Klasik Koşullanmadan Otomasyon Güdülenmeye

Ümit Ninova
 

İnsan eylemlerini şekillendiren, olası ihtimallerden görece kazançlı olanına inandıran ve tercihler toplayan, davranış biçimleri yaratan dinamik bir güç: Klasik koşullanma.

Bir çift zar atılır gibi salıverildiğimiz yerküre üstünde, tüm kazanım koşullanmalarıyla eşgüdümlü biçimlenmişiz evrimsel süzgeçte. Netice odur ki; sosyal doğal seleksiyonun hiçbir yönü pragmatikyaya hizmet etmemekte, popülaritenin patlama noktalarında yığınlaşma, bir an evvel arzuların amadelerini bulup, hazzın buyruğunu yerine getirip mutlak mutluluğa erişebilmeyi gözetmekte.

Yaratım bandında koşullanma, doğa ile etkileşimde koşullanma, bireyin toplumsallaşma sürecindeki koşullanma, cinsiyet rol farkındalığında koşullanma, aile içi ilişkilerde koşullanma, iş hayatındaki koşullanma derken tüm eylemler tipolojisiyle sarmalanmış doğaçlama ilerlediği izlenimi veren, bir roman karakterlerine dönüşüyoruz.

Nedir bizi biz eden bu güç ve diğer yandan bizi bizden uzaklaştıran? Kayıtlı bir band üzerinde koştuğumuzu düşündürüp, ayağımızın takılıp düşmemize neden olan bu sorgu(?) Realitenin boyutlarım yeniden denetlememizi hatırlatmıyor mu bu? İnsan, birey olarak anıldığından beri özgür kabul edilmek istenilir. İstenilir, çünkü öyle olduğuna dair derin kuşkularımız var.

En kompleks yapı/yargılardan biri olagelmiş “özgürlük” imgesinin yaratımında ve arzulanmasındaki yegane köken, hakim olma ve kontrol etme istencidir. Özgürlüğün yanı başına iliştirdiğimiz; bağımsızlık, töze erişme, mevcudiyetin sınırsızlığı ve tüm baskıların yoksunluğu gibi olgusal hazinelerimiz, nihayetinde egemenlik ve kontrol etme hak arayışlarımızla iç içe varlığını göstermekte ve ilerlemekte. Burada bizimle alay eden bir parodi oyuncusunun nefesini hisseder gibi oluyoruz veyahut insanlığın kaderi hiç de iyi bir ustanın kaleminden çıkmıyor.

Adaletin dar sokaklarında hümanizmin o hep alışıldık çarpık kentleşmesindeki boşluklardan, öncelikle en kıdemli topraklardan insanlığa pay biçtikten sonra, hayvanlara ve doğaya da yer ayırmak homosentrizmin (insanmerkezcilik) tepeden inmeci buyruklarından biriyse, vicdanımızı rahatsız edecek pek bir şey bırakmamış oluyoruz sağduyunun iç çekmelerine.

Ümit Kıvanç’ın 16 Ton adlı, tarihi ve iktisadi belgesel yapımının girişgahına, tam bu noktada kulak kabartmak gerek:

“İnsanlık, iPhoue ve obezite çağına kolay ulaşmadı. Enerji içecekleri ve fitness salonlarına sahip olabilmek için çok meşakkat çekti. Kimilerine göre, bütün acıların sorumlusu, kendisinden daha barışçıl olan Neandertal insanını kafa göz yararak tarih sahnesinden silen Homo Sapiens Sapiens’ti. Ya da ortada kabahat yoktu; doğa hükmünü yürütmüştü.

Kimilerine göreyse tanrı sorumluydu. Daha sonra cezalandırabilmek için, insanın içine gerekli miktarda kötülük koymuştu. Tanrıyı dünya işlerine karıştırmaktan yana olmayanlar, bilimi icat etti. Böylece ileride mutfak robotu ve nükleer bomba yapabileceklerdi. İnsan, irade sahibi özgür bir yaratıktı. Kimin nasıl öleceğine bizzat karar vermeliydi. Bu yüzden içinden bir grubu ayırıp onlara “ötekiler” dedi.

Aklı icat eden Emmanuel Kant ve David Hume, beyazların yüksek duygulara sahip ve her şeye kadir, siyahların en azından uşak olarak eğitilebilir, Hintlilerin dalavere konusunda akıllı fakat soyut düşünmeye yeteneksiz, Amerika yerlilerininse tembel, tutkusuz, kof, hiçbir işe yaramaz olduğunu keşfettiler.”

İnsanlık tarihi boyunca tahakküm ve nihai egemenliğimiz için halının altına, kültürel erozyonun moloz kalıntılarını süpürmekten geri bırakmadık kendimizi. Her şey insanlığın özgürlüğü için. Bunun için insan, elinden gelen tüm güç ve sermayeyi kullanma fedakarlığını da gösteriyor. Sermaye ve demokrasinin işbirliği, rızanın imalatını keşfedecek, medyanın yükünü biraz daha hafifletecekti. Velhasıl televizyon ve gazeteler, bakanlık ve valilik nişanını taktığında oligarşinin ve haçlı ya da jakoben kamplaşmaları, ne kadar kamufle edebilir rant saçakları altında, şişmiş koca göbeklerini.

Birçok istenç boyunduruğunda hapsolmuşuz, tüm toplumsal davranışların gerektirdiklerine. Her ne kadar kökten bir kadercilik anlayışının hissiyatını taşımasak da, kültürün temelden kaderimiz üstünde başrol oynamadığını kabul edebilir miyiz? Onun birleştirici gücü ve bakire doğurganı toplum: Hangi kavramsal değer böylesi bir kudrete soyunabilirdi? İnsanlığın, kültürün ve sosyal imgelerin doğumu...

Kültür; bizi çoktan kabul edeceğimiz ve çok geçmeden savunucusu olacağımız ahlaki normlara adapte etmekte zorlanmadı hiç. Bizzat, toplumsallaşma ve haliyle kültürlenme sürecimiz bu sosyalizasyon içerisinde büyüme ve toplum içinde bir rol ve yer edinme üzerine çizilmişti. Bunun sağlayıcısı ve denetim mekanizmaları öyle sistematik kurgulanmıştır ki, doğrudan dışkontrole ihtiyaç duymadan, otomasyon dahilinde belirlenen yönelimler ve davranış kalıplarını koşulsuz ve sorgusuz sahiplenebiliyoruz.

Biz, mahvolmuş ve çürümekte olan hayatlarımızın azmettirici taraftarlarıyız. Her gün, bir sonrakine, yemek yeme ve çift kişilik sinema bileti almaya yetecek kadar kazanacağımız maaşlı işlerimize kavuşmak için can atıyoruz. Biliyoruz ki; ekonomik bağımsızlık aile ve toplum içinde “özgürlük” adımının ilk tadıdır. Ancak özgürlüğün de o kadarı işte... Daha fazlasına yeltenecek kadar pişkin olamıyoruz, çünkü avutan bu ufak parçanın da elimizden alınacağından korkuyoruz. Sonra bir korku ya da polisiye filmi daha izliyoruz, tüm suçlular aklanıyor. İşini ‘onuruyla bitirmiş, yorgun bir polis edasıyla uzanıyoruz yatağımıza. Yeni bir güne, benzer kurgudan başka bir hikayeye...

Güruhun güce ulaşması, gücün kitleselleşmesiyle bireyin ölümü:

İlahi kudrette bir güç odağı, tüm eylemlerimizi komuta ediyor: Toplumsal baskı, olumlanma ve cezalandırma. Kendi başına “sosyal” olgusunun vücut bulduğu insan ırkı ve yaşamına dair toplumsallaşma sürecinin zaruri değeri ve yapabilirliğini göz önüne alırsak, toplumsal davranışlara dair kitlenin yaptırım gücünün kudreti de kıtalar arası görünür boyuttadır.

Toplumsal tabakalaşmalar, eşitsizlikler hayatımıza ideal mevkiler, roller yarattı. Açlığımızın bize hediyesi postallarımızla, arzularımız peşinde koşadururuz. Toplumun hiçbir kümesinde bireye yer yok, her şey birey olarak kabul edilişimizde kanıksatılan davranış ve düşüncelerimizle şekilleniyor. Düşünceler ve yöntemler meta ve satın alınabilir şeylere dair olmadıkça, demokrasi için söz konusu bile edilmiyor. Çünkü demokrasimizde dahi seçimlerimiz çoğunluğa velhasıl kitlenin bekasına nazır olmalıdır.

Şimdi bizi biz eden bu gücü ve bizi bizden uzaklaştıran yine bu açlığımızı tahayyül edelim hayatımıza. Tüm davranış yapılarında, sosyal ilişkilerimizde, seçimlerimizde, inanışlarımızda tasvir ettiğimizde özgür bir irade görebiliyor muyuz? irademiz, yere serpilmiş taşlardan günah/suç/ayıp kabul edilmeyenler içinden bize hoş gelenlere parmak uzatmamızdan ibaret. Burada birey yok, canlı yok, yeryüzüne dair hiçbir içkin ilişki yok. Otomasyon insanın endüstri sonrası mekaniğe adaptasyon sonucu eklemlendiği bir yönelim.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe