Karma Yoga

Swami Nikhilananda


Bagavatgita'da şöyle yazılıdır: "Tüm canlıların gecesi, nefsine sahip kişilerin gündüzüdür (uyanık oldukları zamandır). Bütün canlıların uyanık oldukları zaman, içe dönmüş bilgenin gecesidir."Bu ifadenin anlamı şudur: Aydınlanmamış olanlar için yüce gerçek gece gibidir. Onlar, bu yüce gerçeği anlamaya çalıştıkça zihinleri karışır ve her yer karanlık olur, ancak, aydınlanmış olanlar tamamıyla gerçeğe uyanmış durumdadırlar. Üstelik bu aydınlanmış kişiler için ad ve formlardan oluşan fiziksel dünya da gün gibi aşikardır, ancak, bu aydınlanmış kişiler fiziksel dünyada gecenin karanlığını görürler. Upanişadlar'da şöyle denilir: "Dilediğince hareket edebilme yetisine sahip olan Yüce Efendi, duyu organlarını geçici doğal yeteneklerle donatmakla onları yaralanmalara maruz bırakmıştır. Dolayısıyla bu duyu organları ile insanlar, sadece dışarıdaki nesneleri algılayabilir ama kendi özlerini algılayamazlar. Ancak, ölümsüzlüğü arzulayan sükun içindeki bir insan kendi özünü gözleri kapalı olarak görebilir." Dünyasal insan duyu organlarını fiziksel nesneleri algılamaya yönlendirir, ancak ruhsallık arayışı içinde olan insan ruhsal öğretiler yardımıyla tüm organlarını kendi özüne yöneltir.

Zihin, doğası itibarıyla katıksız ve saftır; gerçeği yansıtmaya yeteneklidir. Gerçeğin görüntüsünü zedeleyen zihindeki kusurlar, arzular ve bağlılıklar tarafından yaratılmıştır. Onlara karşı yabancı kalmak yoluyla bu kusurlar ortadan kaldırılabilir ve bu da ruhsal disiplinler yoluyla sağlanır. Ve bu şekilde aydınlanmamış insan, aydınlanır.

Nesneye gerçekliği veren doğrudan algılamadır. Dinin temelini oluşturan Tanrı ve ruh, aydınlanmamış insana yabancı ve tuhaf görünürken, fiziksel nesneler doğrudan algılandıklarından ötürü aydınlanmamış insana gerçek ve net olarak görünürler. Genel olarak kabul görmüş bir gerçek şudur ki, doğrudan bilgiye, duyu organları aracılığıyla ulaşılırken dolaylı bilgiye, bir insan veya bir kitap aracılığıyla ulaşılır. Bazı durumlarda bir insan, Tanrı veya ruh ile ilgili entelektüel bir bilgiye sahip olabilir, ancak bunlar onun için hala canlı bir bilgi niteliğinde değildir çünkü doğrudan bilgi aracılığıyla kanıtlanmamıştır. Ancak, duyu organları ile doğrudan algılama durumunda bile yanılgı olasılığı vardır. Gözler yoluyla hayal görülebilir ve bu gerçek değildir. Herhangi anormal bir fiziksel durum, insanın dışarıdaki nesneleri görüşüne zarar verebilir; örneğin insanın ateşinin yükselmesi, gerçek olmayan görüntülerin doğrudan algılanmasına neden olabilir. Böyle de olsa doğrudan bilgi, dolaylı bilgi yoluyla yadsınamaz. Fiziksel dünyaya ait apaçık gerçekler, sadece kutsal yazılarda söylenenler veya mistiklerin söyledikleriyle yadsınamaz. Bu apaçık gerçekler ancak başka bir tür gerçeğin deneyimlenmesiyle yadsınabilir ki, bu da Vedanta'da Brahman olarak geçer. Gerçeğin doğrudan deneyimlenmesi ancak ruhsal öğretiler yoluyla olasıdır; Hinduizm'de bunlara yoga adı verilir. Hz. İsa şöyle demiştir: "Arayın bulacaksınız, kapıyı çalın açılacaktır." Hz. İsa'nın burada kastettiği şey, ruhsal öğretiler ve doğrudan deneyimdir.

Kutsal yazıların gerçek anlamı, ruhsal öğretiler üzerine çalışma yapan kişilere aşikar edilir. Eğer ruh ihmal edilir ve sadece yazılar üzerinde durulursa, değişik dinlere ait kutsal yazılar arasında bir uzlaşım sağlanamaz; örneğin, İncil'e göre Hristiyanlık'ta Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine inanılır ve Hz. İsa Tanrı'nın oğlu olarak kabul edilirken; İslamiyet, kutsal kitabı Kuranı Kerim'e göre Tanrı'nın birliğini kesinlikle vurgular ve Tanrı'nın bir oğlu olabileceğini kesinlikle reddeder. Ancak şu unutulmamalıdır ki kutsal yazılar sadece zihni aşan gerçekleri gösterirler ve bu gerçeklerin esas doğasını hiçbir zaman da doğrudan doğruya açıklamazlar. Vedalata göre Brahman'ı bilen bir kişi kutsal yazıları aşar. Peygamberlerin zihinsel durumları ve sözleri aşan şeyleri ifade etmekte kullandıkları kelimeler yetersiz kalmıştır. Aynı zamanda peygamberler, öğretilerine biçim verirken yer, zaman ve kendilerine inanan o zamanki insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuşlardır. Dolayısıyla kutsal yazıları veya peygamberlerin öğretilerini anlayabilmek için kişinin ruhsal öğretiler yoluyla bu söylenenleri ve kutsal yazıları doğrudan deneyimlemesi gereklidir. Eğer değişik dinlere mensup olan peygamberler karşılaşsalardı kuşkusuz aynı gerçeklerden söz ettiklerini bildireceklerdi. Ancak, bu peygamberlerin fanatik inananlarının söyledikleri gerçekle bağdaşmayan şeyler ve birbirlerine karşı yüzlerini ekşitmeleri hiçbir zaman bitmemektedir.

Platon'un aksine Hindu filozoflar gerçeğin sadece zihinsel olarak algılanmasıyla yetinmemişlerdir çünkü insanların pratik hayatta ihtiyaç duymaları halinde böyle bir anlayışın onlara hiçbir yararı olmayacaktır. Gerçek, doğrudan algılanmalı ve gerçeğe ait bu bilgi daha sonra günlük yaşama uyarlanmalıdır. Felsefe sözcüğüne Sanskrit dilinde karşılık gelen sözcük darsam, yani görmek"tir, sadece aşk anlamına gelmez. İnsanın gerçekle söyleşmesini sağlamıyorsa felsefenin anlamı nedir ki? Ve gerçekle söyleşen bir insanın artık felsefeye ihtiyacı var mıdır? Nihai amaç, ruh ile doğrudan söyleşmektir ve böyle bir söyleşi de ancak ruhsal öğretiler aracılığıyla olasıdır.

Bagavatgita'da Arcuna, Krişna'ya sorar: "İnsan hangi koşullar altında, kendisine rağmen ve sanki dışarıdan bir kuvvetle yönlendirilmişçesine bir günah işleyebilir?" Krişna yanıt verir: "Bunun nedeni raja'lardan kaynaklanan arzu ve hiddettir. Burada sözü edilenin düşmanımız olduğunu, bizi yiyip bitiren ve tüm günahların nedeninin bu olduğunu bil." Raja, (daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak açıklanmıştı, bkz. s. 4445) doğrudan doymak bilmeyen arzu şeklinde tezahür eder. Arzunun bu doymak bilmeyen ateşi bilgiyi örter ve bilgeliğin düşmanıdır. Raja'ların baskısı altında insan açgözlülük, şehvet ve arzuyu barındırır. Raja insanı duyular, zihin ve algılama yoluyla etkisi altına alır, bilgiyi peçeler ve ruha nüfuz eder. Raja'ları kontrol altına almak için katı ruhsal disiplin gereklidir.

Daha önceden de söylendiği gibi, Hinduizm'de ruhsal disiplinlere verilen genel ad yoga'dır. Yoga’nın esas anlamı, bir insanın bedeninde bulunan bireysel özünün, yüce ruhla birleşmesine ve bu birleşme yöntemine verilen addır. Değişik mizaçlara uygun değişik yoga türleri vardır. Bir insana uygun olan yoga türünü o insanda doğuştan bulunan eğilimler belirler. Ne kadar insan türü varsa o kadar çok yoga türü bulmak mümkün ise de Hindu psikologlar dört genel yoga türünden söz ederler. Bunlar aktif, duygusal, içe bakışçı ve felsefidir. Her zihnin, bu dört kişisel özellikten bazılarını içerdiği doğrudur ancak bu kişisel özelliklerden bir tanesi baskındır ve baskın olan bu kişisel özellik, kişinin izlemesi gereken ruhsal disiplini gösterir.

Ruhsal disiplinin uygulanması sırasında yapılan işe karma yoga denir. Diğer yogalardan da söz ediyor olmakla birlikte karma yoga, Bagavatgita'nın en önemli konusudur. Bagavatgita öğretilerinin amacı ahlaki bir sorunu çözmektir. Bir avatar olan Krişna, öğretmen; savaşçı olan Arcuna ise onun mürididir. Bu iki kuzenin soylu aileleri arasında ciddi bir tartışma olmuştur. Arcuna'nın ailesi daha haklı olan taraftır. Gerçek ve adalet söz konusu edilir ve Arcuna'nın da bunları korumasına karar verilir. Başta Krişna ve diğer akıllı insanlar barışçıl bir sonuca varmak için tüm gayretlerini gösterirler ancak diğer ailenin uzlaşmazlığı yüzünden başarıya ulaşamazlar. Bu durumda savaş kaçınılmaz olur. Her iki tarafın da savaşçıları arasında Arcuna'nın sevgiyle saygıyla ve içtenlikle bağlı olduğu öğretmenler, oğullar, yeğenler ve dostları vardır. Savaşın sonunda bir çözülmenin olacağını, ailelerin ayrılacağını ve toplumsal bir kaos olacağını açıkça görebilen Arcuna, tüm sorumluluğu üstlenerek Krişna'ya savaş alanından çekileceğini ve bir ormanda sadakalarla yaşamını sürdüren dindar bir insan olacağını söyler.

Arcuna'nın ikilemi, Hindu yaşam biçimine şekil veren iki idealle ilgili olarak kendi zihninde meydana gelen karışıklıktan ortaya çıkmıştır. Bunlar, iki çeşit zihin türü için ayrı ayrı olarak saptanan, eylem (hareket) ve dünya nimetlerinden feragat etme ile ilgili disiplinlerdir. Eylemle ilgili kurallara toplumsal zorunluluklara uyan, dünya ve kişisel özün gerçek dışı olduğunu ileri sürmeyen insanların büyük bir çoğunluğu tarafından uyulur. Onlar, burada ve gelecekte mutluluk arayışı içindedirler. Ancak, kendini bilmenin yaşamın en yüce vazifesi olduğunun farkına varan ve dünyada veya cennette olsun, maddi deneyimlerin geçici olduğuna inananlar, dünya nimetlerinden feragat etmelerini sağlayacak öğretilerin izinden giderler ve görüngüsel dünyaya bağlanmaktan kurtulmanın yollarını ararlar. Her iki disiplin de toplumsal dengenin sağlanması açısından gereklidir. Ancak, bu iki disiplinin etkinlik alanı karıştırılmamalıdır. Şüphesiz Arcuna dünya nimetlerinden feragat etmesini gerektirecek disiplinlerin izinden gitmeye hazır değildi çünkü topluma karşı olan vazifelerinin farkındaydı ve ölümlerini büyük üzüntüyle karşıladığı akraba ve arkadaşlarına hala bağlıydı. Kendisi, iyi veya kötü şeklindeki dünyasal değerlerin yanıltıcı doğasını görmesini sağlayabilecek ruhsal düzeye henüz ulaşmamıştı. O, dünya nimetlerinden feragat edilmesinden sadece yaşamın hoş olmayan vazifelerinden kurtulmak olarak söz etmekteydi. Krişna, bu tutumu; her savaşçının gıpta ettiği soylu bir zihin haline gelememek, şerefsizlik, ruhun aşağı düzeyi olarak karakterize etmiştir. O, Arcuna'ya sıkı sıkı eyleme sarılmasını ve yansız bir ruhla savaşmasını tavsiye etmiş ve şöyle demiştir: "Hareket içinde hareketsizliği gören ve hareketsizlik içinde hareketi gören insan bilge insanlar arasındadır. O, yogi'dir ve tüm eylemleri yerine getiren kişidir. Bu insan nefsaniyetten arınmış, anlayışı lekesiz olan, bu insanları katlediyor olmasına rağmen gerçekte katlediyor olmayan ve katletme eylemine rağmen lekelenmeyen insandır." Bu bağımlı olmama durumu, yapılan çalışmanın ruhsal bir disiplin olmasının sırrıdır.

Sadece karma veya eylem, karma yoga'dan veya bir ruhsal disiplin olan eylem anlayışından farklıdır. Karma; yapılandır, bir eylemdir. Eylemlilik her yerde, hem fiziksel alemde hem de insanda görülür. Tüm doğa hareket halindedir. Bu hareketi yıldızlarda ve gezegenlerde, ağaçlarda ve kayalarda görmek mümkündür; uzayın kendisi titreşim halindedir. Ve insanoğlunun hammaddesinde olan rajatarın ruhu, onu kendisine rağmen harekete yönelten şeydir. Uyanık olduğu durumda bedeni aktiftir; zihni, hem uyanık olduğunda hem de rüyada aktif durumdadır ve kalbi, akciğerleri ve diğer organları ise her zaman, o uyuduğu zaman bile aktif durumdadır. Eğer kişi aktif olmadan kalırsa beden hayatta kalamaz. Toplumsal düzenin ayakta kalması da sürekli ve tetikte olmayı, hareketli olmayı gerektirir. Dua, ibadet ve meditasyon gibi dinsel disiplinler bile eylemliliğin şekilleridir. Hareketsizlik, ruhsal disiplinin belli bir şeklini karakterize etse de bu, eylem disiplininin daha önceden deneyimlenmemiş olması halinde elde edilemez.

Hindu filozoflara göre eylem aracılığıyla kişi insan, tanrılar ve insan altı varlıklar arasında uyumlu bir ilişki kurabilir ve böylece de "yaratılış çarkını" hareket halinde tutabilir. Tüm yaratılanlar birbirlerine bağlıdır ve hareketleri aracılığıyla birbirlerine kuvvet verirler. Dolayısıyla eylemin kozmik bir önemi vardır. Eylemin kozmik önemini reddeden ve sadece bencil amaçları için yaşayan insan boşuna yaşıyor demektir. "Sadece kendisi için yemek pişiren insan günah yemektedir." Bagavatgita'ya göre, Efendi, en başta insanları yarattığında onlara hareket eğiliminin tohumlarını ekmiş ve onlara, çalışma yoluyla, sadece sayıca çoğalmakla kalmayıp aynı zamanda da mutlu olma arzularını yerine getirmeleri emrini vermiştir.

Yapılan bir iş eğer kişisel bir kazanç sağlama arzusu olmaksızın yerine getirilirse, bu iş ruhsal bir faaliyet haline gelir. Böyle bir faaliyet, organik olmayan dünyada görülen mekanik hareketten veya rasyonalite seviyesinin altındaki içgüdüsel hareketten veya ortalama insanın benmerkezli hareketinden tamamıyla farklıdır.

Sıradan karma'nın bağlayıcı bir niteliği vardır. Sıradan karma, süptil izlenimleri yaratır ve bunları geride bırakır, ki bu da gelecekte ve uygun koşullar altında yeni hareketlerin sebepleri olurlar. Aynı şekilde bu yeni hareketler de diğer bir izlenimler dizisi yaratır ve bunlar da daha sonra diğer hareketlerin sebepleri olurlar. Demek ki insanları eyleme yönelten gerekliliklerdir; bu konuda özgür değildirler. Burada insanın nasıl olup da sebep sonuç yasasının bağlarından kurtulup özgür olarak yaşayabileceği sorusu akla gelmektedir. Çözüm karma yoga'dadır. Karma yoga'da hareketin sırrı yatmaktadır. Karma yoga, bu konu üzerinde çalışan insanın zihninin kazançta ve kayıpta, başarı ve başarısızlıkta sükunet içinde olmasını sağlar.

Zihinde sükunet nasıl sağlanır? Tüm gönüllü hareketler şu iki unsuru içerir: İlk olarak, duyuların nesnelerle ilinti kurması sonucunda, anlık bir haz veya acı duygusu ortaya çıkar. İkincisi ise, bu hareketin yerine getirilmesini teşvik edeni, yani hareketin sonucunun meyvelerini beklemektir. Haz ve acı duyguları karşı konulamaz olmalarına rağmen geçicidirler, dolayısıyla sakin ruhlar çok fazla etkilenmeden bu duygulara katlanabilirler. Bu duygular haz verici olduklarında bile kişi bunlara fazla bağlanmamalıdır çünkü bu duygular ortadan kalktığında, kişi onları özler ve bunlar çok uzun sürerse de insan sıkılabilir. Hareketin sonuçlarına gelince, sonuçlar hareketin yapılmasını teşvik edici olmamalıdır. Aydınlanmış kişi yapacağı işin sonuçlarıyla ilgilenmez. Bagavatgita'da şöyle denilir: "Siz sadece işin kendisiyle ilgili olmalısınız; asla meyveleri ile değil. Hareketin meyvesinin amacınız olmasına izin vermeyin ve hareketsizliğe bağlanmayın." Bu "Sol elinizin, sağ elinizin ne yaptığını bilmemesi gereklidir" sözünü açıklamaktadır. Sebep sonuç yasasına dayanan her hareket, şüphesiz meyve verecektir, öyleyse bu meyveyi arzulamaya ne gerek var? Hareketlerinin sonuçları için çalışan insanlar zavallı insanlardır. Eğer bir hareket, bu hareketin meyvesine bağlanmaksızın yerine getirilirse, bunun ardından zihin kuşkusuz sükunete ulaşacaktır. Hareket, doğal ve kendiliğinden olmalıdır; durumun acil ihtiyaçları tarafından itelenmelidir. Zavallı bir insan gördüğünüzde uygun durumdaysanız otomatikman ona yardım etmeli ama bu yardım karşılığında ne elde edeceğinizi düşünmemelisiniz. Bir karma yogi, kendi açgözlülüğü ve tutkularının tutsağı olmaması durumunda yasaları ve düzeni korumak için bir savaşta bile görev alabilir.

Burada sözü edilen hareketin kendisinden feragat etmek değildir. Kastedilen, hareketin meyveleri için duyulan arzudan feragat etmektir. Karma yoga'nın sırrı budur. Bir insan toplumsal zorunluluklarının bilincinde olduğu sürece veya başkalarına hatalı davranıldığını fark ettiği sürece hareketsiz kalamaz. Ruhsal ilerlemenin en ileri aşamalarında kişinin sürekli tefekkürde olduğu ve gerçek anlamda huzura kavuştuğu doğrudur, ancak tamamıyla hareketten kaçınmak, kişinin Tanrı'yla tefekkür halindeyken kendini unutarak ruhsal anlamda hareketsiz kalmasıyla karıştırılmamalıdır. Organlarının hareketini engelleyen ancak zihinsel olarak sürekli duyu organlarıyla ilgili dünyada yaşayan insan kendini kandırmaktadır ve bu insana ikiyüzlü denir. Dolayısıyla, aktif olan bir zihin için hareketin yerine getirilmediği bahanesiyle yapılması zorunlu olan bir hareketten feragat edilmesi kesinlikle sakıncalıdır. Bunun da ötesinde insanın vazifeden, kendisine veya başkasına fiziksel olarak acı vereceği korkusuyla kaçınması, ruhsal hareketten beklenen olumlu sonucun alınmasını engeller. İnsanın, kabul edilebilir görmediği için vazifeden kaçması veya hoşuna gittiği için vazifeye bağlanması da doğru değildir. Ancak, aktif bir insan vazifeyi yapması gerektiği için severek yerine getirirse ve bu vazifenin sonuçlarına bağlanmaktan feragat ederse, bu tutumunun meyvesini alacak, yani iç huzuruna kavuşacaktır.

Hinduizm en yüce iyiliğe ulaşmak için dünya nimetlerinden tamamıyla feragat edilmesi gerektiğini söyler, ancak arzu edilen bir şey olsa bile tam anlamıyla manastır yaşamı kolay değildir. Gerçek keşişler çok az sayıdadır ve sahte keşişler ise gerçekten büyük bir derttir. Dolayısıyla Hinduizm, ortalama insanların efendiler olarak görevlerini yerine getirmelerini ve aynı zamanda da dünya nimetlerinden feragat etme ruhunu korumalarını ister. Gerekli olan; hareketten kaçınmak değil, bu hareketin yapılması sırasında ortaya çıkan nimetleri arzulamaktan kaçınmaktır. Yaşamın güncel görevlerinden nefret edilmemeli ancak bencillik baskı altına alınmalıdır.

Bagavatgita'nın onsekizinci bölümü karma yoga'nın eylemi yerine getiren kimse, anlayış şekli ve mutluluk gibi çeşitli etkenlerinden söz eder. Eylemi yerine getirenin onsuz hiçbir gönüllü hareket yapamayacağı bilgisi, çeşitliliğin içerisinde her yeri saran bir birlik duygusu ile karakterize edilmelidir. Aynı şekilde eylemi yerine getiren kimse kendisi de tüm bağlarından ve nefsaniyetinden kurtulmuş, metanetli ve işi yapmaya hevesli olmalı ve bu eylemi yerine getirirken de başarı veya başarısızlık kaygısı taşımamalıdır. Doğru anlayış; kişinin iyi ve kötüyü, bağlılık ve bağlardan azat olmuş olmayı ve çalışma ve çalışmamayı ayırt edebilme yetisi demektir. Doğru yönde kararlılık, beraberinde kuvvetli konsantrasyon ve zihin ve duyguların kontrolünü getirir. Olması gereken mutluluk ilk başta "zehir" gibi olabilir ancak sonuçta "nektar" gibidir. Bu mutluluk, kişinin doğrudan kendi kendisini bilmesinden kaynaklanır ve mutlak bir kararlılıkla elde edilir. Ve nihayet hareketin kendisi, ruhsal bir anlama sahip olabilmesi açısından toplumun iyiliğini hedeflemeli, sevgiyle ve bağımlı olmadan yapılmalıdır.

Karma yoga'nın sırlarını özetlemek gerekirse; birincisi, yapılan hareketin meyvelerini düşünmeyi bırakmalıyız. Hareketi, bu hareketin meyvelerini düşünerek yapmak bağımlılığı getirir. Bağımlılık sahip olma arzusunu; düş kırıklığına uğramış arzu öfkeyi; öfke gafleti; gaflet kişinin kendini kaybetmesini; kişinin kendini kaybetmesi de nihayetinde mahvolmayı getirir. İkincisi, dilenci olmayın. Yapabileceğiniz her şeyi yapın fakat yaptığınız işten çıkar beklemeyin. Kişiyi yıpratan iş değil, sürekli olarak bu işten sağlanacak çıkar üzerinde düşünmesidir. Üçüncüsü, işin nihai amacına olduğu kadar ayrıntılarına da harcayabileceğiniz en çok dikkati harcayın. Bir kez elde etmeyi amaçladığınız muhteşem sonucun resmini zihninizde canlandırdığınızda, şimdilik bu düşünceyi zihninizden çıkarıp sıkıcı ayrıntılarla uğraşabilirsiniz. Gerçeği idealize edin, sonuçta ideal sonuca ulaşırsınız. Birçok görevde başarısız olmanın gerçek nedeni sıklıkla ayrıntılardaki dikkatsizliğimizdir. Dördüncüsü, şunu hatırlamalıyız ki, mükemmel eylem diye bir şey yoktur. Tıpkı ateşte duman olduğu gibi, her harekette kusur olabilir. Hareketi yapan kişi bencil değilse, bu hareketteki kusur kişiyi etkilemez. Bir suçlu hakkında ölüm kararı veren bir yargıç günah işlememektedir.

Bu söylenenlerden ortaya şu çıkmaktadır ki, bir insan kabul görmüş bir din veya Tanrı görüşüne sahip olmadan veya herhangi bir inanca bağlı olmadan da karma yoga'yı deneyimleyebilir. Kişi, basitçe söylersek, bencilce davranışlardan kaçınarak dindar bir kişinin Tanrı aşkıyla veya bir mistiğin tefekkür yoluyla ulaştığı iç huzuruna ulaşabilir. "İyi olun ve iyilik yapın" zamanında kendini Hinduizm'in dogma ve dinsel yaptırımlardan ayıran Buda'nın öğretisinin özü gibi görünmektedir. Ancak ortalama bir insan, başlıca dinlerden esinlenerek bu amaca daha kolay ulaşabilir. Bu inançlar bağımlı olmamayı uygulamayı kolay duruma getirir.

Özetlemek gerekirse, iki çeşit din vardır: Biri, Kişisel Tanrı ile ilintili olan düalistik olanı diğeri ise her ne kadar tam anlamıyla din olarak adlandırılamazsa da kişisel olmayan gerçekle ilintili olan, düalist olmayan dinlerdir. Düalist dinler, temel olarak sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşırlarken, düalist olmayanlar felsefi ayrıştırma yoluyla kişinin kendi kendisini bilmesi ile Tanrı'ya ulaşırlar. Bu dinler uyarınca yapılması gerekenlerin doğru bir şekilde yapılması halinde her iki yol da inananları idealine ulaştırır.

Düalist olanlar şunu anlamalıdırlar ki esasen eylemi yapan Tanrı'dır ve insan Tanrı’nın elinde sadece bir araçtır. İnsan Tanrı'yı tatmin etmek için çalışmalı ve tüm canlı varlıklarda Tanrı'yı görmelidir; insanlara hizmet etmek bir ibadet şeklidir. Tanrı'ya inanan bir kişi Tanrı kendisini araç olarak seçtiği için O'na şükretmelidir. İnsan için başarı veya başarısızlık önemli değildir, o kendini Tanrı'nın elinde bir kılıç gibi görür ve Tanrı'nın kendisini istediği her şekilde kullanmasına izin verir. İnsan yaratılmış olmaktan da, kullanılıyor olmaktan da, kırılmış olmaktan da, vazifesi bittikten sonra bir tarafa atılmaktan da mutludur. Bencillik içermeyen bu davranış şekli sayesinde inananın kalbi arınır; kalbi egodan şehvetten ve açgözlülükten azat olur. Bu saf insan hem kendi yüreğinde hem de diğerlerinin yüreğinde Tanrı'nın canlı yansımalarını görür. "O, tüm canlı varlıklara eşit davranır ve Tanrı'ya en yüce şekilde bağlanır." Onun evrensel yüreğinden sonsuz merhamet yayılır. Efendi, Bagavatgita'da şöyle der: "Kendini bana adamakla o Beni bilir, hakikatte Benim ne olduğumu ve kim olduğumu bilir. Ve sonra hakikatte Beni bilmek suretiyle, hemen Benim içime girer."

Düalist olmayan inanışa sahip olan bir kişi de eylemler yoluyla kendi kendinin farkındalığına varabilir. İlk başta kendisi ve kendisi olmayan arasında bir ayrım yaşayacaktır fakat şunun farkına varmalıdır ki, kendisi, kendisi olmayanın faaliyetlerine tanık olan ölümsüz ruhtur. Oysa bedenden, duyu organlarından, zihinden ve egodan oluşan kendisi olmayan; eylemleri yapan, eylemlerin aracı ve bu eylemlerin meyvelerini toplayandır. Kendisi; değişmeyen ve ebedi olandır, kendisi olmayan ise sessiz ve sonlu olandır. Kendisi ve kendisi olmayanın, yani ruh ve maddenin birbirlerinden farklı oldukları, karanlık ve aydınlığın birbirlerinden farklı oldukları kadar açıktır ancak maya olarak, kendisini kendisi olmayanla özdeşleştirir ve kendisini hem hareketi yerine getiren hem de bu eylemin meyvelerini toplayan olarak görür. Böylece, saf ve ebediyen özgür olan kendisi, fenomenal dünyanın acı ve mutluluklarının kurbanı olur. Düalist olmayan ruhsal öğretilerin amacı, kendisi olanı kendisi olmayandan ayırmak ve onun, kendisi olmayanın eylemlerinin kurbanı olduğunun farkına varmasını sağlamaktır.

Karma yoga'yı deneyimleyen, düalist olmayan bir kişi eylemlerini kendisi ve kendisi olmayan arasında yaptığı ayrıştırmanın ışığı altında yerine getirir. Gaflet içindeki bir insanın eylemi yerine getiren olduğunu zannetmesine rağmen, burada aslında eylemi yapanın kendisi olmayan olduğunu, yani kendisi olmayanın hem eylemin aracı hem de meyvelerini toplayan olduğunu aklından çıkarmamalıdır. İstenen veya istenmeyen nesnelerle temas yoluyla acı veya mutluluk duymak, duyular açısından son derece normaldir. Akıllı insan, kontrolleri altına girmeksizin de hem aşikar oluşun hem de yok oluşun tanığı olarak kalabilir; ona göre tüm eylemler, duyuların nesnelerle, doğanın doğayla, guna'ların da guna'larla meşguliyete dalmasından ibarettir. Kendisi veya ruh, yakınlığı nedeniyle duyulara sahip olan doğaya hayat verir ve yine kendisi ona, onunla ilgisiz bir varlıkmış gözüyle bakar. Kendisi burada, durumla ilgili olmayan taraf olarak kalmak suretiyle ışığı, insanın iyi veya kötü eylemin oluşmasına olanak veren ve duruma uygun sonucu deneyimlemesini sağlayan bir lamba gibi hareket eder. Düalist olmayan görürken, işitirken, dokunurken, koklarken ve tat alırken, yürürken, nefes alırken, uyurken, konuşurken, koku veya ses yayarken, gözlerini açarken ve kaparken "Ben hiçbir şey yapmıyorum" diye düşünür çünkü nesnelerle ilgili olanın aslında sadece duyular olduğunu bilir. Eylemlerini hiçbir şeye bağlanmaksızın yerine getiren o, tıpkı lotus yaprağının suya dokunmaması gibi "günahlar tarafından kirletilmeden" tertemiz kalır. Dolayısıyla o, bedende "dokuz kapılı şehirde" ne çalışarak ne de yapılan eyleme neden olarak, sadece dışarıdan aktif gibi görünmek suretiyle, mutluluk içinde yaşar. Beden ve zihin yoğun olarak aktif olduğu zamanlarda bile, kendisi olanı, huzur içinde hareketsiz olarak duran bir ruh olarak görür. Aydınlanmış insanın gerçek hareketsizliği budur.

Böyle bir disiplinin sonucunda elde edilen şey, zihnin arınmışlığı ve huzurudur. Saf bir zihne sahip olan insan, kendisi olanı duyar, kendisi hakkında mantık yürütür ve son olarak da tereddüt etmeyen bir bağlılık içinde kendisi üzerine tefekkürde bulunur. Tefekkürün derinliklerinde, derinlerinde barınan ruhun evrenin yüce ruhuyla bir olduğunun farkına varır. Varoluşun tekliğini deneyimler. "Yogaya konsantre olmuş zihniyle o, her şeyi eşit olarak görür, tüm varlıkları kendi içinde görür ve kendini de tüm varlıkların içinde görür."

Aydınlanmış kişi, Tanrı'yı hem tek, hem de birçok şekilde tezahür etmiş olarak görür. Meditasyonun sessizliğinde Tek olan Tanrı ile söyleşir ve bir eylemde bulunurken de Birçok olan Tanrı ile söyleşir. Dolayısıyla onun için çiftlik, laboratuar, savaş alanı veya pazar bir Tanrı ile söyleşi yapmak için tapınak, manastır, bir mağara veya bir keşişin hücresi kadar uygun bir yerdir. Ancak bu yüce tutum, insan varoluşun tekliğinde sıkıca köklenmedikçe sağlanabilecek bir şey değildir.

Karma yoga, Tanrı'nın bilgisinin veya kendisinin bilgisinin arayışı içinde olanlar için uygun bir ruhsal disiplin olabilir. Her iki durumda da sonuç, zihnin arınmasıdır ki bunu da Tanrı'nın bilgisine ulaşmak veya ruhun bilgisine ulaşmak izler. En son aşamada tüm faaliyetler bırakılır ve inananlar kendilerini tamamıyla ideallerine verirler. Sahip olma fikriyle ilintili olan sıradan ego olgusu aşılmış olmasına rağmen burada düalist için Tanrı ile kendisi arasında çok az bir fark kalır. Kendi kendisinin farkındalığında tamamıyla bir olma hali deneyimlenir. Daha sonra hem düalist olan hem de düalist olmayan kişi yerine getirmesi gereken işlevlerini tüm dünyanın iyiliği için yerine getirmeye devam edebilir. O zaman bile düalist olan ve düalist olmayan kişi Tanrı ile veya kendisi olanla günlük söyleşilerini devam ettirir. Hz. İsa, gün içindeki yoğun ruhsal yardım vazifelerinden sonra akşamları kalabalıktan uzaklaşıp Tanrı ile söyleşmek için köşesine çekilirdi. Aydınlanmış ruhların zihinleri tamamıyla gerçeğin bilgisiyle dönüştürülmüş olduğundan, onların faaliyetleri en küçük bir bencillik bile içermez, insanoğlunu ebedi olarak kutsayan bu faaliyetlerdir.


[*] Bagavcıtgita, Rabbin Ezgisi, ççv. Selçuk Caydı, Ruh ve Madde Yayınlan, 2002, s. 26. (RM)

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe