Kurucu Rasyonalizm Ve Diktatör Sosyal Karar Verici

Charles Rowley

 

Kurucu rasyonalizmin temel fikirlerine kaynaklık eden kişi, aklı, açık ve seçik öncüllerden yola çıkan mantıksal çıkarsamalar olarak tanımlayan, büyük düşünür Rene Dcscartes’tir. Bu fikirlerin bir sonucu olarak, rasyonel eylem de, bütünüyle bilinen ve kanıtlanabilir hakikatlerin belirlediği eylemler anlamına gelmeye başlamıştır (Hayek, 1973, s. 10). Bu iddiadan, sadece aklın insanı toplumu yeniden yaratmaya muktedir kılması gerektiği ve geleneğe, örfe, ve aslında, bizzat tarihin kendisine gerektiği, aksine, sırf aklı kullanarak istihfafla bakmak icap ettiği sonucunu çıkarmak kolay olmuştur. Bu genel yaklaşım, en yetkin örneğini, rasyonel olarak kurgulanmış bir toplumsal sözleşmeye dayanarak bir toplum yaratılması fikrinde bulmuştur. Thomas Hobbes ve Rousseau’nuu ileri sürdüğü bu fikir, 20. yüzyılın ikinci yarısında John Rawls’un İktisadi felsefesiyle yeniden canlanmıştır.

Kartezyen anlamda eylemin bütünüyle rasyonel olması, sosyal tercih sürecine katılan herkesin, ilgili hakikatlerin tamamının bilmesini gerektirmektedir. Gerçek hayatta ise, bireylerin hepsinin, toplumun üyelerinin çoğunun eylemlerini belirleyen özgül nedenleri bilmesi mümkün değildir (Hayek, 1973, s. 12). Kurucu rasyonalistler açısından bu gerçeği göz ardı etmek ve bunun yerine, tanı bir açıklama ve kontrol gerektiren her gerçekliğin bazı akıllarca bilindiğini kabul etmek daha uygundur. Bu tipik yanlış, muhtasar yanılgı olarak bilinir ve ciddi hatalarla malul bir sosyal bilime yol açar.

Sosyal kurumların çoğunun mevcut şeklini almasının altında yatan neden, toplumsal süreçleri belirleyen özgül gerçeklerin ekseriyeti ile ilgili giderilemez bir cehaletin aşırı yaygınlığıdır. Eylemlerimizi yönlendiren muaşeret kurallarının ve bu kuralları destekleyen kurumların çoğu, toplumsal düzenin içine giren özgül gerçeklerin bilinçli bir açıklamasını yapabilecek herhangi bir bireyin bulunmasının imkansızlığı karşısında geliştirilmiş adaptasyon davranışlarıdır (Hayek, 1973, s. 13). Bilinçli davranışlarla ilgili standartları, bireysel eylemin niyetlenmediği halde ortaya çıkan sonuçları üzerinde uygulamanın herhangi bir anlamı yoktur.

Ne var ki, kurucu rasyonalizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, bir intikam hırsıyla, hem John Mavnard Kevnes’in makroekonomisi hem de Paul Samuelson ve Kenneth Arrow’un yeni refah ekonomisiyle iktisat bilimini istila etmiştir. Her ne kadar diktatör olmama olarak bilinen D Koşulu’nu ortaya attıysa da ki bu koşul sosyal refah fonksiyonunun sağlayabileceği makul koşullardan biridir sosyal tercih kuramının önde gelen isimlerinden biri olması hasebiyle, özellikle Arrow önemli bir sorumluluğa sahiptir.

Arrow, orijinal makalesinde (1950), sosyal tercihlerin bir miktar tutarlı bireysel tercihlerin toplamını yansıtması gerektiğim vurgulayarak, sosyal tercih sürecinde bireyin merkezi önemini açıkça kabul etmektedir. Diktacı veya geleneğe dayalı çözümleri reddeden Arrow, ilgili toplulaştırma yöntemlerinin bir örneği olarak, açık bir şekilde, sadece seçim mekanizması üzerinde yorumlar geliştirmektedir ve kuşkusuz bu mekanizmada kurucu rasyonalizmle ilgili hiçbir şey yoktur. Dahası, Arrow, makalesinin sadece bireysel tadillerin sosyal tercih içerisine toplanmasıyla ilgili sorunsalla soyutlamanın en genel düzeyinde ilgilendiği şanını dikkatli bir şekilde ortaya kovmaktadır. Gerçekten de, imkansızlık teoreminin gücü, onun her hangi bir toplulaştırma mekanizması üzerine yaptığı belirli bir vurguda değil, evrensel bir şekilde uygulanabilirliğinde yatmaktadır.

Ancak, teoremi çok genel olduğu için, refah ekonomisi mesleğinde, refah ekonomisinin gerçek dünya koşullarına uygulanışının kesin olarak ne olabileceği; özellikle, bireyin rolünün ne olarak algılanabileceğiyle ilgili kaygılar ortaya çıkmıştır. 1952 gibi erken bir tarihte, lan Little, Arrow'un teoreminde ileri sürüldüğü şekliyle, kollektif seçim ile bireysel tercihler arasındaki ilişkiye dayandırılabilecek birtakım yorumların bireye yöneltebileceği tehlikeyle ilgili kaygılarını açıklamıştır. Özelde, Little, iktisatçıların Arrow'un problemine yönelik tepkilerinin, ilk kez 1763’te Rousseau tarafından ana hatları çizilen, metafiziksel uzlaşma öğretisinin desteklenmesine yol açabileceği korkusuyla ilgilenmektedir (s. 18):

Genel iradeye uymayı reddedenler bütün toplum tarafından iniyle davranmaya mecbur edileceklerdir. Bu, kişinin mecbur edilmesinden başka bir şey değildir.

Little’a göre, böyle bir anlayış, sosyal düzenin kabulünün ya da daha açıkçası, devlete boyun eğmenin gerçekte kişinin sadece kendisine boyun eğmesi anlamına geldiğini ileri süren Hegelci anlayışa çok yakındır. Böyle olunca, bu yaklaşımın Rousseau’nun yazılarıyla başlayan modern totaliter felsefeleri destekleme ihtimali ortaya çıkmaktadır:

Arrow’un probleminin Rousseau’nunkiyle o kadar ortak noktaları vardır ki, bu yaklaşımın ortaya koyduğu sinsi tehlikeye tekrar işaret etmekte fayda mevcuttur (Little 1952, s. 430).

Little, “genel irade”, “Tanrı” veya “süpermen” gibi nosyonların sosyal tercih sonullarına uygulanabilirliğini reddedip, kendi bireysel yaklaşımında, değer dizgisiyle karar dizgisi arasında dikkatli bir ayrım yapar. Değerlerin sözkonusu olduğu durumlarda, her birey, kendi değer sistemine yabancılaşamayacağından dolayı, bir diktatör olmalıdır. Kararların ele alındığı durumlarda ise, Arrow’un kullandığı anlamda eğer fikir birliği yoksa, bireyler diktatör olamazlar. Fikir birliğinin olmadığı durumlarda, ya faydalanacaklarını umdukları bazı süreçlerin yardımıyla ortaya çıkan birçok kararla ilgili bir dengeden ya da kendi iradelerini topluma dayatmayı gerektirecek bir işlemi kullanmayı istemeyeceklerinden dolayı, bireyler kendi tercihlerine karşıt kararları kabul edebilirler. Little, kendisini, açık bir şekilde “demokrasinin özünün, kararlar ile bireysel tercihler arasındaki herhangi bir işlevsel ilişki cinsinden tanımlanmaması gerektiğini düşünenler” arasında görmektedir (Little 1952).

Bergson (1954) meseleyi daha da ileri götürerek, refah ekonomilerinin genel amacının, sosyal tercihle ilgili konularda vatandaşlara danışmak olduğunu (veya olması gerektiğini) ileri sürmüştür. Eğer bazı kamu çalışanlarına danışılmış olunsaydı, bu durum, temelde, herhangi bir diğer vatandaşa danışmayla aynı olmuş okudu (ya da olması gerekirdi). Ne var ki, Bergson, bazılarının Arrow’un teoreminin alternatif bir şekilde yorumlanmasına yo) açacak farklı bir kavramlaştırmaya yönelebileceklerinden de endişeliydi:

Bu görüşe göre asıl sorun, vatandaşlara değil de genelde kamu görevlilerine danışmaktır. Dahası, veri olarak alınacak değerler, bu memurların normal vatandaşken eylemlerine eden değerler değildir. Bunun yerine, memurlar, ahlaki açıdan az ya da çok nötr olarak tasavvur edilmişlerdir. Bu kişilerin hayattaki amaçlarından biri, kollektif karar verme yönteminin bazı kurallarının ortaya koyduğu gibi, diğer vatandaşların değerlerini tatbik izlemektir (Bergson, 1954, s. 242).

1967’de, Arrow, metodolojik bireycilik taraftarlarını çok havai kırıklığına uğratan bir mesajla, bu kaygıları daha da genişletti. Yalnız başına yaşayan bir tek birey için kendi değerlerinin dışında herhangi bir ölçütün olamayacağını kabul etti. Ancak, kamu değerlerini tartışma ihtiyacını ortaya çıkaran temel gerçek, her anlamlı eylemin birçok bireyin ortak katılımını gerektirmesiydi. Bu görüşe göre, “bu gözlem bize, anlamsız olmayan her eylemin, bireylerin değil, aslında bütün olarak toplumun bir özelliği olduğunu bildirir” (Arrow, 1967). En temel aksiyomatik düzeyde, bireysel eylemlerin rolü çok küçüktür. Bir kamu değerleri sistemine olan ihtiyaç, bu şekilde belirgin bir hal alır. Eylemler kollektif veya kişilerarası bir doğaya sahip olduklarından dolabı, bunlar arasında seçim yapılması kaçınılmazdır.

Aynı görüşe devamla, Arrow, bir refah kararının, karar verecek bazı kişiler gerektirdiğini iddia eder. Sosyal refah sosyal politikayla ilişkiliyken, tek bir bireyin refahla ilgili kararları eylemden bağımsız, dolayısıyla kısırdır. Bu vaizden, asıl sorun vatandaşlara danışmak   değil, ahlaki açıdan az ya da çok daha nötr oldukları gibi, değişik alanlardaki bireysel tercih sıralanışlarını sosyal tercih alanına taşımada az ya da çok daha bilgili olan kamu görevlilerine danışmaktır. Small (1983, s. 13), Buchanan’ın, bu Hegelci iddiaya tahkirle karşılık verip, şu felç edici soruyu sormasını takdir etmektedir: Bu sistemi işletecek olan iktisatçı harem ağaları nerede bulunur?

Sugden (1978), doğru bir şekilde, Arrow’un yorumunu, kollektif karar vermenin iki aşamalı bir işlem olarak tasavvur edildiği “diktacı karar verici paradigması” olarak tanımlamaktadır. İlk aşama bir anayasa seçimi kamu görevlisinin uygun görülen anayasaya (belki de, Arrow’un “makul özellikleri”ne atıfla) kendi ahlaki inançlarını zerk etmelidir. İkinci aşama ise, kamu görevlisinin, onaylanan refah fonksiyonu uyarınca, mümkün kollektif eylemlerden birini tercih etmesini gerektirmektedir. Bu aşamada ahlaki tarafsızlık, memurun, kendi seçmiş olduğu sosyal refah fonksiyonunda bir araya getirilen bireysel tercihlere göre hareket etmesini gerektirmektedir. Bu anlamda, niyeti ne kadar halis olursa olsun, bu kamu görevlisi bir diktatördür. Bildiğim kadarıyla, Arrow, sosyal tercihle ilgili kurucu görüşlerinin Sugden tarafından bu şekilde yorumlanmasına herhangi bir cevap vermemiştir.

Bu tür tahripkar eleştirilere rağmen, konuyla ilgili bazı bilim adamları, şüphesiz Arrow’un sosyal tercih sürecinde kamu görevlisinin daha geniş bir rolü olmasını desteklemesinden aldıkları cesaretle, sosyal karar vericinin sahip olduğu bilginin çapını daha da genişleterek imkansızlık teoreminin sonuçlarından kaçmayı amaçlayan büyük bir araştırma programı başlattılar. Özellikle, yeni refah ekonomisinin merkezinde bulunan, faydanın kişiler arası bir temelde karşılaştırılamayacağı fikrine saldırıya geçtiler.

Paretocu demir ceketi gevşetecek ve sınırlı da olsa, kişiler arası fayda karşılaştırmalarına müsaade edecek ilk çabalar (Viekrev, 1945; Harsanyi, 1955), refah ekonomisini etkileyemedi ve sosyal tercih kuramcıları tarafından tutulmadı (Sen, 1987c, s. 386). Tazminat testleri aracılığıyla kısıtlamaların üstesinden gelme çabaları (Kaldor, 1939; Hicks, 1939; Scitovsky, 1941), neticede, eğer tazminat ödenmezse testin ikna edici olmayacağı, ödendiği takdirde de testin gereksiz olduğu şeklindeki eleştirilerin üstesinden gelemedi (Sen, 1987c, s. 386). Açıkçası, eksikliklere daha doğrudan bir saldırı gerekiyordu (Rowley ve Peacock, 1975).

Tercih edilen yol, sosyal refah fonksiyonlarının kullanımı aracılığıyla daha fazla fayda bilgisinin kullanımına izin vermekti. Her bir «sayıdaki (n-tuple) fayda fonksiyonu için (her bir kişi için bir tane), sosyal refah fonksiyonu F, tek bir sosyal dizilimi R belirler. Sabit gerekirliliğini sırasal bir karşılaştırılamazlığa karşılık geldiği Arrow’un sosyal refah fonksiyonu özel bir durumdur. Onun imkansızlık teoremi de sayısal karşılaştırılamazlıklar durumunda geçerlidir (Sen, 1970a). Sayısallık olmasa bile bir kez faydanın kişilerarası karşılaştırılabilirliği söz konusu olduğunda, sözkonusu teoremin geçerliliği ortadan kalkar.

1963’ten beri, bu tür kişiler arası fayda karşılaştırılabiliri iğine müsaade ederek Arrow’un içine düştüğü çıkmazı aşan birçok sosyal refah fonksiyonu türü ortaya atılmıştır. Rawls’un leksikografik[1] maximinini (maksimum-minimum) kullanan veya faydacı toplulaştırma işlemleri üzerine oturan fonksiyonlar özellikle popüler olmuşlardır. Ancak, bunların dışında daha birçoğu da vardır (bkz. Sen, 1987c, s. 387). Bu fonksiyonlar, büyük ölçüde formol olup ampirik içerikten yoksundu. Ancak, herhangi bir sosyal karar vericiye ihtiyaç duyduğu bilgi verilebilir şeklindeki muhtasar yanılgının içkin olduğu fikirlerin haddi hesabı yoktu. Bunlara kıyasla, Mises ve Hayek’in tekrar tekrar önerdiği gibi, piyasa çözümleri özellikle çekici görünmeye başlıyordu.


[1] Bir sözlük yazma, hazırlama veya derleme işi veya süreci.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe