Krallığın İşlevi

George Thomson


Frankfort şunları yazıyor:

Eskiler, tıpkı çağdaş yabanıllar gibi, insanı daima toplumun bir parçası olarak, toplumu da doğa'nın içinde, kozmik güçlere bağımlı olarak görürlerdi. Onlar için, doğa ve insan birbirine karşı durmaz ve bu yüzden de farklı bilgi biçimleriyle anlaşılmak zorunluluğunda değildirler,[1]

Buraya kadar, doğru. Yabanıl bilincinde, daha önce belirttiğimiz gibi, doğa toplumla eş tutulmaktadır, çünkü ancak üretim çalışmasıyla toplumsal ilişkiler içine çekildiği ölçüde bilinmektedir, üretim çalışması da düşük bir gelişim düzeyinde olduğu için hem insanlarla doğa arasındaki ilişkileri hem de birbiriyle olan ilişkileri sınırlamaktadır. Fakat bu eski insanlar yabanıl değillerdi. Babil ya da Mısır düşünürlerinin hiçbir zaman doğaya kendi yasalarıyla yönetilen, insandan bağımsız nesnel bir şey olarak bakamadıkları anlaşılıyor, ama yine de düşünceleri yabanıl düşünceden farklıdır, tıpkı toplumlarının ilkel ortaklaşmacılıktan öteye bir ilerleme gösterişi gibi. Bu ilerlemenin nasıl başarıldığını anlarsak, yaptıklarından daha fazlasını neden yapamadıklarını da anlarız.

Görmüş olduğumuz gibi, Yakındoğu'nun bu krallıkları bir yandan üretim güçlerinin olağanüstü hızlı gelişmesi, öte yandansa toplumun, bir çalışan bir de çalışmayan sınıf olmak üzere uzlaşmaz sınıflara bölünüşüyle sonuçlanan kafa ve el emeği arasındaki bir bölünme temelinde ortaya çıkmıştı. Toplumla doğa arasında bir ayrım yapılabilmesi, ancak toplumun bu kendine karşı bölünmesinden sonra mümkün olmuştur; fakat eski Yakındoğu’da böyle bir olasılık hiçbir zaman gerçekleşmedi, çünkü yönetici sınıfın entelektüel gelişimi, onun varlık koşullarındaki çelişkilerle sınırlıydı.

Babil'de ve Mısır'da, üretimin, özellikle de değişimin gelişmesiyle sulamanın kontrolünü ellerinde tutan rahipler ya da soylulardan oluşan yönetici sınıfla, köylülerden ve kölelerden oluşan sömürülen sınıf arasında aracılık eden yeni bir tüccarlar sınıfının tohumları ortaya çıktı. Bir Sümer kenti olan Lagash’ta tüccarların, zorba Urugakina'nın öncülüğünde kısa bir süre için iktidarı ele geçirdiği (İ.Ö. yaklaşık 2400 yıllarında) fakat sonra devrildikleri görülecektir.[2] Babil'in I. Hanedanından Hammurabi'nin (İ.Ö. 1792-50) reformları onlardan gelen bir baskı yüzünden olmuştu; Mısır'da da XII. Hanedanın sonunda bürokrasinin yükselişinde benzeri bir hareket izlenebilir; fakat her iki ülkede de tüccarlar hiçbir zaman iktidara yerleşememişler, hatta devrimci bir sınıf olduklarının bilincine bile varamamışlardır. Ekonomik ve ideolojik yönlerden toprak sahibi sınıfa bağımlı olarak kalmışlardır:

... İşbölümü, yönetici sınıf içinde de kafa ve el emeğinin ayrılması olarak kendini göstermektedir; öyle ki, bu sınıf içinde bir kısım, sınıfın düşünürleri olarak —bu sınıfın kendisi hakkında beslediği yanılsamayı daha yetkin bir hale getirmeyi kendilerinin temel yaşam kaynağı haline getiren etkin, fikir üretici ideologları— görünürler, oysa ötekilerin bu fikirlere ve yanılsamalara karşı davranışları daha edilgin ve alıcıdır, çünkü bunlar gerçekte bu sınıfın etkin üyeleridirler ve kendileri hakkında yanılsamalar ve fikirler üretemeyecek kadar az zamanları vardır. Bu sınıf içinde bu ayrılık, iki kısım arasında belli bir zıtlığa ve düşmanlığa bile varabilir, fakat bu sınıfın bizzat tehlikeye düşeceği pratik bir çatışma halinde bu zıtlık kendiliğinden ortadan kalkar; bu durumda, yönetici fikirlerin yönetici sınıfların fikirleri olmadığı ve bu sınıfın iktidarından ayrı bir güçleri olduğu sanısı da ortadan kalkar. Belli bir dönemde devrimci fikirlerin varlığı bir devrimci sınıfın varlığını bir ön koşul olarak gerektirir[3]

Bundan dolayı, mühendislik tekniğinde, mimarlık, kimya, astronomi ve matematikte ulaşılan bütün başarılara karşın, bu çağın ideologları, bilgilerini, toplumun var olan yapısının, doğal düzenin bir parçası olduğu düşüncesinin emrine vermeye zorlanmışlardır. Bu yanılsamanın sürdürülmesi krallığın özel işlevi idi.

Kral politik ve ideolojik olarak yönetici sınıf için kaçınılmazdı. Politik olarak, devlet gücünün ana silahı olan ordunun başıydı; ideolojik olarak, kişiliğinde, Marx'ın "klan'ın hayali maddesi, özü" dediği[4] şeyi, yani kaybolmuş birliğin ve eşitliğin yanılsamasını taşıyor, cisimleştiriyordu. Rahiplerin onun çevresine sardığı bütün aldatıcı süsler, onu bu ışık altında sunmak için tasarlanmıştır. Takvimdeki her şenlik, Frankfort'un ifade ettiği gibi, "doğanın ve toplumun, egemen kişinin kişiliğinde uyumlu bir biçimde birbirine kilitlendiğini yeniden olumlamaya" yarayacak biçimde yapılırdı.[5] Bu fikir inatla onaylanırdı, çünkü insanların gerçeklik anlayışlarıyla uygunluğunu yitirmiş bulunuyordu artık. İlkel ortaklaşmacılıktan sınıflı topluma geçişte atılmış olan ideolojik üstyapı, üretici güçlerin tüm ileriye doğru gelişmesini ezen fazla yükler olarak son buluyordu. Bundan dolayı da bütün teknik başarılarına karşın —göklere erişen kuleleri ve ölüme meydan okuyan piramitleri— bu Tunç Çağı toplumları, felsefe denilebilecek hiçbir şey yaratamadı. Bu konuda Langdon şunları yazıyor:

Belki de bir felsefe sistemi kuramayışları, katı yazgıcılıkla uyuşmayan bütün görüşleri yok etmek gibi kararlı bir yöntem yüzündendi. Görüşleri yüzünden öldürülmüş ya da etik dışında felsefenin herhangi bir alanında yazı yazma yürekliliğini göstermiş herhangi bir Babil düşünürü bilmiyoruz.[6]

Frankfort'un yargısı daha da açık:

Usavurma disiplinini ve gücünü gösteren, düşünmeye ilişkin olarak kabul edebileceğimiz çok az yazı vardır.[7]

Bu yargıyı geçerken yine de bu çağın yönetici sınıfının o günden bu yana her yönetici sınıfın yaptığı şeyi yaptığını anımsamalıyız. Gelişen kapitalizmin özel girişimini yansıtan birey hakkındaki burjuva fikrini çözümlerken, Marx. bireye "tarihin değil fakat doğanın bir ürünü olarak bakıldığını" gözlüyor ve "bu yanılsamanın geçmişteki her yeni dönemin özelliği" olduğunu ekliyor.[8] Bunu, konuyu tartışırken, Frankfort da çok açık olarak ortaya koyuyor.

Eski Ortadoğu'ya özgü düşünme tarzını, "spekülatif düşünce" adını verdiği "sezgisel, nerdeyse sanal (visionary) bir anlayış tarzı” olarak tanımladıktan sonra şöyle sürdürüyor:

Günümüzde spekülatif düşünce, görüş alanını herhangi bir başka dönemdekinden daha kesinlikle sınırlandırılmış buluyor. Çünkü, bilimde, yaşantının yorumu için bir başka araca: olağanüstü şeyler başarmış ve tüm büyüleyiciliği hala elinde tutan bir araca sahibiz. Hangi koşul altında olursa olsun, spekülatif düşüncenin, bilimin kutsal bölgelerine el uzatmasına izin vermeyiz biz... Öyleyse, bugün spekülatif düşüncenin nerelere kadar uzanmasına izin veriliyor? Onun ana ilgi alanı insandır—onun doğası ve sorunları, değerleri ve yazgısı. Çünkü insan kendisi için bilimsel bir nesne olmayı pek başaramaz. Onun kaotik yaşantının ve çatışan olguların üzerine çıkamayışı, kendi acil sorunlarını aydınlatabilecek fizikötesi bir varsayım aramaya götürüyor.

Kendi kendi'si konusunda insan, bugün bile, en inatçı bir biçimde spekülasyonlar yapacaktır.[9]

Kendi sınıf ilişkileri gerçeğine kör, içinde yaşadığı kaostan ve çelişkili olaylardan şaşkına dönmüş insan — yani burjuva insanı, bilinmeze, o kadar gizi çözmüş olan ve insanı insan yapmış olan bilimde değil, bu kaostan nasılsa bir düzen çıkaracağını umduğu "bir fizikötesi varsayımda çözüm arıyor. Aynı şekilde, zigguratlar ve piramitler ören haline dönmüş olsa da onlara esin kaynağı olmuş olan yanılsama hala büyük bir inatla besleniyor; yeryüzünde yaşayan insanların üçte biri arasında, insana tarihteki yerini tanımış ve bugün de toplumu yeniden birleştirmeye ve doğayı dönüştürmeye çalışan işçi sınıfı tarafından parça parça edildiği günümüzde bile...

 


 

[1]Frankfort. Felsefe Öncesi, s. 12.

[2]Avdicv, V. I. Moskova/Leningrad, 1948, s. 54-6.

[3]Marx-Engels, Alman İdeolojisi, s. 39-40.

[4]Marx, K., Formen... s. 8.

[5]Frjinkfort, Krallık ve Tanrılar, s. 190.

[6]Langdon, S.. The Babylonian Conception of the Logos (Babillilerdc Logos Kavramı). JRAS 433, s. 438.

[7]Frankfort, Felsefe Öncesi, s. II.

[8] Marx, K. Politik Ekonominin Eleştirisine Katkı, s. 267.

[9]Frankfort. Felsefe Öncesi, s. 12.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe