Kavramlar Mantığı

A. Kadir Çüçen


Klasik mantığın Aristoteles tarafından sistemli hale getirilerek kurulduğu bir önceki bölümde belirtilmişti. Mantığın doğru akıl yürütme yollarının formlarını incelediği de ifade edilmişti. Bu doğru ve geçerli akıl yürütmelerin tümden gelim (dedektif) akıl yürütmeleri olması nedeniyle mantık dedektif düşünme formlarını araştırır. Klasik mantık, tümden gelimsel akıl yürütmelerden kıyaslar üzerinde durur. Aristoteles mantığın asıl konusu olan geçerli kıyas formlarını yazdığı Organon adlı kitabında ele almıştır. Bilindiği gibi Organon altı kitaptan oluşmaktadır. Bu kitaplardan ilki, Kategoriler adı altında genel kavram ve kategorileri incelemektedir. Her ne kadar mantığın konusu doğru düşünme formları olsa da bu doğru mantık formlarını ifade etmek için düşünsel ve dilsel anlatımlara ihtiyaç duyulur. O halde, düşüncemizin anlatımı dil vasıtasıyla olur. Bu ilişkiyi çok iyi belirleyen Aristoteles kurduğu mantığın düşünce ve dille olan ilişkisini de Organon adlı eserinin ilk kitabında ele almıştır.

Düşünmekle nesneleri ve yaptıklarımızı anlamak isteriz. Şüphesiz düşünmek her zaman bir şey hakkındadır ve aklımızda kelimelerle oluşturduğumuz kavramlarla şeyleri düşünürüz. Düşüncelerimizin sonucu oluşan kelimeleri bir araya getirerek cümleleri kurarız. O halde düşünmeyi anlamak için şeyleri/nesneleri temsil eden kavramlara, kelimelere ve onların birbiriyle nasıl ilişkilendirildiğine dikkatimizi çevirme gereksinimi duyarız. Düşüncelerimizi dile getirmek için kavramları/terimleri çok farklı biçimlerde birbirine bağlarız. Bu nedenle, mantıkçının ilgilenmesi gereken ilk konu kavramlar/terimlerdir.

Bu özelliği fark eden Aristoteles, mantığın ilk konusunu düşünmenin en temelinde olan kavramlar ve terimlere ayırmıştır. Böylece düşünmeye olanak sağlayan kavramlar ve terimler aynı zamanda cümle kurmamızı da,olanaklı yaparlar. Fakat Aristoteles mantığın yalnızca önerme halinde olan haber verici ve tanımlayıcı nitelikteki doğru veya yanlış cümlelerle ilgilendiğini söyler. O halde, klasik mantığın ikinci konusu önermelerdir. Önermeler ise akıl yürütmenin öğeleri olduğundan klasik mantığın üçüncü konusu da geçerli akıl yürütme formları olan kıyaslardır.

A.      Kavram ve Terim

1. Felsefe Açısından Kavramın Önemi

“Kavram nedir?” sorusu felsefe tarihinde çok sıklıkla ele alınan bir konudur. Bu sorun karşısında filozoflar Antik Çağdan beri farklı görüşlere sahiptirler. Her ne kadar tüm filozoflar kavramı temelde “bir şeyin zihindeki ya da zihne ait olan tasarımı” olarak kabul etseler de asıl sorun bu tasarımların zihinden bağımsız bir varlıklarının olup olmadığı sorunudur. Böylece “Kavram nedir?” sorusu mantığın olduğu kadar felsefenin de sorusudur. Çeşitli düşünürler, kavramın varlık yapısını değişik açılardan incelemişlerdir. İdealist filozoflar kavramı bir idea olarak algılarken mantıkçı pozitivistler kavramın soyutluğu yerine terimin dilsel somutluğunu kabul etmişlerdir. Bu iki görüşte ortak olan nokta kavramın mantığın konusu değil felsefenin konusu olduğudur.

Felsefe tarihinde kavramların varlığı üzerine ilk tartışmayı Sokrates’in öğretisini izleyen Platon başlatmıştır. Platon’a göre kavramlar zihinden bağımsız olarak idealar dünyasının varlıkları olarak gerçekten vardırlar. Ona göre fenomenler dünyasında “güzellik” kavramı hiçbir zaman belli bir fenomende kendini mutlak ve tam olarak ortaya koyamaz. Yine “eşitlik”, “adalet”, “üçgen”, “özgürlük”, “sarılık” gibi tümel kavramlara karşılık gelen bir fenomen duyular dünyasında mevcut değildir. Bu kavramlar ancak akılla kavranan idealar dünyasında idea cinsinden gerçekten var olan varlıklar olarak vardırlar. Bu görüşüyle Platon kavram realizmini savunur. Kavram realizmine göre kavramlar zihnimizden bağımsız olarak gerçekten var olan varlıklardır.

Orta Çağ felsefesinde kavramların var olup olmadığı sorunu büyük tartışmalara neden olmuştur. Çünkü en genel kavram olan “Tanrı’’ kavramının varlığı sorunu açıklanması gereken bir sorun olarak Orta Çağ felsefecilerinin karşısında durmaktadır. Bu sorun “Tümeller Tartışması” olarak Orta Çağ felsefesi tarihinde önemli bir yer işgal etmiştir. Tümeller sorunu tümel varlıkların var olma durumlarıyla ilgilidir. Aziz Augustinus Platoncu bir yaklaşımla tümellerin gerçekten var olduğunu; fakat Platon’daki gibi ayrı bir idealar dünyasında değil Tanrı’nın zihninde olduklarını söyler. Bu kuram, katı bir kavram realizmini içermektedir. Kavram realizmi kilisenin ve Hristiyanlığın resmi görüşü olarak kabul edilerek tüm Orta Çağ boyunca etkisini her filozofta göstermiştir.

İbni Rüşd’e göre akıl, tümeli tikel varlıklardan soyutlayarak elde eder. Tümellerin ortaya çıkışı veya elde edilişi akla bağlıdır. Fakat akıl bunları kendi başına elde edemez, yani soyutlayamaz. Soyutlamanın başlatılabilmesi için tikel zorunlu olarak var olmalıdır. Akıl ilkesi olan tümeller yalnızca ruhta değillerdir. Tümeller Platon’un dediği gibi zihnin dışında idealar gibi bir gerçekliğe de sahip değillerdir. Çünkü türler somut bireysel gerçekliğin içindedir. Varlığın sorunluluğu gereği cins türü bağlar. Cins ve tür ayrı varlıklar değil Aristoteles’in dediği gibi tümeller bir tür soyutlamadır fakat varlığını tikellerden alır. Aristotelesçi görüşe “konseptüalizm” (ılımlı realizm) denir. Konseptüalizme göre tümeller tikelden sonra gelmektedir ve tikelden çıkmaktadır. Çünkü tümeller birer soyutlama olduğuna göre geldikleri yerde de vardırlar. Geldikleri yer de şeylerdir.

Üçüncü görüş “nominalizm” (adcılık)dir. Bu görüşe göre de zihinden bağımsız tümel yoktur. Tümeller zihinsel boyutta kavramlara karşılık gelirler. Aynı şekilde cins ve türler zihnin dışında bulunamazlar. Cins ve tür nesnelerin ne olduğunu veren formlardır ama kendileri birer öz veya varlık değillerdir. Tümel kavramlar dil ve yazı imleriyle yani işaretleriyle kendilerine varlık bulurlar. Ne zaman bir kavram, bir im veya işaretle kendini bir başka varlığın ifadesi olarak verilse o zaman varlığa sahip olur. O halde, tümeller dil ve yazı imleri ve sembolleriyle varlığa gelirler. Tümellerin gerçek varlığı yoktur, onlar dilsel sözcük ve isimlerden ibarettir.

Kavramların varlığı sorununa önerilen bu farklı yaklaşımlardan da anlaşılacağı gibi kavramların ne olduğu üzerine felsefe tarihinde bir uzlaşım olduğu görülmemektedir. Günümüzde de felsefi açıdan kavram konusu henüz tam bir uzlaşıma sahip değildir. Fakat burada konumuz felsefe olmadığı için bu konuya daha fazla yer vermeyeceğiz.

2. Mantık Açısından Kavram ve Terimin Tanımı

Klasik mantıkta Aristoteles geleneğine bağlı olarak kavram bir şeyin zihindeki tasarımı olarak tanımlanır. Kavram bir şeyin kavranmasıyla elde edilen zihinsel tasarımdır. Örneğin; "masa” bir kavram olup çok sayıda farklı nesne ve şekillerde yapılan nesnelere karşılık gelen bir tasarımdır. Masa tasarımı; tahta, plastik, demir, yuvarlak, köşeli, üç veya dört ayaklı, büyük veya küçük gibi farklı özelliklere sahip tüm somut masaları temsil eder.

En genel ifadeyle kavram “Bir şeyin zihindeki izi veya tasarımıdır.” Zihin ve düşüncede olan bu tasarımın dilsel ifadesine mantıkta "terim” denir. Kısaca; kavram bir obje veya olgunun düşüncedeki karşılığıdır. Terim ise bu karşılığın dile getirilmesidir.

Kavram, imgelemeden (hayal etmeden) farklıdır. Bir şeyin imgesi, tek ve somut bir varlığa aitken bir şeyin kavramı genel ve soyut varlığa aittir. Hayal edilen nesne her zaman belli bir kişiye ait düşüncedir. Başka bir söyleyişle, hayaller kişiye özel olurken kavram ise geneldir. Ayrıca kavram belli bir nesneyi ya da bir şeyi değil de aynı türdeki tüm nesneleri ya da şeyleri temsil eder. Örneğin; bir çiçeğin hayali, yani imgesi belli bir çiçeğe aittir. Biz bir çiçeği hayal ederken zihnimizde belli bir çiçeği, yani evimizin bahçesindeki çiçeği anımsarız. Buna karşılık çiçek kavramı belli şekil ve özellikleriyle anımsayarak hayal ettiğimiz bir çiçeği değil genel ve soyutlanmış çiçeğin tasarımını verir.

Kavramlar zihindeki tasarımlardır. Bundan dolayı onların doğada karşılığı yoktur. Onlar genel ve soyut tasarımlar. Doğada var olan her şey tekil ve somuttur. Zihnimizdeki tasarımları anlatmak için dilsel ifadeler kullanırız. Fakat her dilsel ifade de bir kavrama karşılık gelmek zorunda değildir. Çünkü terim ve sözcük arasında da fark vardır. Her terim sözcüktür; fakat her sözcük bir terim değildir. Çünkü sözcükler dilsel olmalarına karşın farklı özelliklere sahiptir. Sözcükler ismin beş halinde olabilir. Buna karşılık, terimler isim ve fiil çekimlerinden bağımsız olarak yalın halde bulunurlar. Örneğin “korku” terim iken “korkuyorum” bir sözcüktür. Cümle içinde bir anlama sahip olan bağlaçlar da birer terim değildir. Örneğin; “ve”, “veya”, “ya”, “yahut” vb. gibi bağlaçlar birer sözcüktür; fakat birer terim değildir.

Kavram ve terimler doğru ya da yanlış olamazlar. Yanlışlık ve doğruluk değerleri önermelere aittir. “Masa”, “sıra”, “ağaç” vb. gibi kavramlar kendi başlarına bir doğruluk değeri alamazlar. Kavramlar ne doğru ne de yanlıştır. Onlar dış nesnel dünyada karşılığı varsa gerçektir yoksa gerçek değillerdir. Doğruluk veya yanlışlık birkaç kavramdan oluşmuş yargı bildiren önermelere aittir. Örneğin; “Masa tahtadandır.” önermesi doğru veya yanlış değerde olabilir.

Kavramlar tanım da yapamazlar. Çünkü tanım birçok kavramın bir araya gelmesi sonucu olur. Kavram ise yalnızca bir şeyin zihindeki tasarımıdır. Tek bir kavram ancak bir şeye karşılık gelir ve o şeyin ne olduğunu verir. Örneğin; “kuş” kavramı tanım yapan bir cümle değildir. Yalnızca “kuş” denilen varlığın zihnindeki tasarımıdır. Tanım yapmak bir şey hakkında bilgi vermektir. Kavramlar bilgi vermez sadece o şeyin tasarlanılmasını sağlar. Bu nedenle, kavram biriktirilmiş, depo edilmiş, yoğunlaştırılmış ve birçok özelliğin özetlendiği tasarımlardır. Bir kavramın zihnimizdeki anlamının büyümesi kavramın karşılığı olan şey hakkındaki bilgimizin artmasına bağlıdır. Örneğin; “uzay” kavramının zihnimizdeki anlamı ancak uzay hakkındaki bilgilerimizin çoğalmasıyla olanaklıdır. Bilgilerimiz arttıkça kavramların anlamlan da değişir. Daha önceleri uzayı sabit bir alan olarak düşündüğümüz için uzay kavramımız da sınırlıydı. Fakat artık çağımızda uzay genişleyen bir alan olarak kabul edilmektedir. Bunun sonucunda uzay kavramımızın içeriği ve anlamı da değişmiş oldu.

3. Kavramların İfade Edilişleri ve İmlemeleri (Delaletleri)2

Kavramlar birtakım sembol ve işaretlerle ifade edilirler. İşaret ya da semboller sözlü ya da sözsüz olur. Fakat tüm bu ifade biçimleri mantığı ilgilendirmez. Mantığı ilgilendiren imlemelere İslam mantıkçıları “delalet” demişlerdir. İslam mantıkçılarına göre delalet, “Öyle bir şeydir ki onu anlamaktan başka bir şey anlamak lazım gelir.’ Delalet (imleme) sözlü ya da sözsüz olarak Önce ikiye daha sonra da doğal, akli ve konulma (vaz’i) olmak üzere üçe ayrılır. Böylece altı çeşit imleme ortaya çıkar.

1. Sözlü doğal imleme: Bazı farklılıklar olmasına rağmen insanların ortak olarak bazı ağrı ve duygular karşısında çıkarttıkları doğal seslere karşılık gelen imlemelerdir. Örneğin; "ah", “off, “oh”, “püff gibi nidalar bu tür imlemelerdir.

2. Sözlü akli imleme: Görmediğimiz ama işitilen bir sesin sahibini imlemesi sözlü akli imlemedir. Dışarıdan işitilen bir sesin ya da sözün sahibini imlemesidir. Örneğin; “Kim o?” diye kapının arkasındaki kişiye seslendiğimizde onun “Benim” demesiyle onun komşumuz “Ahmet Bey” olduğunu anlamamız bu tür imlemedir.

3. Sözlü konulma (vaz’i) imleme: “İnsan” teriminin “konuşan hayvanı” imlemesi sözlü konulma imlemedir. Bu imleme bir şeyin ne olduğunu veren imlemedir.

4. Sözsüz doğal imleme: Düşmanım ya da sevdiğini gören bir kişinin yüz ifadesinin değişmesiyle oluşan imlemedir. Örneğin; hiç beklemediği bir anda sevdiği bir kişiyle karşılaşan bir insanın yüzünde oluşan imleme ya da bir kedinin can düşmanı olan köpeği gördüğünde doğal olarak tüylerini kabartması bu tür imlemelerdir.

5. Sözsüz akli imleme: Bir nesnenin veya bir şeyin görünmesi ya da algılanmasıyla başka bir nesnenin ya da şeyin olduğunu anlamak bu tür imlemedir. Örneğin; görünen bir dumanın orada bir ateşin yandığını imlemesi gibi veya bir tavşanın ayak izini gören avcının oradan bir tavşanın geçtiğini anlaması gibi.

6. Sözsüz konulma (vaz’i) imleme: Çeşitli çizgi ve işaretlerin özel manaları imlemesidir. Örneğin; trafik işaretleri ya da matematik sembolleri bu tür imlemelerdir.

Bu imlemelerden yalnızca üçüncüsü, yani sözlü konulma (vaz’i) imlemesi mantığı ilgilendirir. Çünkü ilk iki imleme olan sözlü doğal ve sözlü akli imlemeler, anlam bakımından belirsizdir ya da açık değildirler. Bu nedenle mantığın konusu da olamazlar. Örneğin;

“Ahh” nidasını çıkartan bir kişinin bunu acıdan mı yoksa zevkten mi çıkarttığını anlamak bazen çok zordur. Sözlü akli imleme ise bir tür çağrışım sonucu ortaya çıkarlar. Çağrışımlar da sözle değil sesle anlaşıldığı için her zaman doğru kişiyi ya da şeyi ifade edemezler, imleme mantıkta sözlü ve anlattığı şeyi tam olarak ortaya koymalıdır. Bu nedenle ancak sözlü konulma (vaz’ı) imlemesi, mantıktaki imlemeyi verir. Bu imlemeyle yapılan ya da konulan sözler anlamlıdır.

4. Kavram Çeşitleri

Kavram çeşitlerine terim çeşitleri de denilmektedir; fakat terimlerin çeşitliliği incelenirken terimin içeriği söz konusu olduğu için kavram sözcüğünü kullanmak daha doğrudur.

Tasarlanan bir şey tek bir varlığa karşılık geliyorsa bu kavram tekil bir kavramdır. Ne tek bir şeye ne tüm varlıklara fakat varlıkların yalnızca bir kısmına karşılık gelen kavrama tikel kavram denir. Eğer bir sınıfın tümüne ya da aynı türden varlıkların ortak özelliklerine karşılık geliyorsa bu kavrama de genel kavram denir. Genel olan kavramlara tümel kavramlar da denilmektedir. Örneğin “Ankara” tekil, “bazı kentler” tikel ve “kent” ise genel kavramdır. Mantık açısından genel ve tikel kavramlar önemli olduğu için burada ikisi üzerinde ayrıntılı olarak durulacaktır.

“Kent” kavramı geneldir; çünkü “Ankara”, “İstanbul”, “Bursa”, “İzmir” vb. şehirlerin ortak özelliğini ifade etmektedir. “Ankara” ise söz konusu olan genel kavramın yani ”kent”in özelliğini taşımakla birlikte tek bir varlığı ifade etmektedir. Özel adlar da tekil kavramlardır. Örneğin; “Ümit”, “Kadir”, “Ayşegül” vb.

Bu nedenle, genel ve tekil kavramlar mantıksal ilişki sonucu elde edilir. Genel kavram, ortak özellikleri paylaşan bir gruba veya sınıfa karşılık gelir. Tekil ise tek olanın kendisine olan özdeşliği üzerinde tasarlanarak elde edilir. Eğer zihinde tasarlanan şey bir şeyin tümüne değil de bir kısmına karşılık geliyorsa bu kavrama da tikel kavram denir.

Zihnin ilk oluşturduğu kavramlar tekil kavramlardır. Zihin önce tek tek olan varlıkları algılar ve kavramlaştırır. Çocuklar insan ya da insanlık kavramlarını oluşturmadan önce, bireyleri yani babasını, annesini zihinlerinde kavramlaştırırlar. Zihin sonra tekillerin ortak özelliklerine karşılık gelen genel/tümel kavramlar elde eder. Düşünmenin ilk etkinliği tekiller sonra da tümellerdir. Kısaca düşünme tekiller ve tümeller arası kurulan mantıksal ilişkilerin sonucu gelişir.

Tümel/genel ve tekil kavramlar mantık açısından önemlidir; çünkü ikisi arasındaki ilişkide mantıksal bir yapı vardır. Örneğin; Platon’a göre tikeller, tümellerden pay aldığı sürece varlık kazanırlar ve bilinirler. Buna karşılık Aristoteles’e göre tikel olmadan tümel ne var olabilir ne de bilinebilir, Fakat bilimin konusu tikeller değil tümellerdir.

Bu nedenle klasik mantık açısından tümel ve tikel kavramlar arasındaki mantıksal ilişki çok önemlidir; çünkü bu ilişkinin sonucunda tikellerin bir sınıfın ya da cinsi üyesi olduğu ve cinsi/sınıfın ortak özelliklerini taşıdığı bilinir. Ayrıca mantık bakımından nesnelerin/varlıkların genelliği/tümelliği olamaz ancak kavramların genelliği/tümelliği olabilir

Genel ve tümel kavramlar mantık açısından aynı anlama sahiptir. Fakat epistemoloji açısından her genel olan tümel olmayabilir. Örneğin; aynı türden nesnelerin ortak özelliklerini ifade ederek yapılan genellemeler bir tüme varımı gerektirdiğinden tümel kavramı veremez. Çünkü her genelleme bir genelleme olduğu için yanlış veya eksik olma olasılığını hep taşır.

b. Somut ve Soyut Kavramlar

Somut kavram başka bir şeye dayanmadan var olan tek bir varlığa karşılık gelen tasarımdır. Somut kavram gerçek bir şeyin zihindeki tasarımıdır. Örneğin; “sarı” veya “insan” bir nesneye veya varlığa karşılık geliyorsa somut bir kavramdır. Nesne veya varlıkların ortak özelliklerinden çıkartarak soyutladığımız tasarımlara soyut kavram denir. Örneğin; değişik renkli nesnelerin ortak özelliği olarak tasarladığımız “sarılık” veya insanların ortak özelliklerinden soyutlayarak çıkarttığımız “insanlık” birer soyut kavramdır.

Soyut ve somut kavramlar zihinsel ve duyusal olmaları bakımından bir tür mantıksal ayrımı içermezler. Bu nedenle klasik mantık açısından somut ve soyut kavramlar değil de genel ve tekil kavramlar önemlidir.

Soyut kavram somut kavramlardan çıktığı için her zaman soyut kavramlar somut kavramı kapsar. Örneğin; önce gerçek nesneleri algılar ve biliriz. Bir nesnenin rengini, sertliğini, tadını duyularımızla elde ederiz. Böylece somut kavramları elde etmekle o nesnenin bütünü, parçaları ve özellikleri arasındaki ilişkileri ve farklılıkları da öğrenmiş oluruz. Parçalar ve özelliklerden de ortak olan düşünülür ve böylece soyut olan kavram elde edilir.

Somut kavram gerçek ise soyut kavram da gerçektir; çünkü soyut somutu içerir ve ona bağlı olarak elde edilir. Her ne kadar tüm soyutlamalar zihinde olmaktaysa da eğer soyutlama yapılan nesneler gerçek varlıklar ise ondan elde edilen soyut kavramın da gerçekliği vardır. Çünkü geldiği kaynak gerçektir.

Eğer soyut kavram bir nesnenin özelliği ise o özelliğin nesneden bağımsız bir varlığı olabileceğini düşünmeyiz. Örneğin; bir nesnenin rengi sarı ise sarılığın kendi başına bir varlığı olduğunu söyleyemeyiz. Sarılık ancak o nesne ile birlikte vardır.

Soyut ve genel kavramlar çok sıklıkla birbirlerine karıştırılırlar; fakat ikisi de birbirinden farklıdırlar. Soyut kavramlar aynı türden, yani genel/tümel varlıklardan ayırarak elde ettiğimiz bir özellik ya da bir şeydir. Buna karşılık, genel kavram, aynı varlıkları ve özellikleri bir araya koyarak ya da birleştirerek elde ettiğimiz genellemelerdir. Örneğin; düşüncede yalnız tek bir nesne/varlıktan bile soyutlama yapabiliriz. Fatih Sultan Mehmet’in birçok özelliğinden değil de yalnızca bir özelliğinden yola çıkarak onun çok iyi bir savaş zekasına sahip olduğunu soyutlayabiliriz. Fakat “savaş zekası”nı genel bir kavram olarak elde edebilmek için geçmişte, şimdide ve gelecekteki birçok kişi ve savaşı düşünerek onların ortak özelliklerini birleştirmemiz ve genellememiz gerekmektedir.*6

Soyutlama ve genelleme mantık açısından farklı olsa da zihinsel işlem sırasında birbirleriyle yakından ilişkilidir. Çünkü her genelleme, aynı zamanda soyutlamayı ön koşul olarak kullanır. O halde, soyutlama genelleme tarafından kapsanır. Başka bir söyleyişle, genelleme soyutlamayı kullanır.*6

c. Kollektif ve Distribütif (Dağıtılmış) Kavramlar

Bir grubu diğer gruptan ayırarak değişik bireylerin belli amaç ve işlevler doğrultusunda bir araya gelerek oluşturdukları gruba kollektif kavram denir. Örneğin;

“ordu” bir kollektif kavramdır. Birçok bireyden oluştuğu gibi diğer gruplardan farklı olması bakımından da “ordu” kollektif kavramdır. Buna karşılık “asker” kollektif kavram olan “ordu” içinde bir birey olarak ordunun içinde olduğu zaman anlam kazanır.

Distribütif kavramlar anlamını ve özelliğini kollektif kavramlardan alırlar. Distribütif kavramlar, kollektif kavramlar içinde dağıtılmış olarak bulunurlar. Bu nedenle, distribütif kavram olan “asker” özelliğini, tanımını ve anlamını içinde bulunduğu “ordu” kavramından; yani kollektif kavramdan alır. “Ordu” bir sınıfa, “asker” bu sınıfı oluşturan bireylere karşılık gelir. Kısaca, bir sınıf içinde yer alan bireyleri gösteren kavrama distribütif kavram denir.

d. Olumlu ve Olumsuz Kavramlar

Olumlu kavram bir varlığa veya bir özelliğe sahip olmayı nitelerken olumsuz kavram bir varlığa veya bir özelliğe sahip olmamayı niteler. Örneğin; “zengin”, “namuslu”, “erdemli” ve “eksiksiz” olumlu kavramlardır. Buna karşılık, “fakir”, “namussuz”, “erdemsiz” ve “eksik” kavramları olumsuzdur.

Olumlu kavramlar genellikle lı,lı,lu gibi ekler; olumsuz kavramlar ise ma,me, sız,siz,suz vb. ekler takılarak elde edilir. Olumsuzluk eklerini kullanarak olumlu kavramlar olumsuz yapılır veya olumluluk eklerini kullanarak olumsuz kavramlar olumlu yapılır; fakat bu kural her zaman geçerli değildir. Örneğin; “namuslu” olumlu kavramken “namussuz” olumsuzdur; buna karşılık, “sonsuz” olumlu kavramdır; çünkü sonsuzluk varolan her tür varlığı veya özelliği kapsamaktadır. “Sonlu” ise sınırlı olduğu için tamlığı ve bütünlüğü içeremediği için olumsuz bir kavramdır.8 “Eksik” olumsuz kavramken; "eksiksiz” olumlu kavramdır. Olumsuz kavramların tümü yoksunluk ve eksiklik bildirdikleri için onlara yoksunluk kavramları da denir.

Öyle kavramlar vardır ki hiçbir olumsuzluk eki almadan da olumsuzluk içerirler; çünkü bir varlığın eksikliğini veya yokluğunu bildirdikleri için bu tür kavramlar olumsuz sayılırlar. Örneğin; “sağır”; “kör”; “fakir”; “boş”; "aptal”; “çirkin” vb. gibi kavramlar olumsuzdur. Bu kavramlar bir varlığın eksikliğini; azlığını ve yokluğunu ifade ederler.

Olumlu ve olumsuz kavramlar birbirleriyle karşıt veya çelişik olabilirler. Örneğin “sıcak” ve “soğuk” iki karşıt kavramdır. Karşıt kavramların arasında bir başka ara kavram bulunur. Ara kavram “ılık”tır.

Çelişik kavramlarda ara kavram bulunmaz. Biri diğerini tamamen yadsır. Örneğin; A ve A olmayan iki çelişik kavramdır. Sıcak ve sıcak olmayanın arasında ılık yoktur. Bir şey ya sıcaktır ya da değildir. Kavramları kendisi ve çelişiği olarak ayıran ilk kişi İngiliz matematikçi ve mantıkçı De Morgan’dır. Her kavramın bir olumlu bir de olumsuz anlamı vardır. Bu iki kavram çifti tüm var olanlara eşittir. Sıcak ve sıcak olmayanlar yani A ve ~A’ların toplamı tüm varolanlardır. Çünkü A ve A olmayanlar (Anın dışında kalan her şey) bütün var olanları ifade etmektedir. O halde, evren = A+~A.[9]

Çelişik kavramlar arasında tam anlamıyla başkalılık bağı vardır. İki çelişik kavram birbirinden bıçakla kesilmiş gibi ayrı şeyleri ifade ederler. Aralarında orta terim ya da bağıntı yoktur; olsaydı çelişki ortaya çıkardı. Çelişmezlik ilkesine göre tasarlanan kavramlardır.

Ayrıca kendi kendiyle çelişen kavramlar da vardır. Örneğin; “boynuzlu at”, “kanatlı at” veya “uçan halı”. Bu kavramların oluşturulması gerçeklikten çok hayal dünyasında olur. Bu kavramların gerçeklikte karşılığı yoktur; fakat gerçek dünyadan alınan ve hayal dünyasında bir araya getirilen varlıkları ifade eder. Bazı kavramlarda kendi kendiyle çelişir. Örneğin; “ihtiyar delikanlı”. Bu tür kavramlarda mantık ilkeleri göz ardı edilir. Bir şeyin hem genç hem de ihtiyar olması olanaklı olmadığından kavram kendi karşıtını da içinde barındırmaktadır.

e. Bağıl ve Bağıl olmayan Kavramlar

Bir kavram varlığını bir başka kavrama borçlu ise buna bağıl kavram denir. Örneğin; “baba” kavramı evli ve çocuk sahibi olan erkekleri zihnimizde tasarlamamızı sağlar. O halde, “baba” bağıl bir kavramdır. Akrabalık ilişkileri sonucu elde edilen kavramların tümü bağıl kavramlardır. “Masa” kavramı kavram varlığını başka bir varlıktan almadığı için bağıl olmayan bir kavramdır.

f. Açık ve Seçik Kavramlar

Açık ve seçik kavramlar modern felsefenin kurucusu Descartes tarafından tanımlanmıştır. Açık kavramlar bize doğrudan gelen, yani aracısız elde ettiğimiz kavramlardır. Örneğin; “dişimizin ağrıması” halindeki “ağrı” kavramı bizce açıktır. Fakat açık kavram her zaman seçik olmayabilir. Hangi dişimizin ağrıdığını bilmiyorsak ağrımız bize seçik değildir. Dişçimiz ağrıyan dişi bulup vurduğunda ağrımız hem açık hem de seçik olmaktadır. O halde, bütün seçik kavramlar aynı zamanda açıktır; fakat tersi doğru değildir.

Leibniz’e göre duyusal yolla tanınan tüm nesnelerin kavramları açık değildir; bundan dolayı da seçik de değillerdir. Örneğin; “ağaç” beş duyu ile tanınan bir nesneye ait kavramdır; fakat “ağaç” hakkında her türlü bilgiyi bilemeyiz. Duyularla tanınan nesnelerin kavramlarına karşılık, zihinle tanınan varlıkların kavramları hem açık hem de seçiktir. Örneğin; “kare” kavramı, tüm kenarları eşit ve açıları dik olan bir geometrik şekle karşılık gelir. “Kare”nin tanımı gereği bilgimiz kesin ve doğrudur. Bu nedenle, “kare” kavramı hem açık hem de seçiktir. “Ağaç” kavramı ise açık kavramdır; ama seçik değildir. Çünkü onun hakkında bilgilerimizin tümü kesin ve doğru değildir.

Açık kavramı doğrudan bilindiği için başka kavramlarla karıştırılmadan tanımlanabilir. Bir kavramın açık olup olmadığı o kavramın kaplamına bağlıdır. Kavramın kaplamına giren diğer kavramlar belirgin, yani tanımlanabiliyorsa kavramın kendisi de açıktır.

Bir kavramın seçik olması demek o kavramın başka kavramlardan ayrılmış olması demektir. Seçik kavramı, diğer kavramlardan ayrılmasını sağlayan özellik o kavramın içlemidir. İçlem bir kavrama yüklenebilen yüklemlerdir. Bir kavramın yüklemleri o kavramı diğer kavramlardan ayıran temel esaslardır. Bir kavramın seçikliği içleminin doğru belirlenmesine, yani yüklemlerin doğru seçilmesine bağlıdır. Bir kavramın içlemi bilinirse kaplamı da biliniyordu. Fakat bir kavramın kaplamının bilinmesi o kavramın içleminin bilinmesini zorunlu yapmaz. Başka bir deyişle, bir kavram seçikse aynı zamanda açıktır da; fakat tersi doğru değildir.

g. Kavramların Tek ve Çok Anlamlılığı

Öyle kavramlar vardır ki yazılışları ve söylenişleri aynıdır, fakat anlamları farklıdır. Örneğin; “yüz” kavramı veya terimi birden fazla anlamına sahiptir. İnsan çehresi olarak yüz, sayı olarak yüz, eylem olarak denizde yüzmek ve bir şeyin derisini yüzmek olarak yüz anlamlarına gelir. Tek anlama sahip kavramlar yalnızca bir tek şeyin zihnimizdeki tasarımına karşılık gelir. Örneğin; “masa” kavramı tek anlama sahiptir, “Gul”,“kara”,“yuz”,“çay”,“asma”,“bağ”,“kaymak”,“başlık” vb. gibi kavramlar birden fazla anlama geldikleri için çok anlamlı kavramlardır.

Çok anlamlı kavramların hangi anlamlarda kullanıldığını ancak içinde bulunduğu cümleden anlayabiliriz. Tek başlarına birkaç anlama gelirken kullanıldığı cümlenin anlamından hangi içerikte kullanıldığı açığa çıkar. Kavramların tek mi yoksa çok mu anlama sahip olduklarını ve hangi anlama geldikleri bilmek iletişimin tam olmasını sağlar. İletişimde taraflar kullandıkları terimleri seçerek kullanmalıdırlar. Aksi takdirde, iletişimde söylenmek istenmeyen anlatımlar oluşur.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe