Kitle Toplumu İçin Yanlış Gereksemeler

Erhan Atiker


Burada yeniden Marcuse'nin görüşlerine dönüp Tek Boyutlu îman'daki toplum eleştirisini yorumlayacağım.
Modern kapitalist toplum, rasyonel gibi görünmekle birlikte aslında irrasyoneldir, çünkü üretim, insanca yaşamın gerçekleştirilmesi için araç olacağı yerde kendi başına amaç haline gelmiştir. Bu durumda işlev sistemlerinin (iş örgütlerinin) çıkarları, toplumun ortak çıkarının ya yerine geçer, ya da ortak çıkarla özdeşleştirilir. Dolayısıyla işlevselci ussallık, birinci derecede önem kazanır. Örneğin, bazı iş örgütlerinin (özel) çıkarları, yani üretim gerekseme ve zorunlulukları, medyalar aracılığıyla sanki genel çıkara uygunmuş gibi gösterilir. Diğer taraftan rekabet içindeki işlev sistemleri, çalışanlar üzerinde verimlilik baskısı uyguladıklarından, işgörenin, gizli kalmış - işlevsel olmayan- yeteneklerini geliştirip kendisini gerçekleştirmesini ve dolayısıyla bireysellik kazanmasını dolaylı olarak engelleyerek, kendisine yabancılaştırırlar (bkz. Marcuse 1994: 11).
Verimlilik ve refah artışı ile ekonomik büyüme, eylem sistemlerinin varlığının haklılaştırılmasına olanak verir. Dolayısıyla artık sistemsel bütünlüğün güç aracılığıyla savunulmasına gerek kalmaz. Bu nedenle ekonomik büyüme, (demokratik) tüketim toplumunda yalnızca bütünleşme açısından bile zorunluluk haline gelmiştir. Burada refah artışı, sosyal yapının haklılaştırımının kaynağını oluşturur. Oysa verimlilik artışı yaşamın yaşama değer olmasını ne ölçüde artırır diye sorulmalıdır. Bu soruya olumsuz cevap vermek gerekecektir, çünkü maddi refah ve sistem çıkarlarının öncelik kazanmasıyla birlikte karşılıklı silahlanma ve büyük savaş tehlikesi artmakta, kişilik (yabancılaşma) sorunları büyümekteydi. Bu nedenle eleştirel kuram, öncelikle kaynakların kişilik gelişiminde ve insani yaşam koşullarının iyileştirilmesi doğrultusunda nasıl kullanılacağını araştırmıştır (Marcuse 1994: 12-13).
Sanayi toplumunda teknik ilerleme, pekiştirdiği güç ilişkileri dolayısıyla sosyal değişmeyi (özgürleşmeyi) engeller. Teknoloji yardımıyla doğanın sömürülmesi aracılığıyla insanın insan üzerindeki egemenliği pekiştirilmektedir. Sosyal değişme, olumlu anlamıyla özgürleşimi artıracağından, güç konumlarını pekiştiren teknik ilerlemeyle birlikte sosyal değişme de kısıtlanır. Şöyle ki, teknolojinin yarattığı ekonomik refah, kitle toplumunun bireylerini yanlış bilincin içeriğini oluşturan tüketim gereksemelerine güdülendirir. Yanlış bilinç, görünüşte bireylerin somut çıkarlarının korunduğunun olumlu bilincidir ama aslında gerçek gereksemelerinin bastırılmış olduğunun bilincine varamamaktır. Şöyle ki, teknik üretim (tüketim) aygıtı, araç olmaktan çıkmış ve üretimi (ürünleri, davranışları) ve tüketimi, arzu ve gereksemeleri belirlemeye başlamıştır. Bu nedenle teknolojik toplum, daha tekniklerin geliştirilmesi aşamasında belirleyici olan bir güç ilişkileri sistemidir. Dolayısıyla üretim ve tüketim, totaliter biçimde bu sistem tarafından belirlenir (Marcuse 1994: 7 vd.).
Teknik ilerleme, ekonomik sistemin çıkarları doğrultusunda belli gereksemelerin karşılanması için yeni ürünlerin üretimini sağladığı gibi yarattığı refah artışı, varolan düzenin haklılığının gerekçesini oluşturur. Dolayısıyla teknolojik ussallık (verimlilik ve büyüme), sosyal eşitsizliklerin sürüp gitmesinden çıkarları olanlara hizmet eder (Marcuse 1994: 20).
Modern toplumda tekel-kartelleşme ve benzeri pratiklerle bireysel özgürlükler bastırılır. Bu olgu ekonomik eylem sistemlerinin iletişimin yaşam dünyasını tahakküm altına alması olarak gözlemlenebilir. Bu tür sistemler, tekelleşme süreçleriyle güçlerini artırdıkça özel yaşam alanları üzerindeki denetimleri de artar ve onu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirirler.
Burada eylem sistemlerinin özgürleşimi nasıl sınırlandırdığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Özel yaşamın denetlenmesi bireylerin üretim aygıtına bağımlı medyalar tarafından (yanlış) bilinçlendirilmesi ile gerçekleşir. Tüketime yönelik yaşam biçimleri yanlış bilinç haline geldikten ve toplumsal rollerin içeriklerine girdikten sonra artık başka türde yaşam olanakları da engellenmiş demektir. Bütün bu süreçlerin özgürleşimi kısıtlayıcı yanı kollektif tüketim bilincinin öznelerarası iletişimle değil de medyalar aracılığıyla sistem çıkarları doğrultusunda oluşmasıdır. Burada özellikle reklam etkinlikleri yanlış bilinci oluşturucu işlevler görürler (bkz. Marcuse 1994: 24).
Demokratik özgürlükler, biçimsel düzeyde varolsalar bile pratikte içerikten yoksunlaştırılmıştır. Örneğin düşünce özgürlüğü, bireysel özerk düşünce alışverişinin genel kanı oluşturma olanaklarını çağırıştırırken, bunun yerine kitle iletişim araçları tarafından, bireylerarası fikir iletişimine başvurmadan ya da iletişim çarpıtılarak genel kanılar oluşturulmaktadır. Bu durumda özgürleşme, kitle iletişim araçları tarafından benimsetilen yanlış bilinçten bağımsızlaşma anlamına gelir. Diğer yandan bireyler, üretim aygıtlarının çıkarları doğrultusunda, aslında gereksiz olan tüketim biçimlerine dıştan güdülendirilerek çeşitli tüketim kalıplarını benimsediklerinde, gereksemelerini karşılamak için daha çok çalışmak zorunda kalırlar ve üretim aygıtına olan bağımlılıkları artar. Özgürlük kavramının içeriklerinin iş örgütlerinin çıkarları doğrultusunda boşaltılması, yanlış gereksemelerin bireylere benimsetilmesi aracılığıyla gerçekleşir. Birey ne kadar çalışma zorunluluğuna sokulursa, sistem çıkarlarıyla kendi (maddi) çıkarları arasındaki farklılık o kadar azalarak sistemle özdeşleşir. Dolayısıyla yanlış gereksemeler ekonomik tahakkümün devamını sağlar. Sınırsız tüketim eğilimi, bireyler tarafından ne kadar benimsenirse, o kadar da üretim aygıtlarının gereksemelerinin bireysel gereksemelere göre öncelik kazanmasına olanak verir (Marcuse 1994: 22-24).
Diğer taraftan bireyin özgürlük gereksemesinin bilincine varması, içselleştirdiği yanlış bilinç tarafından engellenir ve bu nedenle eylemlerini gerçek gereksemelerinin yönlendirdiğini, bireysel çıkarlarını güttüğünü sanar. Oysa bireyin öncelikle neye gereksemesi olduğu aslında eylem sistemleri tarafından belirlenmiştir. Böylece yanlış gereksemeler, sosyal sistemlerin iletişimsel yaşam dünyası üzerindeki tahakkümünün bir aracı olurlar. Sanayi toplumu israf ve yıkımı gereksemeye dönüştürerek (görünüşte) ussallaştırır. Kitle üretiminin yarattığı yanlış gereksemeler ise kişiyi sosyal sistemlerle özdeşleştirir ve dolayısıyla düzene karşı tutumları engeller (Marcuse 1994: 27 vd.).
Marcuse'ye göre doğa ve insan üzerindeki egemenlik, insanlığın varoluş savaşını kazanmasını sağlar ve yaşam için gerekli iş saatini küçük bir kesire indirger. Bu evreden sonra işe teknik ilerlemenin insanın varoluşundan daha çok hoşnutluk duyacağı niteliksel bir değişimi sağlaması gerekirdi. Bu tür ilerleme tam gün iş zorunluluğunu kaldırarak özgürleşim olanakları yaratmalıydı. Bunun tersine teknolojik ussallık sistemlerin tahakkümünü pekiştirmekte ve totaliter nitelikli bir evren oluşturmaktadır.
Eleştiri: Zorunlu çalışma süresinin azaltılmasıyla sorun bireylerin ne yapmak isteyeceklerinde düğümlenir, çünkü üretken olmadıkları takdirde ilerlemenin hızı kesilir; kültür birikimine katkıda bulunduklarında ise toplum özgürleşir. Bireysel düzeyde üretkenlik sürdürülmediğinde, tam gün çalışmanın kaldırılmasının anlamı kalmaz, çünkü bu durumda boş zamanlar tüketilecektir. Oysa boş zamanların değerlendirilmesi gerekirdi, çünkü sorun, insanın gerçek gerekseme ve yeteneklerini geliştirmeye ve kendisini gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Buna karşılık Marcuse, modern toplumun sorunlarının teknik ilerleme aracılığıyla çözülebileceği kanısındadır. Bunun, için yalnızca teknolojiyi, ekonomiye olan bağımlılığından kurtarmak ya da ekonominin toplum üzerindeki denetimine son vermek yetecekti, çünkü ona göre asıl sorun, ekonomide kararların kimin tarafından alındığı ve gereksemelerin kimin tarafından belirlendiğiydi. Oysa kanımca, bireylerin zorunlu iş saatlerinin azaltılması sonucunda kültüre nasıl katkıda bulunacakları sorusunun da cevaplandırılması gerekirdi. Kısacası, yalnızca iş saatlerinin asgari düzeye indirilmesi, sorunun çözümü anlamına gelmez.
Refah toplumunda özgürleşme sınırlandırılmıştır, çünkü zorunlu çalışma saati azaltılmayıp, mal ve hizmet arzı kısıtlanır, özyönetim seçeneklerini geliştirici çabalar engellenir (Marcuse 1994: 69). Bu olumsuzluğa karşılık kişilere, daha çok tüketim yapma olanakları verilir. Tahakküm altındaki yaşamın "iyi yaşam" olduğu kanısı yaygınlaştıkça, yönetime direnme de kırılacaktır. Burada teknolojinin işlevi de ortaya çıkar. Teknoloji verimliliği artırdığı ve verimlilik artışı da iş-görene yansıtıldığı ölçüde toplumsal refahı artırarak bireyin direnişini kırmaktadır. Yalnız bunun gerçekleşmesi için ayrıca bireyin maddi gereksemeleri tarafından güdülendirilmiş olması da gerekir. Birey, başarı elde edebilmek için içinde bulunduğu veya içine girmek istediği statü grubunun yaşam biçimini benimsemek ve grubun tüketim davranışlarına uymak zorundadır. Bu açıdan bakıldığında tüketim, birey için bir seçim değil zorunluluk oluşturur. Diğer taraftan bireyler, anamalcı toplumlarda büyük bir ekonomik belirsizlik içinde bırakılırlar. Bundan kurtulmak için bireyin kendisini güvence altına alması gerekmektedir. Dolayısıyla yalnızca maddi refah araçlarına sahip olmak yetmez, belirsizliğin de ortadan kaldırılması amaçlanır. Bu ise yeni bir güven üretimi sektörünün oluşmasına neden olur: Sigortacılık ürünlerinin her türü bu gereksemeyi karşılamak için tüketiciye sunulur. Kendisini bu gibi maddi yükümlülükler altına sokan bireyin ise devamlı
daha çok kazanmak için çalışmak ve değişik türdeki yaşam biçimlerini seçme özgürlüğünün kısıtlanmasına göz yummaktan başka çaresi kalmaz.
Tüketim toplumunda arzu ve duygular da tüketimin nesnesi haline gelir ve "iyi yaşam" seçenekleri kısıtlanır. Başka deyişle neyin daha çok arzu edileceği ve tüketileceği, birey tarafından değil iş örgütlerince belirlenir. Bu da kültür endüstrisinin çeşitli ürünleri aracılığıyla yaydığı tüketim ideolojisi ve özellikle reklâmla gerçekleştirilir. Diğer yandan yüksek kültür, tüketim toplumunun gerçeğinde yanlışlanarak değerden düşürülür. Üstelik yüksek kültür ürünleri bile kitle tüketim metaı haline getirilir ve bunların içeriklerini oluşturan idealler, etkinliklerini kaybederler, çünkü yüksek kültürün özgürleştirici (eleştirel) içerikleri yerine varolan düzeni onay-layıcı (gerçeklerin baskısından kurtarıcı) yanları öne çıkarılmıştır.

 

 


 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Felsefe

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült