Jean Baudrillard Ve Sosyoloji

Mike Gane


Baudrillard’ın teorileştiriminin en önemli katkılarından biri, kesinlikle sosyolojik çözümlemedeki ideoloji kavramının hegemonyasına meydan okumasıydı. Bu, özellikle Simülakr ve Simülasyon’un yayınlanmasıyla açıklık kazandı. Makaleler pek çok konuyu kapsar; Hipermarketler, bilimkurgu, film eleştirileri, Ballard’ın Çarpışma'sına ilişkin bir eleştiri, medya etkileri, Pompidou Centre’ın mimarisi üzerine önemli bir makale; ayrıca reklamcılık, Mayıs 1968 ve üniversite ve hayvanların yazgısı üzerine makaleler de vardır. Bu derleme, Baudrillard’ın teorileştiriminin ekonomik, politik, kültürel, cinsel, edebi, ekolojik, medyasal, tarihsel, sosyolojik, antropolojik kapsamım açığa çıkarıyordu. Aslında bu düzenler ya da kayıtlar, sembolik düzenin yıkımını açığa çıkarmak ve göstergesel/simulasyonal düzenin özyıkımını (görünür ilerlemesini) açığa çıkarmak için temel sembolik ve göstergese! karşıtlığına karşı daima ortaya konulmuştu. Temel yönelimi dikkat çekici biçimde genelde Baudrillard ile benzer olan Max Weber, çok geniş bir tarihsel tanıtlama temelinde sorumluluğu, realizmi benimsemişken, Baudrillard geniş, imalı biçimde karşılaştırmalı, ancak her şeyden önce baştan sona bütün alanlardaki çağdaş tanıtlama temelinde ayartma ve simülasyon arasındaki oyunda sorumluluğun ötesinde, nihilizmin ötesinde bir konumu benimser. Teori, bir yeniden büyülenme tarzı haline gelir.

Sıklıkla soykütüksel metodu kullanmış olsa da (bkz. CS: 103 vd.) bu, ilerlemeci biçimde daha karmaşık biçimleri yapılandırma ya da çizgisel evrimci eğilimleri ortaya çıkarma metodu değildi. Daha çok temel kültürel bölünmeleri ve bunların içinde, anahtar alanlardaki bölünmeleri, değişimleri ve süreksizlikleri tanımlama metoduydu. Bu metot, Kötülüğün Şeffaflığı'nda toplumsal patolojinin (Fransız sosyolojisinin az çok terk edilmiş bir dalı) kullanımıyla tamamlandı. Birinci patoloji düzeni, mekanik ve işlevsiz çöküntü, kaza vb. düzenidir; İkincisi, anomi düzenidir; üçüncüsü anomali, virüsler, metastaz düzenidir. Bu yüzden, paradoksal biçimde, sosyolojide Durkheim’ın toplumsal patoloji teorisinin en güçlü güncellemesini sağlayan Baudrillard’dır; çünkü Baudrillard'uı eserleri aşağıdaki perspektifte Durkheimcı sosyolojinin devamı olarak görülebilir: Liberalizmin toplumsal normuna bir geri dönüş (Mauss, Parsons) yerine, aslında toplum hiçbir zaman Durkheim’ın teorik bir norm olarak araştırdığı ve tanımladığı dengeye dönememişti. Baudrillard’a göre, liberal demokratik uylaşım ve insan hakları ve eşitlik arayışı, sembolik düzen için 1930’lar ve 1940’ların totaliter rejimlerinden daha tehlikeli ve pratikte daha teröristtir. Baudrillard’ın özgül milenyumculuk çeşitlemesinin kavranmasını bu derece güç kılan, her şeyden önce bu konumdu; çünkü Baudrillard, Aydınlanma projesine tapınmaya direnen birkaç kişiden biridir. Modem Batı kültürü, boş inancın bilim tarafından yavaş yavaş yok edilişini kutlamak yerine, bilimin yeni radikal ve özyıkıcı “bütüncül” boşinançlarına neden olur(TE: 100). Kusursuz denetime, ölümün, kötülüğün ve radikal ötekiliğin yok edilişine Batılı yönelimin paradoksu, bunun üçüncü düzen içinde kışkırttığı bir “emsalsiz patoloji”ydi: Bir yandan “aşırı koruma, üst kodlama, üst yönetim” vb.’nin içepatlaması (TE: 62) ve diğer yandan liberalleşmenin dışapatlaması (TE: 167 ve TE: 107 vd.) yoluyla. Sanki karmaşık karşıt hareket, Durkheim’ın zıt yönelimlerinin ikisini de aynı zamanda bütün eşiklerin ötesinde birleştirmişti: Bir yandan, özellikle bireyin kendisi üzerindeki daha büyük totaliter denetimi (ve yazgıcılığı) ve diğer yandan, normların ötesinde (anomi) sistemin kendisi içinde (anomali) düzensizleşme.

Baudrillard’ın yanlış değerlendirildiği yer, muhtemelen şurasıydı: Bu “emsalsiz patoloji”, toplumsal bağışıklık sistemine ilişkin genel bir çöküntü üretmez. Biyolojik süreçle kıyaslanabilir biçimde, bağışıklık sisteminin kendisi nihayetinde (muhtemelen emsalsiz bir aşamada bile olsa) güçlendirilir. Büyük bir yıkıma uğratılmış olanlar, kesinlikle daha yüksek öldürücülük tarzları ile temas kuran toplumlar ve kültürlerdir (ancak bu emsalsiz değildir). Gerçekten de Baudrillard, kendilerini hala başka ilkelerle örgütlerken, göstergesel kültür ve teknoloji ile oynayan Japon toplumununki gibi durumların farkına varmıştı (bkz. TE: 143) Durkheim’ın Japonya konusundaki konumuna tuhaf biçimde benzer bir konum (Durkheim 1982: 118). Baudrillard, en kötü durum senaryosunu burada keşfetmedi. Aşırı fenomenlere doğru değişimin (Marcuse’nin önerdiği) bastırıcı hoşgörüye benzer süreç vasıtasıyla denetlenme tarzını da muhtemelen hafife aldı. Burada bir kez daha onun düşüncesini kavramak hiç de kolay değildi. Bu yüzden insan haklan hareketiyle ya da feminist hareketle alay ettiği için, bazen ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla suçlandı. Baudrillard, aşırı sağda mıdır? Eleştirmenleri, ortaya çıkarmakta güçlük çekmediler. (Baudrillard’ın Le Pen üzerine söyleşisi, İngilizce olarak New Political Science 1989: 238’de yer alır: “bu, otantik faşizm değil... Mit yok... düzen adına ve yürürlükteki düzensizliğe karşı uygulanan yalnızca çıplak öldürücülük, şiddet”.) Irkçılık ve cinsiyet ayrımcılığının modern fenomenler radikal ötekini yok etme projesinin fenomenleri olarak görünmeleri, Aydınlanma projesi ve onun kültürel evrensellik ve homojenlik girişimi içindedir; “öteki, öteki olarak kaldığı sürece, ırkçılık ortaya çıkmaz” (TE: 129). Burada Baudrillard tutarlıydı: Demokratik biçimler, “bir holokostun yaptığından daha kesin biçimde” (CMU: 61) Öteki’nin yok edilmesi süreci içindedir. Bu yüzden paradoksal bir sonuca ulaşırız: Çağdaş faşizm zayıftır, ancak egemen kültürün mevcut evresi (kusursuz cinayet), öldürücü faşizmden daha etkin biçimde yıkıcıdır.

Bu, Baudrillard’a göre kesinlikle tek etkin antiırkçılık ve anticinsiyet ayrımcılığı alanı iken, Baudrillard’ın ırkçılığı ve cinsiyet ayrımcılığı olarak okundu. Baudrillard’ın projesi, Aydınlanma’nın kusursuz cinayetinin tersinimidir: Dünyayı Baudrillard’ın bulduğundan daha gizemli, daha muammalı kılmak, radikal başkalık duygusunu Öteki’ne iade etmek. Baudrillard’ın konumunun tehlikesi açıktı: Kesin, sıradan olmayan bir reaksiyon olarak yanlış okunabilirdi. Ancak hareketinin mantığı, amansızdır: Yürürlükteki özsömürü terörizmi, bir salt kölelik biçiminden daha kötüdür. “İnsanın kendi kendisindense, başka biri tarafından denetlenmesi... bastırılması, sömürülmesi, hırpalanması ve manipüle edilmesi daha iyidir” (İE: 167). Neredeyse bütün feminist okurlar, doğrudan doğruya Baudrillard’ın bir protofaşist şovenist olduğu yanıtını verme eğilimindeydiler (Goshom önemli bir istisnadır, Kellner 1994 içinde). Bu eleştiriler, basitçe Baudrillard’ın konumunu dikkate almayı başaramadı: Bütün bir kullanım değeri ve değişim değeri teorisi, kapitalizmin kültürel önvarsayımları içinde yakalanır: Baudrillard’a göre Marx yeterince radikal değildi. (Baudrillard’ın faşizm ile ilişkisi, bu noktada onun ne kadar radikal olduğunu ortaya koyar: “derin, irrasyonel, çılgın bir direniş... daha kötü bir şeye karşı bir direniş olmasaydı, bu muazzam enerjiyi kullanmamış olurdu. Faşizmin zulmü, terörü, bu öteki terör düzeyindedir...” (SS: 48); ve Foucault’vu Unutmak''taki tezleri kayda değerdir (FF: 62): “Faşizmin politikası, bir ölüm estetiğidir. Zaten bir nostalji çılgınlığı görünümüne sahip bir estetiktir”; ve “o zamandan beri bu görünüme sahip her şey faşizm tarafından esinlenmiş olmalı” (FF: 62). Başka yerlerde olduğu gibi, eleştirmenler alaycı ifadelerini fazlasıyla erken fırlattılar ve hedeflerini tutturamadılar. Baudrillard’ın sembolik değiştokuştaki konumu ve reaksiyoner “nostaljik çılgınlıkları” arasındaki özgül fark değinilmeden kaldı.

Baudrillard’ın meydan okuyuşu, töze olduğu kadar, teorileştirme tarzınaydı ve birtakım potansiyel karşıt meydan okumalara karşı kırılgandı. Muhtemelen en önemli meydan okuması, sembolik değiştokuş teorisineydi (Lyotard tarafından geliştirilen bir Baudrillard eleştirisi hattı). Bir düzeyde, Baudrillard’ın sembolik değiştokuş nosyonunun ve geliştirdiği bu kültürel biçimin bütün görünüşlerinin, kendisinin antropolog ya da tarihçi gibi hazırladığı eserlerde bir temele sahip olmadığı basitçe doğrudur: Eserleri, sosyolojiye olduğu kadar, antropolojiye de bir meydan okumadır. Onun bu biçime ilişkin çözümlemesi, açıkça bütün yapısalcı ve işlevselci antropolojiye karşı çalışır ve dayanağını Bataille ve Caillois gibi marjinal yazarlarda bulur. Yine de mesele bundan daha karmaşıktır, çünkü Bataille ve Caillois, Mauss’un armağan teorisine olan borçlarını kabul etmişlerdi ve Mauss, kendi teorisinin çerçevesinin Durkheimci olduğunu itiraf etmişti. Sanki Mauss’dan sonra Durkheimcılığın iki yönü, biri akrabalık ve kültürel yapıyı, diğeri kaynaşma ve sembolik değiştokuşu incelemek üzere ayrılmış gibidir: İkisi de Comte ve Durkheim’daki kökenlerini bastırmışlar, ancak Saint-Simon’daki ortak kaynaklarından türettikleri (Marx’la paralel) milenyumcu mantığı korumuşlardır. Bu yüzden, Baudrillard’ın alanı ne kadar kozmopolit, küresel, evrensel olursa olsun, bu teorik çerçevenin ortak yapısı üzerine özgül bir çeşitleme (Kafka’dan: Kıyamet gerçekleşti) sunsa bile, asla gerçekten ondan kaçmadığı söylenebilir. Bu esasen kaçınılmaz evrimci çerçeveyi benimsemenin sonuçları hesaplanamaz; ancak bu Batılı sosyal bilimlerde ortak çerçevedir ve bu yüzden bu (en derin) düzeyde Baudrillard, yine özgül bir kültürel formasyon içinde Marx’ın tuzağa düştüğü gibi tuzağa düşer. Sosyolojik üç hal yasası üzerine hala bir çeşitleme midir bu?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe