Felsefe

 

 

 

Karl Marx

Bertrand Russell


Kari Marx’ın, sosyalizmi bilimsel duruma getiren kişi olduğu söylenir. Avrupa’nın yakın tarihini çekim ve itimiyle egemenliği altında tutan güçlü bir eylem yaratma yolunda, başkasından daha çok şey yaptığı eklenir. Onun, genel çizgiler dışında, siyaset ve ekonomi görüşünü ele almak, bu kitabın işi değil. Marx’ı sadece bir filozof ve başkalarının felsefelerine etki etmiş bir kişi olarak incelemek istiyorum.

Bir yönde o, Hodgskin gibi felsefesel köktencilerin ürünüdür. Onların rasyonalizmini ve romantiklere karşı çıkışlarını sürdürür. Başka bir açıdan materyalizmi yeniden canlandırır ve ona yeni bir yorum ve insan tarihiyle ilişkili yeni bir boyut kazandırır. Bu bakımdan sınıflamak güçtür Marx’ı.

Bir başka bakımdan da, büyük sistem kurucuların sonuncusudur ve Hegelin ardılıdır. Ustası gibi insan evrimini özetleyen bir formüle inanır.

Bu yönlerden, herhangi biri üzerinde durmak öbür yönleri ihmal etmek, Marx felsefesinin yanlış ve bozulmuş bir görüntüsünü vermek olur.

Onun yaşantısındaki olaylar yol açmıştır kısmen bu karmaşıklığa:

Sanctus Ambrosius’un dünyaya geldiği gerek devrim, gerekse Napoleon çağında, derinliğine Fransız etkisinde kalmış olan Trier’de doğmuştur (1818). Almanya’nın çok bölgesinden daha kozmopolit bir kent.

Ataları hahamdı. Babası, daha Marx çocukken Hristiyanlığı seçmişti. Bir soyluyla evlendi, yaşamı boyunca ona bağlı kaldı. Üniversitedeyken o sıralar geçerli olan Hegelcilikten ve Feuerbach’ın, Hegel’e materyalizm noktasından başkaldırmasının etkisinde kaldı.

Gazetecilik yapmayı denedi. Yönettiği Rheinische Zeitung, köktenciliği yüzünden kapatıldı. 1843’te Fransa’ya, sosyalizmi incelemeye gitti. Manchester’de bir fabrikanın müdürü olan Engels’le orada tanıştı. Engels’in yardımıyla İngiltere’deki işçi durumunu ve İngiliz ekonomisini öğrendi. 1848 devriminden önce, olağanüstü bir uluslararası kültür sağladı. Batı Avrupa söz konusu olduğunca ulusal bir yönelim göstermedi. Slavlardan nefret ettiği için Doğu Avrupa hakkında aynı şey söylenemez.

1848 Fransız ve Alman devrimlerine katıldı. Bu katılıma karşı tepki 1849’da İngiltere’ye sığınmasına yol açtı. Yaşamının sonrasını, birkaç kısa ara dışında, Londra’da geçirdi. Yoksulluk, sayrılık (hastalık) ve çocuklarının ölümüyle dertliydi. Fakat bıkmadan yorulmadan yazdı ve bilgi yığınağı yaptı.

Çalışmasına, yaşamında değilse bile, pek uzak olmıyan gelecekteki bir devrim umudu destek oluyordu hep.

Bentham ve James Mili gibi, romantiklikle hiçbir ilgisi yoktur. Niyeti daima bilimsel olmaktı. Ekonomisi, İngiliz klasik ekonomisinin sadece itici gücü değişmiş bir ürünüdür. Klasik ekonomistler bilinçli, ya da bilinçsiz, arazi sahibi ve emekçiye karşıt olarak kapitalistin refahına çalışmışlardır.

Marx Manifesto'da görüldüğü gibi (1848) liberalliğin Milton zamanında sahip olduğu türden, devrimci bir tutkuya sahipti gençliğinde. Fakat bilimi hiç savsamıyordu. Bilim üstü sezgiye asla dayanmadı.

Kendisine materyalist adını vermişti. Fakat XVUI. Yüzyıl türünden bir materyalist değildi. Hegel etkisi altında "diyalektik" atlını verdiği materyalizm, geleneksel materyalizmden önemli bakımlardan ayrı ve şimdi araççılık (enstrumantalizm) adı verilen akıma daha yakındı.

Eski materyalizmin, yanlış olarak, duyumu edilgen saydığını, etkenliği her şeyden önce nesneye yüklediğini söylemiştir. Onun görüşünde, tüm duyum, ya da algı, özneyle yüklem arasındaki karşılıklı etkidir. Çıplak nesne, algılayanın etkenliğinden ayrı olarak salt hammaddedir ve bilinme işleminde biçim değiştirir.

Bilgi, eski edilgen düşünce anlamıyla, gerçek olmıyan bir soyutlamadır. Gerçekten olup biten oluşum, şeyleri ele almaktır:

"Nesnel doğruluğun, insan düşüncesine ait olup olmadığı sorusu bir kuram sorusu değil pratik bir soru. Doğruluk, yani düşünmenin gerçekliği ve gücü pratikte kanıtlanmalı. Pratikten yalıtılmış olarak, düşüncenin gerçek olup olmadığı tartışması, salt skolastik bir sorun... Filozoflar dünyayı sadece değişik yollarda yorumlamışlardır. Asıl iş onu değiştirmektir." (Feuerbaclı Üzerine Onbir Tez, 1845).

Marx’ın dediklerini şöyle yorumlayabiliriz:

Filozoflarca, ‘bilgi işlenmesi’ adı verilen şey, sanıldığı gibi, içinde nesnenin değişmez olduğu ve tüm uygulamayı bilen tüm süreci, bilgi sağlıyan kişinin yüklendiği bir oluşum değildir. Tersine, özne de nesne de, bilen de bilenen de karşılıklı bir uyuşum içindedir. Uyuşma oluşumu, asla tamamlanmamış olan "diyalektik"tir.

"Duyum"un İngiliz empiriklerince kavrandığı biçimdeki gerçekliğini hayırlamak asildir bu kuram için. İngiliz empiriklerinin, "duyum" adını verdiği şeye, bir etkenliği içeren "farketme” adı verilmesiyle ortaya çıkar bu hayırlama. Gerçekte (Marx’a göre) biz şeyleri, onlara göre davranışımızın bir parçası olarak farkederiz ve eylemi dışarda bırakan herhangi bir kuram, yanıltıcı bir soyutlamadır.

Bildiğim denli Marx, "doğruluk" kavramını bu etkenlikçi görüş açısından eleştiren bir filozoftu. Ondan önce, bu eleştiri üzerinde durulmuş değildi pek. Bu nokta üzerinde duracak değilim şimdi. Sonraya bırakıyorum onu.

 

TARİH FELSEFESİ

Marx’ın tarih felsefesi, Hegel’le İngiliz ekonomisinin karışımıdır. Hegel gibi o da dünyanın diyalektik bir formüle göre geliştiğini düşünür, fakat onunla bu gelişimin itici gücü konusunda uyuşmazlığa düşer.

Mantık'ta ileri sürdüğü gibi, Hegel insanlık tarihinin diyalektik evrelere göre gelişmesine neden olan "evrensel tin" adlı mistik bir varlığa inanmıştır. Evrensel tinin, niye bu evrelerden geçmesi gerektiği açık değildir. Onun da Hegel’i anlamaya çalıştığı ve her tarih aşamasında, taşıdığı anlamı çarçabuk nesnelleştirdiği düşünülebilir.

Marx’ın diyalektiği, belli bir kaçınılmazlık dışında bu tür hiçbir niteliğe sahip değildir (*) Marx için tin (ruh) değil maddedir itici güç. Fakat o, bizim üzerinde durduğumuz özel anlamıyla maddedir. Atomcuların insanı etki alanından bütünüyle çekip çıkardığı madde değildir bu. Bu itici güç Marx için gerçekten, insanın maddeyle olan ilişkisi anlamına gelir. Bu ilişkinin en önemli bölümü, insanın üretim biçimidir. Böylece Marx materyalizmi uygulamada ekonomi olur.

İnsan tarihinin herhangi bir aşamasında siyaset, din, felsefe ve sanat, Marx’a göre, o dönemin üretim yöntemleriyle, bir dereceye değin, dağıtım yöntemlerinin sonucudur. Marx bunun tüm kültür inceliklerine değil sadece geniş 'kültür çizgilerine uygulanacağını savunacaktır.

"Materyalist tarih görüşü" adı verilen bu öğreti. Çok önemli bir tezdir. Özellikle tarih felsefecisini ilgilendirir. Kendi payıma tezi bu biçimiyle kabul etmiyorum. Fakat onun .çok önemli bir doğruluk öğesi içerdiğine ve bu kitapta ortaya konan felsefesel gelişmemi etkilediğine değinmek istiyorum.

Marx’ın tarih felsefesini gözden geçirmeye başlıyalım şimdi:

Öznel olarak her filozof "doğruluk" yolunda bir uğraşıya girmiş sayar kendini ve "doğruluk"un tanımında ayrılık gösterebilir. Doğruluk her halde bir bakıma herkesin kabul etmesi gereken nesnel bir şeydir. Felsefenin sadece usal (rasyonel) olmayan bir eğilimden ibaret olduğunu düşünürse, kimse felsefe uğraşısına girmez.

Başka filozoflardan çoğunun, yan tutarak davranmış olduğunda ve kanılarının çoğunu, genellikle bilinçsiz oldukları us üstü nedenlere bağladığında uyuşur her filozof.

Marx da başkaları gibi, kendi öğretilerinin doğruluğuna inanmıştır. Onları, XIX. Yüzyıl ortasında yaşayan başkaldırmacı bir orta sınıf Alman Yahudisinin, doğal duyguları sayar. Öte yandan, felsefenin öznel ve nesnel görüşleri arasındaki uyuşmazlık için söylenecek başkadır:

Geniş olarak Grek felsefesinin, Aristoteles’e değin, kent devletine uygun bu zihniyeti yansıttığını; Sundurmacılığın kozmopolit despotluğa elverişli olduğunu; skolastik felsefenin, kuruluş olarak, kilisenin entelektüel anlatımı olduğunu; felsefenin Descartes’ten, ya da her halde Locke’tan beri ticari orta sınıfın önyargılarını somutlamaya yöneldiğini, Marx’çılık, ve faşistliğin, modern endüstri devletine elverişli felsefeler ürettiğini söyleyebiliriz.

(*) Mistik varlık içermez (Ç.N.)

Sanırım bunlar, hem doğru, hem önemlidir. Yine de, kanıma göre Marx iki bakımdan hatalıdır:

Önce, dikkate alınması gereken toplumsal koşullar, ekonomik olduğu ölçüde siyasaldır da. Onların güç kazanma duygusuyle alışverişi vardır. Servet, bu duygunun sadece bir biçimidir.

İkinci olarak sorun, ayrıntılı ve teknik bir duruma gelince, toplumsal nedenler uygulanmaz olur büyük ölçüde. Bu karşı duruşlardan ilkini, Erk (İktidar) adlı yapıtımda ortaya koymuştum. Artık üzerinde duracak değilim onun. İkincisiyse, felsefe tarihini içten ilgilendirdiğinden, örnekler vereceğim onun alanından:

Platon, Aristoteles, kilise babalan, İngiliz empirikleri, en sonra da modern mantıkçılar yönünden tartışılmış tümeller sorununu alalım önce: Filozofların bu sorunla ilgili kanılarını bu eğilimin etkilemediği söylenemez.

Platon, Parmenides ve Orpheusçuluğun etkisinde kalmış; ebedi bir dünya istemiş, geçici akışın nihai gerçekliğine inanamamıştı. Aristoteles daha empirikti ve gündelik dünyayı beğenmezlik etmiyordu.

Modern zamanlarda, eksiksiz empirikler Platon’unkine karşıt bir eğilime sahip. Duyular üstü dünya düşüncesini hoş bulmuyor, ona inanmaktan kaçınmak için tartışmayı sürdürüyordu. Bu karşıt eğilim türleri çok uzun sürelidir ve toplumsal sistemle oldukça uzak bir ilişkiye sahiptir.

Epiktetos ve Spinoza için "boş oturup başkasının emeğiyle yaşıyan sınıfın kibar kişileriydi" denir. Onların, böyle aylak bir sınıfın özelliğini taşıdığından kuşkuluyum.

Tersine, "hiçbir şeyin yapılmadığı bir yer olarak cennetin düşünülmesi, yan gelip yatmaktan başka iş yapmak istemiyen yorgun ırgatların eseridir" denebilir. Böyle usavurmalar belirsiz ölçüde geliştirilebilir ve hiçbir noktaya varmaz.

Öte yandan, tümeller uyuşmazlığının ayrıntısına geldiğimizde, her iki yanın da, karşıtlarca kabul edilecek kanıtlar bulabileceğini görürüz. Aristoteles’in bu konuda Platon’a karşı sıraladığı eleştirilerden kimi, hemen hemen evrensel olarak kabul edilmiştir. Son zamanlarda hiçbir sonuca varılmış değilse de yeni bir teknik geliştirilmiş ve pek çok ilineksel (arızi) sorun çözümlenmiştir. Çok geçmeden, mantıkçıların bu konuya kesin bir uyuşma yolu bulacağını ummak us dışı değil.

İkinci örnek olarak ontolojik kanıtı alalım. Andığımız gibi bu kanıt, Anselmus yönünden bulunmuş ve Aquino’lu Thomas yönünden hayırlanmıştır (reddedilmiş). Descartes onu kabul etmişse de Kant yadsımıştır. Hegel’in, onu yeniden ortaya koyduğunu görüyoruz.

"Varlık" kavramını çözümlemesinin bir sonucu olarak modern mantık, sanırım bu kanıtın geçersizliğini kesinlikle kanıtlamıştır. Bu bir mizaç, ya da toplumsal sistem sorunu değil, salt teknik bir sorundur. Doğallıkla kanıtın hayırlanması (reddedilmesi) onun sonucunu varsaydıracak bir neden vermez. Yani Tanrı varlığının doğru olmadığını ortaya koymaz. Eğer verseydi, Aquino’lu Thomas’ın kanıtı yadsımış olduğunu varsayanı azdık.

 

MATERYALİZM

Ya da materyalizm sorununu alalım ele. Çok anlam yeteneğine sahip bir sözcüktür bu. Marx’ın, onun anlamını köklü olarak değiştirdiğini görmüştük. Onun doğruluğu, ya da yanlışlığı konusundaki hararetli tartışmalar, sürekli canlı kalabilmek için tanımdan kaçmaya dayanmışlardır büyük ölçüde. Terimler tanımlandığında, materyalizmin yanlışlığının bu tanımlara göre kanıtlanabileceği anlaşılır. Başka tanımlara göre, onun doğru olduğu da düşünülebilir. (Doğruluğu için olumlu kanıt yoktur pek). Yine başka tanımlara göreyse onun lehine birtakım nedenler bulunabilir. (Bu nedenler tüketici değildir.)

Kanıt üzerine bütün bu düşünceler yine teknik temellere dayanır, toplumsal değil.

Sorunun doğruluğu gerçekten epey basit. Geleneksel olarak felsefe adı verilen şey iki ayrı öğeden kurulu:

Bir yanda bilimsel ve mantıksal sorunlar var. Üzerlerinde genel bir uyuşma olan, yöntemlere uydurulabilen sorunlar.

Öte yandan, sağlam bir tanıtı bulunmıyan, çok sayıda insanın tutkulu çıkarı sorunu yer alıyor.

İkinci tür sorunlar arasında uzak kalınmıyacak pratik olanları bulunmaktadır. Savaş olduğunda kendi ülkemi desteklemeli, ya da dostlarımla ve resmi makamlarla can sıkıcı bir uyuşmazlığa düşmemeliyim. Çok kez resmi dini desteklemekle ona karşı olmak arasında orta yol yoktur. Şu ya da bu nedenle hepimiz salt usun ses etmiyeceği pek çok sorunda kuşkucu bir çıkışı sürdürmeyi olanaksız buluruz. Bir "felsefe", sözcüğün çok kullanılan anlamıyla bu tür usüstü kararların organik bütünüdür. Bu anlamdaki felsefe açısından Marx’sal sav geniş ölçüde doğrudur.

Bu anlamda bile, bir felsefe, ekonomik olanlar ölçüsünde öbürü toplumsal nedenlerle de belirlenmiştir. Savaş, özellikle tarihsel nedenlemede bir paya sahiptir ve savaşta zafer daima en büyük ekonomik kaynaklara sahip olandan yana değildir.

Marx, tarih felsefesini Hegelci diyalektiğin telkin ettiği bir kalıba uydurmuştu. Gerçekte onu ilgilendiren ölçüler şuydu: 

Arazi sahibinin temsil ettiği feodalizm.

Endüstri işverenince temsil edilen kapitalizm.

Emekçiyle temsil edilen sosyalizm. 

Ulusların diyalektik devini araçları olduğunu düşünmüştü Hegel. Marx onun yerine sınıfları geçirdi. Sosyalizmi yeğlemek ve emekçinin yanında yer almak için bütün ahlaksal ve insancı nedenleri daima bir yana bıraktı. Sadece, bu yanın ahlaksal iyi olduğunu değil, bütünüyle gerekimci (determinist) eylemle onun, diyalektikçe benimsenen yan olduğunu savundu.

Marx’ın sosyalizmi savunmadığı, sadece onun kahinliğini yaptığı ileri sürülebilir. Yine de bütünüyle doğru olmaz bu. Marx, kuşkusuz, her diyalektik devininin kişisel olmayan bir anlamda bir gelişme olduğuna inanmış ve sosyalizmin, bir kez kurulunca insanların mutluluğuna feodallik, ya da kapitalizmden daha çok hizmet edeceğine inanmıştı.

Bu inançlar, onun yaşamını denetlemişse de yazıları dikkate alındığında geri planda kalmıştı. Bununla birlikte yeri geldikçe Marx, ağırbaşlı kehaneti bırakıp, baş kaldırma konusunda şiddetli bir kışkırtmaya girişir. Onun görünüşte bilimsel kategorilerinin duygusal temeli, yazdıklarında içkindir.

Salt bir filozof olarak görüldüğünde Marx, ciddi eksiklere sahip: Bir kez çok pratik. Zamanının sorunlarıyla kuşatılmış. Görüşü dünyamıza ve dünyadaki insana özgü kalmış. Coppernicus’tan beri insanın, artık, eskiden takındığı önemli tavırlara sahip olmadığı açık. Bu olguyu çözümlemekte başarısızlığa uğrayan kişi, Marx felsefesine bilimsel demek hakkını haiz değil.

Dünyasal işlere bağlı kalıp, evrensel bir yasa olarak gelişime inanmaya hazır olmakla birlikte, yürüyen bu çözümlemeye hazırlık XIX. Yüzyıla öz çizgilerini çekmiş ve çağdaşları ölçüsünde Marx’ta da var olmuştur. Gelişmenin kaçınılmazlığına inanç dolayısıyla Marx, ahlaksal düşüncelerden vazgeçmenin olanağına inanmıştı.

Sosyalizm geliyorsa o, bir yükselme olmalıdır. Marx’a göre sosyalizm, arazi sahipleri, ya da kapitalistler için bir gelişme olmayacak, sadece o kişilerin, zamanlarındaki diyalektik devininin dışında kaldığım gösterecektir.

Marx, kendisinin bir tanrıtanımaz olduğunu itiraf etmiş, fakat sadece tanrıcılığın haklı bulduracağı kozmik bir iyimserliğe sarılmıştı.

Geniş ölçüde konuşulursa, Marx’ın Hegel’den türettiği bütün öğeler, onları doğru saymamız için bir neden bulunmaması anlamına, yanlış.

Belki Marx’ın sosyalizme verdiği felsefi kılığın, onun kanılarının temeliyle pek alışverişi yoktur gerçekte. Diyalektiğe başvurmadan söylemek durumunda olduğu şeylerin en önemli bölümünü yeniden dile getirmek olanaklı:

Engels’in ve Krallık İnceleme Komisyonlarının raporları aracılığıyle öğrendiği yüzyıl öncesi, İngiliz endüstrisindeki tüyler ürpertici zalimliğin etkisi altındaydı Marx. Sistemin özgür yarışmadan tekelciliğe doğru gelişmesinin belkili (muhtemel) olduğunu ve onun adaletsizliğinin, proletarya’da bir baş kaldırma devinisine yol açması gerektiğini anlamıştı.

Marx için; baştan başa endüstrileşmiş bir toplulukta özel kapitalizmin tek seçeneği arazi ve kapitalin devlet eline geçmesidir. Bu önermelerden hiçbiri felsefe sorunu değildir. Dolayısıyla, onların doğruluğu, yanlışlığı üzerinde durmayacağım. Sorun şudur:

Eğer bu önermeler doğruysa Marx’ın sisteminde, pratik olarak önemli olanı ortaya koymaya yeteneklidir. Hegel’ci süsler, böylece sökülüp atılabilirdi. Böylesi de yararlı olurdu.

Marx’ın kazandığı ün tuhaf bir tarihe sahiptir. Kendi ülkesinde onun öğretileri, 1912 genel seçiminde bütün oyların üçte birini sağlayana değin ağır ağır gelişen Sosyal Demokrat Partinin programına esin kaynağı olmuştu. Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, Sosyal Demokrat Parti bir süre iktidardaydı ve Weimar Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı Ebert, bu partinin bir üyesiydi. Fakat parti daha o zaman, koyu Marxçılığa sarılmayı bir yana bırakmıştı. Rusya’da Marx’a fanatik biçimde inananların, hükümeti ele geçirmesi bu sıralara rastlar.

 

ELEŞTİRİ

Batıda hiç bir büyük işçi sınıfı devinisi Marxçı olmamıştır. İngiliz İşçi Partisi zaman zaman bu yönde devinir görünmüşse de empirik tipte bir sosyalizme bağlanmıştır. Yine de çok sayıda entelektüel geniş ölçüde onun etkisinde kalmış; İngiltere’de , Amerika’da olsun, Almanya’da olsun Marx öğretilerini savunanların sesi zorla kısılmıştır. Ancak Nazi’ler devrildikten sonra Marxçıların yeniden canlanması beklenebilir. (Bu satırları 1943’te yazıyorum.)

Modern Avrupa ve Amerika böylece siyasal ve ideolojik olarak üç kampa ayrılmıştır.

Liberaller: Bunlar olduğunca Locke’u ya da Bcntham’ı izleyenlerdir. Fakat, endüstri kurumunun gereksinimlerine değişik derecede uyum göstermişlerdir.

Marx’çılar. Bunlar Rusya’da hükümeti denetim altında bulundurmakta ve değişik ülkelerde gittikçe etkinlik kazanacağa benzemektedir.

Bu iki kanı kesimi felsefi olarak büyük ölçüde ayrılmış değildir. İkisi de usçudur, ikisi de bilimsel ve empirik bir niyete sahiptir. Fakat siyaset açısından, bölünme keskindir. Zaten, James Mill’in önceki konuda aktardığımız "onların mülkiyet görüşü çirkin görünüyor” diyen mektubunda, bu keskin ayrılık ortaya çıkmıştır bile.

Bununla birlikte, Marx usçuluğunun sınırlamalara bağlı olduğu kimi yönlerin varlığı kabul edilmelidir. Marx, gelişme çizgisini yorumlamasının doğru olduğunu ve olaylarla doğru olarak destekleneceğini ileri sürmesine karşın, kanıtın (ayrıllar dışında) sadece sınıfının çıkarı onunla uyuşumlu olanlara hitap edeceğine inanır.

Marx, her şeyin sınıf savaşından doğduğunu, pek de buna kani olmıyarak umar. Böylece uygulamada erk (iktidar) politikasına ve üstün ırk olmasa da üstün sınıf öğretisine kapılmıştır.

Toplumsal devrimin sonucu olarak; sınıflar bölünmesinin en sonunda ortadan kalkıp yerini tam bir siyasal ve ekonomik uyuşuma bırakacağı umulur. Fakat uzak bir ülküdür bu. İsa’nın yeniden dünyaya inmesi gibi. Arada sınıf savaşı, parti diktatörlüğü ve bağnaz ideolojik tutumlara tam direnme vardır.

Naziler Faşistler: Modern kampların bu üçüncüsü, felsefesel olarak, öbür ikisinden epey ayrıdır. Bu ayrılık, ilk iki kampın birbirinden ayrılığına bakıldıkta daha derindir. Us ve bilim karşıtıdır bunlar.

Nazilerle faşistlerin felsefesel babası Rousseau, Fichte ve Nietzsche’dir. Onlar istem, özellikle erk istemi üzerinde çok durur. Yani, erk (iktidar) isteminin belirli ırklar ve bireylerde toplandığını ve böylece yönetime, sadece onların hakkı olduğuna inanırlar.

Rousseau’ya değin, felsefesel dünyanın belli bir birliği vardı. Bu, .şimdilik ortadan kalkmıştır. Fakat belki uzun zaman ortadan kalkmış olmıyacaktır. Felsefesel birlik, insan zihnindeki yönün yeni baştan ele geçirilmesiyle sağlanabilecektir. Başka yolla değil.

Çünkü üstünlük savlan, ancak çatışmaya sürükliyebilir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült