Felsefe

 

 

 

Kur'an Bize İnmeli

Ayşe Sucu


Hz. İbrahim ve Hz. Musa, Kur'an'ın öne çıkarttığı peygamberlerdendir. Ortak özellikleri, sorgulayıcı olmaları ve akıllarını kullanmalarıdır. İmanını ve iman ettiği varlığı akli ve fikri süreçlerden geçirerek anlamaya ve anlamlandırmaya çalışması, İbrahim’i dinlerin atası olan Hz. İbrahim'in en belirgin özelliğidir. Kur'an'ın hikaye ettiği, Kabe'deki putları kırması, bir putun üzerine baltayı asması ve diğer putları kıranın da o olduğunu söylemesi, Hz. İbrahim'in, kendi Tanrısını tanıtma metodudur...

Duyanların ve görenlerin buna inanmayacaklarını O elbette biliyordu. Ancak kendine dahi hayrı dokunmayan varlıklara tapınmanın, acizliğini düşündürerek muhataplarına göstermek istiyordu.

Hz. Musa'nın mücadelesinde ise, statükoyla savaşan, haksızlığa, zulme ve her türlü göz boyamaya savaş açmış bir kişilik görürsünüz. "Firavunlaşmaya" ve "firavunlara" karşı duran anlayıştır O'nun tavrı...

Her ikisinde de dikkat çeken husus, yaşadıkları dönemde suyun akışına kapılmayıp, yanlışlıklan fark etmeleri ve bunlar karşısında "duruş" sergilemeleridir.

İfade edelim ki, Kur'an'da anlatılan her kıssanın, okuyucusuna yönelik evrensel mesajı vardır.

Bir Peygamberin Tarın anlayışını ve imanını oluştururken, sorgulamalarını, arayışlarını, istidlalini (çıkarsamalarını) dikkate alırsak, akıl devreden çıkartılarak oluşturulacak imanın, Kuran esprisine baştan aykırı olacağı, İbrahim kıssasında açıkça ortaya konuluyor.

Pek çok ayette, aklını kullanmayanları Kur'an acımasızca eleştirir. Dolayısıyla Müslüman, imanını esaslı bir eleştiri üzerine oturmak durumundadır. İslam geleneğinde, her ne kadar taklidi iman, tahkiki iman tasnifleri yapılmış ve tahkiki iman övülmüş olsa da, (hatta Maturidiye göre taklidi iman geçerli dahi değildir) genel duruma baktığımızda taklit anlayışının öne çıktığı görülecektir.

Halbuki İslam geleneğinde, iki hidayet kaynağı dikkatlere sunulur. Birincisi hidayetü1 ammedir. Yani genel hidayet kaynağıdır ki bu akıldır ve her insana bahşedilmiştir. İkincisi ise hidayetül hasse yani özel hidayet kaynağıdır ki bu da Kurandır.

Aslında, Kur'an'ın "cahillerden yüz çevir", "hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu" gibi ayetleri, bu konuda son derece keskin ayetlerdir.

Burada önem arz eden imanın öznelliğidir. Daha doğrusu özneden hareketle ve siz bir özne iseniz anlaşılır. Ancak var oluşsal planda deruni olarak, kendi iç derinliğinizde yaşanır.

İlim ise geneldir; toplumun ortak aklı devrededir. Dolayısıyla anlaşma zeminini oluşturur. Bu yüzden olmalıdır ki Kur'an, İbrahim kıssasında iman-akıl birlikteliğini muazzam bir diyalektikle insanlığa sunmuştur. Kıssada imanın akıl sahiplerini muhatap aldığı, aklın ve imanın sorumluluk gerektirdiği de ortaya konulmaktadır.

Hakeza akli çıkarsamalarından hareketle yürüyen Hz. Musa da, doğruyu, güzeli, hakkı ve adaleti yakalamış ve muhataplarının bunu görmeleri mücadelesini vermiştir. Bunları yazmamın nedeni bana sorulan, özellikle dinin fıkhi, yani hukuka ve yaşama alışkanlıklarına ilişkin (muamelat) sorularda, kime itibar edelim ki, her hoca farklı söylüyor anlayışının hakim oluşudur. Elbette bilene soracağız. Ama birbirini nakzeden, ya da birbiriyle çelişen bilgiler söz konusu ise, bu noktada yine din bize ölçüyü koymaktadır.

Nedir bunlar?

Birincisi kalbin onayıdır. İnsan fıtratı, yanlışa ada onay vermez. Ebette kendimizi kandırmamak kaydıyla... Peygamberimiz yapılan bir işten hareketle, kalpte bir rahatsızlık oluyorsa onun terk edilmesini, olmuyorsa yapılmasını tavsiye ederken bir manada ölçüyü bize göstermiş olur... Yani öncelikle insanın kendi üzerinden meseleyi düşünmesi, bunu yaparken de hem aklı ile düşünmeyi hem de kalbi ile tasdiki dikkate almasıdır. insanın kendini devreden çıkartarak, özümsemediği, içselleştiremediği bilgilerle kendini dönüştürmesi, tekamül etmesi söz konusu olamaz. Burada Tanrı'ya muhatap, insanın bizatihi kendisidir çünkü...

Bir diğer husus yapılan davranışın içinde evrensel kıymetin, değerin fark edilmesi gerekir. Günlük endişelerden ve ideolojilerden uzak; başkasına teklif edildiğinde kabul edilirlik oranı nedir, evrensel bir ufuk olması bakımından ne ifade ediyor, kıstas oluşturması gerekir. Tam da bu gün meselenin göz ardı edilen tarafı diye düşünüyorum.

Buradan hareketle, dini konularda bu kriterler üzerinden sorgulamalar yaparak kendimizi ve bilgilerimizi test edebiliriz. Daha önceki yazılanında da ifadelendirdiğim gibi, "burada bana ne verilmek isteniliyor" sorusu, anlama ve anlamlandırma noktasında önem arz ettiği kanaatindeyim... Aksi takdirde ezbere yapılan, ibadetler de dahil, her davranış, taklit olmaktan öteye geçemeyecektir.

Mesela neden namaz kılıyoruz sorusuna sadece teslimiyet üzerinden cevaplar verebilirsiniz. Ancak bu kriterler üzerinden anlamak da mümkündür.

Üzerinde durulması gereken, dinin aslından olanlar ile asıl olanların etrafında oluşmuş tali hususların birbirine karışmış olmasıdır. Dini alanda tartışılan konuların büyük çoğunluğu asıl üzerinden değildir.

Mesela çokça sorulan sorular arasında, İslam'da evlilik yaşı, boşanma, Peygamberin Ayşe ile evliliği, kandil geceleri, belli bir biçimde örtünme gibi daha çok kültürle, örf ve adetlerle ilişkili konular vardır. Sanki dinin hakikati buymuş gibi gibi bu konulara aşın itibar edilmesi ya da bunların birer takıntı haline dönüştürülmesi maalesef bizi asıl konulan konuşmaktan alıkoymaktadır. Elbette teferruatın da tartışılması ve konuşulması gerekecektir. İleri tarihlerde benim de bu konularla ilgili yazılarım olacak. Ancak hangi konuyu alırsak alalım, perspektifiniz, nereden baktığınız son derece önem arz edecektir. Sözün hülasası...

Öncelikle, her birimiz bir İbrahim olarak, Tarın anlayışımızın ne kadar tahkiki olduğunu gözden geçirmemiz gerekiyor. İbrahim'in yaptığı gibi, öncelikle iç dünyamızdan başlayarak, putlaştırdığımız para, makam, şekil, biçim gibi putları yok etmeyi, Musa gibi her türlü haksızlığa, zulme karşı mücadele verebilmeyi göze alabiliyorsak, Kur'an bize inmeye başlamıştır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült