Istırap (Dukkha) Ve Yaşamın Üç Özelliği

İlhan Güngören


Buda, «Sevgili öğrencilerim,» demiş. «Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya bir yaşamdan ötekine sürdürdüğünüz bu pek uzun yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mı daha çoktur?... Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, oğlunuzu, kızınızı yitirmek, yakınlarınızı yitirmek, malınızı, mülkünüzü yitirmek... Bu uzun yolculukta bütün bu acılara katlandınız. Sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edemediğiniz, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamadığınız için dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız..

Buda bir hastalık saydığı ıstırap ve ıstırabın dışa vuran belirtilerini anlatmak için Dukkha sözcüğünü kullanıyordu, dukkha başka dillerde tek bir sözcükle karşılıklandırılmayacak kadar geniş kapsamlı bir sözcük... Istırap, üzüntü, tasa, keder, kötülük, ister maddesel, ister ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki gibi pek çok sayıda olumsuz ruh durumunu karşılayan bir sözcük. Sukha (hoş, zevkli) sözcüğünün anlam karşıtı. Sukha sözcüğünün kapsam alanı dışında kalan bütün durumları içine alıyor. (11) Bir yandan da ıstırabın kaçınılmazlığını, ıstıraptan korunmasızlığımızı da belirten bir sözcük.

Buda «Kardeşlerim yaşamdaki en temel gerçek ıstıraptır. Doğum ıstırapla olur; yaşlanma ıstıraptır, hastalık, ölüm, ıstıraptır. İstemediğiniz, tiksindiğiniz şeylerden kurtulamamak, sevdiğiniz, istediğiniz şeylere sahip olamamak ya da onları yitirmek ıstıraptır..M12) dediği zaman kuşkusuz hiç kimsenin bilmediği bir şey söylemiş olmuyordu. İnsanların yanılgısı, cahilliği burada değil. Istırabın varlığından haberi olmayan tek bir insan yok bu dünyada. Buda'nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız... Herkes yaşamda ıstırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler de olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi, umudu içinde ıstıraba katlanma gücünü bulabiliyor. Buda'nın gözlerimizi açmaya çalıştığı yanılgı işte burada... Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabı dengelemesi ve ıstıraba katlanma gücü vermesi bir yana, ıstırabın asıl ne•deni. asıl sorumlusunun bunlar olduğunu göstermeye, gözlerimizin önüne sermeye çalışıyordu. Zevk ve hazzın bittiği anda ıstırap başlıyor. «Zevk ve hazzın kaynağı olan şeyi elde edememe ya da yitirme ya da onu elde etme, yitirmeme, sürekli elde tutma isteği» acılarımızın, üzüntülerimizin asıl nedeni, asıl sorumlusu bunlar değil mi? Acı ve üzüntüden kurtulmak için izlediğimiz yol bizi haz ve zevke götürecek yerde gerisin geri acı ve üzüntüye getiriyor.

Buda diyordu ki: «Bir şey var ki hiç bir ermişin hiç bir brahman ne Mara ne de Tanrı Brahma'nın onların oluşumunu engellemeye gücü yetemez. Nedir bu beş şey? Yaşlananın ihtiyarlamaması; hastalığa yakalananın hastalıktan etkilenmemesi; ölümlü olanın ölmemesi; çürüyüp çözüşecek olanın, çürüyüp çözüşmemesi; geçici olanın geçip gitmemesi. Böyle bir şeyi hiç bir ermiş, hiç bir brahman ne Mara, ne de Tanrı Brahma başarabilir.»(13)

Buda yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten geldiğini anlatmaya çalışıyordu. Buda diyordu ki: «Sevdiğimiz yanımızdan ayırmak istemediğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.»

Bir kez Buda'nın ölüme çare bulduğunu duyan acıklı bir ana kucağında ölü yavrusuyla koşup Buda'ya gelmiş çocuğa yeniden can vermesi için yalvarmış, Buda kadına dileğini yerine getirebilmek için hiç ölüm acısı görmemiş bir evden hardal tohumları bulup getirmesi gerektiğini söylemiş. Kadın umutla koşup gitmiş, ev ev dolaşmış ama bütün çabaları boşa çıkmış, ölüm acısı görmemiş bir ev bulamamış, sonunda yenilmiş bitik Buda'ya geri gelmiş;

 

Bacım! demiş Buda,

Kimsenin bulamadığını aratmakla,

Acı bir ilâç verdim sana.

Dün sevgili yavrun kucağında, ölüm uykusunda,

Dayanılmaz bir acı içindeydin,

Bu gün öğrendin,

Tatmayan yok bu acıyı dünyada,

Herkesle paylaşınca,

Katlanması kolaylaşır acıya. (14)

 

Bir başka kez bir ana yitirdiği kızının ardından Civa! Civa! (Canım! Canım!) diye bağıra bağıra ağlıyor muş. Buda kadına demiş ki: «Burada, ölülerin yakıldığı bu yerde hepsi, Canım (Civa) diye nazlandırılan seksen dört bin genç kız yakıldı, senin ardından ağladığın bunlardan acaba hangisi?»)

Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle bağımlı ve bağlantılı olan üç özelliğini iyice içimize sindirmemiz gerektiğinde diretiyordu. Bu üç özelliği dukkha, anikka ve anatman sözcükleriyle dile getirmişti. Anikka sözcüğüyle anlatmak istediği şey, bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şeyin değişimden, çözüşüp dağılmaktan kendini kurtaramayacağı, anatman sözcüğüyle anlatmak istediğiyse hiç bir şeyin, bileşik olmayan şeylerin bile öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamayacağıydı.

Doğrusunu söylemek gerekirse her şeyin sürekli bir oluşum, değişim içinde olduğu, her şeyin geçici olduğu söylendiği zaman da pek yeni bir şey söylenmiş olmuyor. Herkes biliyor bunun böyle olduğunu, arada bir bu gerçeği yinelemekten de geri durmuyor. Yanılgı burada, bu gerçeği bilmemekte değil. Yanılgı değişim içinde olan ,geçici olan şeylere sanki hiç, hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geliyor. Oysa elde etmeyi istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor. Koşullar da değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz. Sonunda elde etmek istediğimiz şeyle, eğer elde etmeyi başarırsak, elde ettiğimiz şey aynı şey olmuyor.

Şarabın ilk kadehinin tadıyla ikincinin, hele üçüncünün, dördüncünün tadı aynı mıdır? İlk kadehteki tadı bulmak için sürekli şarap içen kimseyi bekleyen haz ve zevk değil, hem bedensel, hem ruhsal ıstıraptır. Burada, arada değişen kuşkusuz şarap değil ama bizim şaraba karşı olan ruhsal ve bedensel tepkimiz.

Kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevk, dışımızda olan şeylere bağımlı olan mutluluk geçicidir ve içlerinde ıstırabın tohumlarını taşır. Haz ve zevkin kaynağı saydığımız şeyleri elimizde tuttuğumuz sürece haz ve zevk vardır. Böyle bile değil... Onları elimizde sürekli olarak tutabilmiş de olsak ya haz ve zevkin kaynağı saydığımız şeyler değişeceğinden ya da onlardan haz ve zevk alan bizim onlara karşı, gerek doygunluktan, gerek kanıksamaktan, bıkkınlıktan ötürü tepkimiz değişeceğinden bize önceleri öylesine haz ve zevk veren şeyler ya eskisi gibi ya da hiç zevk vermemeye başlayacaktır. Mutluluğu haz ve zevkle ararken bulduğumuz şey sabırsızlıktan, elde edememek, ya da kaçırmak, yitirmek kaygusundan kuşkudan, başarmak için verilen savaştan, iç kavgadan kaynaklanan huzursuzluk, ıstıraptır. Avucundaki suyu daha sıkı sıkı saklamak için yumruğunu sıkan adamın nasıl su parmaklarının arasından akıp giderse, haz ve zevke sıkı sıkı sarılmak isteyen kimse de yakaladığı şeyin ıstırap olduğunu görüp şaşıp kalır.(16) Haz ve zevki parayla satın alınabilecek bir şey sananlar para peşinde koşarlarken katlandıkları binbir kaygı, binbir üzüntü içinde haz ve zevk duyabilme gücünü bile kurulup yitirirler.

Buda'nm amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermek değildi. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde, gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamak için gözlerimizi açmaya çalışıyordu. Buda'nm karşı çıktığı şey yaşam değil onun yaşamış biçimiydi. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de başka şeyler, verebileceği kadarını değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden geldiğini anlatmak çabası içindeydi. İsteklerden, tutkulardan kendimizi kurtarmayı önerdiği zaman yaşamdan çok kez gerçekleşmesi olanaksız ya da olanak içinde olsa bile katlanılacak acılara, üzüntülere değmeyecek şeyler umduğumuzu görmemize yarayacak içgörüyü kazandırmayı amaçlıyordu. Uğrunda çok şeyler vermeyi, çok şeylere katlanmayı göze aldığımız bir isteğimizi gerçekleştirdiğimiz zaman bile, isteğimizin önemini yitirmesiyle birlikte gelen düşkırıklığının kaçınılmazlığını anlamamızı sağlayacak bir içgörü...

Kötü olan yaşam değil ona akılsızca, arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğimden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. Mrs. Rhys Davis in dediği gibi «Yüzeysel değil de derinlemesine bakılacak olursa, karşı çıkmak şöyle dursun, bütün inançlar içinde yaşama en çok değer verenin Budizm öğretisi olduğu görülecektir.»(17) Akıp giden yaşamla birlikte karşı kokmadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek ,dönüşü olmayan bir akış içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir anının bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir. Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir.

Buda kurtuluşu yalnız gözünü açabilenlere, kendilerini yanılgıdan .yanılsamalardan kurtarıp iç varlığını da dünyayı da gerçek boyutları içinde, gerçek böylesiliğiyle görebilenlere vaat ediyordu. Bt:da'nın öğretisinde ne bir inanca, bir dogmaya bağlanmakla, ne herhangi bir güçten, kurtarıcıdan yardım umarak varılabilecek bir kurtuluş yoktu. Kurtuluşa götüren tek yol gerçeğin bilmişinden geçen yoldu. Kurtuluş yalnız kendilerini yanılgıdan kurtarabilenlere açıktı. Budizm'de kurtuluşa temiz kalpli olanlar, inançla öğretiyi benimseyenler değil, ancak uyanıp aydınlanarak gerçeğin bilgisini elde edenler erişebilir. Buda'nın yaşam öyküsünden biliyoruz, Buda ve öğretisine olan büyük bağlılığı .ve inancı Ananda'yı kurtuluşa eriştirmeye yetmemişti.(18)

Yaşamın gerçekçi değerlendirilişi ıstıraptan kaçıp kurtulma olanağı olmadığını gösteriyorsa o zaman tutumumuzu değiştirmekten, kaçmaya çalışacak yerde yüreklilikle, pek gözlülükle yaşamı göğüslemekten, ıstırabın nedenlerini bulup ortadan kaldırmaya çalışmaktan başka bir seçenek kalmıyor ortada. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz ıstırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mı? Budizm olduğunu savunuyor. Bu an ve burası!.. Tekerleğin ortasındaki dingil nasıl tekerlek ne kadar hızlı dönerse dönsün hiç kıpırdamadan olduğu yerde durup duruyorsa, nasıl tayfunun ortalık yerinde rüzgâr almayan durgun bir göbek varsa, bu anda ve burada da hiç yerinden oynamadan hep olduğu yerde kalan yaşamın ağırlık merkezi var. Bu an da, burada, bir andan öte' kine, sürekli şimdide yaşamasını becerebilen kimse orada geçmişin pişmanlıklarından, geleceğin getirebileceklerinin kaygılarından korunabileceği, yaşamın selinin çevrintisine, burgacına kapılıp boğulmasını önleyip su yüzünde kalmasını sağlayacak bir can simidi bulabilir. (19)

Istırabın asıl nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı da besleyip kışkırtan «ben» den başka birisi olmadığını görüyoruz. Ben’in içinde olmadığı bir sorun, bir ıstırap türü bulabilirmisiniz, kaygılarımızın, tasalarımızın, sıkıntılarımızın altında yatan, ardında gizlenen hep «ben» dir. Ben’im güvenim. «ben»im görevim, «ben»im sorumluluğum, «ben»im başarım, «ben»im başarısızlığım, «ben»im ünüm, «ben»im şerefim, «ben»im karım, «ben»im çocuğum, «ben»im param, «ben»im malım. «ben»im isteklerim, heveslerim... «ben»im öldükten sonra ne olacağım, «ben»im yaşama, öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım... Ben, ben ben... öyleyse ben kimim? yanıt kolayca dilimize geliveriyor.» «Ben» görenim, «.ben» işitenim^ düşünen, nefes' alanım.» Ama soruyu ters yüz edip bu kere «.gören kim, işiten kim, düşünen, nefes alan kim?» diye soracak olsak bu kez alacağımız yanıt kuşkusuz, «Ben,» olacak. O zaman da bilinmezin çözümünü bu yolla sağlayamayacağımız kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Buda Benares'te verdiği ikinci vaazında insan varlığının bir ruhu içerip içermediğini araştırırken bir yandan da bir «ben»i içermiş olup olmadığını araştırıyordu. (20) Daha doğrusu insan varlığında geçici olmayan, değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. «Ben» insanın gövdesinde <rupa» olamaz. Bu gövde doğar, büyür, kendi kendini yeniler, yaşlanır, ölür, çözüşür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse hatta kafasından yaralansa da beyninin büyük bir bölümü çalışmaz duruma düşse de «ben» ne azalır ne de küçülür. Öyleyse «ben» insanın gövdesinde olamaz. «Ben» duygularımız, coşkularımızda da (vedana) olamaz. Çünkü duygularımız, coşkularımız değişir, gene de «ben» olduğu gibi kalır. «Ben» duyu organlarımızdan gelen algılarımızda da (sanna) olamaz. Çünkü duyu organlarımızda olan bozukluklar «ben» de bir etki yapmaz. Gözümüz görmese, kulağımız işitmese de «ben» değişikliğe uğratmaz, «ben» önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimizde de (sankhara) olamaz. Bunlarda sürekli oluşum, değişim içinde olan şeylerdir. Ayırt edici bilincimizde de (vicnana) olamaz. Sarhoşluk ya da bir hastalık sonucu bilincimiz saydamlığını yitirse ya da herhangi bir nedenle belleğimiz bozulsa ya da yok olsa, aklımızı yitirsek gene de «ben»lik yok olmaz. (21) Bu beş kümede toplanabilen bedensel ve ruhsal varlığımız (khanda; Skr: Skhanda) yani gövdemiz (rupa), duygu ve coşkularımız (vedana), duyu organlarımızdan gelen algılarımız (sanna), önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış olan eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz (sankhara), ayırt edici bilincimizin (vicnana) bir araya gelmiş olmasından da «ben» oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiç birisi «ben»i içermiyorsa beşinin bir araya gelmesi de «ben»i oluşturamaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor: Ad... Ben'e verilen özel ad...

Ben konusunda Buda'nın görüşlerinin en duru en saydam biçimde açıklanışını Buda'nın yaşadığı dönemden çok daha ileri bir çağda yazılmış olan (olasılıkla İÖ I yy.) Milinda Panha (Kral Milinda'nın sorulan) adlı yapıtta buluyoruz. Bu kitap İskender İmparatorluğunun parçalanmasından sonra kurulmuş krallıklardan biri olan ve kabaca bu günkü Afganistan'la Hindistan'ın Kuzeybatı bölümünü içine alan Baktriya'da Yavanoslar'ın yani Yunanlıların kralı Milinda'mn (Menandre) sorularına Budist bilge Nagasena' nın verdiği yanıtlardan oluşuyor. Kitabın «bensin niteliğine açıklık getiren bir bölümü şöyle:

Kral Milinda bilge Nagasana'ya seslenmiş

«Ustam kimsin, adını söyler misin?

«Bana Nagasena diyorlar büyük kralım, ama Nagasena yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten başka bir şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük .içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden başka bir şey değil.

Bu sözlere Kral Milinda şöyle karşılık vermiş:

«Pekala öyleyse... Burada bulunan Beş Yüz Yavanna (Yunanlı) ve seksen bin derviş Nagasena'nın böyle bir kimse yok dediğine bir kimliğinin, benliğinin olmadığını söylediğine tanık olsun. Bu sözleri onaylayabilir misiniz.»

Sonra sözlerini şöyle sürdürmüş: «Eğer böyle bir kimse yoksa, gereksinmelerinizi karşılayan, size giyecek, yiyecek, barınak ve hastalara ilâç sağlayan kivi? Bunlardan yararlanan kim? Erdemli bir yaşam sürdüren kim? Kendini yetkinleştirmeye çalışan kim? Ermişlik yolunda yürüyüp, ermişliğin meyvelerim toplayan kim?... Çalan kim? Zevk ve eğlence içinde yaşayan kim? Yalan söyleyen kim? İçen kim? Beş büyük günahı işleyen kim? Öyleyse ne iyilik ne kötülük var, ne de bir sorumlu var, ne iyi ne kötü, ne soylu ne de aşağılık eylemlerin bir edeni yapanı var. Bu eylemler bir ödülü de bir cezayı da hak ettirmiyor. Biri seni öldürmüş olsa bir kimseyi öldürmüş sayılmıyor.»

«Nagasena bu saçlar mıdır?»

«Hayır büyük kral.»

«Bu tırnaklar, bu dişler, bu deri, bu et ve

kemikler mi Nagasena'dır?»

«Hayır büyük kral.»

«Ad ve beden mi (nama rupa) Nagasena'dır?»

«Hayır büyük kral.»

«Öyleyse duygu ve coşkular mı Nagasena'dtr»

«Hayır büyük kral

«Yoksa duyulardan gelen algılar, düşünce karar ve eylemlerle biçimlenmiş eğilimler, karakter özellikleri mi ya da ayırt edici bilinç mı Nagasena'dır?» «hayır büyük kral

«Ya da ad ve beden ,duygu ve coşkular, duyulardan gelen algılar, düşünceler, kararlar, eylemlerle biçimlenmiş eğilimler, karakter özellikleri ve ayırt edici bilincin hepsinin bir araya gelmesinden oluşan bütünlük mü Negasena?»

«Hayır büyük kral,

«Acaba ad ve bedenin duygu ve coşkuların, algıların düşünce karar ve eylemlerle biçim almış eğilimlerin, karakter özelliklerinin, ayırt edici bilmem dışında bir Negasena var mıdır?» «Hayır büyük kral

«Ustam hangi yönden araştırıp soruştursam Nagasena' yi bulamıyorum. Boş bir söz... işte Nagasena bu. Öyleyse Nagasena olan ne? Nagasena yoktur dediğin zaman doğru söylemiyorsun ,yalan söylüyorsun.

Bunun üzerine bilge Nagasena kral Milinda'ya şöyle karşılık vermiş:

«Büyük kralım kuşkusuz siz krallık yaşamının rahatına alışıksınız. Bu öğle sıcağında buraya yürüyerek gelmiş olamazsınız. Kızgın kumlar, sivri taslar üzerinde yürümek ayaklarınızı acun, beden yorgunluğu zihninizi de etkiler, keyfinizi kaçırmış olabilirdi. Buraya yürüyerek mi yoksa arabayla mı geldiniz?»

«Yürüyerek gelmedim, arabayla geldim.» «Arabayla geldinizse bana arabanın tanımım yapar mısınız? Arabanın ne olduğunu açıklar mısınız? Araba dingil midir? Araba tekerlek midir? Araba ok mudur? Sandık mıdır? Kollar mıdır? Araba bütün bunların bir araya getirilmiş olmasından daha fazla bir şey midir? Yoksa bunların dışında olan bir şey midir? Görüyorsunuz ya büyük kralım hangi yönden araştırıp soruştursam arabayı bulamıyorum. Boş bir sözcük... işte araba dediğin bu, büyük kralım. Öyleyse araba olan ne? Doğru söylemiyorsun, yalan söylüyorsun. Araba diye bir şey yok. Sen ki bütün Hindistan'ın kralısın kimden korkuyorsun da doğru söylemiyorsun? İşte beş yüz Yavanna (Yunanlı) ve seksen bin derviş tanık olsun kral Milinda arabayla geldim dedi. Eğer arabayla geldinse arabayı tanımla dedim. Arabanın tanımını yapamıyor. Böyle bir şeyi onaylayabilir misiniz?

Beş yüz Yavanna (Yunanlı) ve dervişler onaylamadıklarını belli eden sesler çıkarıyorlarmış.

«Haydi büyük kralım konuş bakalım.»

Gerçek olmayan bir şey söylemedim sayın Nagasena. Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten başka bir şeye yaramayan bir deyim, bir sözcükten başka bir şey değil.»

Gerçekten büyük kralım arabayı iyi biliyorsunuz. Orada da beş katışmaç var. Benimde saçlarım, derim, kemiklerim ad ve bedenim, duygu ve coşkularım, algılarım önceki düşünce karar ve eylemlerimle biçim almış eğilimlerim, karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adı veriliyor. Ama kimlik, tam anlamıyla kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir ebemden, bir özneden söz ediliyor.(22)

Milinda Panha'nm Buda'dan beş yüz yıl kadar sonra Hindistan'ın Kuzeybatı bölümünde yazıldığı kesin ama eldeki metin Seylan'da bir manastırda bulunmuştur .Pali diliyle yazılmış olan bu metin Güney Budizm’inin kutsal kitaplarından sayılır.

Bu parçada bilge Nagasena'nm ağzından izlediğimiz Milinda Panha'nm öğretisinin Buda'nın anatta (Skr:anatman) öğretisinin, asıl öğretiden sapmayan doğru bir yorumu olduğunu Buda'ya maledilen şu sözler kanıtlamaya yeter sanıyorum: «Ne ben'in, ne de ben'e ilişkin kalıcı' bir şeyin varlığından söz edebilir.» «Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez, öncesizden sonsuza değişmeden kalan bir benliğim var, savında bulunanların görüşü, ancak tam anlamıyla budala olanların görüşü olabilir.»(2Z) «Ben düşüncesini yoketmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmeliyiz.»(24)

Buda'nın görüşüne göre ben, insanın hem bedensel, hem ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin, beş katışmacın bir arada ve birlikte, sürekli bir akış, sürekli bir değişim içinde oluşunun ortaya çıkardığı bir görüngü (fenomen), bir olgu, insanın kendisini çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme, bir ölçüde girişkenlik geliştirmiş olma durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan başka bir şey değil.

Tıpkı sinemada resimlerin belirli bir hızla arka arkaya yansıtılmasından bir göz aldanması olarak, gerçekte bir resim selinden başka bir şey olmayan bir hareket yanılsamasının oluşması gibi bir şey. (25)

Ayırt edici bilinç işe karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ayırt edici bilinç sözünün üstüne basıyorum. Çünkü bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü birden kavrama olanağı da var. Aslında gövdem de öteki maddesel şeyler gibi bir nesneden başka br şey değil. Gövdemi ayırt edici bilincim «benim», diye ayırt etmedikçe de o gövdenin benim olması doğrudan doğruya dünyanın, olayların düzenine etkin bir nitelik sayılamaz. Ama bir kere bu ayırtma olunca «ben» azgın bir sarmaşık gibi büyüyüp gelişip bütün varlığımızı sarıyor. Ondan sonra tüm sorunumuz ben'in bitmez tükenmez istekleri, tutkuları, kuşkuları, kurguları, korkularıyla uğraşıp didinmek, durmadan onu büyütüp geliştirmek. Böylelikle de bütün yanılgılar benlik yanılgısının çevresinde üreyip çoğalıyor.

Budizm'in ben'i yokumsayan bu görüşlerinin çağdaş felsefe ve öncü ruhbilimin bazı seçkin temsilcilerince de paylaşıldığını burada belirtmeyi gerekli görüyorum. (26) Böylelikle belki bu görüşlerin yalnızca insanlığın düşünce tarihinin çok gerilerde kalmış bir kaç ilginç yaprağından daha önemli bir şey olmadığı gibi bir sanı önlenmiş olabilir.

Ben'in var olma duyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sınırını aştığına inanılan uzantısına verilen ad'sa ruhtur. Budizm'le ilgili metinlerde ruh kavramına tam olarak karşılık olabilecek bir sözcük yok. Bu anlama yaklaşık üç sözcüğe rastlıyoruz: cıva: can; Atta (Skr: Atman): Özvarlık; satva: Varlık. Bu sözler içinde kuşkusuz ruh kavramına en yakın olanı Atta (Atman). Oysa öğretinin adı anatta (atlatman). Anlamı Atman yok. Adından da anlaşıldığı gibi bu öğreti Atman'ın varlığını yadsıyor. Upanişad'ların, var olan her şeyin evrenle paylaştıkları ölmez, bileşmez, bozulmaz, değişmez bir kendiliği, bir Özvarlığı, Atmanı içerdiği öğretisine kesinlikle karşı çıkan bir görüş var burada. Budizm üstüne incelemeler yapmış bazı araştırmacılar Budizm'in bütün bütün Atman öğretisini yadsımadığını, karşı çıktığı şeyin Atman'ın kişileştirilmiş, bir tür kişisel ruha dönüştürülmüş biçimi olan Civatman(21) olduğunu savunuyorlar.(28) Bu" görüş Mahayana Budizm'i bakanından doğru olsa bile, konunun tartışma götürmeyecek yanı Budizm' in aslı gelenekten saptırılmış mezheplerinde bile Upanişnad’lann Atman doktriniyle tıpatıp özdeşleyebileceğimiz bir düşünceye rastlamıyoruz. Budizm'de Atman yadsınmış, Brahman'dansa hiç söz edilmemiştir.(29) Buda'nın anatta (anatman) öğretisinin özü, ben  ruh yanılgısını sergilemek, gözlerimizi bu gerçeğe açmak, bizi uyandırmaktır. Bir kez ben  ruh yanılgısı oluştu mu nasıl arsız, yapışkan bir sarmaşık gibi bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği dört bir yandan engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrasıyla ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor...

Budizm’i inceleme konusu yapmış yazarlardan pek çoğu Buda'nın yaşama karşı çıktığından söz ederler.(30) Bana kalırsa Buda'nın karşı çıktığı şey bir yaşamla yetinmeyen öldükten sonra da şu biçimde, bu biçimde yaşamı sürdürmek isteyen, kökünü ben • ruh yanılgısından alan yaşama duyumsuzluğuydu. Buda'nın yaşama karşı olmadığının en açık kanıtı bir kimsenin kendi kendini öldürmesini onaylamaması bu gibi davranışların yanım tutmamasıydı. Oysa Catmzm'de ve Şivaizm'de bu gibi uygulamalar isteklendirilmiştir.(31)

Budizmin ben yanılgısını somutlaştırmak için kullandığı iki benzeti var: Akarsu ve ateş... Bu iki benzetiyi de Budizm, Buda'nın çağında yaşamış Yunan filozofu Heraklitus'la. paylaşıyor. «Akar suya iki kez ayağınızı sokamazsınız» ya da «Her bileşik şey ateştir,» sözleri Heraklitus'ın ünlü özdeyişleri... Bu gün akan ırmağın suyundan yarına bir damla bile kalmayacağı çok açık bir gerçek ama Budizm'in öğretisini en güzel simgeleyen benzeti kuşkusuz durmadan kendi kendini tüketen, varı yoka dönüştüren ateştir. Buda'da ateş vaazında, (32) «Her şey, her varlık ateştir,» dememiş miydi? İnsanın geçici varlığına bilmem bir fitilin ucunda yanan alevden daha uygun bir simge bulunabilir mi? Hep ayni kalıyormuş, hiç değişmiyormuş gibi sürdürdüğü görüntünün ardında sürekli devinim içinde durmadan hem yağını hem fitilini, yani kendini tüketen bir küçük alev...

Milinda Panha'nı başka bir yerinde bilge Nagasena, kral Milinda'ya soruyor:

«Birisi bir kandil yaksa, büyük kral ,o kandil bütün gece yanar mı? Evet büyük kral bütün gece yanar. Gecenin birinci bölümünde yanan fitille, gece yarısı yanan fitil, sonra sabaha karşı yanan fitil aynı mıdır? Hayır büyük kral, öyleyse gecenin birinci bölümünde, gece yarısı, sonra sabaha karşı yanan alev, alevin verdiği ışık başka başka ışıklar mıdır? Hayır büyük kral. Fitiller değişir ama alev hep aynı yağdan hep aynı kaynaktan beslenir. Tıpkı bunun gibi büyük kralım varoluş zinciri böyle halkalanıyor. Biri doğar, biri ölür. öncesizden sonsuza bu böyle sürer gider. Bunun gibi doğan ne ölendir, ne de bütün bütün ondan değişik, başka bir şeydir.(33)

Buda bu kadar dirençle ben ruh'u yadsıdığına göre acaba ne gibi bir kurtuluş vaad ediyordu? «Denizlerin tadı nasıl hep tuzun tadıysa benim öğretimin de tek bir tadı var. O da kurtuluşun tadıdır dediği zaman kurtuluştan amacı neydi?

Kuşkusuz Buda'nın amacı ben'i kurtarmak değil, silmek yoketmekti. Ben'i kurtarmaya değil bizi ben'den kurtarmaya çalışıyordu. Ölüme çare bulduğunu savladığı zaman kuşkusuz amacı ben'i öldürmekti. Ben ölsün ki başkaca ölecek, ölümden sakınacak bir şey kalmasın. Ölümsüzlüğe erişebilmek için tek bir yol olduğunu anlatmak istiyordu. Öncesizden sonsuza uzayıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, kendimizi kandilin fitiliyle değil, yağıyla özdeşlemek, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizle, bizim ciğerlerimizle nefes alıp verdiğinin, bizim bu evrensel yaşam gücünün kendini açığa vurabilmesi için bir kalıp oluşturduğumuzun bilincine erişmek.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org