Kant: Çağdaş Politik Düşüncenin Ufku

Hakan Çörekçioğlu


Otto Liebman 1865 yılında yayınlanan Kant ve Taklitleri adlı eserinin her bölümünü şu cümleyle bitirir: “O halde Kant’a geri dönmeliyiz!”1 Bu motto felsefenin günümüzdeki ana yönelimini de özetler niteliktedir. Aslında Kant, I. Kritik, yani Saf Aklın Eleştirisi (1781) yayınlandıktan kısa bir süre sonra felsefenin gündemine yerleşmiş ve adım adım geliştirdiği eleştirel felsefesiyle sadece çağdaşlarına değil, yakın ardıllarına da yön vermiştir. Nitekim felsefenin epistemoloji, etik, estetik, tarih felsefesi, hukuk felsefesi, politika felsefesi, felsefi antropoloji ve nihayet din felsefesi olmak üzere bütün disiplinlerini kapsayan eleştirel felsefe, Kantçı transandantal idealizme mesafeli duran Fichte ve Hegel gibi Alman idealistlerinin yanı sıra “aklın” yerine “duygu”yu geçiren romantik filozoflara bile esin kaynağı olmuştur. 19. yüzyılda Liebmann’ın öncülüğündeki yeniKantçı akım, bir yönüyle, Kant’ın etkisini ve önemini açıkça teslim etmenin bir ifadesidir. Bu etki sadece 19. yüzyılla sınırlı kalmaz. Günümüze kadar devam eden yeniKantçı okullar bir yana, Kant, fenomenolojiden varoluşçuluğa ve buradan da günümüzün söylem etiği ve iletişimsel politika anlayışlarına kadar birçok akıma öncülük eder.

Kant’ı bu denli etkili kılan nedir? Her şey bir yana Kant’ın felsefesi düşünme tarzında gerçekleştirdiği Kopernikçi devrimle yani nesnel bilgiyi öznenin bilgi koşullarına indirgemesiyle ve bunun sonucunda temellendirme konusuna getirdiği yenilikle modern felsefede bir dönüşümü temsil eder. Bu [1] anlamda eleştirel felsefe veya transandantal idealizm, aslında, Descartes ile başladığını kabul ettiğimiz modern felsefenin ve dolayısıyla hem modernizmin hem de modernite projesinin bir yeniden yapılandırılmasıdır. Modernitenin sorunlarını, yani Rousseau’nun bilim ve uygarlık eleştirisinde somutlaşan ilk krizini aşmak amacıyla ortaya konan bu yeniden yapılandırma, modern yaşamın tüm yönlerini, yönelimlerini ve gereklerini göz önüne almakla kalmaz, modern dünya tasarımın yol açtığı, epistemolojik, etik ve politik bütün sorunlara, günümüzde de değerini koruyan çözümler üretir. Kant, hem ortaya koyduğu orijinal çözümlerle hem bu çözümlerin yarattığı gerilimlerle (ve aynı zamanda kendi sisteminin yarattığı gerilimlerin farkında olan bir filozof olarak onları aşma çabasıyla) daha sonraki kuşaklara, yorumlama imkanı sınırsız bir felsefi miras bırakır. Bu yönüyle Kant’ın eleştirel felsefesi birçok filozofa modernitenin yeni sorunlarını ve krizlerini bazen anlama bazen de aşma konusunda temel hareket noktası olarak hizmet eder. Kant’ın her dönemde “kendisine geri dönülen bir filozof” olmasının nedeni tam da budur. Nitekim U. Dünya Savaşı’ndan ve özellikle 70’li yıllardan günümüze uzanan süreçte, yani modernitenin ve modern politika teorisinin en son postmodernizm başlığı altında içine girdiği krizden bu yana, Kant bu krizi anlama ve aşma çabalarında da güncelliğini koruyan bir filozof olmuştur. Son yıllarda Körfez Savaşı ve Irak’ın işgali gibi olaylar vesilesiyle tekrar alevlenen uluslararası hukuk ve uluslararası politika tartışmalarıyla da gündemde kalmaya devam etmektedir. Kısacası günümüzde Kant yine felsefeye, bu kez politika felsefesi ve hukuk felsefesine ve aynı zamanda politika ve hukuk teorilerine yön vermektedir.

Kant’ın felsefesi çağdaş politika ve hukuk tartışmalarına iki yönüyle etkide bulunur: Birincisi Kritik’in, yani eleştirel felsefenin politik boyutuyla; İkincisi ise Kant’ın bizzat kendine özgü politika felsefesiyle. Bu çift yönlü etki çağdaş tartışmaların iki önemli temasında açıkça gözlenebilir. Çoğu zaman birbirine kenetlenen bu iki büyük temadan ilki politik olanın karakteriyle, İkincisi ise kamusal eylemin ilkeleriyle ilgilidir. Son yıllarda, yukarıda değindiğimiz tarihsel olaylar vesilesiyle tekrar canlanan uluslararası politika ve uluslararası hukuk tartışmaları da bu iki tema doğrultusunda şekillenmektedir.

Politik olanın karakteriyle ilgili tartışmalar esas olarak politikanın ve / veya ”politik olanın” tanımı üzerine odaklanır. Bununla amaçlanan şey, politikanın ahlak, hukuk, bilim ve ekonomi gibi diğer büyük eylem alanlarından farkını ortaya koymak ve onun kendine özgü yapısını ve sınırlarını belirlemektir. Diğer bir deyişle, bu tartışmaların ana problemi, politikanın otonomisini tesis etmektir. Politik olanı, Kant’tan esinlenerek tanımlamaya çalışanlar arasında öncelikle Harınah Arendt zikredilebilir.

Kamusal eylemin ilkeleriyle ilgili tartışmalar ise politik iradeyi yönlendirecek normların neler olduğu; daha da önemlisi bu normların nasıl temellendirilmesi gerektiği üzerine odaklanır. Bununla esas olarak politik eylemin genel geçer ilkelerini ve bu eylemin görünüre çıkmasına aracı olan mekanın, yani kamusal alanın koşullarını tesis etmek amaçlanır. Diğer bir deyişle, burada söz konusu olan öncelikle temellendirme problemidir. Temellendirme konusunda Kant’ı örnek alan filozoflar arasında, baskıdan korunmuş söylem idesinden hareket eden Jürgen Habermas ile bir adalet teorisinden hareket eden John Rawls’un adlarını zikredebiliriz.

Her iki temayla ilgili olarak yukarıda sözünü ettiğimiz düşünürler arasında özellikle ikisi, Kant’ın politikayla ilişkisine yönelik tasarımlarımız bakımından önemli bir yere sahiptir. Bu konuda iki farklı bakış açısını benimseyen bu isimler, Kant’ın felsefesinin politik düşünceyle ilişkisinin farklı yönlerinin keşfedilmesine öncülük etmişler, dolayısıyla yukarıda özetlemeye çalıştığımız şekliyle, Kant’ın çağdaş politika tartışmaları üzerindeki çift yönlü etkisinin güçlenmesine hizmet etmişlerdir. Kastettiğimiz düşünürler Arendt ve Rawls’tur.

Arendt, özellikle çağdaş Anglosakson felsefede, Kantçı Kritik,in, yani bir bütün olarak Kantçı eleştirel akıl anlayışının, politik boyutunun yeniden keşfedilmesinde önemli bir rol oynar.[2] Aslında Hannah Arendt’in esas amacı, U. Dünya Savaşı’yla insanlığın yitirdiği ortak duyuyu bir politik düşünme tarzı zemininde yeniden canlandırmak ve “kaybolan insanlık idealini”[3] yeniden tesis etmekti. Bu hedefi doğrultusunda ve “Kant’ın asla bir politika felsefesi kaleme almadığı”[4] iddiasıyla uyum içinde Arendt, Kant’ın politik yazıları yerine III. Kritik’e, yani Yargı gücünün Eleştir isi’ne yönelir ve bu eserin serısus communis’i ortak duyu olarak tanımlayan 40 numaralı kısmında, politik düşünme tarzının köklerini keşfeder. Bu keşif, bir bütün olarak, Kritik’ın politik boyutuyla ilgili çalışmaların önünü açan ve Kritik’ten bu doğrultuda faydalanılmasını sağlayan en önemli uğraklardan biridir. Nitekim Habermas, Apel, Lyotard, O’Neil ve Höffe gibi çağdaş düşünürlerin, kendi politika ve iletişim teorilerini geliştirirken, Kritik’in teorik ve pratik olmak üzere farklı kısımlarından ve teorilerinden hareket etmesi bunun en önemli göstergesidir.

Rawls’a gelince o, Kant’ın kendine özgü politika felsefesinin keşfedilmesine ve çağdaş araştırmaların merkezine yerleşmesine öncülük eder. Nitekim Rawls’un 1971 tarihli ünlü eseri Bir Adalet Teorisi bu konudaki en önemli uğraklardan birini oluşturur. Söz konusu eserde Rawls aslında daha çok temellendirme sorunuyla ilgilenir ve Kant kaynaklı bir adalet teorisi zemininde çağdaş liberalizmin krizini aşmaya çalışır. Bu amacı doğrultusunda Rawls, Kant’ın kısa politik yazılarındaki ve hukuk felsefesiyle ilgili eserlerindeki görüşlerini, liberal sözleşme geleneğinin yeniden yapılandırılması olarak okur.[5] Ona göre Kant, modern liberal sözleşmeci geleneğin temel iddialarını farklı şekilde temellendiren, yani Anglo Sakson liberal geleneğin (Hobbes, Locke, Mili) ihmal ettiği etik ve politika arasındaki ilişkiyi yeniden tesis eden kıta felsefesinin en önemli filozofudur.[6]

Böylece, kendisi de Anglo Sakson liberal geleneğin takipçisi olan Rawls, Kant’ı bir liberal politika filozofu olarak sunar ve Kant’tan esinlenerek tesis ettiği adalet teorisiyle Anglo Sakson geleneğin pek çok düşünürüne, liberal politik teoriyi prosedürel etik ve prosedürel adalet ilkeleri üzerinde yeniden temellendirme konusunda öncülük eder. Bu durum, aynı zamanda, Kant’ın politika felsefesi üzerine yapılan çalışmaların artmasına neden olmuş ve Hannah Arendt’in iddiasının tersine, eserleri arasında sistematik bağlantı kurmak koşuluyla Kant’ta özgün bir politika felsefesi olduğu iddiasının güçlenmesiyle sonuçlanmıştır.

Gerçekten de Kant’ın sözleşme teorisinden, mülkiyet teorisine, vatandaşlık teorisinde devlet teorisine kadar modern bir politika felsefesinin içermek zorunda olduğu bütün özgül teorileri kapsayan bir politika felsefesi vardır ve bu politika felsefesi Hobbes’tan Locke ve Rousseau’ya kadar uzanan sözleşmeci geleneğin eleştirel ve özgün bir sentezidir. Ancak Kant’ın politika felsefesini ve onun özgünlüğünü ortaya çıkarmak, Kant’ın kısa politik yazıları ile hukuk ve tarih felsefesi arasında ve bunlarda da üç Kritik arasında sistematik bağlantı kurmayı gerektirir.

Kant, toplumsal sözleşmeyle özel hukukun geçerli olduğu doğa durumundan kamusal hukukun geçerli olduğu politik duruma; akılsal özgürlükte temellenen mülkiyet hakkından normatif adalet ilkesinde temellenen mülkiyet hakkına geçildiğini iddia eder ve sözleşmenin gerçekleşmiş bir olgu değil, “sadece aklın bir idesi”[7] olduğu konusunda ısrar eder. Buna göre toplumsal sözleşme Kant’ta hipotetik bir karakter taşır. Buna göre o, gerçekleşmiş bir olgu değil, akim varsayımsal bir yargılama ölçütü, yani kendisinden hareketle her türlü adaletsizliğe karşı çıkabileceğimiz ve kendisine başvurarak mevcut yasaların adil olup olmadığını test edebileceğimiz eleştirel bir duruş noktasıdır. Bu yönüyle sözleşme idesi, Kant’ın teorik felsefesindeki Kopernikçi bakış açısı ile pratik felsefesindeki ahlaksal duruş noktasının ve nihayet Saf Aklın Eleştirisi’nde tesis edilen aklın düzenleyici idelerinin politika felsefesindeki tezahürüdür. Aslında daha sistematik bir analiz gösterecektir ki, Kant’ta sözleşme, aklın düzenleyici idesi olan kategorik imperatifm bir ifadesidir ve onun altında yatan şey, bütün Kritik projenin temelinde yatan otonomi anlayışıdır.[8]

Otonomi anlayışı, bir Aydınlanma filozofu olarak Kant’ın felsefede temellendirme konusuna getirdiği büyük yeniliğin de anahtar kavramıdır. Kant, teori ve pratiği yönlendirecek ilke ve normları, ya da daha klasik bir ifadeyle söylersek, ilk ilkeleri, kendisinden önceki bütün filozofların tersine, aşkın idealarda veya özneye dışsal empirik gönderim noktalarında temellendirmez. Bu ilkeleri bizzat öznede, daha doğrusu, bütün insanların özneler arası, yani ortaklaşa paylaştığı akılda, aklın kendi kendine yasa koyma ediminde temellendirir. Bu bağlamda otonomi, teorik alanda anlığın spontanite’sinde, yani doğaya yasalarını dikte etme ediminde, pratik alanda ise arzulama yetisi olarak pratik aklın kendi kendine norm koyma ediminde, diğer bir deyişle Kantçı ahlak ilkelerinde, yani kategorik imperatif formülasyonlarında somutlaşır.

Kant bu tip bir temellendirmeden hareketle kategorik imperatifi üç farklı şekilde formüle eder. Bu formülasyonlardan ilk ikisine baktığımızda, Kantçı pratik otonominin hem negatif özgürlüğü hem de pozitif özgürlüğü kapsadığını görürüz. Buna göre ilk formülasyon yani “doğa yasası formülasyonu”nu (öyle eyle ki, eylemin kendi iradenle evrensel bir maksim olsun!) öznenin herhangi bir otoriteye dayanmadan kendi kendine evrensel ahlak yasaları koymasını ifade eder ve bu anlamda negatif özgürlüğü içerir. İkincisi, yani “kendinde amaç formülasyonu” ise (ne kendini ne de başkasını asla bir araç olarak değil, salt kendinde bir amaç olarak görecek şekilde eyle!) öznenin otonomisinin diğer öznelerin dolayımından geçmesini, yani öznenin kendi kendine koyduğu yasaları, başkalarının otonomisiyle sınırlandırmasını ifade eder ve bu anlamda pozitif özgürlüğü içerir. Bu iki formülasyonda sırasıyla özgürlük ve eşitlik talebi somutlaşır ve Kant özgürlük ve eşitliği aynı zamanda akılda temellenen hukuk ilkeleri olarak tasarlar. İşte tam da bu nokta, salt negatif özgürlüğe dayanan klasik liberal teoriyi, Rawls gibi, “çağdaş liberal toplumların politik sorunlarını çözmede yetersiz”[9] bulanların ve bu doğrultuda politik liberalizmi eşitlik ve adalet ilkesini de içerecek bir tarzda yeniden temellendirmek isteyenlerin, Kantçı hareket noktasını oluşturur.

Aslında Kant’ın tekrar tekrar belirttiği gibi, tüm kategorik imperatif formülasyonları aklın bir ve aynı biçimsel yasasını ifade ediyorsa ve onlar aynı zamanda pozitif hukukun temelini oluşturması gereken akılsal ilkeler ise, o zaman açıktır ki, kategorik imperatifm politik ifadesi olarak sözleşme, hem yasa koyucuyu hem de bireyleri bağlayan temel prosedürel politik ilke haline gelir. Üstelik Kant, ahlak ile hukuk arasında ayırım yaptığında ve bu ayırımdan hareketle ahlakı eylemin içsel yönüyle, yani niyet ve amaçlarla; hukuk ve politikayı ise eylemin dışsal yönüyle, yani eylem özgürlüğünün başkalarının özgürlüğü üzerindeki sonuçlarıyla ilişkilendirdiğinde,[10] liberalizmin temel öncüllerini paylaşır. Çünkü bu ayırıma göre hukuk ve politikanın insanları ahlaklı kılmak gibi bir işlevi yoktur; dolayısıyla bu ikisi, ahlak alanına müdahale etme yetkisinden soyutlanmıştır. Hukuk, eylemlerimizin adil olup olmadığına karar veren dışsal bir ölçüttür, politika ise daha adil yasalar doğrultusunda mevcut hukuku değiştirmeyi hedefleyen kamusal eylemdir. Buna göre devletin görevi, vatandaşın dışsal ilişkilerinde onun pratik otonomisine imkan tanıyan özgür ve akılsal bir kamusal alan yaratmak ve bu kamusal alandan beslenen bir hukuk sistemi tesis etmekten ibarettir. Dolayısıyla Kant, devletin görevini vatandaşın dışsal özgürlüğünü güvence altına almakla sınırlandırarak, liberal bir pozisyona yerleşir. Dışsal özgürlüğü ve adaleti biçimsel olarak tesis etmeyi hedefleyen bir sözleşme devleti anlayışıyla ve de otonomi idesinin içerdiği eşitlik vurgusuyla Kant’ın, klasik liberalizmi adalet ilkesi üzerinde yeniden yapılandırmak isteyenlere geniş imkanlar sunduğu açıktır.

Ancak Kant’ın liberalizmle ortaklığı onun politika felsefesinin sadece bir yönüdür; çünkü bu politika felsefesinin dayanağını oluşturan otonomi anlayışı, pek çok yöne eğilimli ve aynı zamanda politik boyutu olan büyük bir projenin; yani epistemolojiden hukuk, tarih ve antropolojiye kadar uzanan Kritik'in de temelinde yatar. Bu projenin ana ekseninde, I. Kritik'te tesis edilen epistemolojik otonomi kavramı vardır ve Kant’ın politika felsefesi de, sistemin diğer parçaları gibi, bu epistemolojiye yaslanır.

Kant’ın epistemolojisi Kopernikçi dönüşümün zorunlu bir sonucu olarak özne merkezlidir ve bilen özne nesnel bilginin oluşma sürecinde aslında tam otonomiye sahiptir; çünkü doğa yasalarının kaynağı bile, bu yasaları doğaya dikte eden öznedir. Bu epistemolojik dönüşüm kaçınılmaz olarak bir “ben” kavramıyla sonuçlanır; ancak Kant, bilginin ve doğa biliminin genel geçerliliğini inşa etme kaygısıyla, bilmenin özneler arası ve kamusal bir karakter taşıdığını iddia eder ve bu iddiasını, Saf Aklın Eleştirisi’nde, herkesin ortaklaşa paylaştığı aklın transandantal ilkesi üzerinde temellendirir.11 Bu sayede Kant “ben”den “bize” ve “biz”den “tüm insanlığa” geçmenin imkanını tesis eder. Üstelik Kant, sadece bilmenin değil, düşünmenin de kamusal karakterini temellendirmek ister ve böylece Mantık, Yargı gücünün Eleştirisi ve Antropoloji adlı eserlerinde “ben”den “diğerine” geçmenin imkanına yönelik daha güçlü kanıtlar sunar. Bu üç eserde “düşünmenin ve iletişimin, “ortak insan anlığının maksimleri” olarak adlandırılan, üç maksiminden söz edilir ve bu maksimlerden İkincisi “genişletilmiş düşünme tarzı maksimi” olarak betimlenir. Kant, bu ikinci maksimden hareketle, insanın “kendini başka herkesin yerine koyarak” düşünebilmesinin koşullarını analiz ettiğinde[11] [12] ise, kendi eleştirel akıl anlayışının sadece kamusallık karakterini değil, aynı zamanda iletişimsel boyutunu da vurgulamış olur. Bilmenin ve düşünmenin kamusal ve iletişimsel karakteriyle ilgili olarak farklı eserlere yayılan bu kanıtlamalar, hem Habermas gibi iletişim teorisinin normlarını Kant’ın “özneler arasılık” kavramıyla temellendirmek isteyenlerin, hem de Arendt gibi politik düşünmenin imkanını Kant’ın “genişletilmiş düşünme tarzı maksimi”yle, yani düşünmenin kamusal karakteriyle açıklamak isteyenlerin, Kritik’in politik boyutundan esinlendikleri yerdir.[13]

Kant yukarıda sözünü ettiğimiz geçişi ahlak felsefesinde de gerçekleştirir. Bunu, en iyi Kategorik imperatifm üçüncü formülasyonundan, yani “amaçlar krallığı” ilkesinden (her zaman bir amaçlar krallığının genel yasalar koyan bir üyesiymiş gibi eyle!) çıkarsayabiliriz. Öznenin kendisinden, yani kendi aklından ve düşünme yetisinden diğerleriyle birlikte yaşamanın imkanını türetmesi anlamına gelen üçüncü formülasyon, bu yönüyle toplumsal ve politik örgütlenmenin temel koşulunu oluşturur. Nitekim Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’ndeki ahlaksal “amaçlar krallığı” ilkesini, Ahlak Metafiziği’nin birinci kısmını oluşturan “Hukuk Öğretisi”nde, herkesin bağımsızlığını karşılıklı olarak garanti altına alan bir hukuk topluluğu idesi olarak sunar ve böylece özgürlük ve eşitlik gibi temel toplumsal ve politik ilkeleri, liberal gelenekte olduğu gibi doğal hukuktan değil, pratik akıldan türetir.[14] Buna göre, nasıl teorik akıl, doğanın yasalarını doğadan öğrenmiyor; ona, yasalarını bizzat kendisi dikte ediyorsa, aynı şekilde pratik akıl da hukuksal ve politik düzenin ilkelerini doğadan öğrenemez, onları kendi kendine koymak zorundadır. O halde devletin temelinde klasik liberal gelenekte olduğu gibi özçıkar, fayda ve ihtiyat gibi özneye dışsal ilkeler değil, tersine aklın ilkeleri yatar. Nitekim kategorik imperatifm politik tezahürü olarak sözleşme, insanların, ortak bir amaç doğrultusunda, kendi iradeleriyle aklın pratik yasasına uymalarını ifade eder. Buna göre, sözleşme yoluyla kurulan devletin temel kurucu ilkeleri kategorik imperatifm üç ünlü formülasyonunda ifadesini bulan adalet ilkeleridir (yani özgürlük, eşitlik ve bağımsızlık). Bu ilkeler, yukarıda değindiğimiz gibi, akılsal hukuk ilkeleri olarak da tasarlandığı için, Kantçı devletin bir hukuk devleti olacağı açıktır. Kendi kurucu ilkeleri gereği bu hukuk devleti, denkleştirici boyuta sahiptir; dolayısıyla ekonomik veya sosyal faktörlerden dolayı hak ve özgürlüklerin dağılımı konusunda bir adaletsizlik oluştuğunda, Kant’ın hukuk devletinin sosyal devletin üstlendiği fonksiyonu üstlenmesi ve adalet ilkelerinden hareketle ortak iyiye öncelik tanıması kaçınılmazdır. Sonuç olarak devlet, kategorik imperatife, yani herkesin ortaklaşa paylaştığı akla, aklın ortak taleplerine bağımlı kılınır. İşte tam da bu nokta, yani sözleşme idesi ile kategorik imperatif arasındaki sistematik bağlantı, hem Kant’tan hareketle sosyal hukuk devletini savunanların hem de Kant’ı bir cumhuriyetçi olarak yorumlayanların temel hareket noktasını oluşturur.

Toplumsal ve politik örgütlenmeye işaret eden üçüncü formülasyon, aslında, içsel otonomi (ahlak) ile dışsal otonominin (hukuk ve politikanın) pratik aklın ilkeleri üzerinde çakışmasını ifade eder ve Kant, ahlak ile hukukun birliğine dayanan bu tür bir politik örgütlenmeye cumhuriyet adını verir. Ancak Kant, cumhuriyeti, ideal örgütlenme biçimi olarak tasarlar. Buna göre cumhuriyet, ortak bir amaç altında toplanan ve pratik aklın ilkelerinde akılsal olarak uzlaşan bireylerin oluşturduğu ideal bir topluma gönderme yapar. Kant bu idealin, politik eylemlerimizi yönlendirecek düzenleyici bir ilke olarak iş göreceğini düşünür. Bu eylem ilkesi bir kez benimsendiğinde (yani “insanlar aklını kullanma cesaretini” gösterdiklerinde), normatif bir kamusal alanı adım adım tesis etmek ve bu kamusal alandan kaynaklanan reformlarla ideal cumhuriyete asla tam olarak gerçekleşmeyecek olsa da adım adım yaklaşmak mümkün olur. Açıktır ki, aşağıdan değişimle belli ölçüde gerçeklik kazanacak olan cumhuriyetçi anayasa, normatif bir boyut taşır, ama Kant için onun aynı zamanda varsayımsal bir boyutu vardır. İdeal cumhuriyet fikrinin varsayımsal karakteri Kant’ın tarih felsefesinden çıkar. Bu noktada Kant politika felsefesiyle tarih felsefesini birleştirir.

Kant’ın tarih felsefesi, insanın cumhuriyetçi politik düzeni yaratma yönündeki çabalarına ilaveten, ona bu konuda yardımcı olan doğadaki erekselliğin ve doğanın gizli niyetlerinin varsayımsal hikayesini anlatır. Buna göre Kant, iradi eylemlerin yanı sıra kıtlık, felaket ve savaş gibi doğal ve tarihsel olguların da, insanları ahlak ve politikanın birleştiği ideal cumhuriyetçi sisteme doğru yönlendirdiğini varsayar. Bazı pasajlarda, Kant, doğal ereksellikten adeta metafizik bir ilke olarak söz eder gibi görünse de, Yargı gücünün Eleştirisi’nin ikinci kısmında, yani “Ereksel Yargı gücünün Eleştirisi”nde doğayı organik bir bütün olarak tasarlamanın; onu adeta bir amaç doğrultusunda hareket ediyormuş gibi varsaymanın imkan ve koşullarını analiz ederek, erekselliği metafizik bir ilke olarak değil, aklın düzenleyici bir ilkesi olarak tesis eder;[15] dolayısıyla doğal erekbilimi aklın düzen verme talebiyle ilişkilendirir. Buna göre doğayı adeta amaçsal bir planı takip ediyormuş gibi tasarlamak, sadece estetik ve etik açıdan değil, politik açıdan da önemlidir: Doğayı insana düşman, kaotik ve amaçsız bir şey olarak değil de, amaçsal bir bütün olarak gördüğümüzde, daha iyi bir geleceğe olan inancımız artar ve bu inanç, daha adil bir toplumsal ve politik düzeni yaratmak için bize motivasyon kazandırır.[16] O halde organik ereksel doğa ve tarih yorumu, özneyi ve aslında onun yaratımı olan kültürü, pratik aklın ilkelerinin gerçeklik kazandığı bir politik sistemi, yani ideal cumhuriyeti gerçekleştirmeye yönelik eylemlere sevk eder. Burası ise, Kant’ın varsayımsal yorumlama ilkesi olarak bıraktığı doğal ve tarihsel erekbilimi, ontolojik seviyeye yükselten Hegel’in esinlendiği yerdir.[17]

Kant’ın ebedi barış fikri de yukarıda özetlediğimiz bağlamda anlam kazanır. Buna göre cumhuriyetçi anayasa hem tek tek devletler için hem de devletler arası ilişkiler için bir idealdir. Kant, uluslararası ilişkiler düzleminde de, ereksel doğa yorumunu kullanır ve buradan hareketle doğanın ve tarihin, devletleri gelecekte kurulacak bir ideal dünya cumhuriyetine doğru adım adım yönlendirdiği fikrinin motivasyon gücüne değer atfeder.

Kant’ın ebedi barışa ilişkin olarak tasarladığı dünya cumhuriyeti idesi, onun uluslararası politikaya yönelik görüşlerinin varsayımsal boyutunu oluşturur; ama öte yandan Kant, hukuksal federasyon hakkındaki görüşleriyle uluslararası ilişkileri daha realist ve normatif bir perspektiften çözümler. Bu perspektifte Kantçı otonomi fikri bir kez daha devreye girer. Kant, devletleri tıpkı bireyler gibi tasarlayarak uluslararası ilişkileri, devletler arasında yapılan hukuksal sözleşmelere dayandırır ve bu sözleşmelerin tek tek devletlerin otonomilerini, diğer bir deyişle bağımsızlıklarını garanti altına alması gerektiğini iddia eder.[18] Buna göre nasıl tek bir devletin yasa koyucusu, sınır tanımaz bir otonomi tehlikesine karşı özgürlük ve eşitliği güvence altına alan hukuksal durumu tesis etmekle yükümlüyse, aynı şekilde devletler arası ilişkiler de sınır tanımaz bir otonomi ideali üzerinden yürütülemez. Onlar arasındaki ilişki, her birinin otonomisini ve bağımsızlığını güvence altına alan ve gerektiğinde feshedilebilir olan akılsal müzakere ve sözleşmelere dayandırılmaktır. Günümüzde yeniden alevlenen uluslararası hukuk ve meşru savaş tartışmalarına Kant’ın bir kez daha yön verdiği nokta tam da burasıdır.

Buraya kadar çizmeye çalıştığımız çerçeveden de, açıktır ki, Kant’ın felsefesi hem Kritik’’in politik boyutuyla olsun hem de içerdiği politika felsefesiyle olsun politik düşünceyle çok yönlü bir ilişki halindedir ve bu durum, Kant’ın politik düşüncesi hakkında birbirinden oldukça farklı birçok yoruma olanak tanır. Bu bağlamda örneğin, kategorik imperatifm üçüncü formülasyonundan (amaçlar krallığı) hareket eden bazılarına göre Kant, sosyal etik ve sosyal politikanın savunucusudur (Goldmann);[19] Kant’ın yasa koyucu öznesinden hareket eden kimine göre Kant, bilimsel, ahlaksal ve politik tahakkümün teorisyenidir (Shell)[20] ve bu yönüyle bazılarına göre ise kapitalist burjuva ideolojisinin bir takipçisidir (Eagleton)[21]. Kimine göre Kant’ın düşüncesi, tam otonomi talebiyle anarşizm tehlikesi taşır ve olsa olsa herkesin kendi yasasını kendisi koyduğu bir doğrudan demokrasiyle uzlaşabilir (Wolff).[22] Kimine göre Könisbergli filozof liberal bir konstruktivistir ve onun politika felsefesi, daha önce değindiğimiz gibi, liberalizmin yeniden yapılandırılmasıdır (Rawls); oysa kimine göre, Kıta felsefesinin bu en önemli düşünürü, aklın uzlaştırıcı ve amaç yerleştirici gücüne yaptığı vurguyla, demokratik cumhuriyetin teorisyenidir (Höffe).[23] Bazılarına göre Kant, ideal ahlaksal cumhuriyetçi anayasa fikriyle modern bir Platon’dur (Riley);[24] oysa başka bazılarına göre, düşünmenin ve iletişimin kamusal karakterini tesis eden bir teorisyen olarak tartışmacı demokrasinin temsilcisidir (O’Neill[25]). Ve nihayet kimine göre ise Kant, hukukun gelişimini politikaya tabi kılan bir teorisyen olarak politikayı praksis olarak tesis edenlerin öncüsüdür (Gerhardt[26]).

Yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığımız bu yorumlara daha birçok farklı yorum eklenebilir. Yorumların bu kadar çeşitlilik göstermesinde etkili olan tek faktör, elbette ki, Kant’ın düşüncesinin politikayla çok yönlü bir ilişki halinde olması değildir. Bu konuda etkili olan başka bazı faktörler de mevcuttur. Bunların en önemlilerinden biri, Kant’ın sisteminin kendi çözümünden kaynaklanan birtakım tutarsızlıklar ve gerilimler (fenomen ve numen ayrımının, ahlak ve politika ilişkisinin, özgürlükçü ve muhafazakar tutumun sonucu olan gerilimler) üretmesi ve Kant’ın bu gerilimleri farklı yollardan tarih felsefesi, felsefi antropoloji, hukuk felsefesi, akılsal din anlayışıyla aşmaya çalışmasıdır. Bu durum, yorumcuların söz konusu yollardan herhangi biri üzerine veya doğrudan bu gerilimler üzerine yoğunlaşmasına yol açmış ve bu da farklı yorumları beraberinde getirmiştir.

Bir diğer faktör, Kant’ın kendi felsefesinin parçaları arasında kurduğu sistematik bağlantıların zaman içinde çözülmüş olmasıdır. Tekrar edersek, Kant’ın felsefesi epistemolojiden estetiğe, hukuk ve politika felsefesinden tarih felsefesine, antropolojiden din felsefesine kadar, her biri kendi içinde sağlam teorik temellendirmelere sahip birçok parçadan oluşur. Kant bunlar arasında sistematik bağlantı kurma çabasından asla vazgeçmez ve bu sistematizasyonu kurarken, doğal olarak, kendi çağının kültüründen ve politik koşullarından etkilenir. Dolayısıyla söz konusu bağlantı noktalan değişken ve olumsal karaktere sahiptir. Kültürel ve politik koşullar değiştiğinde söz konusu sistematik bağlantı noktalarının da çözülmesi kaçınılmazdır. Buna göre her çağ veya dönem, eleştirel felsefesinin parçaları arasındaki sistematik ilişkiyi kendi koşulları çerçevesinde yeniden yapılandırmış ve her araştırmacı Kant’ı, kendi çağının ilgileri doğrultusunda yeniden okumuştur.

Bu noktada, özellikle Kant’ın politika felsefesi söz konusu olduğunda, daha özgül bir faktörden bahsedebiliriz. Kant, politik yazıları olarak adlandırılan eserlerinin çoğunu Berlin Aylık Dergisi’nde kısa yazılar halinde yayınlamıştır. Belli politik olaylar vesilesiyle kaleme aldığı bu yazıların çoğunda, kendi politika felsefesi ile sisteminin diğer öğeleri arasında açık ve doğrudan bağlantılar kurmamış ve genellikle ima yolunu tercih etmiştir. Dolayısıyla söz konusu sistematik bağlantıları kurmak büyük ölçüde Kant okuyucusuna kalmıştır. Öte yandan, bir sansür kurulunun denetimi ve otoriter Prusya yönetiminin tehdidi altında kaleme aldığı bu eserlerin ve aynı zamandan doğrudan politik uzantıları ve hatta açık politik ifadeleri olan din hakkındaki eserlerinin bazı pasajlarında Kant, kendi sisteminin temel kavramlarıyla ve diğer kısımlarıyla tutarsız olan görüşler ileri sürer. Örneğin otonomi ve özgürlüğü politik toplumun temel amacı olarak görmesine ve sözleşmeyi aklın bir idesi olarak otonomi anlayışına dayandırmasına rağmen, otoriteye karşı her türlü direnişi yasaklar. Buna göre yasa koyucu tiranca yönetse bile, ona itaati zorunlu kılar. Benzer biçimde, pratik felsefesindeki ve kategorik imperatifteki eşitlik vurgusuna rağmen, vatandaşlık teorisinde etkin ve edilgen vatandaş ayrımı yapar ve mülk sahibi olmayıp salt emeğini satanları ve kadınları edilgen vatandaş statüsüne yerleştirir. Buradan hareketle onları oy kullanma hakkından tamamen yoksun bırakır. Öte yandan hukuk felsefesinde devrim hakkını yasaklamasına rağmen, tarih felsefesinde Fransız Devrimi’nden övgüyle söz eder.

Bu şekilde özetleyebileceğimiz tutarsızlıklar ve gerilimler karşısında bazı yorumcular, Kant’ın görüşlerini kelimesi kelimesine almayı tercih ederken, bazıları onları esoterik okumaya tabi tutmayı veya ironi içeren görüşler olarak değerlendirmeyi tercih eder. Bu da kaçınılmaz olarak Kant’ın politika felsefesine ilişkin bir çok farklı yorumun ortaya çıkmasına neden olur.

Ancak tüm yorum farklılıklarına rağmen, açık olan bir şey vardır ki, Kant’ın düşüncesi, her türlü eleştiri karşısında bile, bir çıkış yolu ve karşı eleştiri sunma imkanı taşıyan genişliği ve derinliğiyle önemini korumaya devam etmektedir. İster Kantçı Kritiklin politik boyutundan, isterse de doğrudan Kant’ın politika felsefesinden bahsedelim, Kant politik düşünme ufkumuzu belirlemeyi sürdürmekte ve Kant’ın felsefesinin politik evreni, çağdaş dünyaya sunduğu imkanlarla inceleme ve araştırma konusu olmaya devam etmektedir. Bu saptamadan hareketle, elinizdeki derleme, hem Kant’ın politika felsefesine hem de Kritik’in politikasına ışık tutabilecek bir dizi metni içermektedir. Burada Kant’ın en önemli politik eserlerinden bir tanesini, çeşitli Kant okumalarıyla toplu halde sunmayı amaçladık ve onları Türkçeye aktarmaya çalıştık.

Kant’ın, çevirisini yaptığımız, “Yaygın Bir Söz Üstüne: Teoride Doğru Olabilir Ama Pratikte İşe Yaramaz” adlı yazısı, 1793 yılında Berlin Aylık Dergisi’nde yayınlanır. Kant’ın pratik felsefesiyle ilgili hemen hemen her çalışmanın kaynakçasında yer alan bu metin, onun en önemli politik eserlerinden biri olarak kabul edilir. Aslında polemik olarak kaleme alman yazının en önemli özelliği, Kant’ın farklı eserlerine yayılmış politik görüşlerini ve aynı zamanda bu görüşlerin genel sistemiyle olan tutarsızlıklarını özet halinde içermesidir. Ayrıca, “Giriş” de dahil olmak üzere dört bölümden oluşan eser, okuyuculara, Kant’ın politika felsefesinin sistematik birliğine ilişkin ipuçları sunar. Söz konusu bölümlerde, Kant, teori ve pratik arasındaki ilişkiyi sırasıyla şu dört alanda ele alır: Yargı, ahlak felsefesi, hukuk veya politika felsefesi ve nihayet tarih felsefesi.

Diğer metinleri sırasıyla ele almamız gerekirse, Wolfgang Kersting, eleştirel felsefenin sistematik bağlantılarından hareketle Kant’ın politika felsefesini yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Pierre Hassner, Kant’ın politika felsefesini ahlak ve politika arasındaki gerilimli ilişkiden hareketle çözümlüyor ve Kant’ın Rousseau ile ilişkisini açığa çıkarmayı hedefliyor. Susan Mendus, feminist bir bakış açısından Kant’ın vatandaşlık teorisinin tutarsızlıklarını sergilemeye çalışıyor ve Kant’ın felsefesinde Kadın’ın politik konumunu tartışıyor. Kant’ın bir diğer tutarsızlığı, yani devrim yasağı Nicholsan’ın makalesinin ana konusunu oluşturuyor. Yazar, Kant’ın devrim hakkındaki çelişkili görüşlerinin iki farklı söylem türüne dayandığını gösteriyor. Agnes Heller, Kritik’e ilişkin genel bir bakış açısından, Kant’ın pratik felsefesinin modern topluma ve çağımızın politik sorunlarına sunduğu alternatifi incelerken, Birgit Recki, Kant’ın eleştirel akıl anlayışının iletişimsel boyutunu ve politik önemini serimlemeyi hedefliyor. Volker Gerhardt, Ebedi Barış’tan hareketle Kant’ın kendine özgü politika anlayışını açığa çıkarmayı ve Kantçı bir politika teorisi yapılandırmayı amaçlıyor ve son olarak Otfried Höffe, Kant’ın uluslararası politika ve uluslararası hukuk hakkındaki görüşlerinin günümüze sunduğu imkanları inceliyor.

Kaynakça

Kant, Immanuel, Werkausgabe, Ed. Wilhelm Weischedel (12 Cilt Halinde), Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1977’içinden

“Über Den Gemeinspruch: Das Mag In Der Theorie Richtig Sein, Taugt Aber Nicht Für Die Praksis”, (C. XI); Zum eıvigen Frieden, (C. XI); Metaphysik der Sitten, (C. VUI); Kritik der reinen Vernunft, (C. III); Logik, (C. V); Kritik der Urteilskraft, (C. X), Anthropologie, in pragmatischer Hinsicht (C. XII).

Arendt, Hannah, Das ürteilen: Texte zu Kants Politiscber Pbilosophie, çev. Ursula Ludz, Pipper Verlag, 1991.

Beiser, Frederick, “Hegel and Problem of Metaphysics”, The Cambridge Companion to Hegel, Ed. F. Beiser, Cambridge, 1997, s. 124.

Çörekçioğlu, Hakan, “Kantçı Otonominin Politikası”, Immanuel Kant, Muğla Üniversitesi Uluslararası Kant Sempozyumu Bildirileri, Vadi Yay., İstanbul, 2006, s. 439-452.

Eagleton, Terry, The Ideology of Aesthetic, Basil Blackvvell, Oxford, 1990.

Gerhardt, Volker, Immanuel Kants Entwurf “Zum eıvigen Frieden”, Wissenschaftliche Buchgesellschaft, Darmstadt, 1995, s. 152-153.

Goldmann, Lucien, Kant Felsefesine Giriş, çev. Afşar Timuçin, Metis Yay. İstanbul, 1983.

Habermas, Jürgen, Moralbeıvufitsein und kommunikatives Handeln, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1983..

Horstmann, Rolf Peter, “Der geheime Kantianismus in Hegels Geschischtsphilosophie”, Die Grenzen der Vernunft, Klostermarın Seminar, 3. Auflage, Frankfurt am Main, 2004.

Höffe, Otfried, Ethik und Politik, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1979.

— “Eine republikanische Vernunft”, Kant in der Diskussion der Moderne, Ed. G. Schönrich Y. Kato, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1997, s. 396-406.

Liebmarın, Otto, Kant und Epigonen, Flarald Fischer Verlag, Erlangen, 1991.

Spaemarın, Robert Löw, Reinhard, Die Frage Wozuf: Geschichte und Wiederentdeckung des teleologischen Denkens, R. Piper 8c Co. Verlag, München, 1981.

Meld Shell, Susan, The Rights of Reason: A Study of Kant’s Philosophy and Politics, University of Toronto Press, Toronto, 1980.

Müftüoğlu, Aydın, “Liberal Kamusal Alan: Rawls’un Uzlaşmacı Liberal Kültürü”, Sivil Toplum Dergisi, ( 1), 2, 2003, s. 31-43.

O’Neill, O’nora, Constructions of Reason, Cambridge University Press, Cambridge, 1990, s. 2024.

Rawls, John, A Theory ofjustice, Harward University Press, USA, 1971

—, “Kantian Constructivism in Moral Theory”, The Journal Of Philosophy, no. 9, 1980, s. 515-574.

Recki, Birgit, “Kant ve Aydınlanma”, çev. Hakan Çörekçioğlu, Cogito, no: 41-42, YKY, 2005, s. 192-213.

—, “Kendini Başka Herkesin Yerine Koyarak Düşünmek: Aklın İletişimsel Öğesi Üzerine”, bu kitap, s. 189-203.

Riley, Patrick, “The Elements of Kants Practical Philosophy”, Kant & Political Philosophy, Ed. R. Beiner W. J. Booth, Yale University Press, London, 1993, s. 937.

Saner, Hans, Kants Weg vom Krieg zum Frieden, Piper Verlag, München, 1967.

Toker Kılınç, Nilgün ..., “Kaybolan İnsanlık İdealinin Yeniden Canlandırılması: Çağdaş Felsefede Kant’a Dönüş”, Immanuel Kant, Muğla Üniversitesi Uluslararası Kant Sempozyumu Bildirileri, Ed. Nebil Reyhani, Vadi Yay., İstanbul, 2006, s. 453-457.

Wolff, Robert Paul, In Defense of Anarchism, Harper & Row, New York, 1970.

 


[1]        Otto Liebmann, Kant und Epigonen, Harald Fischer Verlag, Erlangen, 1991.

[2]        Elbette ki, Hannah Arendt’ten önce Alman geleneğinde Kritik’in politik boyutunu konu edinen çalışmalar mevcuttur. Nitekim, bunun en iyi örneği, bizzat Arendt tarafından Kant’ın politika felsefesiyle ilgili olarak okunmaya değer tek kitap olduğu ifade edilen, Hans Saner’in ünlü eseridir ( Kant'ın Yolu: Savaştan Barışa). Saner, söz konusu eserinde I. Kritik’i ve burada işlenen metafizik ve epistemolojik çatışma kavramım politik olarak okurken, Arendt III. Kritik (Yargıgücünün Eleştirisi) ve yargı üzerine yoğunlaşır (Hannah Arendt, Das Urteilen: Texte zu Kants Politischer Philosophie, İng.’den çev. Ursula Ludz, Pipper Verlag, 1991, s. 17; Hans Saner, Kants Weg vom Krieg zum Frieden, Piper Verlag, München, 1967. Bkz. özellikle I. ve III. Kısım). Ancak Alman geleneğinde Kant’ın felsefesinin politik boyutuna yönelik yorumlar, 1795’lere, J. G. Christian Keisewetter’e kadar geri götürülebilir (Bkz. Birgit Recki, “Kant ve Aydınlanma”, çev. Hakan Çörekçioğlu, Cogito, no: 41-42, YKY, 2005, bkz. özellikle, s. 209.

[3]        Nilgün Toker Kılınç, “Kaybolan İnsanlık İdealinin Yeniden Canlandırılması: Çağdaş Felsefede Kant’a Dönüş”, Immanuel Kant, Muğla Üniversitesi Uluslararası Kant Sempozyumu Bildirileri, Ed. Nebil Reyhani, Vadi Yay., İstanbul, 2006, bkz. s. 455.

[4]        Arendt, a.g.e., s. 17.

[5]        John Rawls, A Theory of Justice, Harvvard University Press, USA, 1971., Muhtelif yerlerde. Rawls’un Bir Adalet Teorisi’nin amacı ve Rantçı boyutu üzerinde eleştirel bir değerlendirme için bkz. Otfried Höffe, Ethik und Politik, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1979, 5. Bölüm: “Kritische Einfuhrung in Rawls Theorie der Gerechtigkeit”, s. 160-194.

[6]        John Rawls “Kantian Constructivism in Moral Theory”, The Journal Of Philosophy, no. 9,1980, bkz. s. 517-519.

[7]        Immanuel Kant, Yaygın Bir Söz Üstüne: “Teoride Doğru Olabilir ama Pratikte İşe Yaramaz”, bu kitap, s. 40, aynı zamanda krş. Metaphysik der Sitten, Werkausgabe, Ed. Wilhelm Weischedel, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1977, C. VIII, s. 431, 45.

[8]        Bu konuda daha ayrıntılı bir analiz için bkz. Hakan Çörekçioğlu, “Kantçı Otonominin Politikası”, Immanuel Kant, Muğla Üniversitesi Uluslararası Kant Sempozyumu Bildirileri içinde, s. 439452.

[9]        Aydın, Müftüoğlu, “Liberal Kamusal Alan: Rawls’un Uzlaşımcı Liberal Kültürü”, Sivil Toplum Dergisi, (1), 2, 2003, s. 33.

[10]      Bkz. Metaphysik der Siîten, s. 323 vd.

[11]      Kritik der reinen Vernunft, C. III, [B 132-137].

[12]      Logik, C. V, [A 84-85], s. 485, Kritik der Urteilkrafs, [40], s. 224-227, Anthropologie, C. XII, [BA 123], s. 511. İkinci maksimin Kant’m iletişimsel akıl kavramıyla ilişkisi hakkında ayrıntılı bir analiz için bkz. Birgit Recki, “Kendini Başka Herkesin Yerine Koyarak Düşünmek: Aklın İletişimsel Öğesi Üzerine”, bu kitap, s. 188-203.

[13]      Bkz. Jürgen Habermas, Moralbeıvu fitsem und kommunikatives Handeltı, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1983, bkz. 127-133. Hannah Arendt, Das Urteiletı, s. 94-97.

[14]      Metaphysik der Sitten, “Rechtslehre”, Vorrede, s. 309 vd. (“Rechtslehre” kısmının tam adı şudur: “Metaphysische Anfangsgründe der Rechtslehre”Hukuk Öğretisinin İlk Temelleri. Kısım, genellikle Kant tarafından da kullanılan yukarıdaki kısaltılmış haliyle zikredilir).

[15]      Kritik der Urteilskraft, C. X, & 76, s. 353-58. Bu konuda ayrıntılı bir analiz için bkz. Robert Spaemann und Reinhard Löw, Die Frage Wozu?: Geschichte und Wiederentdeckung des teleologiscben Denkens, R. Piper Sc Co. Verlag, München, 1981, Kısım: V-3 vd.

[16]      Bkz. “Yaygın Bir Söz Üstüne...”, bu kitap, III. Kısım, özellikle s. 52-53.

[17]      Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için şu makalelere bakılabilir: Rolf Peter Horstmann, “Der geheime Kantianismus in Hegels Geschischtsphilosophie”, Die Grenzen der Vernunft, Klostermann Seminar, 3. Auflage, Frankfurt am Main, 2004, s.171-188; Frederick, Beiser; “Hegel and Problem of Metaphysics”, The Cambridge Companion to Hegel, Ed. F. Beiser, Cambridge, 1997, s. 1-24.

[18]      Zum ewigen Frieden, C. XI, s. 209.

[19]      Lucien Goldmann, Kant Felsefesine Giriş, çev. Afşar Timuçin, Metis Yay. İstanbul, 1983, bkz. özellikle 184 vd.

[20]      Susan Meld Shell, The Rights ofReason: A Study of Kant’s Philosophy and Politics, University of Toronto Press, Toronto, 1980, s. 183-184.

[21]      Terry Eagleton, The Jdeology of Aesthetic, Basil Blackwell, Oxford, 1990, bkz. III. Bölüm.

[22]      Robert Paul Wolff, In Defense of Anarchism, Harper & Row, New York, 1970, s. 21-22.

[23]      Otfried Höffe, “Eine republikanische Vernunft”, Kant in der Diskussion der Moderne, Ed. G. Schönrich Y. Kato, Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1997, s. 396-406.

[24]      Patrick Riley, “The Elements of Kants Practical Philosophy”, Kant & Political Philosophy, Ed. R. Beiner W. J. Booth, Yale University Press, London, 1993, s. 14. vd.

[25]      O’nora O’Neill, Constructions of Reason, Cambridge University Press, Cambridge, 1990, s. 2024.

[26]      Volker Gerhardt, îmmanuel Kants Entıvurf “Zum ewigen Frieden”, Wissenschaftliche BuchgeseT lschaft, Darmstadt, 1995 s. 152-153.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | Küçült  
Felsefe