Kimliksizlik Ve Demokrasiyi Tehdit Eden Tehlike

Arno Gruen


Sağ radikalizmin gelişiminin temelinde otoriter bir eğitim vardır. Mantell, böyle bir sosyalleşme süreci geçiren çocukların ne babalarından ne de annelerinden korunma ve şefkat gördüklerini ortaya koyuyor. Henry Dicks'in 1950'de yayımlanmış bir araştırmasının sonuçları da benzer çıkarımlara varıyor: Dicks, İkinci Dünya Savaşı'na katıl 1000 Alman savaş tutsağıyla konuşmuştu. Tutsaklardan yüzde 11'i etkin Naziler olduklarım, yüzde 25'i inançlı Naziler olmakla birlikte çekincelerinin bulunduğunu söyledi. Yani, araştırmaya katılanların yüzde 36'sını oluşturan bu iki grubun, Nazi olmayanlarla kıyaslandıklarında sevecenliği açıkça reddettikleri görülüyor. Anneleriyle ilişkilerinde şefkat yaşamamışlar. Şefkat duyguları yasaklanmış, sevgi ve sıcaklık ihtiyacı tabu haline getirilip bastırılmak zorunda bırakılmış. Dicks'in gerçekleştirdiği klinik söyleşilerde, inançlı Nazilerin otoriteyle, cezalandırıcı ve itaat isteyen babayla güçlü bir özdeşleşme içinde oldukları ortaya çıkıyor. Kuşkuya ve eleştirel yaklaşıma hiç izin verilmemiş.

Bununla birlikte, Dicks'in araştırmasına katılanlardan, Nazilere karşı eleştirel tutum geliştiren tutsaklar, anneleriyle yaşadıkları olumlu ilişkilerden söz ediyorlar, kadınlarla sevecen ilişkiler kurabiliyorlar. Nazilerde ise "sevgi" duyguları politik sembollerle ilişkili. Sıcak, insani algılayışlar görülmüyor. Dicks, nasyonal sosyalizme olan inançları ellerinden alındığında ''bütünleyici bir özleri olmadığı için" darmadağın olduklarını yazıyor. Dicks'e göre inançlı Naziler, kişilik yapılarını acımasızlıkları vasıtasıyla ayakta tutabiliyorlar bu yıkıcı, cezalandırıcı babalarla özdeşleşmeye dayanan bir kişilik yapısı. Tutsaklar kampında da kendilerine anlayışla yaklaşanların kurbanı olduklarını düşünüyorlar. İyiliği düşmanlık olarak algılıyorlar ve kendilerine dostça davranan insanları, kendi "saf sadeliklerini, iyiliklerini ve insancıllıklarım" kullanan kişiler olarak görüp aşağılıyorlar. Yani, dostça davranmak, küçümsenip acımasızca ve kayıtsızlıkla yok edilmesi gereken bir zayıflık addediliyor. Burada insaniyetle temas korkusunu görüyoruz.

Anne veya babadan gelen dengeleyici şefkat olmadan yaşanan otoriter eğitim insanı çıkmaza sürüklüyor, yaşayabileceği deneyimleri sınırlıyor ve ilerideki yaşam akışını da belirliyor. Kişi, yeni olan her şeye karşı direnç gösterme zorunluluğu hissediyor; çünkü her yeni şey, olumlu ve sevgi dolu bir deneyim sunma tehlikesi içerdiği için kendi bastırılmış sevgi ve şefkat ihtiyacını yeniden canlandırabilir. Böyle bir insan, kendi yaşam deneyimleri açısından dar bir alana sabitlenmiş olmasının dışında, kendisini biçimlendirmiş olan olguya, yani otoriteye de bağımlı kalır. Canlılık ve yenilik korku verir, kurtuluş sadece otoriteye ve daraltan, yok eden şiddete itaatte aranır. Burada duygudaşlık zayıflık olarak görülürken, şiddet güç demektir. Güçlü olmak kahramanlıkla eşanlamlıdır; ölüme adanmışlık canlı olmak, hayatta olmak demektir.

Kendine Acıma

Buna rağmen, bu insanlar kendilerini kurban olarak algılarlar; hem de kendi eziyet ettikleri, aşağıladıkları, öldürdükleri insanların kurbanı olarak. Şiddet yüklü bir eğitimden geçmiş olmalarının yarattığı, gerçek anlamdaki kurban durumunda oluşlarını ise, kendilerine yasaklanmış olan sevgi ve şefkati hatırlattığı için, insaniyetlerinden nefret ettikleri kişilerin kurbanı olduklarına inanmalarından kaynaklanan kendine acıma duygusuna aktarırlar. Bu durumda, insani temas kurma olasılığı bulunan herkesi, Yahudileri, Çingeneleri, Asyalıları, siyahları; kendilerini korkutan ortak insani yanı ezebilmek, sakatlayabilmek, yok edebilmek için farklı ve yabancı olarak sınıflandırdıkları herkesi tehdit olarak görürler. Bu insanlar kendilerine acınması için yalvarırlar, çünkü böylece şiddetlerini, kendilerine yasaklanmış olanı, yani insani yanı içlerinde yeniden uyandırdıkları için korku verici buldukları kişilere yöneltmekte kendilerini haklı görebilirler. Böylesi insanlar bu yüzden öldürme zorunluluğu hissederler, çünkü ancak bu şekilde ayakta kalabilirler; ancak bu şekilde kendilerinin de sevgi, şefkat ve sıcaklık açlığı içinde birer insan oldukları korkusundan kurtulabilirler.

Sağ radikalizmin içerdiği açık şiddete rağmen niçin çoğu zaman hoş görüldüğü, zararsızmış gibi gösterildiği, hatta inkar edildiği sorusu her zaman gündemde. Sağ radikalizmi kavramak ve ona karşı mücadele etmek, ancak içinde geliştiği toplumsal çevreyi de kavramakla mümkündür. Bu çevrede, kendisi şiddet kullanmayı istememekle birlikte, bir sağ radikalle ortak bir yana sahip insanlarla karşılaşırız. Ortak yan yeni olan, canlılık içinde olan karşısında duyulan korkudur. Bu insanlar, itaat temelinde kurulmuş düzenlerini bozabilecek, kesin bir şekilde belirlenmiş rol modellerinin ve gerçek duygularla da kendiliğindenlikle de alakası olmayan duygu pozlarının sorgulanmasına yol açabilecek, yeni ve canlılık içeren bir yaşantıya katılmalarını sağlayabilecek her şeyden korkarlar. Dayatılmış davranış biçimlerinden uzaklaşma korkusu, uygarlığımızı belirleyen itaatin yapısına iyice kök salmıştır. Aşırı sağ, bu korkuyu körükler ve tahrik eder. Böylece, onaylayıcı suskun kalışlarıyla, acımasız eylemlerinin meşruluk kazanması için sağ kesime hizmet eden konformistler ve uyumlular kitlesinden oluşan sessiz çoğunluğu ön plana çıkartır. Yeni Amerikan politikasındaki aşın sağ, biraz da bağımsız bir grup olduğunu vurgulamak amacıyla kendi kendisini "silent majority"[1] olarak nitelemektedir. Uyumlulardan oluşan, hınç eğilimi olan, ama daha ziyade şiddet uygulamayan silik bir kesimden oluşan bu grup, böylece hem bir profil kazanmış, hem de taraftarları kendilerini güç ve kimlik sahibi kişiler gibi hissetmeye başlamış oldu. Bu nitelemeyle, genelde pek açık seçik algılanmayan bir duruma da işaret ettiler. Yani, aşın sağ kanattaki politikacıların, iktidar tabanı olarak suskun, ama yaşamdan duydukları korku yüzünden kendilerini içsel olarak tehdit altında hisseden insanların oluşturduğu büyük bir potansiyeli harekete geçirebileceğini gösterdiler.

Henry Dicks'in daha önce de değindiğimiz araştırması, bu uyum sağlamış konformist insanların ruhsal dinamiğine bir bakış getiriyor. Dicks'in konuştuğu 1000 savaş tutsağı içinde "sert çekirdek"i oluşturan yüzde 11 oranındaki inançlı Naziler, bugün de Batılı ülkelerde sağ partilerin yandaş bulabileceği yüzde 8'lik kesime denk düşüyor. Dicks'in araştırmasına katılan savaş tutsaklarının yüzde 25'i Naziliğe çok da ikna olmuş değillerdi, ama yine de yandaşlar arasında sayılacak konumdaydılar. İnceleme grubunun yüzde 40'ı ise büyük ölçüde apolitikti. Nazilerden farkları, aldıkları otoriter eğitimin, sevecenlik konusundaki tabuların, sevgi ve şefkat ihtiyaçlarını reddetmek zorunda kalışlarının ve kadınları aşağılamalar düzeyine bağlıydı. Bu düzey yüzde 11 oranındaki inançlı Nazilerde en yükseğe çıkıyor, yüzde 25'lik grupta biraz azalıyor, yüzde 40'lık apolitik gruptaysa iyice düşüyordu. Bu sonuncu grup da Nazi ideolojisine karşı değildi, ideolojinin peşinden gitmişti. Dicks'in incelemesinde, aktif ve pasif Nazi karşıtlarının oranı yüzde 24'tü. Bunlar, sevgi ve şefkat ihtiyaçlarını reddetmeyen, kadınları kendileriyle eşit gören ve kişisel tutumlarını bir lidere veya devlete göre değiştirmeyen kişilerdi.

İç Kurban

Dicks'in istatistikleri, bir süre önce Friedrich Ebert Vakfı tarafından yayınlanan aşırı sağ ve şiddet konusundaki verilerIe belirgin örtüşmeler gösteriyor. Daha önce de değindiğimiz gibi, Almanların üçte ikisi bugün bile Almanya'nın güçlü bir lidere ihtiyacı olduğuna ve ancak sert önlemler alan ve sırtını güçlü bir partiye dayayan bir politikacının güncel sorunların üstesinden gelebileceğine inanıyor. Dicks'in araştırması aynı zamanda, bu insanların acı ve sıkıntıyı zayıflık olarak görüp dışladığını, duygudaşlık göstermediğini ve sıkıntıya düşmüşlerin desteklenmemesi ve herkesin kendi başının çaresine bakması gerektiği şeklindeki geçerli toplumsal tutumu onayladığını ortaya koyuyor. Başka türlü davranmak, onlar için zayıflık anlamına geliyor.

Bu tutum hem umut hem korku içeriyor. Her iki araştırmadan çıkan sonuçlar, aynı şeye işaret ediyor: Sağ radikal düşünce ve anlayışa teslim olmuş, sert çekirdeği oluşturan bir grup insanın varlığına. Oranı yüzde 30 ile yüzde 40 arasında değişen diğer bir grup ise, eğer korkularına ve kendine acıma duygularına (yani, kendilerini kurban durumunda hissetme eğilimlerine) hitap ediyorsa otoriter bir oluşumun peşine takılmaya hazır. Her halükarda bu süreçte, mevcut ekonomik durum ve genel toplumsal "normlar"daki istikrar da dış etmenler olarak rol oynuyor. Ancak şunu gözden kaçırmamak gerekir ki, toplumsal koşulların istikrarsızlaştığı durumlarda, korku ve kendine acıma nedeniyle otoriter düşünce ve anlayışa teslim olma eğiliminin temelinde, daha çocuklukta şekillenen içselleşmiş bir konformizm vardır. Umudumuz gerçek bir kimliğe sahip olanlardadır. Demokrasinin dayanağı da, yüzde 30 ile yüzde 40 oranındaki konformist grubun suskunluğuyla otoriter sert çekirdeği desteklemesini, hatta belki de ona dahil olmasını engelleyecek olan da bu kişilerdir. Bu elbette aynı zamanda, toplumun ekonomik güvence ve sosyal adalet gereksinimine aktif biçimde karşılık verme anlamına gelir. Boş vaatler, sağ radikallerin nefretini ve şiddetini besleyecek zemin oluşturmaktan öteye gitmez. Burada ürkütücü olan, otorite ve itaat temelinde eğitilmiş insanların bir demokrasiyi ne denli istikrarsız hale getirdikleridir. Demokrasiyi gerçekten yüreklerinde barındıran diğerlerininse, demokratik bir özün eksikliğini toplumun yansından fazlasının karşısında dengeleyebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerekir.

İngiliz çocuk doktoru ve psikanalist Donald Winnicott, daha ellili yılların başında, demokratik bir toplumun işlerlik kazanabilmesi için duygusal bakımdan olgun bireylere ihtiyacı olduğu tezini öne sürmüştü. Otoriter eğitim, böyle bir olgunlaşmanın yolunu kapatmakla kalmıyor, varoluş zeminini de ortadan kaldırıyor. Duygusal olgunluğun kökleri duygudaşlık yetisindedir, her çocuğun daha anne rahmindeyken geliştirdiği empati yetisindedir. Otoriter eğitim bu yetiyi bastırabilir, hatta tümüyle yok edebilir. Rockefeller Üniversitesinden araştırmacı nörolog MacLean’ın 1967'de insan beyni üzerinde yaptığı araştırmalar, empati düzeyindeki algılamaların kişisel bir kimlik duygusunun önkoşulu olduğunu göstermenin yanı sıra, sempatik sinir sisteminin empatiyi harekete geçiren örgülerinin çocukluktan itibaren uyarılmaları gerektiğini, aksi takdirde işlevlerini yitirdiklerini ortaya koydu. İtaate dayalı bir eğitim empati yetisini frenliyor ya da hasara uğratıyor. Bu durumda, insana özgü empati yetisine dayalı bir gelişime imkan verilmediğinden, böyle bir eğitim anlayışı bir yandan da kimliğin otoriteyle özdeşleşerek oluşmasına zemin hazırlıyor. Bu tür bir eğitimden geçen insanlar, gerçek anlamda kendilerine özgü bir kimlik geliştiremezler; "sahte" kimlikleri, otoriter eğiticinin dayattığı modelin üstlenilmesine dayanan bir simülasyondur sadece. Kimlik burada, davranış kurallarının yanı sıra her türlü boyun eğişin beraberinde getirdiği temel bir nefretten oluşan, karmaşık bir yapıdır. Ancak bu nefret asla gerçek zorbaya yöneltilemez, çünkü o her türlü saldırganlığı yerle bir eder. Geriye, bu nefreti dışa, yasaklı ve vazgeçilmiş kendine özgülüğü temsil eden düşmanlara yansıtmak kalır.

Böylece, özünde kendi kimliğini barındırmayan, ama yıkıcı şiddetle dolu bir kişilik yapısı gelişir. Winnicott bu tür insanları "antisosyal," yani zorbayla özdeşleşme nedeniyle kendiliklerini keşfetmeleri engellendiğinden (ben bunu "kendi kimliği olmayan insanlar" şeklinde tanımlıyorum) "olgunlaşmamış ve sağlıksız" insanlar olarak tanımlıyor. Bunlar, varlığımızın sınırlarına dair bir duyguya sahip olmayan insanlardır, insan oluşumuza dair bir duygu ve imgeye sahip değildirler; insanı biçim olarak algılarlar, ama gerçek insani duyguları yaşamamışlardır. Winnicott'a göre bunun sonucu, her bir tekilin birey olmasına karşıt bir bireyleşme eğilimidir. Winnicott'un kullandığı anlamda "antisosyal," kökenleri insan ruhunun derinliklerinde olan antidemokratik bir tutumla özdeştir. Bu tür insanlarda, insani olanakların iç potansiyelini ve kendi kimliklerini geliştirme şansı bulamadıklarından, insaniyetin yeterince gelişmediğini görürüz. Kendilerini empati yetisi temelinde tam anlamıyla geliştirme imkanları ellerinden alınmıştır, ki gerçek insaniyetin ve sevinçle kederin yaşanabilmesinden doğan bir içsel gücün gelişmesi ancak böyle mümkün olabilir. Burada söz konusu olan, insanın zayıf olmadığını, kendisini çaresiz hissetmediğini ve asla kuşkuya düşmediğini kanıtlaması beklenen kahramanlık eylemlerinin mitsel gücü değildir! Zaten kahramanlık mitinin kökleri, sürekli hissedilen, başarısızlığa uğrama ve ilk vesilede kahramanlık niteliğini yani en başarılı konumu yitirme korkusunda yatar. Kendi asıl gücünden duyduğu güvensizlik içini kemirmekte olduğundan, kişi hep en üstte olmalıdır, çünkü eğitim sürecinde kendiliğinden duyduğu kuşku en derinlere kök salmıştır. İnsan sadece bu şekilde otoriteye boyun eğer, çünkü kendilik değerini ancak bu sayede belirler.

Bir çocuğun daha başlangıçtan itibaren kendine has algılayışlarını, kendine has ihtiyaçlarını kendiliğinin özü haline getirebilmesinin sonuçları ise çok farklıdır. Böyle insanlar yenide asla tehdit algılamazlar. Aksine, Kanadalı hayvan psikologu Berlyne ve Amerikalı Schneirla'nın incelemelerinin gösterdiği gibi, böyle insanlar canlılığın her türlü gelişiminden, her türlü yenilenmeden sevinç duyarlar. Değişikliklerle karşılaştıklarında hissettikleri, korku değil meraktır. Çocuklukları, cezalandırılma, terörize edilme ve kendilerine has ihtiyaçların küçümsenmesiyle damgalanmış olan insanlarsa bilinmeyen, "yabancı" bir şeyle karşılaştıklarında geri çekilirler. Bütün yenilikleri bir tehlike olarak algıladıklarından, şiddet içeren saldırganca davranış biçimleri geliştirirler. Dünya onlar için sadece korkutucu olmakla kalmaz, aynı zamanda dünyayı kendilerini karşısında korumak zorunda oldukları, sürekli pusuda bekleyen bir tehlike olarak algılarlar.

Frantz, Berlyne ve Schneirla'nın araştırmaları, ilgi yokluğu çekmemiş ve uyarımları kendileri ayıklayabilen çocukların, yeni uyarım kaynakları bulmak için dış dünyayı daha geniş biçimde araştırdıklarını gösteriyor. Yani, sürekli olarak uyarımlarla beslenmek, gelişimin ve canlılık dolu bir varoluşun önkoşulunu oluşturuyor. Eğer bir çocuğun sosyalleşme sürecini vazgeçme ve direnç gösterme tutumları belirlerse, ortaya çok farklı bir gelişim çıkar. Yıkıcılığın ve düşmanlık duygularının insanın doğasında zaten bulunduğundan söz eden politikacılar ve psikologlar, gerçek insani gelişime farklı bir şekilde bakılmasını engellemekteler. Aslında görmek istemedikleri şey, şiddet eğiliminin, demokratik bir insanın toplumsal entegrasyonunu tamamlamadan yetişebilmesinin asla mümkün olmadığı, karmaşık bir gelişim süreci içinde oluştuğudur.

Münih'teki Alman Gençlik Enstitüsü bünyesindeki bilim insanlarından Klaus Wahl da nefretin kökenlerinin ilk çocukluk dönemine kadar uzandığı görüşünde. Wahl, saldırganlıklarıyla dikkat çeken gençlerin, çocukluklarında yabancılara karşı belirgin bir korku duymuş olduklarına işaret ediyor. Bu gençlerin, zararsız şeylerle tehlikeli olabilecek şeyler arasında ayrım yapma yetileri gelişkin değil. Bu yapıdaki çocuklar veya gençler, dikkat çekici şeyleri hemen tehdit olarak algılamaya hazırlar. Bunlar, kendi ihtiyaçlarına yönelmeyen ve kendi gelişimlerini dikkate almayan bir eğitim süreci içinde, sürekli stres altında yaşayan çocuklardır. Böyle çocuklar, stres hormonu kortizonunu çok yüksek düzeyde üretirler. Stres, örneğin, anneyle babanın, çocuğun aslında bir şeyleri yanlış yaptıklarına dair kendilerine gönderdiği bir sinyal olan acılarını dikkate almadıklarında oluşur. Hiçbir zaman hata yapmayacaklarına duydukları güvenle çocuğun hissetmesine yol açtıkları acıların farkına varamayan anne babalar, böylelikle çocuğun algılamasına izin verilmeyen acılara sebep olurlar. Bu, çocuğun acıyı hissetmemesi anlamında değildir; çocuk daha ziyade algısını bastırmak zorunda kalır. Bu süreçten geçmiş insanlar, yaşamları boyunca başkalarına şiddet uygulayarak, hatta işkence ederek ve cinayet işleyerek o yitirilmiş, inkar edilmiş acıyı ararlar. Sonuç, kendi kimliğine sahip olmayan, fakat itaati özgür seçimle karıştırdığı için bir kimliğe sahip olduğunu sanan insanlardır.

Wole Soyinka'nın The Burden of Memory [Anımsamanın Yükü] adlı kitabında anlatıldığı gibi, onlar asla kendi varoluşlarının efendisi olamamış, hiçbir zaman kendi kaderlerini kendileri belirleyememişlerdir. Soyinka, "Onlar, kendi benlikleri görünmez hale geldiği için sürekli birilerinin önünde eğilen kölelerdir," der. Oysa onlar başkalarını aşağılayabildikleri, hükmedebildikleri, eziyet edebildikleri ve yok edebildikleri için kendilerini yaralanmaz hissederler. Balint'in kavramlarıyla konuşacak olursak, kendilerine özgü bir iç yaşam oluşturamadıkları için onlarda bir "basic fault,"[2] karakterlerinde temel bir bozukluk söz konusudur. Bu yüzden, sürekli olarak kendiliklerinin çözülmesi tehlikesiyle karşı karşıya yaşarlar. Sadece nefretlerini ve şiddet yüklü saldırganlıklarını başkalarına yansıttıklarında kendilerini bütünsel bir kişilik olarak ve ayaklarının üzerinde hissederler. Bu ruhsal gelişim, bedensel süreçlerle birlikte sürer. Söz konusu olan, sadece insanın kendi kendiliğini inkar etmesi nedeniyle hormonal sisteminin sürekli strese maruz kalması değildir. Karşılanmayan ihtiyaçlar nedeniyle ortaya çıkan stres, sinir sisteminde de genel bir düzensizliğe yol açar. Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki nörofizyoloji laboratuarından Martha Welch, bu fizyolojik düzensizliğin çaresizlik duygusuna yol açmak suretiyle stresi nasıl daha da yükselttiğini, sonucun ise öfke ve saldırganlık olduğunu anlatıyor. Sadizmi ve kötücüllüğü ortaya çıkartan, öfke ile çaresizliğin birleşmesidir. Çocuklara çektirilen acının inkar edilmesi, bu süreçte temel rol oynar. Kendisine yapılan eziyetten duyulan keder etrafında oluşan gerçek acı, anne babayı suçlulukla yüz yüze getireceği için çocuk tarafından yadsınır. Buna karşılık, böyle çocuklar bir acı uydurmayı çabuk öğrenirler. Burada söz konusu olan, yaşadıkları olumsuzluk karşısında duyulan gerçek keder, gerçek acı değildir. Daha çok, alınganlık gibi duygusal mızmızlanmalar sahnelenir, yani anne babanın çabucak giderebileceği ve böylelikle kendilerini önemli ve iyi ebeveyn hissetmelerini sağlayacak türden acılar. Böylece kendine acıma, dışa yansıtılan örtük saldırganlık olarak yerleşikleşir. Keder ve aşağılık duygularıyla dolu olan böyle insanlar kendilerini değersiz bulurlar, bu da yansıtmacı yıkıcılıklarını daha da artırır. Böylece, saldırganlıklarını dışa yönelterek kendilerini incinmez ve bu yüzden de güçlü hissederler.

Bir sosyal danışman bana, kadınlara nasıl eziyet ettiğini ona her anlatışında çarpık ve kibirli bir gülümseme sergileyen sadist birinden söz etmişti. Ancak bu şekilde güldüğünde, şiddete maruz kalarak geçirdiği kendi çocukluğunda yaşadığı çaresizliği hissedebiliyordu. Böylelikle kendi travmasını yeniden yaşadığında sadizmi değilse bile gülümseyişi siliniyordu. Bu adam, şiddet yanlısı her sağ radikalin içinde olanı ortaya döküyordu: Kendi kendisini hissedebilmek için başkalarına acı vermek ve ardından, tıpkı çocukluğunda kendi acıları yüzünden cezalandırılmış olduğu gibi, bu acılar için başkalarını cezalandırmak zorundaydı. Aslında söz konusu olan, kendi deneyimlerinin aktarılmasıdır. İnsan başkasını aşağılarken, onu aslında kendisinin de olduğu, ama inkar etmek zorunda bulunduğu şekilde köleleştirir.

Hepimizi böyle bir tavır almaya açık hale getiren o güvensizliği inkar etmeye ve sürekli olarak yaralanmazlığımızı kanıtlamak için dünyayı denetim altına alma gibi bir çabaya sürükleyen neyse ki hepimiz aynı ölçülerde değil bir kültürde yaşıyoruz. Bu yolla acı çekmiş olduğumuz gerçeğini gizliyor ve inkar ediyoruz. Eğer bu süreci kendi içimizde de görebilirsek, sağ radikalizmi anlayabilir ve ona karşı direnç geliştirebiliriz. Hepimiz farklı ölçülerde de olsa anne baba baskısı "Seni, iyiliğini istediğimiz için cezalandırıyoruz," yaşadığımızdan, itaat hepimiz için bir dürtü. Böylece, bu ideolojinin bizi maruz bıraktığı itaat sonucu oluşan yabancılaşmayla hepimiz tanıştık. Bu ortak yanımızı, ama aynı zamanda da anne babalarımız ihtiyaçlarımıza kısmen de olsa karşılık verebildikleri için geliştirmeyi başardığımız özgürlük derecesini görebilmeliyiz. Genel olarak şiddete ve özel olarak da sağ radikal şiddete karşı mücadele edebilecek duruma ancak böylelikle gelebiliriz. ayrıca, kültürümüzde insanların kendiliklerine yabancılaşmalarının ve kendi ihtiyaçlarıyla içsel algılarına dayanan gerçek bir kimlik geliştirememelerinin gayet normal karşılandığını da görebilmeliyiz. Bunun anlamı, sağ radikaller kadar gaddarca davranmamakla ve kendiliklerini şiddet üzerinden tanımlamak zorunda olmamakla birlikte, kişilik yapıları itibariyle yine de onlara benzeyen, dolayısıyla korkuları kolayca körüklenebilen, en azından suskunluklarıyla sağ radikallere pasif destek veren insanların çoğunlukta olduğudur.

Sağ radikal zorbaların ve onların sessiz suç ortaklarının ortak yanları, kurban için değil de kendileri için acıma duymalarıdır. Sağ eğilimlilerle sağ kanadın sloganlarından etkilenmeyenler arasındaki belirleyici fark buradadır. Sahici bir kimliğin her zaman empati düzeyindeki yaşantılar temelinde geliştiği burada açıkça ortaya çıkıyor. Fakat sosyalleşme süreci özdeşleşmeyi kimlik gelişiminin temeli haline getirirse, bu şekilde oluşan kimliği her zaman sorgulamak gerekir. Özdeşleşmeye dayalı her kimliğin kaçınılmaz olarak insaniyetsizliğe ve sağ radikalizme varması gerekmez. Fakat belirleyici olan şudur: Empati yetisine yabancılaştırılan hiçbir çocuk, içsel bir güç geliştiremez. İçsel gücün üzerinde kurulmuş bir kimlik için gerçek sevginin yaşanmış olması önkoşuldur. Ne var ki bizim kültürümüz duygudan yoksun erkeklik simgeleriyle özdeşleşmeye yönelik bir güçlülüğü desteklediğinden, sevginin kendisi çarpıtılmış bir ideolojiye dönüşüyor; duygudaşlığa değil de rol klişelerine dayanan bir güçlülük aramaya başlıyoruz. Nasyonal sosyalizmin ve katliam programlarının sağladığı başarı, bütün bir halkın bu yolla biçimlendirilebileceğini gösteriyor. Nasyonal sosyalizmin başarısı, tüm kültür itaat temeli üzerine kurulu olduğu için neredeyse önceden belirlenmişti.

Elbette tüm Almanlar o dönemde aktif rol almadılar. Amerikalı tarihçi C. R. Browning, "nihai çözüm" uygulaması için Polonya'ya gönderilen 101 numaralı Hamburg polis taburu üzerine yaptığı araştırmada, taburun çoğu üyesinin daha çok pasif konumda kaldığını ortaya çıkardı. Bununla birlikte, amirleri onlara bu alternatifi resmi olarak sunmuş da olsa öldürme emrini uygulamayı reddedebilecek durumda değillerdi.

İtaati kabul etmeyen insanlar her zaman oldu. Judith Lewis Herman'ın kanıtladığı gibi, Vietnam Savaşı'na katılan askerler arasında da katliamlara katılmayanlar oldu. Herman, empati yetisinin insanı insaniyetsizlik karşısında ne ölçüde bağışık kıldığını ortaya koyuyor. Kendine özgü sahici bir sahibi olmanın anlamı budur.

Özetle söylersek, sağ radikallerde eksik olan kendilerine özgü bir kimliktir. Bir kimlik gibi görünen şey aslında otoriteyi simgeleyen kişilerle, itaatle ve erkek kahramanlığının buna denk düşen rol klişeleriyle özdeşleşmekten ibarettir. Bunların tümü, sahici bir kendiliğin olabildiğince uzağındaki, erkeksi güçlülük pozuyla bilinçten uzak tutulan değersizlik duygularıyla dolu bir kendilik çevresinde toplanır.

Erkeklik mitini tam olarak anlamak ve ardındaki kimliksizliği görmek çoğunlukla kolay değildir. Bu kültür içinde yetişen herkes bu ideolojiden az veya çok etkilenir. Antill ve Cunningham, Amerikalı üniversite öğrencileriyle yaptıkları çalışmalarda kendilik değerinin temelini büyük ölçüde yaptırım gücü, iktidar ve başarının, yani genel olarak erkeğe özgü olduğu kabul edilen değerlerin oluşturduğunu ortaya çıkardılar. Anaçlık, şefkat, empati, acı ve üzüntü çeken insanları hoş tutmak gibi "kadına özgü" olduğu kabul edilen özelliklerse erkek öğrencilerin kendilik değerleri açısından herhangi bir önem taşımıyordu. Hatta araştırmaya katılan kız öğrenciler de kadına has bu özelliklere karşı olumsuz yaklaştılar. Sonuçlar, hırslı ve başarıya güdümlü bu üniversite. öğrencilerinin çoğunun duygudaşlığı bir değer olarak kabul etmediğini gösteriyor. Yani, bu gençlerin Nazilerin ideolojisine benzer bir ideolojiye etkin bir biçimde karşı çıkamayacakları söylenebilir.

Bu tür insanların yaydığı tehlike sadece varsayımsal değildir. Bu duruma işaret eden sadece Friedrich Ebert Vakfı'nın Almanya ölçeğindeki araştırmasının sonuçları da değildir. Sözümona "demokrasinin anası" tabir edilen ABD'de de durum pek farklılık göstermiyor. Morton Rhue, Die Welle [Dalga] isimli kitabında, Palo Alto'daki yüksekokulda 1969 yılında yapılan bir eğitim uygulamasından söz ediyor. Öğrenciler bu uygulama süresince tümüyle otorite ve disipline boyun eğmiş, kendi inisiyatiflerinden ve istemlerinden gönüllü olarak vazgeçmişlerdi. Kendilerini Nazi devletininkine benzer bir sosyal ortama teslim etmişlerdi ve kendi köleleştirilmiş hallerine rağmen, baskı gören öğrencilerden daha üstün olduklarını düşünüyorlardı. Uygulamaya katılmayan çok az kişi olmuştu.

Bu araştırmanın sonuçları, faşist ideolojilerin demokratik değerleri nasıl arkadan kuşattığını ve özellikle de bu tür düşünceler karşısında direnç geliştiremeyen, aksine kültürün getirdiği başarı ideolojisiyle empati yetilerinden kopartılan ve dolayısıyla sağ radikalizme götüren düşüncelere açık insanlar üzerinde başarı gösterdiğini ortaya koyuyor. Dicks'in çalışmalarının daha önce de açıkça gösterdiği gibi, şiddeti önceleri bir çözüm olarak kabul etmeyen konformist insanlar da kendilerini işbirliğine zorlayan böylesi bir baskı karşısında direnecek içsel güce sahip olamıyorlar. Herman'ın Vietnam'da savaşmış eski askerlerle yaptığı çalışmalar, insana aşırı sağ mikrobuna karşı neyin "bağışıklık" kazandırdığını gösteriyor: Empati yetisi, yani çocukluğun erken dönemlerinde sevgi ve ilgi görmüş olmak. Bizim kültürel çevremizde belki nüfusun ancak üçte birinin geliştirebildiği bu yeti, demokrasinin korunmasının ve varlığını sürdürmesinin güvencesini oluşturuyor. Pek çok değişik araştırmanın sonuçlarının ortaya koyduğu gibi Winnicott da aynı şeye işaret ediyor.

Anne babanın takındığı pozla kimliğin şekillenmesi

Saldırganla özdeşleşmek, küçük çocuk için, anne babanın baskın gücüyle özdeşleşmek anlamını taşır. Peki ama bir çocuk üzerinde egemenlik kurmak ve onu aşağılamak için güç kullanan; çocuğun canlılığı, merakı ve keşfetme coşkusu karşısında kendisini, çocuğu şiddet kullanarak engelleyecek kadar sorgulanmış hisseden bir insan nasıl bir insandır? Bu ancak kendisini son derece güvensiz, değersiz ve yetersiz hisseden, ama bunu kabul etmeyen bir insan olabilir. Böyle insanlar bu tür duyguları haklı çıkarmak için güçlülük, kararlılık ve bükülmez irade sahibi pozu takınırlar. İnsanın özellikle kendi çocuğuna karşı bu pozu sergilemesi son derece kolaydır. Ancak özdeşleşmeye ilişkin olarak bunun anlamı şudur: Çocuk, anne babanın gerçekliğiyle değil, takındığı pozla özdeşleşmektedir. Her çocuk, empati düzeyinde paylaşabildiği için aynı zamanda anne babanın derinlerdeki değersizlik duygularım da hisseder. Ama bunları algılamaması gerekir. Anne babadaki bu değersizlik duyguları çocuğun reddetmek zorunda kaldığı, kendi içindeki yabancının bir parçası haline gelir. Bu süreç, çocuğun otoriteye odaklanmasına ve onunla özdeşleşmesine yol açar; bundan sonra da yaşamı boyunca gerçek bir insanı değil, insan olma pozunu arayacaktır. Helen Bluvol ve Ann Roskam 1972 yılında yaptıkları araştırmalarla, otorite figürleriyle özdeşleşen gençlerin anne babalarını olumlu ve olumsuz yanları olan sahici insanlar olarak algılayamadıklarını, onlara dair sadece idealleştirilmiş imgelere sahip olduklarını ortaya koydular. Bunun anlamı, bu gençlerin anne babalarının takındıkları pozla özdeşleşmiş olmalarıydı.

Gelişkin canlılar daha doğumla birlikte annelerine odaklanırlar. Bu süreç "nakşolma" olarak adlandırılır. Örneğin T. C. Schneirla, Avustralya'da yaşayan tracer sheep'ten[3] söz eder; bu hayvan annesini bir an bile gözden kaçırmaz. En fazla, onu görebileceği kadar uzaklığa gider. Eğer anne ölürse, çürüyüp de geriye sadece kemikler kaldığında bile yavru kadavranın çevresinde dolaşmaya devam eder. Sonra yavru, görsel olarak annenin odak işlevini üstlenecek ve yaşam alanının merkezi haline gelecek bir taşa, bir kayaya veya bir tepeciğe yönelir. Benzeştirerek söylersek, insanlara da anne ve baba imgesi nakşolur. Ancak bu, iki düzeyde gerçekleşir: Gerçek anne baba ve idealleştirilmiş anne baba. "İdealleştirme" edimi ve ölçüsü, saldırganla özdeşleşmeye yol açan terörün ölçüsüne bağlıdır.

Fakat bir çocuğun maruz kaldığı terörün şekli ne olursa olsun, çocuğun özdeşleşmesi, anne babanın kendilerine dair dışa yansıttığı görüntü üzerinden olur. Ama bu görüntünün, anne babanın şiddet uygulama yoluyla sözde bir "güçlülük" ardında gizledikleri içsel zayıflıklarıyla alakası yoktur. Bu nedenle, böyle bir süreç yaşayan çocuklar anne babalarının iç gerçekliğine değil dışa karşı takındıkları poza sabitlenir. Bu durum elbette, takındığı pozu gerçeklik olarak satan (ve bu sayede gerçek anlamda iktidar uygulayabilen) insanlar için peşlerine takılacak birilerini bulmayı kolaylaştırıyor. Sosyalleşme sürecimiz bizi daha çok başkasının izinden gitmeye koşullandırıyor. Bu yüzden güçlülük, kararlılık ve güvenilirlik pozu takınan "lider"ler de hep kolaylıkla inandırıcı gelebiliyor. Ayrıca bir de düşman imgeleri yaratıp, böylece nefreti tahrik etmek için bir meşruluk sağlayabilirlerse başarılı olmaları garanti sayılabilir. Burada belirleyici olan ideolojiler değil, insanların daha çocukken, aksi varlıklarını tehlikeye sokacağından, anne babalarının yetersizliğini inkar edebilecek şekilde onların pozlarına göre şekillenmiş olmalarıdır. Bu nedenle bu tür liderler ve taraftarları, zayıflıklara dikkat çekildiğinde fazlasıyla öfkelenirler. Zayıflıkların algılanması onları içlerinin ta derinlerinde tehdit eder.

Örneğin, aslında karar verme yetisi bulunmayan zayıf bir kişilik olan Hitler, dışa karşı güçlü bir irade ve kendine güven sergiliyordu. Böylece, pozlara göre şekillenmiş insanların kendi pozuyla da özdeşleşmelerini ve kendilerini güçlü hissetmelerini sağladı. Bu şekilde, kendi iç boşluklarından ve değersizlik duygularından kurtulmaları mümkün oluyordu. Hitler'in iktidar tantanaları sahnelemesi, bu tür insanların o şaşaalı yürüyüşlere katılarak kendilerine de hayali bir güçlülük biçmelerini mümkün kıldı. Adanma ve bir otoriteye boyun eğme eğilimi böylesi insanlarda o kadar büyüktür ki, bir kendi kendini buluş süreci içinde "kurtuluş" aramaya güçleri yetmez. Bu kurtarıcı arama, güçlülük peşinden koşma saplantısı bütün yaşam alanlarına sızmıştır. Ne var ki özgür, güvenilir, bağımsız bir insan pozu takınmakta çok deneyimli olduğumuzdan, her zaman açıkça görülmez. Bu kendi kendini oynayan insanların inandırma gücü hakkında bir fikir sahibi olmak için politika çevresine ve şirketlerin yönetici kesimine bir göz atmak yeterlidir. İyi bir oyuncu, kendi gerçek karakterini nasıl gizleyeceğini gayet iyi bilir. "Lider" bir yandan da sadakati ve boyun eğişi yüzünden kitleyi küçümser. Bu tutum, Hitler'in yazı ve notlarında da çok belirgindi. Halkı kadınsı, saf ve bir liderin peşine takılmaya hazır buluyordu. Politika, ekonomi ve bilim alanlarında otoritelere boyun eğiş günümüzde de oldukça yaygın. Bu durum, İçimizdeki Yabana kitabımın "Poz Yapmak" bölümünde tanımladığım gibi, bizim kültürümüz içinde çocuklukta yaşanan terörün boyutunu da orta koyuyor (s. 165-172).


[1] Sessiz çoğunluk.

[2] Temel hata.

[3] Takipçi koyun.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe