya da aynı özellikleri gösteren genel bir olgudan tikele gitmek suretiyle elde edilmişlerdir.

IV. Sonuncuya gelince; ya doğrudan şeylerin özünden ya da dolaysız etkisinden hareketle edinilen bilgiler.

Şimdi bunları bazı örneklerle açıklamaya çalışacağım.

Doğum günümü ya da anne ve babamın kim olduklarını başkalarından duymak suretiyle biliyorum, ama bu bilgilerden hiçbir şekilde kuşku duymadım.

Bizzat yaşamadım ama güvenilmez bir deneyim sayesinde bir gün öleceğimi biliyorum. Buna inanıyorum, çünkü her ne kadar farklı yaşam sürelerine sahip olsalar ve aynı hastalıktan ölmeseler de, yine de bana benzeyen canlı türlerinin öldüğüne bizzat şahit oldum. Aynı şekilde, yağın ateşi harladığını, suyun ise söndürdüğünü, her ne kadar bu deneyimleri bizzat ben yaşamasam da biliyorum; ya da köpeğin havlayan bir hayvan, insanınsa düşünen bir canlı olduğunu. Nitekim son olarak, yaşamda lazım olan araç gereçlerin tamamını da neredeyse biliyorum.

Bir başka şey üzerinden bilgi edinme şöyle oluyor: Kendi bedenimizi başka bedenlerden ayırt etmeyi öğrendikten sonra, ruhumuzun sadece bu bedenle birlikte var olduğunun ayırdına varıyoruz. Bu birleşme sonucunda hislerimizle algılamaya başlıyoruz. Ancak bu birleşmenin ve hislerin nasıl meydana geldiğini ise mutlak bir şekilde bilmiyoruz. Ya da görme yetisine sahip olduktan ve uzağımızdaki bir nesneyi olduğundan daha küçük algıladıktan sonra, güneşin veya başka şeylerin de gördüğümüzden daha büyük olması gerektiğine hükmedebiliyoruz.

Şimdi de şeyleri, özünden hareketle kavrama konusuna geldik. Bir şeyin özünü kavradıktan sonra onun ne olduğunu kesin olarak bilebilirim ki bu da bir şeyi bilmektir. Ya da eğer bir ruhun olduğunu biliyorsam, bu durumda o ruhun mutlaka bir bedenle birlikte var olduğunu da biliyorumdur. Örneğin bu yöntemle, iki ile üçün toplamının beş olduğunu biliyorum. Ya da birbirine paralel olan çizgilerden birine paralel olan üçüncü bir çizginin, diğer çizgiye de paralel olduğunu biliyorum. Ne var ki şu ana kadar bu yöntemle edindiğim bilgilerin miktarı çok fazla değil.

Şimdi az önce saydıklarımı daha iyi açıklayabilmek için bilgi edinme yöntemlerinin tamamını tek bir örnekte toplamak istiyorum. Elimizde üç farklı rakamın olduğunu varsayalım; şimdi öyle bir rakam daha bulalım ki bununla üçüncü rakam arasındaki orantının aynısı birinci ve ikinci rakamda da olsun. Ticaretle uğraşanlar hemen dördüncü rakamı nasıl bulacaklarını söyleyeceklerdir. Tabii ki onlar, okulda öğretmenlerinden öğrendikleri söz konusu metodu henüz unutmamışlardır. Başkaları ise bunu önce en basit rakamlar üzerinde dener ve sonra da kuralı genelleştirirler. Bense bu örnekteki rakamların kendiliğinden ortaya çıkacağı bir yöntemden bahsediyorum: 2, 4, 3, 6. Bu kıyasa göre aranan rakamın 6 olması gerekir, çünkü ikinci ve üçüncü rakamın birbiriyle çarpımından elde edilen sonucu birinci rakama bölerseniz, gene aynı orantıya sahip başka bir rakamı, yani 6’yı elde edersiniz. Bilmediğiniz halde bu formülle dördüncü rakamın ne olması gerektiğini ortaya çıkarabildiğinize göre şimdi alınacak bütün sonuçların doğru olacağına hükmedebilirsiniz. Matematikçiler, Öklid’in [Eukleides] 7. kitabındaki 19. kuraldan haberdar oldukları için hangi sayıların birbiriyle nasıl orantılı olduklarını da bilirler. Bunu, doğanın orantı yasasının özgünlüğünden de biliyoruz; örneğin, birinci ve dördüncü rakamın toplamı, ikinci ve üçüncü rakamın toplamına eşittir. Ancak buna rağmen verilen sayılar arasında bir oran görmüyorsunuz; bunu fark ettiğinizde de onu söz konusu formül sayesinde değil fakat sağduyunuzla ve öylesine sayılara bakarak yapıyorsunuz.

Şimdi de hedefe rahat bir şekilde ulaşabilmek için, saydığım araç ve yöntemlerin hangisinin daha yararlı olduğuna dair bazı açıklamalar yapmalıyım.

Bunlar şunlardır:

1. Mükemmel hale getirmek istediğimiz doğamızı çok iyi bilmeliyiz; bu nedenle maddenin doğası hakkındaki zorunlu bilgiye de gerekli olduğu kadar vakıf olmalıyız.

2. Bu sayede şeylerin birbirinden farklılıkları, birbiriyle benzerlikleri ve karşıtlıkları hakkında da kesin bilgilere ulaşabiliriz.

3. Sonra da şeylerin neye dayanıklı veya neye dayanaksız olduğuna hükmedebiliriz.

4. Nitekim edindiğimiz bu veriler, hem doğanın sunduğu hem de insanoğlunun edindiği bilgilerle kıyaslanmalıdır.

Böylece insanoğlunun, mükemmelle ne kadar yakınlaşabileceği de kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

Şimdi bütün bunlardan sonra, bilgiye sahip olma yöntemleri içinde hangisini seçmemiz gerektiği konusuna gelelim.

Birinci yöntemde gördüğümüz gibi, her ne kadar söz konusu bilgiler güvenilebilir olsa da, yine de bunlar başkaları üzerinden edinildikleri için, şeylerin özünü kavramamızı sağlayamazlar. Bir şeyin varlığı hakkında kesin bir bilgiye ulaşılamadığı için, sonradan göreceğimiz gibi bu türden bilgilerin, yani duymak suretiyle edinilmiş bilgilerin kesinliği, bilim dünyasında kabul edilmemektedir. Bizzat kendi deneyimimizle saptanmamış ve dolayısıyla sadece duyma yoluyla edinilmiş bilgiler, kesin olmadıkları için ikna edici de olamazlar.

İkinci yönteme gelirsek; yukarıdaki örnekte de gördüğümüz gibi aranmakta olan orantının kesin olarak elde edildiğini söyleyemeyiz. Bunu güvenilmez bulduğumuzdan ya da sonucunun görülememesinden dolayı söz konusu etmiyoruz. Bu yöntemle ancak şeylerin doğası hakkındaki kısmi bilgilere ulaşılabilir. Bunlar hakkındaki kesin bilgi, ancak özlerinin bütünüyle kavranmış olmasıyla mümkündür. Ne yazık ki bu yöntem de bilim dünyası tarafından kabul görmemektedir.

Üçüncü yöntemle, şeyler hakkındaki ideye kısmen ulaşılabilir ve hatta büyük bir yanılgının olmayacağı da söylenebilir. Ancak buna rağmen bu yöntemin de aradığımız mükemmele ulaşmamızda kullanılacak temel araç olduğunu söyleyemeyiz.

Sadece dördüncü yöntem, şeylerin özüne dair bilgiler verebilir, hem de herhangi bir yanılgı içermeden. Bu nedenle de araştırmalarda bu yöntemin kullanılmasına öncelik verilmelidir.

Şimdi bilinmeyen şeyler hakkındaki gerçek bilgilere nasıl ulaşabileceğimizi ve bunu en bütünlüklü olarak hangi yöntemle yapabileceğimizi açıklamaya girişeceğim.

Hangi bilginin bize lazım olduğunu anladıktan sonra şimdi de hakkında bilgi sahibi olmak istediğimiz şeylerin özüne hangi yol ve yordam kullanılarak ulaşılabileceğini görelim.

Bu konuya eğilmeden önce söz konusu incelemenin sonsuza kadar devam etmeyeceğinin altını çizmekte de yarar var. Gerçeğe ulaşmak amacıyla takip edilecek yöntemin hangisi olduğunu saptamak için, önce bu yöntemi saptayacak ikinci bir yöntem, sonra ikinci yöntemin nasıl olması gerektiğini saptayacak üçüncü bir yöntem ve en nihayet sonsuza dek devam edecek bir yöntem araştırmasına girmeye gerek yoktur. Tabii ki bu yol takip edilerek gerçek keşfedilemez, daha doğrusu hiçbir gerçek bu yolla keşfedilemez.

Bu iş tıpkı maddi araçlara benzer, açıklamak için onlarınkine yakın argümanlar geliştirilir. Örneğin, çeliği dövmek için bir çekice ihtiyaç vardır. Çekici elde etmek için bir başka çekiç ve araca ve onu elde etmek için de bir başka çekiç ve araca ihtiyacın olması gibi... Eğer biri, gerçeği böyle sunarak insanları ikna etmeye çalışsaydı, insanların söz konusu çekicin ana maddesi olan çeliği üretme imkanı olmazdı. İnsanlar ilk dönemde işe, doğuştan gelen yeteneklerini kullanarak hiç de mükemmel olmayan en basit aletleri üreterek başlamışlardı. Bunu başardıktan sonra da daha az emekle ama daha iyi aletler üretmeyi becerebildiler. Sonra insanlar, birbiri peşi sıra gelen emeklerle basit aletler üretmişler, ardından da var olana dayanarak daha az emekle ama daha kaliteli aletlere ve işlere yönelmişler ve en sonunda da çok küçük bir emekle büyük işleri başarabilir hale gelmişlerdir. Doğuştan gelen yeteneklerini kullanan zihnimiz de aynı yolu izlemektedir; önce zihinsel aletler ve bu aletlere dayanarak yeni zihinsel etkinliği sağlayan yeni bir kuvveti meydan getirmektedir. Zihnimiz, yeni kuvvet ve yeni aletlere dayanarak yeniden başka aletler ve güçlere erişmekte ve sonra da yeni araştırmalar üzerinden daha karmaşık olan alet ve kuvvetlere doğru yol almaktadır, ta ki bilgeliğin doruğuna ulaşıncaya kadar.

İnsan, gerçeğin nasıl ve hangi metotla araştırıldığım bilince, mantığının da doğuştan gelen yetenekleri kullanarak aynı yol ve yöntemi takip ettiğini, daha ileri gidebilmek için de yeni aletler ürettiğini görmektedir. Bunu daha anlaşılır kılmak için devam ediyorum:

Gerçek ide (hakikaten gerçek bir ide’miz vardır) görünür olandan farklıdır. Daire, farklı bir şeydir, dairenin ide'si daha farklı. Bir dairenin ide’si, bir dış çeperi ve merkez noktası olan şeyle aynı değildir; bir cismin kendisiyle onun idesinin farklı olması gibi. Bir şekilde bir ide’nin kendisi, cismin kendisinden farklı olduğu için kavranabilmektedir. Ama biçimsel varlığından farklı olan ide, başka bir varlığın nesnesi olabilir; bu varlık da bir başka açıdan anlaşılabilen ve kavranabilen gerçek bir varlık olabilir ki bu da sonsuza kadar devam eder.

Örneğin bir insan olarak Petro, bir gerçekliktir; ama Petro’nun ide’si, Petro’nun nesnel varlığıdır, ki bu şekilde o, reeldir ve Petro’dan farklıdır. Petro’nun idesinin reel ve özgün bir varlık olması, onun kavranabilir olmasını da sağlamaktadır. Yani bir başka ide'nin nesnesi gibi.

Petro’nu ide’sinin biçimsel olarak sahip olduğu her şeyi bu ide de içerebilmektedir. Petro’nun ide’sinin ide’si de bir varlıktır ve o aynı zamanda başka bir ide’nin nesnesi olabilmektedir. Bu da sonsuza kadar devam ettirilebilir.

Bunu şöyle kavrayabiliriz; Petro’nun kim olduğunu biliyorum; aynı şekilde Petro’nun kim olduğunu bildiğimi de biliyorum; Petro'nun kim olduğunu bildiğimi, bildiğimi de biliyorum vs.

Buradan da şuraya varabiliriz; Petro’nun varlığını bilebilmek için, Petro’nun idesinin ne olduğunu bilmemize gerek yoktur; Petro’nun ide’sinin ide’sini ise bilmeye hiç gerek yoktur. Bu şunu söylememle eşanlamlıdır: Bildiğimi bilmeme gerek yoktur; bildiğimi bilmemi bilmeme ise hiç bilmeme gerek yoktur. Aynı şekilde üçgenin veya dairenin varlığının en az bilinmesinin zorunlu olmaması gibi.

İdelerde durum tersinedir. Çünkü bildiğini bilmek için, zorunlu olarak önce bilmek gerekir.

Buradan da anlaşılacağı gibi bilgideki kesinlik, nesnel varlığın ta kendisidir. Yani, biçimsel varlığı ne kadar hissediyorsak, bilgimizin kesinliği de o kadardır.

Buradan da şuraya varabiliriz: Gerçeklik hakkında kesin kanaate varmak için başka herhangi bir bilgiye ihtiyaç yoktur fakat gerçek ide’ye sahip olmak yeterlidir. Çünkü az önce gösterdiğim gibi, biliyor olmamı bildiğimi, bilmem gerekmez.

Buradan da şuraya varabiliriz: Eğer herhangi bir kimse, bir şeyle özdeş olan bir ideye ya da söz konusu şeyin nesnel varlığına sahip değilse, o şeyle ilgili kesin bilgiye ulaşmış sayılmaz. Çünkü bilginin kesinliğiyle nesnel varlık özdeştir.

Eğer bir şeyle özdeş olan ide’ye sahipsek, gerçekliği saptamak için başka bir bilgiye ihtiyaç duyulmaz; bu durumda gerçeklik için ayrıca bir bilgi edinmeye gerek yoktur, çünkü onunla ilgili ide'ye, yani şeylerin nesnel varlığına sahibizdir. Eğer herhangi bir gerçekliği ya da bir şeyin nesnel varlığını ya da om ait ide’yi doğasına uygun bir sıralama içinde araştırıyorsak, bu durumda yapılması gereken tek şey doğru bir araştırma yöntemine sahip olmaktır.

Yöntemler zorunlu olarak, ya sonuç ya da zihinsel etkinlik üzerinden konuşur. Dolayısıyla metot, şeylerin nedenselliğini ortaya çıkaracak sonucun kendisi değildir; ancak duyumsanan şeyin diğer şeylerden farklılaştırılması, yani doğasının keşfedilmesi ve kavranması da değildir ki bu gerçek ide ile aynı anlama gelir. Öyle bir yöntem kullanmalıyız ki kendi mantıksal kapasitemizin bilincine varabilmeliyiz; ayrıca, ruhu öylesine dizginlemeliyiz ki o da aynı şekilde bilinmesi gereken her şeyi bilebilmelidir. Bunun dışında zihnimizi boşuna yormamalı ve bazı yardımcı araç ve kurallar geliştirmeliyiz.

Demek ki yöntem, yansıtılmış bilinç ya da ide’nin ide’sinden başka bir şey değildir. Bir ide’ye sahip olmadan ide’nin ide’si de olamaz, ki bu durumda ide olmadan metodun varlığından da bahsedilemez.

Demek ki belirli bir kural çerçevesinde düzenlenmiş gerçek ide’nin, ruhu yönlendirme tarzını ortaya koyan yöntem, en doğru yöntemmiş.

İki ide arasındaki ilişkiye gelince; biçimsel varlıkla onun ide'si arasındaki ilişkiyle özdeş olan mükemmel ide’nin yansıtılmış bilgisi, diğer geri kalan ide’lerden daha anlamlıdır. Dolayısıyla, mükemmel varlığın belirli bir biçimde ortaya çıkan idesinin, ruhu nasıl yönlendirdiğini ortaya çıkaran yöntem, mükemmel yöntemdir.

Anlaşılacağı gibi, birçok bilgiye ulaşan ruh, bunlara dayanarak kolayca yeni araçlar yaratır ve sonra bunlar üzerinden daha da ileriye gider. Söylenenden hareket edersek, baştan itibaren içimizde gerçek ide’ler bulunmalıdır, yani doğuştan gelen yeteneklerimiz olmalıdır ki bunların sayesinde şeyler ve edindiğimiz izlenimler arasındaki farkları saptayabilelim.

Metodun bir kısmı bundan ibarettir. Doğayı tanıdıkça, kendisini de daha fazla tanıyan ruh, aynı zamanda yöntemin de mükemmele yaklaşmasını sağlamaktadır. Mükemmele yaklaşan metot sayesinde yeniden kendisi mükemmel varlığın bilgisine daha fazla yoğunlaşabilmektedir.

Bilgisi çoğalan ruh, hem kendi yetkinliğinin hem de doğa kanunlarının bilincine varmaktadır. Kendi gücünün bilincine vardıkça da hem kurallar koyabilmekte hem de kendisine daha kolay hakim olmaktadır. Doğanın yasalarına daha fazla vakıf oldukça da kendisini boş yere uğraştıran ıvır zıvırdan kolayca kurtulabilecektir. İşte bahsettiğim yöntemin bütün marifeti budur.

Ayrıca ide, kendisine nesnel, nesnesine de reel davranıyor. Eğer doğada tek başına ve hiçbir şeyle bir birlik oluşturmayan, dolayısıyla biçimsel kurallar açısından nesnel varlığı olan bir şey bulunsaydı, bu durumda onun diğer ide’lerle herhangi bir birlikteliği de olmazdı. Yani onun üzerinden başka bir şeyi de kavrayamazdık. Diğer durumda ise, yani doğada olduğu gibi, başka şeylerle birliktelik oluşturan bir şey üzerinden topluluğun diğer şeyleri hakkında bilgiler edinilebilir, çünkü bunların nesnel varlıkları ortak bir toplulukta buluşmaktadır. Bu da demektir ki başka ide’lerle bir topluluk oluşturan söz konusu ide üzerinden diğerleri bilinebilecektir. Kısacası bilgi çoğaldıkça yeni araçların sayısı da o oranda artmaktadır.

Kanıtlamak istediğim işte buydu.

Az önce söylediğim gibi, nasıl ki ide biçimsel varlığıyla birebir örtüşüyorsa, ruh da her açıdan doğanın birebir yansıması olabilmek için kendi idelerini, doğanın çıkış kaynağı olan bütün diğer ideleri içererek yaratmalıdır. Böylece o, bütün diğer idelerin de çıkış noktası olmaktadır.

Bazıları bizim, en doğru yöntemin, mevcut normlar çerçevesinde gerçek idelerin ruhu nasıl yönlendirdiğini gösteren yöntem olduğunu kanıtlama çabamızı şaşkınlıkla karşılayabilirler. Gördüğümüz kadarıyla kanıtlarımızın pek de ikna edici olmadığı anlaşılıyor. Buradan hareketle açıklamalarımızın ve kanaatlerimizin de doğru olup olmadığı sorgulanabilir. Eğer bir karara varacaksak bunu verili idelerden hareketle yapmamız gerekecektir. Ancak verili idelerden hareket edebilmek için de bir kanıta ihtiyacımız olacaktır. Bu duruma göre önce vardığımız sonucun kanıtlanması gerekiyor ve tekrar bir sonraki ve sonra sonsuza kadar gidecek bir kanıtlama çabası...

Bunlara verilecek cevabımsa şudur: Eğer doğa üzerine araştırma yapan bir bilim adamı, tamamen bir tesadüf sonucu, verili koşullar çerçevesinde, diğer bütün idelerin kurallarını gerçek ide üzerinden elde ediyorsa, bu durumda o, vardığı sonuç hakkında kuşku duyamaz ki. Çünkü, yukarıda da gösterdiğimiz gibi hakikat kendisini, kendiliğinden ortaya koyuyor da ondan. Nasıl olsa her şey kendiliğinden ona akacaktı da ondan. Ama bu durumun çok seyrek görülmesi nedeniyle ve işi tesadüfe bırakamayacağımıza göre, ben de bu sonucu tesadüflerle değil fakat iyi düşünülmüş bir yolla elde etmenin yöntemini göstermeye çalışıyorum. Bu arada bir sonucun hakikiliğini ve doğruluğunu kanıtlamak için kullanılacak en iyi araç, gene o hakiki ve doğru sonuçtan başka bir şey değildir. Doğru bir sonucu, doğrulanmış bir sonuçla kanıtladıktan sonra daha neyi kanıtlamaya çalışıyoruz ki? Bu sayede insanların içten düşünmeye de alıştığını belirtelim.

Doğa bilimlerinde, bilimsel araştırmaların düzgün bir metotla yapılmamasının en önemli nedenlerinden biri geçmişten gelen önyargılardır, ki bunların nedenlerini sonra kendi felsefemde ortaya koyacağım. Bunun bir başka sebebi de daha sonra ayrıntısıyla göstereceğim gibi zorlu bir çaba olması nedeniyle kesin bir farklılık ortaya koymamaktır. En sonuncusu da, değişken olan insanın kalitesidir ki bunu daha önceden açıklamıştım. Tabii ki başka nedenleri de vardır ama şimdi ona hiç girmeyelim.

Eğer birileri, “Mademki doğanın hakikatleri bu kadar açıktaydı da bunları neden sen ortaya koymadın,” diye soracak olursa, onlara şu uyarıcı cevabı veriyorum: Birkaç çelişkili cümle ve kural içeriyor diye, bütün bir teoriyi yanlış kabul edip atmak mı lazım? Kanıtlarımızın sıralamasına bakıldığında hakikatleri ortaya koyduğumuz bütün açıklığıyla görülecektir. Bunu önceden açıklamamın bütün sebebi de buydu.

Eğer birileri, birinci gerçeklikten ve ondan elde ettiğimiz bütün çıkarsamalarımızdan hala kuşku duyuyorsa, bu durumda onlar, ya kendi kendilerini inkar ediyorlardır ya da ne yazık ki söylemek zorundayım, öylesine alışkanlıktan veya önyargılardan ki bu da bir tesadüf sonucu olmaktadır ruhen ve zihnen körleşmişlerdir. Bu türden insanlar kendi benliklerinin bilincinde de değiller. Bunlar bir şeyi onayladıklarında ya da reddettiklerinde neyi onayladıklarını ya da neyi reddettiklerini bilmiyorlar. Bunlar hiçbir şey bilmediklerini söylerler ama gel gör ki hiçbir şey bilmediklerini de bilmezler. Bu konuda da kesinkes emin değiller çünkü bunu söylediklerinde de hiçbir şey bilmedikleri halde bir varlık olduklarını kabul etmiş olacaklardır. Konuştuklarında da ola ki ağızlarından. bir parça doğru söz çıkar, bundan imtina etmek için kendilerini susmak zorunda hissederler. Bu türden insanlarla bilimsel konular hakkında konuşmak kesinlikle mümkün değildir. Pratik (fizik) ve toplumsal yaşamlarından dolayı bir varlık olduklarını kabul etmekte, avantajlar peşinde koşmakta ve birçok şeyi de bu nedenle onaylamakta ve reddetmektedirler. Onlara bir kanıt sunulduğunda bunun doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu da bilmezler. Bir şeyi reddedince, onu kabul edince ya da ona itiraz edince, reddettiklerini, kabul ve itiraz ettiklerini de bilmezler. Bu nedenle onları beyinsiz makineler olarak görmek de mümkündür.

Şimdi yeniden üstlendiğimiz görevi özetleyelim:

 -  Birincisi, bütün düşünsel çabamızı yönlendireceğimiz hedefimizin ne olduğunu gördük.

 -  İkincisi, mükemmel olabilmemizi sağlayacak bilgi kaynağının ne olduğunu anladık.

 -  Üçüncüsü, zihnimizin doğru işleyebilmesi için ısrarla üstünde kalınması gereken, yani verili kurallar çerçevesinde ortaya konan hakiki idenin üstünde yol alacağı ve düzgün kurallara uygun bilimsel bir araştırmanın yapılacağı esas yolun hangisi olduğunu bulduk.

Bunun doğru düzgün yapılabilmesi için yöntemin de şunlara riayet etmesi gerekir:

1. Gerçek ideyi diğer bütün izlenimlerden ayırt edebilmeli ve ruhu diğerlerinin etkisinden korumalıdır.

2. Verili şartlar ışığında bilinmeyeni kavramayı sağlayan kurallar vermelidir.

3. Boşa kürek sallamaktan yorgun düşmemek için araştırmanın sıra düzenini sağlamalıdır.

Bunları yaptıktan sonra bir dördüncüsünü daha ortaya çıkarmıştık ki, o, mükemmel varlığın idesini ortaya çıkardığında, yöntemler içinde en mükemmeli olacaktır. Bu nedenle bütün dikkatimizi, böylesi bir mükemmel varlığın kavranması çabasına vermeliyiz.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe