Felsefe

 

 

 

Korkunun Kendisini Anlamak

Osho

Korku, gölgen kadar yanıltıcıdır, ama vardır. Gölge de vardır yanıltıcı, negatif, ama yok değil ve bazen, gölge sende büyük etkiler bırakabilir. Bir ormanda, karanlık çökerken, kendi gölgenden korkabilirsin. Issız bir yerde, ıssız bir yolda, kendi gölgenden korkup koşmaya başlayabilirsin. Koşuşun gerçek, kaçışın gerçektir, ancak sebebi yanıltıcıdır.

Yılan olduğunu düşünerek bir halattan kaçabilirsin; geri gelir ve yakından bakar, onu incelersen, olayın aptallığına güleceksin. Ama insanlar genelde korkunun var olduğu yerlere gelmeye de korkarlar. İnsanlar, en çok korkunun kendisinden korkarlar, çünkü korkunun sadece var olması bile, senin temellerini sarsmaya yeter.

Sarsılan temeller çok gerçektir, unutma. Korku bir rüya, bir kabus gibidir, ama bir kabustan sonra uyandığında, etkileri sürer, o sersemlik devam eder. Nefes alıp vermen değişir, nefes nefese kalmışsındır, vücudun hala titrer, terlersin. Şimdi onun sadece bir kabus, bir rüya olduğunu, gerçek olmadığım bilirsin, ama bu bilginin bile varlığının özüne nüfuz etmesi zaman alır. Bu süre içinde, gerçek olmayan rüyanın etkisi devam eder. Korku, bir kabustur.

Korku nedir? Korku, bir insanın kendi benliğinin bilincinde olmamasıdır. Tek bir korku vardır; kendini pek çok yolla ortaya koyar; bin bir tane şekli olabilir, ama temelde korku tektir ve bu, “Derinlerde bir yerde, ben olmayabilirim,” korkusudur. Ve bir açıdan, olmadığın da doğrudur. Tanrısallık, sen değilsin. Ev sahibi değil, misafirsin. Ve şüpheci olduğun için ve de şüphelerin oldukça etkilidir içeri bakmazsın. Olduğunu farz ederek devam edersin; çünkü bilirsin, içine bakarsan göreceksin, değilsin! Bu derin, dile getirilmeyen bir anlayıştır. Entelektüel değil, var oluşçudur, içindedir, o his hep vardır, “Olmayabilirim, içime dönüp bakmamak daha iyi. Dışarı bakmaya devam.” En azından seni aldatır, “ben” yanılgısını sürdürür. Ancak bu “benlik” duygusu yalan olduğu için korku yaratır. Her şeyin onu yok edebileceğini biliyorsun, herhangi bir müdahale, onu yerinden edebilir. Sevgiyle yok olabilir, ciddi bir hastalıkla yok olabilir, bir başkasının ölümünü görerek yok olabilir. Pek çok yolla dağılabilir, çünkü çok kırılgandır. Sen bir şekilde, içeri bakmayarak, onu ayakta tutarsın.

Nasreddin Hoca, trenle seyahat ediyormuş. Bilet görevlisi gelmiş ve bileti sormuş. Hoca bütün ceplerine, bavullarına bakmış ve bileti bulamamış. Kan ter içinde kalmış ve korkusu giderek katlanıyormuş. Sonra bilet görevlisi sormuş, “Bayım, ceplerinizden birine bakmadınız. Neden oraya bakmıyorsunuz?”

Nasreddin Hoca şöyle yanıtlamış, “Lütfen o cepten bahsetme.

O cebe bakmayacağım. O cep benim son umudum! Eğer o cebe bakar ve bulamazsam, o zaman kayboldu demektir. O zaman kesinlikle bulamam. O cebe bakamam. izninle, diğer her yere bakacağım; o cep benim kurtarıcım, hala biletin o cebimde olduğunu umabilirim. Bilerek bakmadım ve ona dokunmayacağım. Bileti bulsam da bulmasam da, özellikle o cebe bakmayacağım.

Ego ile de durum böyledir. içine bakmazsın, o senin tek umudundun “Kim bilir? Belki de oradadır.” Ama eğer bakarsan, içgüdülerin sana orada olmadığım söyler.

İçeri bakmayarak, sürekli dışarı bakarak yarattığın bu hayalı ego, korkunun temel sebebidir. Bakmak zorunda olduğun tüm o alanlardan korkarsın. Güzellikten korkacaksın, çünkü güzellik seni içeri atar. Güzel bir günbatımı ve bulutlardaki tüm o renkler ve sen ona bakmaya korkarsın, çünkü böyle bir güzelliğin seni kendi içine atacağı kesin. Böyle yüce bir güzellik, düşünmeni engeller: bir an için zihnin hayrete düşer, nasıl düşüneceğini unutur, bilgiyi nasıl alıp işleyeceğini. İçsel ses susar, sessizleşir ve sen birden, içine girersin.

insanlar güzel müziklerden korkar, insanlar harika şiirlerden korkar, insanlar yakınlaşmaktan korkar, insanların aşk ilişkileri, sadece vurkaç oyunlarıdır. Bir diğer insanın varlığının derinliklerine inmekten korkarlar, çünkü o derinliklerde korku yatar bir diğer insanın benlik havuzu, seni yansıtır. O havuzda, bir başkasının varlığının aynasında, eğer sen yoksan, eğer o ayna boşsa ve hiçbir şeyi yansıtmıyorsa, o zaman ne olacak?

insanlar sevgiden korkar. Numara yapar, sevgi adına oyunlar oynayarak yaşarlar. Meditasyondan korkarlar; meditasyon adına, yeni düşünce yollarına başvururlar. Maharıshi Mahesh Yogi’nin Transandantal Meditasyon dediği şey de budur; ne meditasyon ne de transandantal, sadece bir mantrayı mırıldanmaktır. Ve bir mantrayı mırıldanmak, bir düşünce, odaklı düşünce sürecinden başka bir şey değildir. Bu da yeni bir araçtır, meditasyon yapmamak için bir araç. İnsanlar Hıristiyan dualarını, Yahudi dualarını, Hindu dualarını tekrarlıyorlar, hepsi meditasyondan kaçmak için. Bunlar meditasyon değildir, unutma. Zihin öyle kurnazdır ki meditasyon adı altında, pek çok yalan fenomen yaratmıştır.

Meditasyon, kesinlikle hiçbir şey yapmadığında, zihnin hiçbir şekilde çalışmadığı anda olandır. Zihnin bu işlevsizliği meditasyondur —mırıldanmadan, mantra söylemeden, resim görmeden, odaklanmadan. Sadece zihnin var olmasıdır. Ve bu var oluşta, ego kaybolur ve egoyla birlikte egonun gölgesi de kaybolur.

O gölge, korkudur.

Korku, en önemli sorunlardan biridir. Her insan onu yaşamak ve ona dair belirli bir anlayışa erişmek zorundadır. Ego sana, bir gün ölmek zorunda kalabileceğin korkusunu verir. Sen, ölümün sadece başkalarının başına gelebileceğini düşünerek yaşamaya devam edersin ve bir açıdan da haklısındır; komşun ölür, bir tanıdığın ölür, bir arkadaşın ölür, eşin ölür, annen ölür, hep başkalarının başına gelir, senin değil. Sen, bu gerçeğin ardına saklanabilirsin. Belki de bir istisnasındır, ölmeyeceksindir. Ego, seni korumaya çalışır.

Ama bir insan her öldüğünde, içinde bir şeyler sarsılır. Her ölüm, sana olan küçük bir ölümdür. Çanların kimin için çaldığını sorması için birilerini gönderme, onlar senin için çalıyor. Her ölüm, senin ölümündür. Ağaçtan kuru bir yaprak düştüğü zaman bile, o senin ölümdür. Bu yüzden kendimizi korumaya geçeriz.

Bir insan ölüyor ve biz ruhun ölümsüzlüğünden bahsediyoruz.

Ağaçtan bir yaprak düşüyor ve biz “Endişelenecek bir şey yok. Yakında bahar gelecek ve ağaç tekrar yeşillenecek. Bu sadece bir değişim, sadece kılıflar değişir,” diyoruz.

İnsanların, ruhun ölümsüzlüğüne inanmalarının sebebi, bilmeleri değil, korkuyor olmalarıdır. Bir insan ne kadar korkaksa, ruhun ölümsüzlüğüne inanıyor olma olasılığı o kadar yüksektir; dindar olduğu için değil, sadece korkak olduğu için. Ruhun ölümsüzlüğüne olan inancın, dinle hiçbir ilgisi yok. Dindar insan, Ben değilim,” gerçeğini bilir ve sonra geriye kalan ölümsüzlüktür ama bunun “benlikle” hiçbir ilgisi yoktur. Bu “benlik” ölümsüzdür, sadece “ben” ölümsüz değildir. Bu “ben” geçicidir; bizim ürettiğimiz bir şeydir.

Korku, “ben”in gölgesidir. Ve “ben” her zaman derinlerde bir yerde tetikte beklediğinden, ölümle birlikte yok olmak zorunda kalacaktır... En temel korku, ölüm korkusudur; diğer tüm korkular sadece temel korkuyu yansıtır. Ve güzel olan, ölümün, ego gibi var oluş dışı olmasıdır. Ve bu iki var oluş dışı kavram arasındaki ego ve ölüm köprü korkudur.

Korkunun kendisi acizdir, hiçbir gücü yoktur. Sadece ona inanmak istersin bu onun tek gücüdür, içsel derinliklerine inmeye ve içsel boşluğunla yüzleşmeye hazır değilsindir bu onun gücüdür. Bunun haricinde güçsüzdür, tamamen güçsüz. Korkudan hiçbir şey doğmaz. Sevgi doğurur, sevgi yaratıcıdır; korku etkisizdir. Hiçbir şey yaratmamıştır. Hiçbir şey yaratamaz, çünkü varlığı yoktur. Ama tüm yaşamını yok edebilir, seni karanlık bir bulut gibi sarabilir, tüm enerjini tüketebilir. Güzelliğin, şiirin, sevginin, neşenin, mutluluğun, meditasyonun derin deneyimini yaşamana izin vermeyecektir. Hayır, seni hep yüzeyde tutacaktır, çünkü o sadece yüzeyde var olabilir. Yüzeydeki bir dalgadır.

Git, içine bak... Ve boşsa, ne olmuş? O zaman bu bizim doğamızdır, biz buyuzdur. Neden bir insan boşluktan korksun ki? Boşluk, gökyüzü kadar güzeldir. İçsel benliğin, içsel gökyüzündür. Gökyüzü boştur, ama o, her şeyi, tüm var oluşu, güneşi, ayı, yıldızları, yeryüzünü, gezegenleri içinde barındıran boş bir gökyüzüdür. O, var olan her şeyin fonu olan boş bir gökyüzüdür. Bir şeyler gelir ve gider ve gökyüzü hep aynı kalır.

Aynı şekilde, senin de içsel bir gökyüzün var; o da boş. Bulutlar gelir ve gider, gezegenler doğar ve kaybolur, yıldızlar yükselir ve ölür ve içsel gökyüzü hep aynı kalır, dokunulmamış, lekelenmemiş, tertemiz. Biz bu içsel gökyüzüne, tanık, izleyici deriz ve meditasyonun amacı da budur.

İçeri bak, içsel gökyüzünün keyfini çıkar. Unutma, her ne ise görebildiğin, sen o değilsin. Düşüncelerini görebilirsin; sen düşünceler değilsin; duygularını görebilirsin, o zaman sen duyguların değilsin; rüyalarını, hayallerini, anılarını, arzularını görebilirsin, o zaman sen bunlar da değilsin. Tüm görebildiklerini ele. Sonra bir gün olağanüstü bir an olacak, bir insanın hayatındaki en önemli an, reddedileceğin hiçbir şeyin kalmayacağı. Tüm gördüklerin kaybolur ve tek gözlemci kalır. O gözlemci, boş gökyüzüdür.

Bilmek, korkusuz olmaktır ve bilmek sevgi dolu olmaktır.
 Bilmek, tanrı olmaktır, ölümsüz olmaktır.


 

Korku nereden gelir? Nereye gider?

Korku beni pek çok şekilde etkiliyor,

bazen belirli belirsiz bir huzursuzluk,

bazen mide sancısı ya da baş döndürücü bir panik,

sanki dünyanın sonu gelmiş gibi.

 

Korku Nereden Gelir? Nereye Gider?

Ölüm korkuların, tanımlamanın yan ürünleridir. Bir insanı X seversin ve bu sevgiyle, aynı pakette, korku da gelir o insanın seni terk edebileceği korkusu. Zaten başka birini terk edip sana gelmiştir, o yüzden örneği de karşındadır; belki aynısını sana da yapacak. Korkarsın, midenin düğümlendiğini hissedersin. Öyle bağlanmışsındır ki, çok basit bir gerçeği göremezsin: Sen dünyaya yalnız geldin. Dün de buradaydın, o insan olmadan ve gayet iyi gidiyordun, midende düğümler olmadan. Yarın, eğer bu insan giderse... Düğümlere ne gerek var? Sen zaten bu insansız nasıl olacağını biliyorsun ve tekrar yalnız olabileceksin.

Bir şeylerin yarın değişebileceği korkusu... Biri ölebilir, sen iflas edebilirsin, işin elinden alınabilir, değişebilecek bin bir şey var. Korkuların altında kalırsın ve hiçbiri geçerli değildir, çünkü dün de bu korkuların vardı, gereksizce. Bir şeyler değişmiş olabilir, ama sen hala hayattasın. Ve insanların, kendilerini herhangi bir duruma uyarlayabilmek gibi inanılmaz bir kapasitesi vardır.

Sadece insanların ve hamamböceklerinin bu inanılmaz kapasiteye sahip olduğunu söylerler. Bu yüzden insanın olduğu her yerde, hamamböcekleri de vardır ve hamamböceklerinin olduğu her yerde, insan vardır. Birliktedirler, bir benzerlikleri vardır. Kuzey Kutbu ya da Güney Kutbu gibi uzak yerlerde bile, insanlar buralara ilk seyahat ettiklerinde, yanlarında hamamböceklerini de götürdüklerini fark etmişler ve bu böcekler, son derece sağlıklı, canlı ve üretkenmiş.

Sadece yeryüzüne şöyle bir baksan göreceksin insan, binlerce farklı iklimde, coğrafi, siyasi, sosyolojik ve dini koşulda yaşar, ama yaşamayı başarır. Ve yüzyıllardır da yaşamıştır... Bir şeyler değişmeye devam eder, o kendini uyarlamaya devam eder.

Korkulacak hiçbir şey yok. Dünyanın sonu gelirse gelsin, ne olmuş? Sen de onunla birlikte sona ereceksin! Bir adanın üzerinde duracağını, dünyanın seni yalnız bırakarak sona ereceğini mi sanıyorsun? Endişelenme. En azından yanında birkaç hamamböceği olacak!

Dünya sona ererse ne olur? Bu soru bana defalarca soruldu, ama sorun ne? Sona ererse, erer. Hiçbir soruna yol açmak zorunda değil, çünkü biz burada olmayacağız; biz de onunla birlikte sona ereceğiz ve endişelenecek kimse kalmayacak. Korkunun gerçek, nihai özgürlüğü olacak. Dünyanın sona ermesi, her sorunun, her huzursuzluğun, midendeki her düğümün son bulması demektir.

Ben bir sorun görmüyorum.

Ama herkesin korku içinde olduğunu biliyorum. Herkesin bir tür zırhı var ve bunun için sebepleri. Önce çocuk, hakkında hiçbir şey bilmediği bir dünyaya tamamen savunmasız doğar. Doğal olarak karşılaştığı bilinmeyenlerden korkar. Henüz kati güvenlik, enıniyet ve yarma dair hiçbir endişenin, sorunun, sorumluluğun olmadığı o dokuz ayı unutmamıştır.

Bize göre bu sadece dokuz aydır, ama çocuk için sonsuzluktur. Takvimden habersizdir, dakikaları, saatleri, günleri ve ayları bilmez. Hiçbir sorumluluğu olmadan, mutlak güvenlik ve emniyet içinde yaşamış ve sonra aniden bilmediği, her şey için başkalarına bağımlı olduğu bir dünyaya gönderilmiştir. Korkması doğaldır. Herkes daha büyük ve daha güçlüdür ve o', başkalarının yardımı olmadan yaşayamaz. Bağımlı olduğunu bilir; bağımsızlığını, özgürlüğünü kaybetmiştir.

Bir çocuk zayıf, savunmasız ve güvensizdir. Otomatik olarak bir zırh, kendini farklı şekillerde koruyabileceği bir savunma yaratmaya başlar. Örneğin, yalnız uyumak zorundadır. Karanlıktır ve korkar, ama oyuncak ayısı yanındadır ve o kendini, yalnız olmadığına ikna eder yanında arkadaşı vardır. Yanında oyuncak ayılarını havaalanlarına, tren istasyonlarına sürükleyen çocuklar görürsün. Sen onun sadece bir oyuncak olduğunu mu sanıyorsun? Senin için öyle, ama çocuk için bir arkadaş, hem de ona yardım edecek kimse olmadığında yanında olan bir arkadaş. Gecenin karanlığında, yatağında tek başına, ayısı hep yanında.

Psikolojik oyuncak ayılar yaratacaktır. Ve unutma, yetişkin bir adam artık oyuncak ayıya ihtiyaç duymadığını düşünüyor bile olsa, yanılır. Tanrısı ne? Sadece bir oyuncak ayı. Çocukluk korkularıyla insan, her şeyi bilen, çok güçlü, her zaman her yerde var olan bir baba figürü yaratır; eğer ona yeterince inanırsan seni koruyacaktır. Ama koruma fikri bile, koruyucu fikri bile çocukçadır. Sonra duaları öğrenirsin bunlar psikolojik zırhlarının bir parçasıdır gecenin karanlığında yalnız olduğunu Tanrıya hatırlatmak için dualar.

Dualarımız, ilahilerimiz, mantralarımız, yazmalarımız, tanrılarımız, rahiplerimiz, hepsi psikolojik zırhlarımızın birer parçasıdır. Çok gizlidir. Bir Hıristiyan, sadece kendisinin kurtarılacağına inanır. İşte, bu onun savunma mekanizmasıdır; herkes cehenneme gidecek, o hariç. Çünkü o bir Hıristiyan. Ama her din, aynı şekilde, sadece kendilerinin kurtarılacağına inanır. Sorun din değil, korku ve korkudan kurtarılmaktır. O yüzden bu bir açıdan doğaldır, ama olgunluğunun bir noktasında, zeka bundan vazgeçilmesini öngörür. Çocukken iyiydi, ama bir gün oyuncak ayını bırakmak zorundasın. Sonunda, tüm zırhlarını bir kenara bıraktığında, korkuyla yaşamaktan vazgeçmiş olacaksın. Korkuyla nasıl bir hayat sürdürülür ki? Tamamen olgun bir insanın korkuları, savunmaları yoktur; o psikolojik açıdan açık ve savunmasızdır.

Bir noktada, zırh bir gereklilik olabilir, belki de öyledir. Ama büyüdükçe eğer sadece yaşlanmakla kalmıyor, aynı zamanda büyüyor, olgunlaşıyorsan, o zaman yanında taşıdığın şeyleri görmeye başlayacaksın. Yakından bak ve pek çok şeyin arkasında korkuya rastlayacaksın.

Olgun bir insan, kendini korkuyla bağlantılı her şeyden koparmalıdır. Olgunluk, bu şekilde gelişir.

Tüm davranışlarını, tüm inançlarını izle ve gerçeklere, tecrübelere mi, yoksa korkulara mı dayandığını öğren. Korkuya dayanan her şeyden vazgeçmelisin, hiç düşünmeden. Bu senin zırhındır.

Bunu senin için yok edemem. Sadece sana, ondan nasıl vazgeçebileceğini gösterebilirim. Psikolojik zırhın senden alınamaz.

Sen onun için savaşmak zorundasın. Ondan vazgeçmek sadece senin elinde ve bunu ancak, onun her bir parçasına bakarak yapabilirsin. Korkuya dayanıyorsa, bırak. Mantığa, tecrübeye, anlayışa dayanıyorsa, o zaman bırakabileceğin bir şey değildir. Varlığının bir parçası olmuştur. Ama sen zırhında, deneyime bağlı tek bir şey bile bulamayacaksın. Her şey, A’dan Z’ye korkudur.

Korkuyu yaşamaya devam ederiz, bu yüzden her deneyimimizi zehirlemeye devam ederiz. Birini severiz, ama sevgimiz korkuya dayandığında, zehirlenir, bozulur. Gerçeği ararız, ama arayışımız korkuya dayandığında, gerçeği bulamayız.

Ne yaparsan yap, bir şeyi unutma: Korkuyla hareket ederek büyüyemezsin. Sadece küçülür ve ölürsün. Korku, ölümün hizmetindedir.

Korkusuz bir insan, yaşamın sana armağan olarak vermek istediği her şeye sahiptir. Hiçbir engel yoktur. Armağanlara boğulursun ve her ne yaparsan, o yaptığının bir gücü, kudreti, katiyeti ve yüce bir otorite hissi olur.

Korkuyla yaşayan bir insan, her zaman titrer. Sürekli delirme noktasındadır, çünkü yaşam büyüktür ve sürekli korku içinde yaşarsın... Öyle çok korku vardır ki yaşayabileceğin. Bir liste yapabilirsin ve ne kadar çok korku olduğunu görsen şaşırırsın! Ve hala hayattasın! Etraf enfeksiyonlar, hastalıklar, tehlikeler, kaçırılmalar, terörlerle dolu... Ve böyle küçük bir yaşam! Ve son olarak, kaçamayacağın ölüm var. Tüm yaşamın kararacak.

Korkularından vazgeç; çocukluğunda o korkuları farkında olmadan üzerine aldın, şimdi bilinçli bir şekilde onları bırak ve olgunlaş. O zaman yaşam, sen olgunlaşmaya devam ettikçe derinleşmeyi sürdürecek bir ışık olabilir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült