Karşı Deneme: Kant

Sinan Özbek


Bir zamandır iyiden iyiye bulaştım Kant’a. Kant hakkında yazdığım her yazıda deyim yerindeyse tövbe ettim bir kez daha O’na ilişkin yazmamaya. Uzun mu uzun iç içe geçmiş cümleleri yormaktan öte boğdu beni. Bir keresinde sayfaları bulan bir tek cümlesini anlamak için gecelerimi verdim. Yine de emin olamadım, kusursuz Almancası olan bir arkadaşımı yardıma çağırdım. Kısa bir süre sonra “ben Almanca bilmiyormuşum!" diyerek terk etti beni. Kant’ ın kapılarını çalmaya zorladığı Alman dostlar “Almanca bilmiyormuşum” demedilerse de “Es tut mir leid, ich verstehe nicht”le noktalandı Kant tartışma çabalarım. Zorluyordu, zorluyor Kant beni ama O’nunla uğraşmak “evet” demeyi bilmeyen bir kadından, sonunda bir randevu koparma heyecanı yaşatıyor. Belki de bu tat yüzünden hala buralardayım. Buradayım ama ne kategorik imperatif’den söz açacağım ne Güzel’den ne Yüce’den ne de kategorilerden...

Birçok biyografi yazarı Kant’ı anlatıyor bize. Bunlardan Jochmann, Wasianiski ve Borowiski ayrıcalıklı bir yere sahip. Bu sonuca, onlara yapılan göndermelerin çokluğundan varıyorum. Sanki bu isimler resmi Kant biyografları gibi. Nermi Uygur, “iyi ki de zaman ayırdım" bu biyografları okumaya diyor ve bir Kant denemesi yazıyor. Güzel bir deneme, kuşkusuz güzel bir Türkçe ile örülmüş. Daha önemlisi, Kant’ın yaşamının çarpıcılığından mıdır yoksa Uygur’un anlatımından mı, çıkmıyor insanın belleğinden. Hayrete düşürüyor, şaşkına çeviriyor sanki felsefe uğraşında iddialıysanız “Kantçı diyete" yaklaşmanız gerekir diyor gibi felsefe meraklısına. “Kantçı diyet": Tuvalete gitme saatinden, tütün içme saatine, “saat on yatağa kon" saat beş sen artık işini seç, parkı altı kere (belki de yediydi) geç, nefesi sadece burnundan al sakın ağzını açma, uzunca bir süre hazma iyi gelir diye hava yut, (sonra da gazdan dert yan), yemek masanda hep belli sayıda misafirin olsun, bunlar senin belirlediğin saatte hazır ve nazır bulunsun, kimin hangi sandalyeye oturacağını bildir, kaç kadeh içileceğini buyur, gecikeni kendine göre cezalandır, ne konuşulacağına sen karar ver, buna uymayanı da cezalandır, bir de onlara evi terk etme saatlerini bildir... Bu kadar yeter! Yetmez diyorsanız hayal gücünüzde (Kant hayal gücüyle az mı uğraşır?) yaşamın her alanını belirlemeyi, disiplin altına almayı deneyin ve kuşkunuz olmasın Kant da öyle yapmıştı.

Bilmiyorum: Hocalarımın yer yer dertlendiği asi oluşum mu, yoksa yarı tanrı gibi sunulmakta olan Kant’a bir ölümlünün zaaflarından dolayı bir türlü yaklaşamamanın verdiği kıskançlık mı? Huzursuz ediyor bu Kant beni. Önce “ulusal bir nitelik olmasın" diye sorguladım. Doğrusu hiç de azımsanmayacak örneğe sahibim bu konuda. Yine de onlar kötü kopyalarıydılar Kant’ın. Kimisi yemek saatlerindeki dakikliğiyle Kant’tı, kimisi evde kurduğu düzenle... Sanki her birinde “Kant’çı diyet"ten bir şeyler vardı ve yine de Kant, bu her birinin toplamından daha da fazlaydı. Kant Sokağı’nda karşılaştığım kadının gözleri beni Kant’a değil de Vivaldi’ye geri götürüyorsa bundan ancak iki sonuç çıkabilir: Ya Almanlar sokak isimlerini seçmekte yeteneksizdirler ya da ben yanlış yerdeyim diye düşündüm uzun bir süre. Sonra “iyi ki de zaman ayırdım" Hartmut Böhme’ye, Gernot Böhme’ye.

Nermi Uygur diyor ki, “Hastalıklı bir insan değildi ama Kant. Hasta bir insan izlenimini uyandırmazdı hiç. Yüzünden sağlık ışıdığını söyleyenler var. Gerçekten de hemen hemen hiç hasta olmamıştır. [...) Yaşama sanatı konusundaki anagörüşü, başka birini belki de otuzundan önce bırakacak çelimsiz bir bedeni, hekim nedir bilmeden 80 yaşına ulaştıran bilgece bir tutum.” Sonra da kafasını kullanan insanın bedenine söz geçirebileceğinin örneği oluyor Kant, Uygur’un denemesinde. Kafasını kullanarak bedenine söz geçirebilmenin sıradan bilgeliğinin çok ötesinde, çok daha karmaşık bir şeyler var Kant’ta. Doğru olacak mı bilmem ama (tersi) şöyle galiba: Hayal gücünün bedene, bedenin kafaya söz geçirmesi ve kafanın bedene söz geçirme çabası var Kant’ta. Sonuncuya söz geçirme çabası diyorum. Bunu beceremiyor Kant. O’nun seksen yıllık ömrü, bu çabanın, başarısızlıkla noktalanmış bir tarihi.

Şimdi bu yeni eksenden Immanuel (Hüdaverdi) Kant’ın yaşamına sokulmaya çalışalım: Annesi Regina, dokuz çocuk doğurmuşsa da bunlardan sadece beşi yaşar, Kant doğmadan önce iki kardeşi ölür. Belki de bu yüzden son derece ilgilidir anne Regina, hastalıklı bir çocuk olan Kant’ın ruh ve beden sağlığıyla. Kant, fantezilerini harekete geçirmeyi sıklıkla öneren annesini kaybettiğinde on üç yaşındadır. Yaşamı hakkında yazılanların temel olarak O’nun son yirmi yılına ilişkin olduğu bilinir. Oysa Böhme kardeşlerin de işaret ettiği gibi, öz disiplin çabaları daha erken yaşlarda başlamıştır. Artık uzun ve zorlu kendini disipline etme çabasının meyvelerini vermesi gereken bir dönemdir, son yirmi yıl. İstenilen düzeyin yakalanamamış olduğunu düşünsek bile, savaştaki acemilik geride kalmıştır en azından. Kant biyografi ilerinin vazgeçilmez ortak klişesi, “Hiç kimsede olmadığı kadar bedeniyle ilgili bir insan." Vurgu öyle ki bir bilim insanın bedenini sürekli bir gözlem objesi yapmasından başka bir şey anlamak olanaksız. Herakleitos’un kendini gübre yığınına gömmesi kadar çarpıcı... Çarpıcı olma kaygısını bir yana bırakarak belki de en sonda söylemem gerekeni hemen Kant’tan alıntılıyorum: “Benim dar ve yassı göğsümün yüreğe ve ciğere az alan bırakmasından dolayı, hipokondriye doğal bir eğilimim var." 18. Yüzyıl’da hipokondrinin “aydın hastalığı" olarak tanımlanması, belki de rahatlatıyordu Kant’ı bunu söylerken. Ekliyorum 1767’de bir dostuna yazıyor: “Hipokondri insanın kendini nadir olarak gerçekten hasta ve hiçbir zaman gerçekten sağlıklı bulmadığı uzun erimli bir hastalık." Böhme kardeşler, Borowski’nin tanıklığıyla aktarıyor: Kendine sağlığının nasıl olduğunu soran bir kadına Kant’ ın yanıtı, “Aslında ne sağlıklıyım ne de hasta." Sağlıklı değildir, çünkü göğsünün altında ve bir de O’nun deyişiyle “mide ağzında" duyduğu ağrı son nedir bilmemektedir. Hasta değildir, çünkü ne bütün gün yatmak zorundadır, ne bir ilaç alma gereği duymaktadır ve ne de hekime gereksinimi vardır. Durum budur ama Kant, vücudunun en ufak titreşimini avını gözleyen bir kedinin pür dikkatiyle izler, her duyumsamasını önüne geçilmez bir itimle yanındakilere derhal aktarır. Belli ki Arsenij Gulyga da yakıştıramıyor bu hastalığı Kant’a. Kant’ın bu söylediklerini “öz portre" olarak adlandırıp, bir yanılgı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Gulyga “öz portre" ifadesiyle Kant’ın hasta olmadığını savlamaya kalkarken, Kant’ın kendisi hakkındaki tespitini, bir kez daha doğruladığının farkına varmıyor. Hipokondridir zaten bu “öz portreyi" yaratan.

Felsefe tarihçisinin hınzırı, Kant’ın hipokondri tarihini deşiyor: Bu tarihin ilk dönemi tek kelimeyle dramatik, bakın nasıl betimliyor Königsbergli dev filozof acılarını, “... Geçmiş yıllarda yaşamdan bıkmış olmanın sınırına getiren." Kant’a yakışır bir dikkatle dile getirilmiş, intiharın eşiğinde olmanın ifadesi değil de ne bu? 1764’te ruhun bedendeki yerini tartışırken de Kant, “Nerede duyumsuyorsam oradayım" diyor. İnsanın kendini, vücudunun herhangi bir yerinde duyumsaması nasıl olanaklıdır? Birtakım yoğunlaşma teknikleriyle bunu sağlayabilenlerin varlığını biliyorum. Ya da şöyle düşünülebilir: Bedenin herhangi bir yerini duyumsamak için, bedenin o bölgesinin kendini duyumsatması gerekmez mi? Kant’ın hipokondri tarihinin ilk dönemlerinde biraz gezinmek belki de anlaşılır kılacak bu ifadeyi: Yaklaşık şöyle diyor Kant: Tıpkı kafada olduğum gibi, dolaysız olarak parmak uçlarındayım, topuğunun acısını duyduğu gibi kalbinin şiddetle çarpışını duyumsayanım... Devam eden Kant, duygulanımları bedende etki yaptıkları yere göre düzenliyor: Korku ve sevincin duygusu yüreğe yerleşmiş, ani heyecanlar, şiddetini diyaframda duyumsatıyor. Sevinç kalpte, acıma karında etkisini gösteriyor. Görünen o ki Kant bir yoğunlaşma tekniğine egemen değil, aksine birtakım duyumsamalara yol açan etmenlerin, O’nun bedeninde yuvalanması söz konusu.

Kant, biryandan duyumsamaların bedenin neresinde etki yaptığını sınıflarken, diğer yandan hipokondri hakkında okumalar sürdürmekte, yemek sohbetlerinin vazgeçilmez teması hastalık olmaktadır. Çabalar O’na kalırsa sonucunu vermiştir. Artık hipokondriye olan yatkınlığa karşı zafer ilan etmenin zamanı gelmiştir. Ama ne çare, ilan edilen zaferle Kant’ın hipokondri tarihinin ikinci aşaması başlamıştır. Bu dönemde Kant, bedeninde anlam veremediği ağrıları hayal gücünün yol açtığı bir kuruntu hastalığı olarak değerlendirir. Çözümü ise bu ağrılar, her ne kadar korkuların kaynağı olsa da, yokmuş gibi davranmaktır. Kant artık, ruhsa olanla bedene ait olan devinimlerin ayrımına vardığını bildirmektedir. Kalpteki çarpıntı ve iç sıkıntısının mekanik olabileceğine karar veren Kant, bütün bunlara karşı açık bir zihine sahip olmayı başarmanın sevinci içindedir.

Ne yazık ki düşüncede kazanmak, bedende kaybetmek olmaktadır. Ne de güzel söylüyor Böhme kardeşler; hastalığa karşı zafer diye kutlanılan, aslında hastalığın nedeni. Vücutta duyulan acıları, rahatsızlıkları yadsımak, hastalığın belirtilerini bir kenara bırakmak değil mi? Artık heyecan denetim altına alınmışsa, kalp çarpıntılarının ne anlamı var,acıma duygusu kontrol altına alınmışsa karındaki tedirgin edici devinimler niye?

Kant, yenilgisini zafer diye taçlandırdığı bu tarihlerde, bir başka sevinci de yaşamaktadır. Bir dostunun gönderdiği ve insan yaşamını uzatma üzerinde yoğunlaşan kitap, O’nun zaten yapmakta olduklarının tıp bilimi açısından bir temellendirmesi gibidir: Ev işlerinin düzenleniş tarzı ve disiplinle yaşamın uzatılması... Yaşamı uzatmaya duyulan böylesine yoğun ilginin arkasında yaşamı kaybetme korkusundan başka ne olabilir? Kuşkusuz nedenleri görülmese “Kantçı diyet”; ya tuhaf, bir acayip yaratık haline getirir Kant’ı ya da dev bir bilge (Kant, sadece 1.57cm boyundaydı). Oysa “Kantçı diyet”in nedenlerine bakılırsa; ne bir yarıtanrı var Königsberg’de ne de bir tuhafbilge. Kant biyografilerinin vazgeçilmez cümlesi: İnsan saatini Kant’ın alışkanlıklarına göre kurabilir... Doğrudur her şeyin belirli bir yeri olmalıdır ve hiçbir şeyin yeri değiştirilmemelidir O’na göre. Öyle ki öğrencisinin eteğindeki eksik düğme, dağıtır Kant’ın dikkatini, anlatmaz artık dersini. Zaten verdiği ilk derste ömrünün en büyük paniklerinden birini yaşamıştır. Öyle güle oynaya kalkmaz sabah beşte yataktan. Emretmiştir uşağı Lampe’ye, bunu sağlamasını. (Burada bir parantez açmaktan alıkoyamayacağım kendimi: Felsefeci teşekkür borçludur Lampe’ye, O’nu dürüst olmamakla suçlamak bir yana. Haksızlıktır, aristokrat bir bakıştır Lampe’nin dürüst olmayışını saptamak, Kant’a katlanmak iken bütün yaşamı.) Nedensiz değildir çıkmaması Königsberg’in dışına, ömrü boyunca aşamamıştır yolculuktan ve başka ülkelerden korkmayı Kant. Önceleri daha uzak mesafelerde yürüyüş yapmayı seçen Kant, ender olarak yalnızdır. Yanında ya bir arkadaşı ya da son dersten sonra birlikte yürümeyi öneren bir öğrencisi vardır. Sonraları Kant’ı parkta yapayalnız volta atarken görürüz. Niye mi? Oldukça alçak sesle konuşmasına karşın yürürken konuşmanın kendini yorduğuna karar vermiştir. Bir yandan da katlanılmaz bulduğu ve başkalarının tanık olmasını istemediği ter boşanmalarını engellemeyi denemektedir. Bir başka terapi amacı daha vardır bu yürüyüşlerin: Öksürük ve nezleden korunmanın yolu yürürken ağzın kapalı olması burundan nefes alınıp verilmesidir. Bundan da “Kantçı nefes alma teorisi” doğmuştur. Öksürük başlamışsa Kant, bunu iradesiyle bastırmayı dener, terlemeden kaçınılmalıdır, terleme duygusunun yarattığı korku karşısında Kant, kendi içine çekilmeyi seçmiştir. Belli ki bu terlemeler sıcaklıkla ilgili değil... İnsanın hareket.etmesi o kadar önemlidir ki, çalışma masasının epey uzağında duran bir sandalyeye oturtmuştur mendilini Kant, her burun silmeye ihtiyaç duyduğunda biraz kıpırdamak için. Midenin yarattığı sorunlar karşısında da Kant boş durmaz: İçecekten alınan her yudumda Kant’ı ağzını sonuna kadar açılmış görmektedir yanındakiler, yanında olmaya izinliyseler. Kant, her yudumlayışta içeceğini, güzel bir Türkçe’yle söylemek gerekirse, bir fırt da hava çekmektedir içine, hem de civarda olup da duymamanın olanaksız olduğu çeşitten. Niyesi açık, O’na göre atmosferdeki oksijen, midenin çalışmasına yardımcı olmaktadır. Kant, ömür boyu mustarip olduğu ve severek sıklıkla sohbetlerine konu ettiği kabızlığa karşı, hap almaktadır onlarca yıl boyunca. Her ne kadar hekim iki tane önermişse de “hapçı olurum” korkusuyla sadece bir tane yutmaktadır. Sabah kahvesine katılan ağır yağ ve günün tek piposu da bağırsakları çalıştırma amacına hizmet etmektedir. Biyografların bütün çabalarına karşın, bırakınız kadınlarla arasının iyi olmasını, cinsel tepilerin denetlenmesidir bir anlamda “Kantçı diyet”. O’nun için kendini tatmin etmek kadar iğrençtir bir kadınla yatmak. Boşuna mıdır Töreler Metafiziği’nde insanın kendine karşı yükümlülüklerini çiğnemesi olarak açıklaması, kendini tatmini, tıpkı intihar gibi. Değil mi ki içgüdü hayvana hastır, birini arzulamak, özgürlüğün ve kişiliğin yok edilmesidir O’na göre. Çağının özelliği olan dilaltı jartiyerini, sadece kendine ait olan bir düzenekle, ceplerinden geçirmiş, uçkuruna bağlamıştır. Sunulduğu gibi Kant, icat peşinde değildir bunu yaparken. Diz altındaki lastik, kan dolaşımını engellemesindir derdi O’nun. Göğsünün altında duyumsadığı ve bir türlü peşini bırakmayan o ağrının, sadece yazarken ve ders verirken dindiğini bilir Kant. Az bir neden midir son derece disipline edilmiş çalışma saatleri için bu?

Dediği gibi Uygur’un, “Felsefeyle filozof arasında bir bağ olması gerekir"se bu bağı doğru kurabilmek için, filozofun doğru bir portresine sahip olmak gerekir (mi)? Kant’ı böylesine disiplin altına alınmış yaşama zorlayanın bir hastalık olduğunun görülmediği yerde, bedenine hükmetmeyi seçmiş bir bilge, bir ilah çıkar karşınıza. Ne kadar yanlışsa “filozof denince saçı sakalı birbirine karışmış bir yaban keçisi tasarlamak" bir o kadar yanıltıcı aklıyla her şeyi denetim altına almış bir Kant portresi boyamak. Kant’ı bu diyete zorlayanın bir hastalık olduğunun görülmediği yerde “yaşama sanatçısı" olur Kant, aslında yaşayabilme savaşı verirken.


 
 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe