Johann Gottlieb Fichte’in Hayatı Ve Felsefesi

Stephen Trombley

                                                          
19 Mayıs 1762 / 27 Ocak 1814

Kant’dan sonra Alman idealizmini geliştirmiştir ve Alman milliyetçileri tarafından genellikle ülkenin on dokuz ve yirminci yüzyıllarda kaderini öngören kişi olarak anılır.

1792 yılında Fichte, Attempt at a Critique of All Revelation adlı ilk çalışmasını yayımladı. Hem finansal anlamda, hem de diğer konularda desteğini aldığı Kant’ın yazdığı bir önsözle ve yine onun yayıncıları tarafından basılan bu kitabın Kant’ın çalışmasıymış gibi görünmesine de müsaade etti. Kant, kitabın kendisine ait olmadığını açık açık dile getirince, kitap daha da çok ilgi çekti ve Fichte’nin ününü garantiye aldı. Fichte, dünyanın ahlaki düzeninde insanı değil, Tanrıyı gözeten vahiye dayalı dinin, insanın eğitiminde oldukça önemli bir öğe olduğunu ileri sürüyordu. Fichte, Friedrich Schlegel ve onu kendileri üzerinde büyük ölçüde etkili olarak gören Romantiklerle yakından ilişkilendiriliyordu. Schlegel, “Fragment No.216 (1798)” çalışmasında Fichte’den şu şekilde bahseder: “Dönemin en büyük üç eğilimi, Fransız Devrimi, Fichte’nin Wissenschaftslehre’si ve Goethe’nin Wilhelm Meister eseridir.”

Fichte, Kant’ın aşkın bilincini, “Ben” öznesini üstün kılan bir felsefenin temeli olarak kullanmıştır. Kantçı özgürlük düşüncesini daha fazla geliştirmiş ve felsefenin tüm branşlarının temeli olduğunu iddia ettiği, bilmenin ve yapmanın birliğini tanımlamaya çalışmıştır. Fransız Devrimi’ne (1789-99) verdiği destekle de bilinen Fichte, Napolyon’un Avusturya’yı işgal etmesinin üzerine yazdığı bir dizi makalesinde ırk faktörünü Alman olmanın temel öğesi olarak belirlemiştir.

Fichte ve Kant

Saxony’de mütevazi bir ailede dahi bir çocuk olarak dünyaya gelen Fichte’nin, bir vaazı tek sefer dinledikten sonra ezbere okuyabildiğini duyan bir rahip onunla ilgilenir ve masraflarını üstlenir. Fichte, daha sonra Friedrich Nietzche’nin (1844-1900) de öğrencisi olacağı Pforta’da bulunan ünlü yatılı okula gönderilir. Jena ve Leipzig Üniversitelerine giden Fichte’nin masraflarını karşılayan rahibin ölümünün ardından mali kaynağı kesilir ve mezun olamaz. Fichte, mutsuz bir şekilde özel ders vererek, Kantçı felsefe öğretir ve iki yıl sonra Attempt kitabının yayımlanmasının ardından ise Jena’da Eleştirel Felsefe Kürsüsüne getirilir.

Kant’ın aşkın idealizminde, öznenin dışında “kendinde şeyler”i (numen) kapsayan bir dünya vardır ve buna ek olarak, şeylerin bize kendi tecrübemiz içerisinde göründüğü biçim vardır (fenomen). Fichte’de durum böyle değildir. Bilinç, kendisi dışındaki şeylerin dünyasından temellenmenin aksine, kendisine dair bilincinin içinde var olur. Bütün kavrama eylemi de bu durumdan doğar. Fichte bu sistemi Foundations of the Entire Science of Knowledge [Tüm Bilgi Biliminin Temelleri] (1794-95) gibi iddialı bir isimle yayımladığı eserinde daha da geliştirmiştir. Bu çalışma Fichte’nin, tüm felsefenin radikal bir öznellik üzerinde temellendiği, bilim doktrini ya da bilgi teorisi olarak farklı biçimlerde anlaşılan Wissenschaftslehre nosyonunu geliştireceği birkaç çalışmasının ilkiydi. Fichte tüm bilgiyi, mutlak ego olarak adlandırdığı şeyin Fichte’nin tanrı kavramıbilincine bağlı kılarak, idealizmi sistematize etmeye çalıştı.

Mutlak egodan, bizlerin bireysel ya da tarihsel-ampirik egoları ortaya çıkar. Wissenschaftslehre’ın amacı bireysel egoyu, mutlak ego içerisindeki kaynağından hareketle keşfetmektir.

Alman Milliyetçiliği

Fichte, anlaşılması güç ve hayli teorik bir filozof olduğu kadar, fikirlerini popüler hale getirebilen başarılı bir hatipti. Fransız Devrimi’ni yakından takip etti ve Napolyon 1806’da Prusya’yı işgal edene kadar da devrimi destekledi. İşgal onu “Adresses to German People” [Almanlara Söylevler] adlı yazılarını yayımlamaya teşvik etti ve bu yazılar Alman ulusal kimliğine yönelik bilincin gelişmesinde büyük ölçüde etkili oldu. İyi bir Almanın tarifini veren Fichte, sözlerine iyi bir Almanın kim olmayacağını söyleyerek başlar: Mesela iyi bir Alman, Yahudi değildir. “Contribution Towards Correcting the Public’s Judgement of the French Revolution” [Halkın Fransız Devrimi’ne dair Yargılarını Düzeltmeye Katkı] (1793) adlı söylevinde, Yahudilerden “devlet içinde devlet” diye bahseder. Hannah Arendt bu fikrin tarihini Totalitarizmin Kaynakları (1951) adlı çalışmasında inceler. Fichte Yahudileri, “devlet içinde devlet” olarak tanımlayarak, onların en iyi ihtimalle güvenilmez, en kötü ihtimalle sadakatsiz oldukları fikrini beslemiştir. Yahudilere vatandaşlık haklarının verilebilmesi için uygun tek koşulun “hepsinin kafasını bir gecede kesip, yerine içinde Yahudilere ait bir tek fikir bile barındırmayan yeni kafalar koymak” olduğunu söylemiştir.

Martin Heidegger’in Almanya’nın tarihi amacı konusundaki görüşleri Fichte’den etkilenmiştir. Heidegger, Almanların özel insanlar olduklarına inanıyordu, çünkü eski Yunanlılar gibi onlar da en eski dillerden birini paylaşıyorlardı: Almanca, Johann Christian Friedrich Hölderlin (1770-1843) gibi şairlerin ve Friedrich Nietzsche gibi filozofların oluşturduğu bir kültürün temelidir. “Thirteenth Address to the German Nation” [Alman Ulusuna On üçüncü Söylev] (1806) adlı çalışmasında Fichte, devletlerin doğal sınırlarının coğrafi olmaktan ziyade dil ile ilgili olduğunu ileri sürüyordu: “Aynı dili konuşanlar, sanat başlamadan çok daha önce, doğanın kendisi tarafından birbirlerine bir dizi görünmez bağla bağlanmıştır.” Ortak bir dille birbirlerine bağlı olan insanlardan oluşan bir ulusun bütün ve saf halde tutulması gerekir. “Böyle bir bütün, eğer diğer soydan ve dilden insanlarla karışmak isterse, bunu kendisi karmakarışık hale gelmeden yapamaz.” Fichte’ye göre Alman ulusu, “ortak bir dil ve ortak düşünce biçiminin” yanı sıra coğrafi yapısıyla da (Avrupa’nın ortasında, birbirine yakın olmayan ırkları bölen bir duvar olarak) diğerlerinden ayrılarak kutsanmıştır. Irk, dil ve kültür, Fichte tarafından Alman milliyetçiliğinin temel öğeleri olarak tanımlanıp bir araya getirilmiştir. Bu yaklaşım ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğramasının ardından yükselen aşırı Alman milliyetçiliğinin büyümesinde rol oynayacak ve Nazilerin iktidara gelmelerine zemin hazırlayacaktır.

Schelling: Ben’i alt etmek

Fichte’den sonra, Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling (1775-1854) Kantçı idealizmi geliştirmeye devam eden filozof oldu; ta ki Hegel tarafından bu yaklaşımın üstünlüğüne meydan okunana kadar. Schelling’in amacı, System of Transcendental Idealism [Aşkın İdealizm Sistemi] (1800) çalışmasında kabataslak aktardığı biçimiyle, içerisinden aklın nesnel sistemini çıkaracağı bir doğa felsefesi yaratmaktı. Oluş sürecinde doğayı Ben (zihin) olarak düşündü. Schelling son dönem çalışmalarında, fikirlerin Tanrı’dan doğduğu, insanın arayışınınsa Tanrı’dan kurtulup, yeniden ona dönmek olarak tanımlandığı bir teoloji geliştirdi. Bu fikirler, Arthur Schopenhauer’un çalışmalarında yeniden karşımıza çıkacağı gibi Friedrich Nietzsche’yi de etkilemiştir. Schelling’in Philosophical Inquiries into the Essence of Human Freedom [İnsan Özgürlüğünün Özüne Dair Felsefi Araştırmalar] (1809) adlı çalışmasının da Martin Heidegger üzerinde oldukça büyük etkisi olmuştur. Varoluşçu teolog Paul Tillich (1886-1965) de Schelling’den derinden etkilenmiştir.

Schelling de çağdaşı Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) gibi, indirgemeciliğin tüm biçimlerine ya da dünyayı mekanik ya da niceliksel araçlarla tasvir edip anlamaya karşı çıkmıştır. Bunun yerine, akıl, bilinçdışı tarafından, bilincin mutlak olarak belirlenmesi şeklinde görülmüştür. Her şey Mutlak olana doğru ilerler ve bu sanatın içinde eyleme dönüşmüştür. Bu anlamda hem Fichte, hem de Schelling, sahneyi Hegel için hazırlamışlardır.

İşimiz, tüm insan bilgisinin, başlangıçtan bu yana var olan mutlak koşulsuz ilk prensibini keşfetmektir. Eğer bu mutlak temel prensipse, ne ispat edilebilir ne de tanımlanabilir.

Bu prensip, Bilincimizin ampirik durumlarında ortaya çıkmayan ve çıkamayan ancak tüm bilincin temelinde yatan ve tek başına onu mümkün alan Edim’i izah etmeyi amaçlar. Bu Edim’i tanımlarken kişinin ne yapması gerektiğini düşünememesi zihnimizin doğası o konuyu zaten halletmiştir ve dolayısıyla ne yapmaması gerektiğini düşünme riski daha azdır. Bu da kişinin ilk bakışta olduğunu sandığı şeyin üzerine düşünmesini ve gördüğü şeye ait olmayan her şeyi ondan soyutlamasını zorunlu kılar.

Johann Gottlieb Fichte, The Science of Knowledge (1792).

Söz konusu olan felsefe dersleriyse, derslerin anlaşılamadığına dair şikayetlerden daha yaygın bir şey yoktur... Felsefede, konunun kendisi anlaşılmaz ve karmaşıktır; en etkili konuşma sanatı bile onu anlaşılır hale getirmekte yetersiz kalacaktır.

F.W. J. Schelling, “On the Academic Study of Philosophy” (1842).


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe