Maddi Şeylerin Ruh Ve Beden Arasındaki Ayrımı Üzerine

Rene Descartes


1.       Artık şimdi iş, maddi şeylerin varlığının olup olmadığını incelemeye kaldı. Nitekim bunların, doğrudan salt matematiğin konusu oldukları vakit var olduklarını en azından ben böyle olduğunu sanıyorum açık seçik bir şekilde görüyoruz. Kavrayışım ölçüsünde Tanrı’nın her şeyi yaratabileceği çok açıktır. İçinde çelişki barındırdığını kesinlikle saptadığım bir şeyi, Tanrı’nın yaratmasının mümkün olmadığı konusunda hükme varmıştım. Ama tasavvur edilebileceği gibi, kendi üzerimde maddi şeyleri incelerken de denediğim bazı yöntemlerle ortaya çıkan bulgular, bu türden şeylerin var olduğunu göstermektedir. Tasavvur yeteneğinin ne olduğunu dikkatlice göz önüne getirdiğimde, bunun, bilginin varlığıyla her an mevcut ve zihin üzerinde etkide bulunan bir şey olduğu görülür.

2.       Aradaki ayrım aydınlansın diye tasavvurun gücü ile düşünce arasındaki farkı ciddi bir şekilde incelemekte yarar var. Örneğin zihnimde bir üçgen canlandırdığımda, onu hemen düşüncemde, sadece üç kenarlı ve kapalı bir figür olarak değil ama aynı zamanda onu gözümün önündeymiş gibi usumda hayal ederek yaratıyorum. Bu duruma da “tasavvur etmek” diyoruz. Bunu şimdi, bin kenarlı bir figüre uyarladığımızda da, bunun nasıl olması gerektiğini düşünebiliyorum ama bunu daha öncekinde olduğu gibi, yani sanki onu görüyormuşum gibi tasavvur etmekte zorlanıyorum. Bin kenarlı bir figür olmamakla birlikte ondan pek de farklı olmayan ama ondan daha belirsiz, belki on bin kenarlı ya da daha fazla kenarlı bir cismi düşündüğümdeki her cismani şeyi ister istemez tasavvur yeteneğimi devreye sokarak düşünebiliyorum bu durumda o figürün, esasta, bin kenarlıdan farklı olmadığı görülecektir.

3.       Şimdi, beş kenarlı bir figüre yoğunlaştığımızda, onu tıpkı bin kenarlıda olduğu gibi zihnimizde tasavvur edebiliyoruz ancak beşgen olması nedeniyle düşüncemizin hemen onun beş kenarına ve aynı şekilde kapsadığı yüzeye yoğunlaştığını fark ediyoruz. Bu arada zihnimin bir şeyi tasavvur ederken, düşünürken sarf ettiği çabadan daha fazlasını sarf ettiğini fark ediyorum. Zihnimizin bu iş esnasında yaşadığı gerilim, tasavvur ile salt düşünce etkinliği arasındaki farkı açıkça ortaya koymaktadır.

4.       Öte yandan, tasavvur gücü ile salt düşünce etkinliği arasındaki farkı düşününce, tasavvur gücünün, zihnim ve varlığım için zorunlu olmadığı görülür. Tasavvur gücüm olmasa bile şimdiki kişi olarak kalacağım muhakkaktır. Buradan da şuraya varabiliriz: O şey, benden farklı olan başka bir şeyle ilintilidir. Şunu kolayca görebiliyoruz: Zihnimiz, var olan herhangi bir cismi fark ettiği ve dikkatini ona verdiği anda, onunla ilgili bir tasavvur ortaya koyabiliyor. Bu düşünce tarzı, salt düşünceden farklıdır; çünkü zihnimiz salt düşünceyle, ötekinden farklı olarak kendimize dönmekte ve o şeye yoğunlaşmaktadır. Ama eğer zihnimiz, tasavvur gücüne başvuracaksa bu durumda o bunu, söz konusu şeye ve onun içindeki öze bakarak yapmaktadır. Tasavvur ettiği şey, ya düşündüğümüz ya da duyularımızla algıladığımız cismin bir yansımasıdır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum: Ancak var olan cisimlerin tasavvuru olabilir. Bunun nasıl yapıldığını açıklamanın başka hiçbir yolunu bulamadığım için, buna dayanarak olasılıkla cisimlerin var olabileceğini tahmin ediyorum, ama sadece olasılıkla; ayrıca her şeyi özenle ve titizlikle incelememe karşın, usumuzdaki bu açık seçik cisimli doğa kavramında herhangi bir cismin zorunlu biçimde var olduğuna dair hiçbir kanıt sunamayacağımı görüyorum.

5.       Salt matematiğin ögesi olan söz konusu cisimlerin dışında, daha birçok şeyi (ki bunların bazısı belirsizdir) tasavvur edebiliyoruz; örneğin renk, ses, tatlar, acı ve buna benzer şeyler. Salt düşünce veya hafıza yoluyla edinilen imgelerden daha yetkinini duyularımız üzerinden algılıyoruz ki şimdi de bu duyuların ne demek olduğunu ve bunlar üzerinden cisimlerin varlığı hakkında kanıtlar edinip edinemeyeceğimizi incelemeliyiz.

6.       Şimdi hafızamı zorlayarak, zihnimin neleri, duyular üzerinden cisim olarak kabul ettiğine ve bunu hangi gerekçelerle gerçeklik olarak yaptığına, sonraki süreçte de bunların hangisini kuşkuyla karşıladığıma ve şimdi bunlar hakkında ne düşündüğüme gelelim.

7.       Birincisi; başımın, ellerimin, ayaklarımın ve başka uzuvlarımın olduğunu ve bedenimin de bunlardan ibaret olduğunu bir gerçeklik olarak kabul etmiştim. Bu bedeni de ya kendimin bir parçası ya da kendimin tamamı olarak görmüştüm. Sonra da bu bedenin başka birçok cisimle yan yana ve bu cisimlerle bir şekilde etkileşim içinde olduğunu biliyorum ki bunlar bazen kabul edilebilir bazen de kabul edilemez şeylerdir; kabul edilebilir olanların mutluluk, kabul edilemez olanlarınsa acı hissettirdiğini de biliyorum. Mutluluk ve acı hissetme duygularımın ötesinde, açlık, susuzluk gibi başka duygularımın da olduğunu hissediyordum; bunların yanı sıra bazı tensel temasların bedenimde haz duygusuna, bazılarınınsa üzüntüye ve hatta öfke gibi başka hislere neden olduklarını da fark etmiştim. Öte yandan, bedenimin dışında cereyan eden bazı yayılmaların olduğunu, çeşitli figürlerin ve hareketlerin bulunduğunu ki bunların bazılarının sert, bazılarınınsa sıcak ve başka özellikler taşıdıklarını; ayrıca ışık, renk, koku, tat ve ses gibi şeylerin bulunduğunu; bunların dışında gökyüzünün, yeryüzünün ve denizlerin ve başka cisimlerin de birbirinden ayırt edilebildiğini görüyordum.

8.       Bizzat hissettiğim ve söz konusu bütün özellikleri taşıyan o ideler, boşuna bilincimde ortaya çıkmıyorlardı, zira onlar bilincimde yer almayan ve ondan tamamen bağımsız olan şeyleri, yani söz konusu cisimleri yansıtıyorlardı. Bu idelerin zihnimde kendiliğinden ortaya çıktıklarını da fark ettim; duyularımla herhangi bir cismi hissetmediğimde, istesem bile buna ait ideler zuhur etmiyordu ama cisim var olduğunda onu hissetmek zorundaydım.

9.       Duyular yoluyla ortaya çıkan idelerin, tarzları itibarıyla, zihnimdeki önbilgilere ya da bilince veya daha önceden belleğime kazıdığım imgelere dayanarak canlandırdıklarımdan daha canlı ve daha etkin olmalarından dolayı, bunların kesinlikle benim irademle ortaya çıkmadıklarına kanaat getirdim. Bu durumda onların sadece başka şeylerden, yani zihnime başka yerden gelmiş olan idelerden çünkü bunlar, onların bir benzerleridir kaynaklanmış olmaları ihtimali kalmaktadır.

10.     Ayrıca geçmişte, mantıktan ziyade duyularımın yardımıyla hareket ettiğimi düşündüğümde ve bizzat tasarladığım idelerin bunlar kadar etkin olmaması ve ayrıca benimkilerin de çoğunlukla onlardan aşırma parçalardan ibaret olması nedeniyle, kendi kendime, bunları daha önceden de duyumsamadığım için, herhangi bir özgün ideye sahip olamayacağımı telkin etmiştim.

11.     Eğer, incelediğim bedenin, başkalarından çok bana ait olduğunu bir şekilde ileri sürüyorsam, bunun için yeterince nedenim vardır. Ayrıca kendimi ne ondan ne de diğerlerinden hiçbir şekilde kurtaramıyordum, çünkü onun hissettiği her şeyi ben de aynen duyumsuyordum; onun belli uzuvlarında hissettiği acı ve gıdıklanmaların aynısını ben de başka uzuvlarımda değil ama aynısında hissediyordum.

12.     Peki böyle bir şey nasıl zuhur ediyor? Ben de tenimde hissettiğim acıların ruhumda üzüntüye, hissettiğim arzuların ruhumda sevince, ayrıntılı tarif etmeme gerek olmayan midemdeki hissin acıkmaya neden olduğunu ve bunun üzerine yemek yediğimi, boğazımın kuruması üzerine su içtiğimi biliyorum ancak bunların nedeninin, doğanın bana öğrettiğinden başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Tahrik edilmekle irade ve sonra yemek yemem ya da hissedilen acıyla buna neden olan şey arasında ve sonra bu ilişkiden doğan bilinç ve üzüntü ve daha birçok şey arasındaki ben bunların duyular üzerinde etkide bulunan nesneler olduğuna karar veriyorum gerçekten herhangi bir yakınlık (affinitas) söz konusu değildir; ama bunların doğanın bana öğrettiği şeyler olduğundan eminim. Bunların böyle bir davranış göstereceğine dair ikna olmuştum, çünkü bunların kanıtlanmasından çok önce de böyle şeyler yaşanacağını biliyordum.

13.     Ama sonra bazı deneyimlerim, duyularıma olan güvenimi birbiri peşi sıra sarsmaya başladı. Şimdiye kadar yuvarlak olduğundan emin olduğum kalelerin, yakınlaşınca köşeli ve tepesine oturtulmuş heykellerin de yerden bakınca küçücük kaldıklarını gördüm. Bunun gibi sayısız birçok şey hakkında, sadece dışsal değil aynı zamanda içsel duyularım üzerinden, edindiğim kararlarımın yanıltıcı olduklarını keşfettim. İçte hissedilen acıyı başka nasıl hissederiz ki? Daha önceden, bir bacağı ya da bir kolu kesilmiş birilerinden, kesilen uzuvlarının bulunduğu yerde acı hissettiklerini dinlemiştim; bu nedenle ben de hissettiğim bazı acıların gerçek olup olmadığı konusunda şüpheye kapılmıştım.

14.     Bu türden kuşkuların nedenlerine ilişkin iki genel kural daha ekledim. Bunlardan birincisi, gündüz gözüyle hissettiklerimi, bir kez bile olsa rüyamda da hissetmeyeceğime dair herhangi bir kural yoktur. Rüyamda gördüklerimin, dıştan, bana ait olmayan şeyler üzerinden gelmediğinden emin olduğum için, bunların, gündüz gözüyle edindiğim izlenimlerden kaynaklandığına karar verdim. İkinci nedense şuydu: Varlığımın kaynağının ne olduğunu henüz bilmediğimden ya da en azından onu henüz bilmediğimi varsaydığımdan, bunun, doğanın bir cilvesi olduğunu, yani en gerçek şey olarak kabul ettiğim duyguların bir yanılgıdan ibaret olduğunu düşünmemin önünde bir engel oluşturmayacağına karar verdim.

15.     Nedenlerine gelince; duyularımın gerçek olduğundan emin olduktan sonra bunlara yanıt vermenin zor olmadığını anladım. Beni mantık dışı birçok şeye yönlendirebilen doğanın, bize öğretmiş olduğu hiçbir şeye kesinlikle güvenmemek gerektiğini anladım. Her ne kadar hissettiklerim irademe bağlı olmasa da, gene de bunların bana ait gibi görünmediklerini ve içimde henüz keşfetmediğim bir nedenden kaynaklanabileceklerini düşünmemem gerektiğine karar verdim.

16.     Şimdi, varlığımı ve onu meydana getiren nedenleri daha açık bir şekilde kavramaya başladıktan sonra, hislerimin yansıttığı her şeyin doğru olamayacağını ama buradan hareketle de her şeyi kuşkuyla karşılamanın da doğru olmayacağını anladım.

17.     Şimdi ilk kez açık ve aydınlık bir şekilde görüyorum ki bildiğimiz bazı şeyler, tıpkı Tanrı’nın birbiriyle ilişkisi olmayan şeyleri ayrı ayrı yerleştirmesi gibi en azından ben böyle düşünüyorum birbirinden ayrı ve birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi durabilmektedir. Hangi gücün, bunların ayrı şeyler olduğunu hissettirmek istediğini şimdi tartışmanın da bir anlamı yoktur. Ancak bundan hareketle şu kanaate vardım: Varım; doğama ve özüme, düşünen bir şeyden başka hiçbir şeyin ait olmadığını da şu an biliyorum. Varlığımın ve özümün, düşünen bir şeyden başka bir şey olmadığını güvenle söyleyebiliyorum. Belki bana aslında kesinlikle demem lazım, çünkü bunu sonra ortaya koyacağım yapışık duran bir bedene sahibim; nitekim varlığımla ilgili olarak kesin bir ideye sahip olmam nedeniyle, düşünen fakat genleşmeyen; bedeni hakkında kesin ideye sahip olan ancak sadece genleşen ve düşünmeyen bir şeye sahibim; bu da göstermektedir ki bedenimden farklı ve onsuz varlık gösterebilen bir varlığım ben.

18.     Ayrıca Ben’de farklı bazı yeteneklerin olduğunu da görüyorum; tasavvur eden ve hisseden yetenekler ki bunlar olmadan Ben'in bütününü en açık bir şekilde düşünebiliyorum. Ama onlar Ben’siz düşünemiyorlar, çünkü düşünmeye dair en ufak bir töz olmadan varlar. Onların varlıkları, herhangi bir düşünce (intellectio) kavramıyla bağdaşmıyor ancak onları şeylerin bir türevi olarak kendimde fark edebiliyorum.

19.     Ayrıca yer değiştirme, farklı çehrelere bürünme ve buna benzer başka yetenekler de keşfediyorum ki bunlar da en az öncekiler gibi hem düşünceye dair herhangi bir töz olmadan düşünemiyorlar hem de onlar olmadan var olamıyorlar. Ama bunların da eğer bunlar bir varlıksa genleşebilen ancak düşünmeyen unsurlara sahip olmaları gerekir. Çünkü bunların kavramları, açık bir şekilde genleşmeyi ama düşünmeyi içermemektedir.

20.     İçimde duyular dünyasının idelerini algılayan ve kavrayan pasif bir yetenek olduğunu görüyorum; ancak eğer bu içimde ya da bunu yaratan ve etkide bulunanda herhangi bir aktif yeteneğe neden olmuyorsa, onun hiç kimseye bir faydası olamaz. Bunun içimde hakikaten herhangi bir etkisi olamaz, çünkü bunun düşünme yeteneğini gerektiren herhangi bir etkisi bulunmuyor; söz konusu ideler benim herhangi bir etkim sayesinde değil fakat çoğunlukla irademe karşı gelircesine ortaya çıkarılıyor. Bu durumda geriye, beden gayrı herhangi bir töz olması kalıyor. Ancak onun, gerçeklikte ya biçimsel ya da açıklanamaz bir şekilde bulunması gerekiyor; zira o ide’yi gerçeklikte, söz konusu yetenek sayesinde ortaya çıkarmıştır. Örneğin yukarıda bahsedildiği gibi, ya bu töz herhangi bir cisim ya da doğası gereği cismani, dolayısıyla bunların hepsini biçimsel olarak içermelidir, ya da o Tanrı’dır; ya da cisimden daha yüce ve dolayısıyla gerçekliğin olağanüstü bir şekilde içerdiği bir varlıktır.

21.     Ancak Tanrı, bir hilekar olmadığına göre ki bunun böyle olmadığı çok açık, bu durumda ide’ler hemen bir anda içimizde ortaya çıkmaz ya da başka bir cisim üzerinden zuhur etmezler, çünkü onlar, gerçeklikte biçimsel değil, fakat olağanüstü bir suretle yer alırlar. Tanrı bana bu şeyi bilme değil fakat güçlü bir inanma yeteneği verdiğinden, bunların da cisimlerden kaynaklanması gerekir, halbuki Tanrı bir hilekar değildir, dolayısıyla bunların cisimden değil, fakat başka bir şeyden kaynaklanabileceğinin gösterilmesi gerekir. Bu da demektir ki cismani şeyler vardır.

22.     Ancak buna rağmen, belki de bunların hepsi benim duyularla algıladığım gibi cismani olmayabilir; çünkü duyularla algılanan birçok şey ya karanlıkta kalmakta ya da bulanıktır. Ama bunların içerdiği birçok şey, ki ben böyle düşünüyorum, genel olarak bakıldığında içerilen bu şey, salt matematiğin konusudur.

23.     Diğer kalanlarsa ya özgün şeylerdir, örneğin güneşin büyüklüğü, formu olması gibi ya da varlığı çok az görülebilen ışık, ses, acı ve bunlara benzer olgulardır. Ancak bu şüpheli ve belirsiz şeyler hakkındaki bilgiye ve gerçekliğe sahip olma umudum vardır; çünkü Tanrı bir hilekar değildir. Öbür türlü ya düşüncemde herhangi bir yanlışlık olmamalıdır ya da Tanrı bana bu yanlışlığı düzeltme yeteneği vermiş olmalıdır.

24.     Artık şu tartışılmazdır ki hakkımda bana bilgi veren her şey, bir parça da olsa gerçeklik içermektedir. Çünkü adına doğa dediğimiz ve her şeyi kapsayan şey ya Tanrı’nın kendisidir ya da her şeyi kapsayan bu düzen bizzat onun tarafından yaratılmıştır; kendi özgün doğamla ilgili olarak da onun yarattığı ve benimle ilişkili olan şeylerin tamamını anlıyorum.

25.     Şunu anladım ki acı çektiğimde, açlık, susuzluk ve başka şeyler hissettiğimde bana mutsuzluk duygusu veren bir bedenim olduğunu gösteren öğretiden başka hiçbir şey yoktur. Bunun da bir parça gerçeklik taşıdığını kesinlikle unutmamam lazım.

26.     Ayrıca doğayı, acı hissederek, açlık ve susuzluk çekerek öğreniyorum. Bir bedenimin olduğunu da sadece bu yolla, yani bir kaptanın gemisine sahip olması gibi değil fakat onunla bir bütünlük oluşturduğumu ve onunla kaynaştığımı görerek öğreniyorum. Aksi takdirde hissettiğim acıyı bedenimin aracılığıyla değil fakat sadece düşünen bir varlık olmam nedeniyle, salt düşünce aracılığıyla hissederdim; tıpkı kaptanın gemideki bir amayı gözüyle görmesi gibi ben de bedenimin besin ve su ihtiyacım, karışık bir açlık ve susuzluk hali olarak görmez fakat bunu hemen algılardım. Nitekim açlık, susuzluk ve acı hissetme halimiz, bedenimizle usumuzun birleşerek zihnimizde yarattıkları bir bilinç halinden başka bir şey değildir.

27.     Ayrıca doğa bana, kendi bedenimden başka birçok farklı cismin de bulunduğunu ve bunların bazılarının peşinden koşmam bazılarından da uzak durmam gerektiğini öğretiyor. Tabii ki buradan hareketle de birbirinden çok farklı cismi ve her ne kadar bu cisimlere benzeseler de olması gerektiği gibi onlardan farklı olan renk, ses, koku, tat, ısı ve sertliği duyumsadığımı görüyorum. Beden ve ruhumdan oluşan Ben, algıladığım bazı hislerden kesinlikle hoşlanırken bazılarından da çok rahatsız olmaktadır; dışımdaki cisimlerin bazıları, üzerimde birçok kanaldan rahatlatıcı etkide bulunurken, bazılarınınsa kesinlikle rahatsız ettiği aşikardır.

28.     Doğanın bana öğrettiği birçok hakikate rağmen, gene de onun hakkındaki gerçekleri dile getirmektense, bugüne kadar edindiğim bir alışkanlık nedeniyle, düşünmeden ve dolayısıyla doğru olmayan kanaatlere vardığım da olmuştur. Örneğin, duyularım üzerinde etkide bulunmayan bütün bir uzamın boş olduğunu ya da herhangi bir bedendeki sıcaklığın, usumda daha önceden var olan sıcaklık idesiyle benzeştiğini; beyaz ya da yeşil denince usumdaki “beyaz”ın ve “yeşil”in söz konusu olacağını ya da acı ve tatlı gibi tatların da duyularımda önceden yer aldığını ya da gökcisimlerinin, kulelerin veya başka nesnelerin büyüklüğünün duyu organlarıma yansıdıkları kadar olduğunu vs.

29.     Bu arada her şeyi yerli yerince oturmak açısından “doğanın bana öğrettiği gibi” bir ifadeden neyi kast ettiğimi de açıklamam gerekiyor. “Doğa” derken de kelimenin dar anlamında, yani Tanrı’nın bize bahşettiği ve var olan şeylerin bütünlüğünü (complexio) kapsayan şeyi kast ediyorum. Çünkü bu bütünlük, zihnimdeki birçok şeyi; olmuş bir şeyi olmamış gibi yeniden yaratmayan ve tabii ki doğal yoldan algılayabildiğim her şeyi içermektedir. Kısacası bedenle ilişkili olanları ve hatta onun yerçekimine ve daha birçok şeye tabi olduğu gerçeğini de içermektedir. Tabii ki burada bunların tamamını söz konusu etmeyeceğim ama Tanrı’nın bana, beden ve ruhumun bileşimi sayesinde edindirdiklerinden bahsedeceğim. Söz konusu “doğa”, bana acı ve sıkıntı veren şeylerden uzak durmamı, hoşlandıklarımın da peşinden gitmemi öğretiyor; ancak duyularımız üzerinden edindiğimiz bilgileri mantık çerçevesinde kontrol etmemizi öğretip öğretmediği belirsizdir; çünkü hakikatin ne olduğuna karar vermek, bedenle usumuzun değil fakat ruhumuzun işidir.

30.     Örneğin, eğer gökteki bir yıldız, bir alevin ateşi kadar üzerimde etki bırakmıyorsa bunun nedeni kuşkusuz ateşin yıldızdan daha büyük olduğunu görmem değil fakat çocukluğumdan bu yana böyle düşünmeye, nedensiz bir şekilde alışmış olmamdır. Eğer ateşin çok yakınına gelmemden dolayı acı hissediyorsam, bunun nedeni ateşin içinde acıya benzer bir şeyin olması değil fakat onun bize ısıyı ve acıyı hissettiren şeyi ki bu kesin böyledir içermesindendir. Ya da bir mekanın üzerimde herhangi bir duyguya neden olmaması o mekanın boş olduğunu göstermez. Bunun ve daha birçok şeyin esas nedeni, benim doğanın yasalarını tersinden algılamamdan kaynaklanmaktadır. Halbuki doğa duyularımızı, ruhumuz doğru bilgiler edinsin diye yaratmıştır. Onların üzerinden aldığımız bilgileri, doğanın kuralları çerçevesinde, doğru mu yoksa yanlış mı, uygun mu yoksa uygunsuz mu diye muhakeme ederiz ve bu surette gerçeği keşfederiz, çünkü bedenimizin dışındaki cisimler hakkındaki bilgilerimiz çok karanlıkta ve karmakarışıktır.

31.     Ne var ki daha önce de çok açık bir şekilde belirttiğim gibi, Tanrı’nın inayetine rağmen, önceki kararlarım yanlıştı. Ama şimdi ufukta buna dair yeni bir sorun daha gözükmektedir; doğa bana duyularımın algılamalarına göre bazı şeyleri arzulamamı bazılarından da kimi zamanlar yanlış kararlar verdiğim için uzak durmamı salık veriyor. Nitekim bazıları, içinde zehir bulunduğu halde, önlerine sunulan yemeklerin lezzetine aldanmaktadır. Ne var ki doğa insana, lezzetli yemekleri arzulamayı öğretirken zehri doğrudan göremediği için kendisini ondan sakınmasını öğretmez. Şimdi buradan çıkan sonuç: Doğam bütün bilgilere sahip olamaz. Ama bu kimseyi şaşırtmamalıdır, zira sınırlılıkları olan insanoğlunun mükemmel doğası da sınırlılıklar içerir.

32.     Peki, doğa da bizi sıklıkla yanlış kararlara sevk etmez mi? Örneğin, hasta birinin hoşlandığı bir içeceğin ona daha fazla zarar vermesi gibi. Buradan da onların doğalarının bozulduğu sonucuna varabiliriz. Ama bu, hasta bir insanın da, tıpkı sağlıklı bir insan gibi Tanrı’nın bir kulu olduğu gerçeğini gizlemez. Buradan da o kişinin, Tanrı’dan hilekar bir doğa edindiği çelişkisine varıyoruz.

33.     Aynı şekilde doğa kanunlarına uygun bir şekilde imal edilmiş, çark ve ağırlıklarla donatılmış bir saati ele alalım. Nasıl ki sahibinin ihtiyacını görmek için imal edilmiş bu saat, ustanın yapım hatası nedeniyle ara sıra yanlış gösteriyorsa, insanoğlu da öyledir. Kemik ve sinirlerden, kas ve damarlardan, kan ve deriden oluşan, yani ruhu olmayan bir bedeni; aynı hareketleri yapan ama insan iradesine sahip olmayan, dolayısıyla ruhsuz bir makineye benzetebiliriz. Buradan hareketle de hasta olduğu halde, hastalığını daha da azdıracak içeceği içen bir hastayı anlayabiliyorum. Nitekim normal şartlarda o, içeceği boğazını ıslatması için içecekti; çünkü sinirlerin ve diğer uzuvların birbiriyle uyumunun sağlanabilmesi için beynindeki susuzluk duygusunun tetiklediği bu ihtiyacı gidermek zorundadır.

34.     Yeniden az önceki saat örneğine geri dönersek; normalde zamanı yanlış gösteren saat için “doğasına aykırı davranıyor” dememiz lazım. Eğer insan bedenini, belirli bir hareket için kurgulanmış olan bir makine olarak kabul edersek, bu durumda onun da içmeyerek sağlığını korumasını, doğasından sapma olarak görebiliriz. Ama buna rağmen şu “doğa” için verdiğim son örneğin birinciden farklı olduğu gözümden kaçmıyor. Bu örneklerde kullandığım “doğa”nın, yani hasta birini sağlıklı bir insanla, bozuk bir saati de sağlam bir saatle kıyaslamanın, düşünceme bağımlı basit bir kavram olduğunun bilincindeyim, çünkü bu kavram, söz konusu nesnelerle sadece yüzeysel bir ilişkiye sahiptir. Daha önceki açıklamalarımda ise “doğa” kavramını, nesnelerde içkin, yani önemli oranda hakikati içeren anlamda kullanmaktaydım.

35.     Eğer susuzluk hali, gerçek anlamda herhangi bir susuzluktan değil de, bir bağımlılıktan kaynaklanıyorsa, bu durumda o insanın doğasının bozulduğundan, hasta bir beden ve zihnin bozukluğundan, dolayısıyla doğanın içinde bulunduğu bir yanılgıdan bahsedilebilir. Çünkü doğa, içmenin ona zarar vereceğini bile bile onda bir içme ihtiyacı yaratmaktadır. Bu durumda son olarak, Tanrı’nın neden “doğa” olarak adlandırdığımız şeyin aldatıcı tarafını engellemediği sorusu kalmaktadır.

36.     Burada bir kez daha vurgulamak istiyorum ki bedenle ruh arasındaki en önemli fark, bedenin doğası gereği her zaman bölünebilir, ruhunsa hiçbir şekilde bölünemez olmasıdır. Ancak şimdi bedenimi, yani kendimi, düşünebilen bir şey olarak inceleyince görüyorum ki, birbirinden ayrışabilen parçalarım yoktur, fakat birleşiğim ve basbayağı bütünlüklüyüm. Bedenle bütünüyle birleşik gözüken ruhumuzu ele aldığımızda görüyoruz ki, bedenin herhangi bir kısmını, örneğin bir kolunu ya da bacağını kestiğimizde, ruhtan da herhangi bir parça kopmuş olmuyor. Ben’in bir parçası olan irade, duyumsama ve bilme yetenekleri de eksilmiyor, nitekim ruhun duyumsama ve iradesi de eksilmiyor. Aksine, düşüncede bedeni, bütün uzuvlarına, genişleyebilen bütün parçalarına ayırabilirim ve bunları da birbirinden ayrı tasavvur edebilirim ki bunu bile ruhun bedenden tümüyle ayrı olduğunu ama tam olarak nerede yer aldığını bilmeden kanıtlayabilirim.

37.     Bedenin her parçasının ruh üzerinde etkide bulunmadığını ama sadece beynin ya da bütünlüklü bilincin merkezi olduğu varsayılan küçük bir parçasının etkide bulunduğunu söyleyebilirim. Burada tek tek saymaya gerek görmediğim birçok deneyimin de gösterdiği gibi bu merkez, davranış konusunda diğer parçaları yönettiği gibi ruhu da yönlendirmektedir.

38.     Şunu da vurgulamalıyım ki, doğası gereği bedenin herhangi bir parçası, uzağında olduğu herhangi bir parçasını, eğer onunla doğrudan bir bağlantısı ve onun üzerinde bir etkisi yoksa, hareket ettirmeye muktedir değildir. Örneğin üzerinde A, B, C ve D noktaları bulunan bir halat düşünelim. D noktası en sonunda yer alan halatın ucundan çekiştirelim. Doğaldır ki bu durumda A noktası da hareket edecektir. B ya da C noktasından tutarak çekiştirdiğimizde de A noktası hareket edecektir ama D olduğu yerde hareketsiz kalacaktır. Aynı durumu insanın bacağındaki bir ağrıda da görebiliriz. Fizikten öğrendiğim gibi bacak ya da ayaktaki bir ağrı veya başlatılan belirli bir hareket tıpkı az önceki halat örneğinde olduğu gibi sinirler üzerinden önce beyine, sanki bacakta ruh varmışçasına oradan da ruha iletilmekte ve böylece ruhun acı duyması sağlanmaktadır. Hissedilen acı, sinirler üzerinden önce kaval kemiğine, sonra baldır ve böğüre, orandan da bel ve boyundan geçerek ayaktan beyne ulaşmış olacaktır. Ama bu ağrıyı ayağın başka bir parçası hissetmeyebilir, doğrudan ara parçalardan geçerek beyne ulaşır ve orada ayağın acısını ruhta hissettirir. Başka uzuvların ağrısı da aynı yolla ruha ulaşır.

39.     Son olarak şunu da kayda geçelim; parçalarında cereyan eden her hareketi kayda geçen beyin, ruhu da doğrudan etkilemektedir; ancak o, bütün hareketleri değil fakat sağlıklı insan usunun hayatta kalmasını sağlamak için duygulardan en yücesini ve en çok yararlı olanını iletmektedir. Deneyimlerin de gösterdiği gibi, doğanın bize duyumsattığı hislerimizin tamamındaki bunlar, Tanrı’nın yüceliği ve inayetinin en iyi kanıtıdır bu özellik mevcuttur.

40.     Ayak sinirleri ani ve etkili bir şekilde hareket ettirildiğinde, hızla omurilik üzerinden beynin merkezine ve oradan da ruha, ayakta bir ağrı olduğunu hissetmesi için bir işaret verilmektedir. Böylece o da, ayaktaki ağrıya neden olan etkinin giderilmesi için gereğini yapmaktadır.

41.     Ama Tanrı insanın doğasını farklı da yaratabilirdi. Örneğin, ağrıyı beyne ve ruha farklı bir şey olarak ya da ağrıyı doğrudan bacağa, aradaki uzva veya başka herhangi bir uzva doğrudan hissettirebilirdi; ancak bunların hiçbiri insanın varlığını korumasını sağlayamazdı. Aynı şekilde susadığımızda da boğazımızda bir kuruluk hissederiz ve o da sinirler üzerinden beynin merkezine bir işaret göndermektedir. Bu da ruhta bir susuzluk hissi yaratmaktadır. Tabii ki sağlığımızın korunması, yani susuzluğumuzun giderilmesi için bu bilgiye hayati açıdan ihtiyacımız vardır. Bütün diğer durumlarda da aynı şey geçerlidir.

42.     Açıktan görüldüğü gibi insan doğası, tabii ki Tanrı’nın yüce inayetinin bir ifadesi olarak, bedenle ruhu birlikte yaratmıştır. Ama tabii ki bu, ara sıra yanılmayacağımız anlamına da gelmez. Bazen bilgilerin beyin merkezine, ayağın ucundaki bir ağrıdan değil de başka bir uzuvdan geldiği varsayılabiliyor. Ya da bu ağrı, sanki gerçekten ayak zarar görmüş gibi doğrudan beynin merkezinde oluşabiliyor ve böylece hisler yanılabiliyor.

Tekrar eden hareketler beyinde etki yaratırken ruhta da aynı duygunun ortaya çıkmasına neden olur; örneğin ayağın verdiği acının etkisi, beynin merkezinde ve ruhta, mantıklı olması nedeniyle bedenin başka bir uzvundan değil fakat ayağın acısı olarak hissedilir ve algılanır. Ya da eğer boğazın kurumasından kaynaklanan susuzluk, sağlığın zorunlu bir ihtiyacı olarak değil de bir alışkanlık nedeniyle ortaya çıkıyorsa, bu durumdaki aldatılmayı, sağlıklı zamanımdaki aldatılmaya yeğlerim. Diğer konularda da aynı şartlar geçerlidir.

43.     Bu bakış açısının sadece doğamın bir parçası olan hatalarımı fark etmemde değil, aynı zamanda onları kısmen düzeltmem veya bütünüyle önlemem konusunda da olağanüstü yararı olmaktadır. Bedenimde duyumsadığım günlük bildirimlerin büyük bir çoğunluğunun doğruluğundan endişe etmeme gerek yoktur. Çünkü hem bunlar büyük oranda doğrudur hem bunları doğrulamak için birkaç duyu organımı birden kullanırım; hem anlık hisleri belleğimdekilerle kıyaslarım hem de gündelik olanlarla geçmişte olanları birbiriyle karşılaştırırım ve böylece mantığımın hatalı olanları kolayca ayıklamasını sağlarım.

44.     Şu günlerde karşılaştığım aşırı şüpheciliği de komik bulduğumu belirtiyorum. Özellikle de sözlerim rüyada görülenlerle uyanıkken yaşananlar arasındaki farkı görmeyenleredir. Şimdi görüyorum ki her ikisi arasında büyük bir fark var; özellikle de rüyada gördüklerimle, belleğimde yeri olan yaşadıklarımı ilişkilendirmek veya gündüz gözüyle yaşananları birbirine karıştırmak arasında. Rüyadaki gibi biriyle karşılaşsam ve o bir anda yeniden kaybolsa, nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmesem, belki bu durumda anlık yaşadıklarımı zihnimin bir oyunu olarak algılayabilirim, ki bu durumda haksız da sayılmam. Yok ama biriyle gündüz gözüyle karşılaşsam, onun nereden ve ne zaman geldiğini görsem, bütün olayları kesintisiz yaşasam ve bunu belleğimdekilerle kıyaslasam, bu durumda bunun bir rüyada değil fakat gerçek hayatta olduğunu bilirim. Ayrıca eğer bütün duyu organlarım, zihnim ve ruhum devrede ve birbiriyle ilişkideyken, bunların arasında herhangi bir çelişki de görülmüyorsa ve ben hiçbir şey algılamıyorsam, bu durumda bunun da gerçekliğinden şüphe etmemek gerekir. Bunlardan da şu sonuç çıkarılabilir: Tanrı bir hilekar olmadığına göre duyularım da beni yanıltmıyor.

Yaşadıklarımızı her an sınavdan geçirme fırsatımız olmadığından, insanoğlu kimi zaman tekil olaylarda yanılgılara düşebilmektedir. Bu da doğamızın bize bir cilvesidir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe