Kesinlikle Bir Tasarımcı Olmalı Değil Mi?

Richard Dawkins


Afrika otlaklarında bir ceylan hayal edin, canım son hızla onu kovalayan bir çitadan kurtarmak için koşuyor, pekala son nefesi olabilecek nefesini dışarı veriyor. Belki benim gibi bu ceylanın yerine kendinizi koydunuz. Fakat çitanın aç olan minik yavruları var. Eğer bu anne çita bir av yakalayamazsa, o ve yavruları açlıktan ölecek. Ki bu açlıktan ölüm, ceylanın hızlı bir şekilde ölümünden daha tatsız olabilir.

Eğer bir çita ile bir ceylanın koşarken görüntülerini izlediyseniz (belki David Attenborough’un belgesellerinin birinde) her iki hayvanın da ne kadar güzel ve ne kadar zarif bir şekilde tasarlanmış gözüktüklerini muhtemelen fark etmişsinizdir. Bu kaslı ve yaylanan bedenlerin her ikisinin de her tarafında “hızlı” yazar. Bir çitanın en yüksek hızı yaklaşık saatte 100 kilometredir. Bazı raporlar en yüksek hızı 120 kilometre kadar yüksek bile gösterirler ve bu sizi itecek tekerleklerinizin olmadığı, sadece ayaklarınız olduğu düşünüldüğünde oldukça büyük bir kahramanlıktır. Ve bir çita sıfırdan yüze üç saniyede çıkabilir ve bu bir elektrikli arabanın en hızlı modunda ulaşabileceği en yüksek performansa yaklaşık olarak eşdeğerdir.

Ama çita bu hızı uzun süre koruyamaz. Çitalar uzun mesafe koşucuları olan kurtların aksine sürat koşucularıdırlar. Kurtların en yüksek hızları daha düşük olmasına rağmen (daha çok 60 km/saat gibi) bu hızı uzun süre koruyabilir ve eninde sonunda avlarını ele geçirebilirler.

Çitaların avlarına oldukça yaklaşana kadar sürünerek sokulmaları gerekir. Son bir hızlı koşu için yeteri derecede yaklaşmalıdırlar. Kısa bir hızlı koşudan daha uzun sürecek herhangi bir şey onları tüketecek ve kovalamayı sonlandıracaktır. Ceylanlar çitalar kadar hızlı koşamazlar (yaklaşık 70 km/saat kadar) fakat hızlı zikzaklar çizebilirler (sağa sola kaçarak hamleyi savuşturabilirler) ve bu da hızlı koşan bir çitanın onları yakalamasını zorlaştırır, özellikle de çok hızlı koştuğunuzda dönmenin oldukça zorlaşması yüzünden.

Diğer antiloplar gibi ceylanlar da kovalandıklarında zıplarlar. Bu zıplayışlar oldukça yüksek olabilirler. Zıplamalar oldukça şaşırtıcıdırlar çünkü ilerleyişlerini yavaşlatıyor ve enerji tüketiyor olmalıdırlar. Çitaya bir işaret de olabilir: “Beni kovalamakla uğraşma, ben güçlüyüm, oldukça yükseğe zıplayabilen formda bir ceylanım. Bu muhtemelen benim diğer ceylanlara kıyasla yakalanmamın daha zor olduğu anlamına da gelir. Sürümdeki başka bir ceylanın peşine takılsan daha iyi olur." Bu ceylan bu görüşleri kafasında düşünmez. Sinir sistemi sebebini anlamadan sadece zıplamaya programlanmıştır. Bir ceylan zıplayarak veya zikzaklar çizerek çitayı yoracak ve durmak zorunda bırakacak kadar kısa bir süre bile oyalayabilirse kurtulmayı başaracaktır. Başka bir gün için yoluna devam edecektir.

Hem çitalar hem de ceylanlar fevkalade “tasarlanmış” gibi gözükürler. Bir çitanın omurgası geriye, çok çok geriye esner ve karşı yöne hızla yaylanır. Bu yaylanma ayaklara çılgın bir dörtnala sürüş verir. Ciğerleri o boyuttaki bir hayvan için sıradışı büyüklüktedir. Burun delikleri ve nefes borusu da öyle, çünkü kanma çok hızlı bir şekilde muazzam miktarda oksijen karıştırmak zorundadır. Kalbi de özellikle büyüktür çünkü bu oksijence zengin kanı çılgın bir çalışma içindeki kaslarına hızla pompalamak zorundadır. Fakat bırakın kalbin boyutunu, bir kalbe, yani dur durak bilmeksizin çalışan dört bölmeli karmaşık bir pompaya sahip olmuş olmak bile yeteri derecede olağanüstüdür. Kalp atışlarının matematiği zekice çözülmüştür. Bu matematiği açıklamaya çalışmayacağım bile çünkü benim anlamam için de çok karmaşık.

Tüm bu karmaşıklık nasıl meydana geldi? Matematik zihinli bir dahi tarafından tasarlanmış olması gerekmez mi? Cevap, şaşırtıcı bile olsa vurgulayarak söylenen bir hayır ve ilerleyen bölümlerde bunun sebebini göreceğiz.

Şimdi çitanın gözünü düşünün, bir eğilip bir gizlice süründüğü zaman uğursuz bir şekilde avına kilitlenmiş olan gözünü. Veya ceylanın gözünü düşünün, dinlenmek bilmeden, etrafta sinsi sinsi yaklaşacak büyük kedileri tarayan. Omurgalı gözü bir kameradır. Gerçekten bir dijital kameradır, çünkü arkada bulunan bir film yerine, milyonlarca ışığa duyarlı hücreden oluşan bir retinası (ağ tabakası) bulunur. Bu hücreleri fotoseller (ışık hücreleri) olarak adlandırabiliriz. Her fotosel bir dizi sinir hücresi vasıtasıyla beyne bağlanır. Retinanın beyinde birkaç “haritası” bulunur. “Harita" demekle fotosellere denk düşen bir deseni kastediyorum. Yani beyinde birbirine komşu olan harita hücreleri retinadaki birbirine komşu olan fotosellere aynı düzende bağlıdırlar, haritanın hem yanlamasına hem de diklemesine düzeni fotosellerle aynıdır.

Bir kameraya olan benzerlik daha da ileri gider. Göz bebeği, (göz bebeği etrafındaki renkli kısım olan) irise bağlı özel kaslarla genişletilir ve daraltılır. Aynada kendi gözlerinize bakarsanız bunu görebilirsiniz. Sol gözünüze (çok güçlü olmayan) bir fener tutup, sağ gözünüze aynada baktığınız anda feneri açarsanız, göz bebeğinizin küçüldüğünü görürsünüz.

Bir otomatik kamerada da “iris diyaframı” (ki bu isim bile gözden gelir) tam doğru miktarda ışığı içeri almak için açılır veya kapanır. Güneş göründüğünde açıklığı küçültür. Güneş kaybolduğunda açıklığı genişletir. Tam olarak gözdeki iris gibi. Göz bebekleri bizimki gibi yuvarlak olmak zorunda değildir bu arada. Ceylanların göz bebekleri yatay yarıklardır. Kedi göz bebekleri parlak ışıkta dikey yarıklar haline gelirler ve ışık seviyesi düşük olduğunda daire haline genişlerler. Önemli olan şey, göz bebeğinin ve onu çevreleyen kasların gözün içine ne kadar ışık girdiğini kontrol ettiğidir. Aklıma gelmişken, retinaya düşen görüntü baş aşağıdır. Bunun neden fark yarattığını anlayabilir misiniz? Neden bu baş aşağı görüntü, bizim dünyaya baş aşağı bakmamız anlamına gelmez?

Göz, yine bir kamera gibi yakın nesnelere odaklanabilecek ve sonra tekrar uzaktaki nesnelere veya tabi ki aradaki herhangi bir yere de odaklanabilecek bir merceğe sahiptir. İnsan yapımı kameralar ve balık gözleri bunu merceği ileri geri hareket ettirerek gerçekleştirirler. Çitaların, ceylanların, insanların ve diğer memelilerin gözleri bunu daha az belli olan bir yolla gerçekleştirirler. Merceği hareket ettirmek yerine şeklini değiştirler, bunun için ona bağlı özel kasları kullanırlar. Küçük konik çıkıntılarında birbirlerinden bağımsız olarak dönen gözlere sahip olan bukalemunlar her iki gözlerini bağımsız olarak farklı şeylere odaklayabilirler (bunu balık/kamera yöntemiyle yaparlar, mercek sıkıştırma yöntemiyle değil) ve bir hedefe, örneğin bir sineğe olan mesafelerini, ona odaklanmak için gerçekleştirdikleri mercek hareketini ölçerek bulurlar. Sonrasında bu sinek kendisine neyin çarptığını bile anlayamaz. Aslında ona çarpan şey bukalemunun (büyük bir hızla gelmiş olan) dilidir ve bu dil şaşırtıcı biçimde bukalemunun kendisinden bile uzundur. Sanki yapışkan bir zıpkınmış gibi sineğe fırlatılmıştır. Bu dil zıpkını sonra geri sarılır, dilin ucuna yapışmış talihsiz böcekle birlikte ağza geri sokulur.

Bukalemunların ve çitaların ortak bir yönleri bulunur. Her ikisi de avlarına yavaş ve gizlice sokulur, ta ki yeterince yaklaşana kadar. Ne için yeterince yaklaşmak bu? Çita durumunda son bir patlayıcı hızlı koşu için. Bukalemunun durumunda da bir tür hızlı son koşu vardır. Fakat bu hızlı hareket bukalemunun bedeni taş gibi yerine sabitlenmişken sadece dili tarafından gerçekleştirilir. Çitaların o’dan 100 km/saate üç saniyede çıktıklarını hatırlıyor musunuz? Bukalemunun dili bu ivmenin 300 katına denk gelen bir ivmeye sahiptir. Fakat bu dil, hızı 100 km/saate ulaşmadan çok önce sineğe çarpar (veya ıskalar). Zaten bu dil bukalemunun bedeninin tüm uzunluğundan sadece (sadece!) biraz uzundur ve bu olağanüstü ivmelenme oranına rağmen 100 km/saat hızına ulaşabilmek için yeterince zamana sahip değildir.

Bir kez daha, buradaki her şey de sanki bir tasarımcıyı gerektiriyormuş gibi görünür değil mi? Ve bir kez daha, yine sonraki bölümlerde göreceğimiz üzere, gerçekten gerektirmez.

Bukalemun dilinin tam olarak nasıl çalıştığı uzun süreden beri bir parça gizemliydi. İlk başlardaki önerilerden birisi hidrolik basınçla şişirildiği yönündeydi, tıpkı bir penisi dikleştirmek gibi, ama çok daha hızlı bir şekilde. Bu hidrolik yöntem zıplayan örümceklerce de kullanılır (bunlar sevilesi küçük yaratıklardırlar ve havaya uzun zıplayışlar yaparlar ama kendilerini yere bir ipek iplikle de bağlamışlardır). Kan aniden bacaklara pompalanır ve birdenbire bacakları düzleştirerek örümceği yukarı fırlatır. Kelebek ve güve dilleri de buna benzer şekilde çalışırlar. Dinlenme halindeyken sarılmış haldedirler, sonra hidrolik basınçla bir “parti düdüğü” gibi açılırlar (parti düdüğü, içine üflediğinizde başka birisinin suratına doğru açılan ve sıklıkla yüksek ses çıkaran şu oyuncaklardır).

Bukalemunlardaki hidrolik teorisi kısmen yanlış olsa da, bir şey doğru çıkmıştı: bukalemun dilinin içi oyuktu. Fakat içinde sadece basınçlı sıvı taşımak yerine hyoid (dil kemiği) çubuğu olarak adlandırılan, uzun, sert ve yağlı bir çubuk da barındırıyordu. Elbette dil bu sivri dil kemiği çubuğundan çok daha uzundur. Bu yüzden dil geri çekildiğinde bu dil kemiği etrafında katlanarak uzunluğunu kısaltır. Bu kemiğin etrafındaki boru şeklindeki dili oluşturan yapı güçlü kaslardan oluşur. Bu gerçek öğrenildiğinde doğal olarak dilin çalışmasına dair bir sonraki teori önerilmişti ve yine bu da yanlış ama gerçeğe biraz daha yakındı. Bu teoriye göre çubuğun etrafındaki kaslar geriye büzülüyor, sonra bu katlanmış kaslar teleskopik katlanmış halinden hızla açılarak, yağlanarak kayganlaşmış çubuğun kılavuzluğunda ileri doğru atılıyordu. Tıpkı bir portakal çekirdeğini sıktığınızda fırlayıp gitmesi gibiydi durum. Bu neredeyse gerçekten olan şeydir. Fakat tam olarak da değil.

Sorun, hiçbir kasın bu bukalemun diline “delice” ivmelenmesini verecek kadar hızlı kasılamayacağıdır. Bu tür bir ivmelenme için kasların sağladığı enerji, kasılmadan önce depolanmış ve kasılma anında serbest bırakılmış olmalıdır. Bu mancınıkların işleyiş tarzıdır. Ve tatar yayları ile okçu yaylarının da. Kol kaslarınız bir oku yeterli hızda fırlatma yeteneğine sahip değildir fakat bükülmüş bir yay bunu yapabilir. Kol kaslarınız yay kirişini yavaşça geri çeker ve bu kaslardan gelen enerji bükülen yayda depolanır. Sonra parmaklarınız oku serbest bıraktığında bu depolanmış enerji aniden serbest bırakılır ve ok sizin onu fırlatabileceğiniz mümkün olan en yüksek hızdan çok daha yüksek bir hızla ileri fırlar. Buradaki enerji ilk başta yavaşça ama güçlü biçimde yayı çekmiş olan kaslarınızdan gelmiştir. Enerjinin salınması gecikmeli ve anidir: yayda depolanmıştır. Bir mancınıkta ise kol kaslarınızın enerjisi esnemiş elastik halatta depolanır.

Peki bu depolanmış enerji bukalemunun diline nasıl güç sağlar? Dil kemiği çubuğunun etrafındaki kaslar gerçekten de dili dışarı fırlatmak için gerekli olan enerjiyi sağlarlar. Fakat bir mancınıkta veya yayda olduğu gibi fırlatmada kullanılan enerji depolanmış enerjidir. Kaslarla iyi yağlanmış dil kemiği çubuğu arasındaki elastik kılıfta depolanır. “Portakal çekirdeğini sıkıştırarak” sonunda bu gerilmiş yay mekanizması serbest bırakıldığında zıpkın dili dışarı fırlatan şey kaslar değil, elastik kılıftır. Bu hız kasların kendilerinin "portakal çekirdeğini” sıkıştırmasından daha hızlıdır çünkü elastik kılıf çok daha fazla enerji depolamıştır.

Bu dil bir zıpkının aksine sivri değildir. Bunun yerine ucunda bir çeşit yumru bulunur. Yapışkandır ve bir emme çukuru vardır. Böylece zavallı böceğe yapışır, sonra bukalemunun ağzına doğru geri sarılır ama bu geri çekmeyi gerçekleştiren kaslar “geri çekici kaslar” olarak adlandırılan farklı bir kas kümesidir. Bu yumru görece ağır bir mermiyken dilin geri kalanı sarkan bir halata daha çok benzer. Yumru “balistik” olarak ilerler. Balistiğin anlamı, bir kez fırlatıldığında artık bukalemunun kontrolü dışına çıkmış olduğudur. Tıpkı mancınıktan atılan bir taş veya yaydan atılan bir ok gibi. Veya aslında bir zıpkın gibi. Zıpkına daha çok benzer çünkü zıpkın da tıpkı bukalemunun dili gibi onu fırlatan mekanizmaya bağlı kalır. Bir kıtalar arası balistik füze böyle adlandırılmıştır çünkü bir kez fırlatıldığında artık kendi başınadır. Bir güdümlü füze bunun gibi değildir ve havada ilerlerken rotası hedefi tutturmasına yardımcı olmak için sürekli güncellenir. (Bknz. renkli sayfa 264.)

Bu arada bu aynı mancınık numarası, yani yavaş kaslardan enerji alıp hızlı serbest bırakılan elastik malzemeye depolama, çekirge ve pire gibi zıplayan böceklerce de kullanılır. Onların "lastikleri” resilin adı verilen harika bir maddedir. Resilin elastik madde olarak kauçuktan bile verimli bir maddedir. Bunun anlamı, depolanmış enerji sonunda serbest bırakıldığında kauçuğa göre daha yüksek bir oranının kullanıma sunulacağıdır. Verimli kelimesi teknik anlamda kullanılmıştır ve çok az enerjinin ısı olarak kaybedileceği anlamına gelir. Termodinamiğin çiğnenemez kanunlarına göre enerjinin bir kısmının kaybedilmesi kaçınılmazdır (fakat bu kanunları ele almak için burada hiç yerimiz yok). Daha muhteşem bir şekilde, bu elastik “tatar yayı” depolama numarası mantis karidesleri tarafından sıkı bir darbe vurmak için de kullanılır. Bu darbe, sadece birkaç santimlik bu hayvandan kesinlikle beklenmeyecek bir şiddettedir. Mantis karidesinin bir çift ön uzvu çekiç veya sopa haline gelecek şekilde evrilmiştir ve avını saatte 80 km hızla yumruklar. Buradaki ivmelenme 22 kalibrelik bir tabancadan çıkan mermiyle aynıdır. Ve bu, (merminin aksine,) su altında gerçekleşir! Tekrar etmek gerekirse bu kuvvete elastik olarak depolanmış enerji vasıtasıyla sahip olunur. Doğrudan kas kuvveti böylesi hızları olası kılamazdı.

Bukalemunun dili hikayesinde birkaç şey daha bulunur. Örneğin uçarak ilerleyen dile yardımcı olmak için sivri hyoid çubuğunun kendisi de fırlatma sırasında ileri doğru hareket eder. Sanki oku bırakmadan önce daha hızlı gitsin diye siz de yay elinizde koşuyorsunuzdur. Fakat muhtemelen zaten düşünmek için yeteri kadar şey söyledim: “Muhakkak ki birisi bu hayret verici aygıtın tamamını tasarlamış olmalıdır değil mi?” Yine burada da yanılmış olurdunuz. Neden bunu söyleyip duruyorum ve sonraki bölümlerde hepsinin açıklanacağını ekliyorum? Çünkü bu bölüm açıklanması gereken problemi ortaya koyuyor. Ve bu problem büyük bir problem. Onu hafife almak istemiyorum ve bu bölümün tamamını, çözüme başlamadan önce probleme adamış olmamın sebebi bu. Göreceğimiz üzere, sadece doğal seçilimle evrim böylesi büyük bir problemi çözmeye yetecek kadar büyük bir teori.

Bukalemunlar mükemmel dillere ve fırdöndü gözlere sahip olsalar da, başka bir konuda bunlardan çok daha bile ünlüdürler. İnsanların benimsemeye başladıkları fikirlere ayak uydurmak için fikrini değiştirip duran bir politikacıyla alay etmek amacıyla bazen ona bir “politik bukalemun” denir. Renk değiştirme yeteneklerinde bukalemunlar pisi balığı gibi bazı düzbalıklarla eşdeğer yetenektedirler. Fakat her ikisi de ahtapotlar ve onların akrabaları tarafından muazzam bir farkla gölgede bırakılırlar. Bukalemunlar ve düz balıklar renklerini dakikalarla ölçülen zaman dilimleri içinde yavaşça değiştirirler. Topluca kafadanbacaklılar olarak adlandırılan ahtapotlar, kalamarlar ve mürekkep balıkları ise renklerini saniyeden saniyeye değiştirirler.

Bu kafadanbacaklılar bu gezegende bulabileceğiniz uzaylılara en benzeyen şeylerdirler. Ahtapotlarda sekiz veya kalamarlar ve mürekkep balıklarında on kol, bunların ağızlarını oluşturan gagalarını çevreler. Bu kollar son derece hassasiyetle kontrol edilme ve sürekli esnek şekilde hareket etme başarısına ulaşırlar ve bu özellikle etkileyicidir çünkü iskeletleri yoktur. Gerçek jet itişine sahip olan biricik hayvanlar bunlardır ve bunu geriye doğru yüzmek, özellikle de aniden sıvışmak için kullanırlar. Ve renklerini çok hızlı ve oldukça karmaşık desenler sergileyecek biçimde değiştirebilirler (bu bölüme konuk olmalarının sebebi de bu zaten). Heyecan uyandırıcı bir şekilde, bunu yapış tarzları modern renkli televizyonların çalışma şekline çok benzerdir.

Televizyonunuzu açıp ekrana çok güçlü bir büyüteçle yakından bakın. Eski moda bir tip olmadıkça (onların yatay çizgileri vardı) tüm ekranın milyonlarca renkli noktayla kaplı olduğunu görürsünüz. Bu noktalara piksel denir. Her piksel ya kırmızı ya mavi ya da yeşildir ve bunların her biri açılıp kapatılabilir, parlaklıkları arttırılıp azaltılabilir ve bunu kontrol eden şey televizyonun elektronik devresidir. Arkanıza yaslanıp televizyonu izlerken (veya bilgisayarınızın veya telefonunuzun ekranına bakarken) bu pikselleri ayırt edemezsiniz çünkü çok ufaktırlar. Fakat oturduğunuz yerden gördüğünüz her renk, ne kadar incelikli olursa olsun, piksel parlaklıklarının bir karışımından meydana getirilir. Eğer görüntünün parlak beyaz yerlerini büyütecinizle incelerseniz, piksellerin her üç rengini de görürsünüz: kırmızı, mavi ve yeşil kuvvetli bir şekilde parlıyordun Görüntünün kırmızı bir yerinde (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) sadece kırmızı pikseller kuvvetli parlarlar. Benzeri şey görüntünün mavi ve yeşil yerleri için de geçerlidir. Sarı renk için hem kırmızı hem de yeşil pikseller birlikte açılır, mor için kırmızı ve mavi vardır ama kahverengi için daha karışık bir karışıma başvurulur. Gri beyaz gibidir, üç rengin üçü de açıktır ama daha az kuvvetli parlarlar. Televizyonun elektronik devresi, hareketli görüntünün tamamını, milyonlarca pikselin her birini hızla kontrol ederek oluşturur.

Ve muhteşem bir şekilde, bir ahtapotun, kalamarın veya mürekkep balığının derisi de aynı şekilde çalışır. Bunların tüm derileri yaşayan bir televizyon ekranıdır. Ancak pikselleri elektronik olarak kontrol edilmez. Bunun yerine her piksel mirınacık bir pigment torbasıdır. Tıpkı televizyon ekranındaki gibi, üç farklı renk bulunur ancak bunlar kırmızı, mavi ve yeşil değil, kırmızı, sarı ve kahverengidir. Fakat televizyon piksellerinde olduğu gibi, bu üç tipin bağımsız olarak kontrol edilmesiyle derinin yüzeyindeki renk desenleri değiştirilir.

Kafadanbacaklı pikselleri televizyon ekranında olanlardan çok daha büyüktür. Sonuçta pigment torbacıklarıdırlar ve bu torbacıkları o kadar küçültemezsiniz. Peki nasıl kontrol edilirler? Her torbacık kromatofor isimli bir organın içinde bulunur. (Balıkların da kromatoforları vardır fakat onlar farklı bir yolla çalışırlar.) Kafadanbacaklılarda torbacıkların duvarları esnektir (elastikliğin sürekli karşımıza çıkması çok ilginç). Kromatofora bağlı kas hücreleri bulunur. Bu kaslar bir denizyıldızının kolları gibi yerleştirilmiştir, tabi beş yerine yaklaşık yirmi kol olması farklılığıyla. Kaslar kasıldığında, torbacığın duvarlarını esneterek çekerler ve böylece torbacıktaki pigmentler kromatoforun daha büyük bir alanını kaplayacağından dışarıdan bu pigment daha çok görünür hale gelir. Kaslar gevşediğinde torbacık elastik duvarları yüzünden nokta haline gelecek şekilde küçülür ve bu yüzden içindeki renk uzaktan görünmez olur. Bu renk değişimi kaslar tarafından kontrol edildiği, kasları da sinirler yönettiği için, süreç oldukça hızlı gerçekleşir: değişim için yaklaşık saniyenin beşte biri yeter. Bu hız televizyon ekranı kadar yüksek değildir fakat bukalemun derisinden oldukça hızlıdır. Onlarda kromatoforlar hormonlarca kontrol edilir ve bunlar kan yolu ile hedeflerine ulaştıklarından süreç kaçınılmaz biçimde yavaştır.

Kafadanbacaklılarda ise kromatoforlarda torbacıkları çekiştiren kaslar sinirlerce kontrol edilirler ve sinirler beyindeki hücrelerce yönetilir. Sinirler hızlıdır (televizyondaki elektronik bileşenler kadar hızlı değildirler ama). Teoride, eğer bir mürekkepbalığının beynini bir bilgisayara bağlayabilseydik, derisinde Charlie Chaplin filmleri oynatabilirdik. Şu ana kadar hiç kimse bunu yapmadı, ancak derisinde oynattığı renk değişimi desenlerinin gökyüzünde sürüklenen bulutların hızlandırılmışı gibi durmasıyla bu mürekkepbalıklarının kendileri buna yaklaşırlar. Woods Hole Deniz Biyolojisi Laboratuvarından Dr. Roger Hanlon kibarlık göstererek bu bölümün ilk taslaklarını okudu. Ve benim Charlie Chaplin önerimi okuduğunda şunu anlattı: O ve birkaç meslektaşı ölü bir mürekkepbalığını alıp, yüzgecindeki bir sinir vasıtasıyla bir iPod’a bağlamıştı. Elbette bir yüzgeç duyamaz, fakat iPod’un kulaklık kablosundaki elektrik, müziğin güçlü atışıyla sinyaller taşıyordu ve bu da kromatofor kaslarını uyardı. Sonuç oldukça çılgındı, bir disko ışık gösterisi gibiydi. İzlemek için YouTube’de “Insane in the Chromatophores” diye aratın.

Kafadanbacaklı renk hikayesi daha da ilginçleşiyor şimdi. İlk önce bilmeniz gerekir ki, nesnelerin renkli olabilmeleri için iki yöntem bulur. İlki (mürekkep veya boya gibi) pigmentler yoluyladır ve bunlar gelen ışığın bir kısmını soğururlar ve kalanını yansıtırlar. Diğer yol ise “yapısal renklendirme” veya “yanardönerlik” olarak adlandırılır. Yanardönerlik güneş ışığının soğurulmasıyla gerçekleşmez. Bunun yerine yanardöner yüzey ışığı yansıtır ve görüldüğü açıya ve yine ışığın yüzeyine vurduğu açıya bağlı olarak değişen renkler üretir. Harika parıldayan gökkuşağı renkleriyle (İris Yunan gökkuşağı tanrıçasıydı bu arada) sabun baloncukları yanardönerdirler ve aynı şeyi su yüzeyindeki ince petrol tabakalarında da görmüş olabilirsiniz. Yanardönerlik tavus kuşlarının da harika renklerini oluşturma yöntemleridir. Morpho adı verilen parıldayan mavi tropikal kelebekler de aynı şekilde.

Mürekkepbalıklarında numara çoktur ve yapısal renklendirme onların ceplerindeki bir başka numaraydı. Kromatoforların altında “iridoforlar” olarak adlandırılan bir başka tabaka bulunur. İridoforlar şekillerini kromatoforlar gibi değiştirmez, bir morpho’nun kanadı gibi rengarenk parıldarlar. Bu parıldama sıklıkla mavi veya yeşildir, ki kromatoforlar kırmızı, sarı veya kahverengi olduklarından bu renkleri sergileyemezler. Ve bu iridoforların hepsi olmasa da bazıları renklerini de değiştirirler (bunu kromatoforlardan farklı bir yolla yaparlar).

Bu iridoforlar kromatoforların altında ayrı bir tabakada bulunurlar. Böylece arka planda renkli ve parıldayan bir görüntü oluştururlar ve bu görüntü üstteki tabakada bulunan büyüyüp küçülen kromatoforlar tarafından az ya da çok kapatılabilir. Kromatoforlara ve iridoforlara ek olarak yine onların da altında bir başka tabaka daha bulunur: lökoforlar. Bunlar beyazdırlar. Kar taneleri gibi beyaz olmalarının sebebi tüm dalga boylarındaki ışığı yansıtmalarıdır: aynalar gibi düzgün ve düzenli bir şekilde ışığı yansıtmaz, onu her yöne saçarlar.

Peki kafadanbacaklılar değişen deri renklerini ve desenlerini ne için kullanırlar? Çoğunlukla kamuflaj için. Kromatoforlarını neredeyse anında değiştirerek arka plandaki şeyleri taklit edebilirler. Bu numara Roger Hanlon'un, Büyük Cayman Adası açıklarında, Karayip Denizinde dalış yaparken çektiği çok hoş bir filmde görülebilir. Kitabın arkasındaki renkli sayfa 265'deki 4. ve 5. maddeler bu filmden bir çift kareyi gösterir. Dr. Hanlon bir kahverengi deniz yosunu yığınına doğru yüzdüğünde (ona hayret ve keyif veren bir şekilde,) bu “deniz yosununun” bir kısmı hayalet gibi tehditkar bir beyaza dönüşmüştü. Bu dönüşüm, arka plandan bir şeyin “ortaya çıktığı” izlenimini veriyordu ve o anda bu şey bir koyu kahverengi mürekkep bulutu fışkırtarak olası bir yırtıcının görüşünü kapatmaya çalıştı ve yüzerek kaçtı. Bu filme bakmaya pekala değerdir. “Roger Hanlon octopus camouflage change” metnini aratın YouTube’da.1

1* ed.n. Kesinlikle şok edici bir video.

Özellikle dikkate değer olan şey, kafadanbacaklıların arka planlarını kendileri renk körü olmalarına rağmen taklit edebilmeleridir. Arka planın rengini nasıl bilebilirler? Kimse kesin olarak bilmiyor fakat derilerinin her yerinde (veya en azından birkaç noktada) bir tür görüş sağlayan organlara sahip oldukları izlenimini veren kanıtlar bulunur. Bu organlar gerçek gözler değildirler. Görüntü üretemezler. Tüm deriye dağıtılmış bir retinaya sahip olmak gibidirler. Ve bir retina, arka planın renklerinin işe yarar bir resmini üretmek için ihtiyaç duyacakları tek şeydir.

 

Kafadanbacaklılar harika renk değiştirme güçlerini sadece kamuflaj için kullanmazlar. Bazen bunu düşmanları tehdit etmek veya bir eşe kur yapmak için kullanırlar. Bir başka film görüntüsünde, Roger Hanlon rakip erkekleri korkutmak için beyaz rengi kullanan bir mürekkep balığı türü yakaladı. Kahverengi çizgili deseni de dişilere kur yapmak için kullanıyordu. Bu filmde bir erkek mürekkep balığı sağ tarafını diğer erkekleri savuşturmak için beyaza, aynı anda da sol tarafını o taraftaki bir dişiyi memnun etmek için çizgili kahverengiye çevirme şeklindeki hayret verici başarıyı sergiliyordu. Seyretmeye oldukça değerdir. "Roger Hanlon” “Signaling with skin patterns” metni ile aratın. Erkeğin rengini anında değiştirdiğini görebilirsiniz. Birkaç saniye sonra dişi erkeğin bir tarafından diğer tarafına hareket eder ve erkek sol ile sağ tarafındaki renkleri buna uygun olarak değiştirerek dişinin sadece kur yapma desenini görmesini sağlar. Kafadanbacaklılar derilerinin dokusunu da değiştirebilirler, kabartılar, sivri dikenler veya çıkıntılar oluşturacak şekilde deriyi çekiştirebilirler.

Eğer “animal camouflage” (hayvan kamuflajı) şeklinde bir internet araması yaparsanız hayvanların kendilerini kamufle ederek korumasının başka harikulade örneklerinden yüzlercesini görebilirsiniz: örümcekler, kurbağalar, balıklar, kuşlar ve hepsinin ötesinde böcekler. İnsanı alt üst eden şey, detaylardaki mükemmelliktir. Her biri yücelik mertebesinde yetenekli bir yaratıcı artistin çalışması gibi görünür. Ve bu “yaratıcı” kelimesi beni bu bölümün ana noktasına geri getirir. Bir hayvan veya bitki ile ilgili her şey, her birinin her detayı, binlerinin onu tasarladığının ve yarattığının çok kuvvetli izlenimini taşır. Ve yüzyıllar geçerken insanlar bunun onurunu sayısız tanrıdan birine ya da ötekine (yanlış bir şekilde) atfettiler. Veya bazıları bunu bir tanrıya değil de isimsiz bir yaratıcıya atfetti.

Benim için kamuflajdan daha etkileyici olan şey, canlı bedenlerinin muazzam karmaşıklığıdır. Bunun tadını gözde biraz almıştık. Beyniniz daha da hayret vericidir. Yaklaşık 100 milyar sinir hücresi taşır (düzensiz büyümüş ağaç kökleri benzeri şeylerdir bunlar, aşağıdaki çizime bakınız). Birbirlerine öyle bir yolla bağlanmışlardır ki, bu sayede düşünebilir, duyabilir, görebilir, sevebilir, nefret edebilir, bir parti planlayabilir, devasa bir yeşil hipopotam hayal edebilir veya geleceği gözünüzde canlandırabilirsiniz.

Yandaki sayfada bedeninizin tek bir hücresinde gerçekleşmekte olan kimyasal tepkimelerin diyagramı görünmektedir (toplamda 30 trilyondan fazla hücreniz bulunur)Küçük yuvarlaklar kimyasal maddelerdir. Onları birbirlerine bağlayan çizgiler, aralarındaki kimyasal tepkimeleri işaret eder. Etiketlerde yazan detayları kafanıza takmayın. Kafanıza takacağınız şey, eğer işaret ettikleri kimyasal tepkimeler durursa öleceğinizdir.

Şimdi vücudunuzdaki tek bir molekül üzerine düşünelim: Hemoglobin üzerine. Kanınıza kırmızı rengi veren odur ve ihtiyaç duyulan yerlere, örneğin hızla koşan bir çitanın veya ceylanın deli gibi çalışan ayak kaslarına akciğerlerden emilen oksijeni taşımak için hayati bir önemdedir. Altı bin milyon kere milyon kere milyondan fazla hemoglobin molekülü şu anda kanınızın her tarafında kaynamaktadır. Bir keresinde daha önce yazdığım bir kitap için hesaplamıştım ki hemoglobin molekülleri insan bedeninde her saniye dört yüz milyon kere milyon adet üretilmekte ve eski hemoglobin molekülleri yine aynı hızla parçalanmakta (bu saçma derecede yüksek bir rakam gibi gözüküyor ama şimdiye kadar kimse itiraz etmedi).

İnsanı büyüleyen bir karmaşıklık. Bir kez daha, bu da bir usta tasarımcı talep ediyor görünür. Ve bir kez daha, ilerleyen bölümler gösterecektir ki öyle değil. Bu oldukça büyük bir meydan okuma; ve tekrar etmek gerekirse, bu bölümün amacı bu meydan okumanın ne kadar büyük olduğunu göstermek. Bunu meydan okumaya cevap vermeye başlamadan önce yapmak.

Güzellik aynı tür bir meydan okuma oluşturur. Bir tavus kuşunun ışıldayan güzelliği (büyük oranda yapısal yanardöner renklendirmeyle elde edilmiştir) dişi tavus kuşlarını cezbetmeye hizmet eder. Onun güzelliğinin "güzellik amacıyla” olduğunu bile söyleyebiliriz. Fakat güzellik “işlevsel” de olabilir: yani faydalı olabilir. Yolcu uçaklarının çok güzel olduklarını düşünürüm ve güzellikleri aerodinamik şekillerinden kaynaklanır. Uçan kuşlar aynı nedenle güzeldirler. Koşan çitalar da öyle, ancak ceylanların da böyle düşüneceklerinden şüpheliyim.

Bu bölüm sizde canlı "tasarımlarının” mükemmel olduğu izlenimi yaratmış olabilir. Sadece güzel olmakla kalmayıp amaç için mükemmel uygun olduklarını düşünebilirsiniz. Bu amaç ister görmek, ister renk değiştirmek, ister av yakalamak için hızlı koşmak, ister av olmamak için hızlı koşmak, ister bir ağaç kabuğu gibi görünmek, ister dişi tavus kuşlarına karşı koyulamaz gelmek, isterse de başka bir şey olsun. Eğer öyle düşündüyseniz sizi hayal kırıklığına uğratacağım maalesef, ama sadece bir parça. Özellikle canlıların derilerinin altına baktığınızda defolar görürsünüz ve bu defolar çok aydınlatıcıdırlar. Aydınlattıkları şey evrimsel tarihtir. Eğer hayvanlar akıllı bir şekilde tasarlanmış olsalardı görmeyi umacağınız şey değildirler çok fazla. Aslında bazıları tam tersidir bile.

Çeşitli balık türleri yaşamlarını deniz tabanındaki yiyeceklerle sürdürürler ve bedenleri yassıdır. Yassı olmanın iki yolu bulunur. En bariz yol karnınızın üzerine yatıp bedeninizi yukarıdan düzleştirmektir, böylece bedeniniz yanlara esneyerek yassılaşacaktır. Tırpan balıklarının ve vatozların gerçekleştirmiş oldukları şey budur. Onları asfalt silindirinin kurbanı olmuş köpek balıkları olarak düşünebilirsiniz. Fakat pisi ve dil balıkları bunu başka bir şekilde yapmıştır. Onlar bir taraflarına yatarlar. Bazen sol bazen de sağ taraflarına. Ama asla tırpan balıkları gibi karınlarının üzerine yatmazlar.

Eğer bir balıksanız bir tarafınıza yatmanın bir sorun yaratacağı aklınıza gelmiş olabilir. Gözlerinizden biri deniz tabanına dönük kalır ve bu yüzden oldukça faydasızdır. Bu sorun tırpan balıklarında ve vatozlarda ortaya çıkmaz. Gözleri, yassılaşmış kafalarının tepesindedir ve her iki göz de etraftakileri görmek için kullanışlıdır.

Öyleyse, pisi ve dil balıkları bu konuda ne yapmıştır? Kafataslarının biçimi çarpıtılmış ve bükülmüştür, böylece bir gözleri deniz tabanına bakmak yerine her iki gözleri de yukarıya bakar hale gelmiştir. Ve çarpıtılmış ve bükülmüştür derken gerçekten de ciddiyim. Hiçbir mantıklı tasarımcı bunun gibi bir düzenleme yapmazdı. Bir tasarım bakış açısından hiçbir anlam taşımaz, fakat Picassovari suratının her tarafında evrimsel tarihi yazılıdır. Vatozlarla tırpan balıklarının köpekbalığı atalarının aksine, bu yassı balıkların ataları bir ringa benzeri şekle sahiplerdi, dikey duran bir bıçak gibiydiler. Sol gözleri sola ve sağ gözleri sağa bakıyordu. İyi bir tasarımcının isteyeceği gibi simetriktiler. Yaşam tarzlarını denizin tabanında yaşayacak şekilde değiştirdiklerinde bir tasarımcının yapacağı şekilde çizim masasına geri dönemezlerdi. Bunun yerine zaten ellerinde olan malzemeyi değiştirerek kullanmalıydılar. Çarpıtılmış kafa bu yüzdendir.

Aydınlatıcı defolardan işte başka bir örnek: gözünüzün retinası. Arkadan öne doğrudur. Tüm omurgalılarda aynısı geçerlidir. Retinayı zaten bir fotosel perdesi olarak tanımlamıştım. Bu fotoseller beyne sinir hücreleriyle bağlıdırlar. Onları bağlamanın mantıklı yolu, ahtapot gibi kafadanbacaklılarda kullanılandır. Kafadanbacaklıların fotosellerini beyinlerine bağlayan “kabloları” retinalarının arkasından mantıklı bir yolla çıkar.

Omurgalı retinalarında bulunan eşdeğer kablolar ise böyle değildirler. Burada fotoseller ters kablolaşmıştır. Her fotoselin baktığı yön ışığın geldiği yönün tersidir. Öyleyse fotosellerden çıkan kablolar, yani sinir hücreleri beyne nasıl ulaşırlar. Retinanın ışık vuran yüzeyi üzerinden geçer, fotosellerden bilgiyi alır, retinanın ortasındaki dairesel bir boşlukta toplanarak içeri girer ve arkadaki beyne yönelirler (bir sonraki sayfadaki diyagrama bakınız). İçeri daldıkları deliğin olduğu yere “kör nokta” denir. Çünkü şaşırtıcı olmayan bir şekilde buraya düşen görüntü görülemez, yani bu nokta kördür. Ne kadar da saçma bir düzenleme! Ünlü Alman bilimci Herman von Helmhotz (hem tıp doktoru hem de öncü bir fizikçiydi) bir defasında eğer bir tasarımcı ona bu omurgalı gözünü getirseydi onu geri yollayacağını söylemişti. Aslında, Helmhotz bunu yapmakta sonuna kadar haklı olacak olsa da, göz hepimizin görebileceği üzere oldukça iyi çalışır! Retina yüzeyinden geçen sinir hücreleri tabakası incedir ve ışığın içlerinden geçmesine izin verecek kadar saydamdır.

Kötü tasarıma benim favori örneğim gidip dönen gırtlak (laringeal) siniridir. Boğazda larinks adı verilen bir ses kutusu bulunur. Beyinden gelen ve gırtlak (laringeal) sinirleri denilen iki sinirle idare edilir. Bunlardan biri olan süperior laringeal mantıklı bir şekilde beyinden ses kutusuna doğrudan kablolanmıştır. Diğeri, yani gidip dönen laringeal delicedir. Beyinden boğaza gider, ses kutusunun yanından geçer (ki yolculuğunu tamamlaması gerektiği düşünülen yer burasıdır) ve göğüs kafesinin derinliklerine kadar iner. Orada kalbe bağlı ana arterlerden birinin etrafından dolaşır ve hızla boyna geri döner ve sonunda ses kutusunda sonlanır. Ama zaten yanından geçmiş olduğu bu kutuya çok önce girmiş olabilirdi. Zürafada bu oldukça dolambaçlı ve maceralı bir yolculuk demektir. Bir hayvanat bahçesinde talihsiz bir şekilde ölmüş bir zürafanın kesilip açıldığı bir televizyon programına konuk olarak katıldığımda çarpıcı biçimde bunu görmüştüm.

Bir kez daha, bu bariz bir şekilde kötü tasarımdır fakat geçmişe bakarsanız son derece anlamlı gelir. Atalarımız balıktı. Balıkların boynu olmaz. Gidip dönen laringeal sinirinin balıklardaki eşdeğeri aslında gidip dönmüyordun Solungaçların birine bağlıdır. Beyinden o solungaca giden en kestirme yol, balıklarda bizdeki o artere eşdeğer olan arterin arkasındadır. Kesinlikle dolambaçlı bir yol değildir. Tarihin ilerleyen kısımlarında, boyun uzamaya başladığında, bu sinir ufak bir dolambaç haline gelen yoldan geçmek zorunda kaldı. Nesiller ilerledikçe boyun gittikçe uzadı. Ve bu dolambaç da uzadıkça uzadı. Zürafaların atalarında bu dolambaç saçma derecede uzun hale geldiğinde bile, evrimsel değişimlerin işleme yolu yüzünden (bu yolu bir sonraki bölümde göreceğiz), rotasını değiştirip arterin üzerinden atlamak yerine, uzamaya devam etti. Bir tasarımcı bu sinire bir bakış atacak, gitmesi gereken ses kutusunun hemen yanından geçip uzun, up uzun boyundan inerek göğse gidip geri geldiğini görünce "Bir dakika ya, bu çok saçma!” diyecektir. Yine burada da bir Helmhotz bu tasarımı geri yollayacaktı. Testislerden penise spermlerimizi taşıyan tüpte de aynı olay yaşanır. En doğrudan rotadan gitmek yerine karnın içine doğru seyahat eder ve böbrekten idrar kesesine idrar taşıyan kanalın etrafından döner. Yine buradaki dolambaçlı yol da sadece eğer evrimsel tarihe bakarsanız bir anlam ifade eder.

“Tarih her tarafımıza yazılmıştır” lafını severim. Üşüdüğümüzde tüylerimiz dikleşir. Böyle olur çünkü atalarımızın kürkleri vardı. Üşüdüklerinde her kıl yükselirdi ve kıllar tarafından hapsedilmiş hava tabakasının kalınlığının artmasına sebep olarak bizi daha sıcak tutardı. Sanki üstümüze başka bir kazak daha giymek gibiydi. Artık vücudumuzun her tarafı kıllı değil. Fakat ufak kıl dikleştirme kasları hala orada. Ve hala işe yaramaz bir şekilde, artık çoğunluğu orada olmayan kılları dikleştirmeye çalışarak soğuğa tepki veriyorlar. Kıllı tarihimiz çıplak tenimizin her tarafında yazılıdır. Diken diken olmuş tüylerimizde yazılıdır.

Bu bölümü toparlamak açısından, çita ile ceylana geri dönmek istiyorum. Eğer Tanrı çitayı yarattıysa, belli ki üstün bir katil yaratmak için büyük çaba sarf etmiş: hızlı, vahşi, keskin gözlü, keskin pençeli ve dişli. Ve ona ceylanları insafsızca öldürmeye adanmış bir beyin vermiş. Fakat aynı Tanrı ceylanı yaratmak için eşdeğer miktarda çaba sarf etmiş. Çitaları ceylanları öldürmek için tasarlarken, aynı zamanda ceylanı çitalardan kaçmakta uzman olacak şekilde tasarlamakla da uğraşmış. Her ikisini de hızlı yapmış, böylece her biri diğerinin hızına karşı koyabilmiş. Merak etmekten kendinizi alamıyorsunuz: Tanrı kimin tarafında? Her iki tarafı da ıstırap içinde bırakmış gibi görünüyor. Spor seyirciliğinden mi hoşlanıyor? Tanrının, yaşamı için koşan dehşete düşmüş bir ceylanı izlemekten hoşlandığını düşünmek korkunç olmaz mıydı? Onu yere serip boğazına sarılacak, boğazını nefes alamayacağı kadar sıkıp onu boğarak öldürecek bir çitanın yemeği olmamak için kaçan bu ceylanı izlemekten hoşlanır mıydı? Veya avını yakalamayı başaramayıp yavaşça açlıktan ölecek ve yanında yürek parçalayıcı biçimde inleyen ufacık yavrularını da götürecek bir çitayı izlemekten hoşlanır mıydı?

Elbette bir ateist için bunların hiçbiri bir sorun anlamına gelmez çünkü zaten tanrılara inanmayız. Hala dehşete düşmüş ceylan veya yavrularıyla birlikte açlıktan ölen bir çita için acıma hisleri duyma özgürlüğüne sahibiz. Fakat bu durumları açıklamakta bir güçlük görmeyiz. Doğal seçilimle Darwinci evrim, onu (ve yaşamla ilgili diğer her şeyi) mükemmel derecede iyi açıklar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe