İnsani Değerlerin Oluşumu

Mehmet İhsan Darende


İnsan, bir değerler sistemidir. Çevresindeki her şey, insan için bir değer ifade eder. İnsan için değere sahip olan, sadece madde değildir. Duygu ve düşünceler, yargılar, kurallar, madde üstü varlıklar da insan için belli bir değere sahiptir İnsan bu maddi ve madde dışı varlık ve olgulara değer atfederken, sürekli olarak etkileşim içinde olduğu yakın ve uzak çevresindeki verileri esas alır, bu verileri akıl süzgecinden geçirir, kimisini kabul eder, kimisini değiştirir, geliştirir.

Ancak her durumda, çevresinde oluşan değerler sistemi ile sürekli bir etkileşim halindedir.

Öte yandan insan, diğer canlılardan farklı olarak, parçası olduğu tabiatı dönüştürme imkanına sahiptir. İnsan, sadece tabiata uyum sağlamakla kalmaz; gelişimi düzenleyen yasaları tespit edebildiği ölçüde, bunları, işine yarayan dönüşümleri elde etmede kullanır ve bu ölçüde tabiata bağımlılığını azaltır.

İnsanın, evrensel gelişimi düzenleyen yasaları tespiti, ancak diğer insanların varlığıyla, onlarla iş birliği içinde düşünüp çalışmasıyla mümkün olur. Yine bu yasaları uygulayarak tabiatı değiştirip dönüştürmesinde de, diğer insanlarla iş birliği içinde çalışması gerekmektedir. Tek başına yaşayan insan, yaşamını sürdürebilir ancak, tabiatı dönüştüremez, yasaları tespit edemez, kendini geliştiremez ve tabiata tümüyle bağlı kalmaya devam eder.

O halde insanın iki yönü bulunmaktadır: Sosyolojik yönden, diğer insanlara bağımlıdır; biyolojik yönden, onlardan bağımsız olarak yaşayabilmektedir. Sosyolojik gelişimi belirleyen yasa, insanın sosyolojik bağımlılığı ile biyolojik bağımsızlığı arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır1. İnsan dış dünyayla ilişkilerinde, biyolojik bağımsızlığının etkisiyle, hep ben merkezli davranır. Çevresindeki her şeyin, kendi istifadesine sunulmuş araçlar olduğunu kabul eder ve bu sebeple, çevresindeki her şey gibi, insanları ve onların iş gücünü kullanmak ister. Böyle olunca, insanlığın tabiata karşı bağımsızlığı mücadelesinde vazgeçilmez unsur olan iş bölümü, gönüllülük esasına göre değil, dayatma prensibine göre kurulur. Bu durumda ise daha güçlü olan, diğerlerine iş bölümünü dayatma imkanına sahiptir. İş bölümünü dayatma gücüne sahip olan, bunun sonuçlarını da belirleyecektir. Böyle olunca, toplumlarda, iş bölümünü dayatma gücüne sahip olan insanların, diğerlerinden farklı sınıflar oluşturduğunu, insanlar ve sınıflar arasındaki mücadelenin, iş bölümünü dayatma ve sonuçlarını belirleme üzerine yapıldığını görürüz.

İnsanın değerleri, çevresiyle etkileşim içinde oluşup geliştiğine göre, bunların oluşumunda en güçlü etken, doğal olarak insanlar ve sınıflar arasındaki mücadeledir. Çünkü her insan bilinçi ya da değil, bu mücadelenin içindedir ve mücadelesinde, sahip olduğu değerler, en önemli araçlar olarak yer almaktadır: Mücadele azmi ne kadar güçlüyse, mücadele gücü o kadar yüksektir. Bu azmi sağlayan ise sahip olduğu değerler ve bu değerlere bağlılığıdır. Ancak asıl kargaşa da buradan doğmaktadır. Çünkü iş bölümünü dayatma gücüne sahip olanlar, diğerlerine göre sayıca çok daha azdır. Buna rağmen istedikleri iş bölümü örgütlenmesini sağlayabilmeleri, salt güçle gerçekleştirilemez. Özellikle, toplumsal çerçevenin büyümesi; toplulukların diğerleriyle entegre olarak daha üst seviyede toplumsal yapılar kurması, bu örgütlenmenin, sadece güce dayalı olarak gerçekleştirilebilmesi imkanını ortadan kaldırmıştır. Örneğin, en küçük sosyolojik birim olan ailede, sadece fiziksel güç dahi, iş bölümünü dayatma imkanı açısından yeterli olabilmektedir; erkek kadına, ebeveyn çocuğa, sadece fiziksel güçle bile istediğini yaptırma imkanına sahiptir. Ancak daha üst toplumsal yapılarda, örneğin ulusta, sadece güce dayalı bir iş bölümü tesisi mümkün değildir. Bu sebeple, güçlü olanlar, karmaşık toplumlarda, istedikleri örgütlenme biçiminin tesisi için, kitleleri ikna etmek zorundadır. İşte değerlerin oluşumuyla ilgili kargaşa da burada meydana gelmektedir. Çünkü hakim sınıflar, istedikleri örgütlenme biçimine kitleleri ikna edebilmek için, uygun motivasyon araçları bulup geliştirmektedir. Bu motivasyon araçlarını, ideologlarıyla el ele oluşturup, kitlelere empoze etmektedirler. Dolayısıyla her ideoloji, aynı zamanda, kitleleri ikna amacıyla oluşturulan yeni bir değerler sistemi niteliği taşımaktadır. İnsanın değerleri de, çevresiyle etkileşim sonucunda şekillendiğinden, çoğu kez yapay olarak oluşturulmuş, uyutmaya yönelik ideolojik değerler, bu hususta etkili olmaktadır.

Bu anlamda, değişmeyen, mutlak doğru ve mutlak adil değerler var mıdır? Yoksa insanı sürekli olarak etkileyip değiştiren değerler sistemi de sürekli olarak değişmeye mi mahkumdur?

VARLIK FELSEFESİ
Materyalizm açısından incelendiğinde, mutlak değerlerin bulunduğunun kabulü mümkün değildir. Çünkü madde, sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Yönlendirici başka bir güç de olmadığına göre, madde değiştikçe, onun bir türevi olan insanın ve değerlerinin de değişmesi kaçınılmazdır.

İdealist açıdan bakıldığında ise maddeyi ve gelişimini belirleyen bir mutlak güç olduğuna göre, bu mutlak güç tarafından belirlenmiş mutlak değerler de bulunmalıdır. Kanımca, evrensel gelişimi belirleyen yasaların varlığı kabul edildiği halde, bu yasaları belirleyen bir gücün, bir mutlak aklın varlığını reddetmek çelişki oluşturmaktadır. Çünkü her yasa, mutlak olarak onu belirleyen bir güç ve aklın sonucudur. Yasa varsa, yasa koyucu da olmak zorundadır. Bilimsel tespitlerle isimlendirilen yasaların tümü, materyalist felsefenin de kabulündedir. Hatta, materyalizmin temeli bu bilimsel yasalardır. Fizik yasaları, kimya yasaları, biyoloji yasaları vs. materyalist felsefenin de kabulündedir. Ancak bunların kendiliğinden olduğu, maddenin özüne ilişkin bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa bilimin açıklayamadığı, tekilliklerdeki yasaya uymazlık, yasanın kendiliğinden olduğu iddiasını havada bırakmaktadır:

Evrenin sürekli genişlemekte olduğu bilimsel bir gerçekliktir. Bu genişlemenin, evrensel gelişme yasaları çerçevesinde gerçekleştiği de izahtan varestedir. Ancak, evren halen genişlediğine göre, süreci tersine çevirince, karşımıza bir tekillik veya bir başlangıç noktası çıkmaktadır. Çünkü evren bir milyon yıl önce, şimdikinden daha küçüktü. Bir milyar yıl önce ise, ondan da küçüktü. Tarih daha da geriye gittiğinde işte ya bir başangıca ya da bu tekilliğe ulaşmaktayız. Bilim insanlarının “büyük patlama” dediği ana geldiğimizde, karşımıza tekillik çıkmaktadır. Materyalizm bunu, bir tekil durum olarak adlandırmaktadır. Bundan öncesi yokluk olarak kabul edilmediği için, belirtilen durumda maddenin sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimde olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, bu durumda, bilimsel yasaların uygulanamayacağı da kabul edilmektedir2. Çünkü bu durumu açıklayacak hiç bir bilimsel yasa yoktur. Bilimsel yasalar, bu tekillik anında geçerliliklerini kaybetmektedir.

Bilimsel yasaların geçerliliğini kaybettiği böyle bir tekillik varsa, bunların maddenin özünden kaynaklandığını, kendiliğinden var olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü kendiliğinden olan, özden kaynaklanan, her durumda geçerliliğini sürdürmelidir: Eğer büyük patlama, bir başlangıç anı değil de, bir tekillik ise tüm yasaların o tekillik içinde de varlığını sürdürmesi gerekirdi. Eğer yasa, bu durumda geçerliliğini yitiriyorsa, maddenin kendisinden kaynaklanmıyor demektir: Tekillik diye adlandırılan olgu, maddenin bir durumu değil, bir başlangıç anı olmalıdır.

Aynı şekilde aklın, maddenin türevi olduğunu kabul etmek de imkansızdır. Çünkü madde yokken ya da ilk tekillik durumunda akıl da olmasaydı, maddenin gelişimini belirleyen yasanın ihdası gerçekleşemezdi. Çünkü materyalizm açısından akıl, maddenin türevidir ve onun gelişmesiyle ortaya çıkar: Madde gelişerek canlıyı oluşturur, canlı gelişerek insanı oluşturur, insan zekayı geliştirir ve bu gelişim aklı ortaya koyar. Bu açıklamaya göre aklın, bahsedilen ilk tekillik durumunda varlığı kabul edilemez. Bu durumda bir akıl da yoksa ve aynı durum için uygulanabilen bilimsel yasalar bulunmuyorsa, sonraki gelişimi belirleyen yasalar nasıl ortaya konmuştur?

Gerçekten de, maddenin gelişimini belirleyen bir yasalar silsilesi -ki kanımca belirleyebildiğimiz tüm bilimsel yasalar, bir tek evrensel gelişme yasasının çeşitli görüntülerinden ibarettir- mevcuttur ve bu, başlangıç anından ya da ilk tekillik durumundan, yani büyük patlamadan itibaren yürürlüktedir. Ancak büyük patlama, bir başlangıç anı değil de, maddenin sonsuz yoğunluk durumu olarak kabul edildiğinde, bu yasalar bu durum için geçerliliğini kaybetmektedir. Üstelik bu durum için henüz aklın varlığını, en azından geliştiğini ileri sürmek mümkün değildir. O halde bu yasalar nasıl ortaya çıkmıştır? Maddenin özüne ilişkin değildir, çünkü maddenin en az bir durumu için uygulanmamaktadır. Bu yasaların, maddenin ürettiği aklın disiplini olduğu da kabul edilemez, çünkü, aynı durum için yasa koyacak kadar gelişmiş akıldan söz etmek mümkün değildir. Ancak bu tekil durumun sonrası için geçerli ve değişmez bir yasa ya da yasalar silsilesinin varlığı da kesindir. O halde bu disiplini oluşturan başka bir aklın varlığı zaruridir. İşte bu, mutlak akıldır; maddenin dışında olan akıldır.

Mutlak akıl-mutlak güç, madde ve enerjinin birbirine dönüşebilen temel yapı taşını ve bunların ne surette birbirine dönüşebileceğini, nasıl gelişeceğini belirleyen temel yasayı yarattı. Bundan sonraki tüm gelişim, bu değişmez yasa çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, darvinizmle dinsel bakış açısı çatışmamaktadır. Çünkü canlının sudan çıkması, gelişerek çok hücreli yapıya dönüşmesi, onun da gelişerek insanı oluşturması, mutlak aklın koyduğu temel gelişme yasası çerçevesinde ise bunun, dinsel metinlerin özünde yatan yaratma olgusuna ters düşen bir yanı yoktur. Gerçekten de gelişen temel yapı taşını yoktan var eden, yani insana dönüşen maddeyi yaratan, mutlak güçtür. Bu temel yapı taşının, insanı oluşturması için geçen süreci yöneten yasayı yaratan da aynı mutlak güçtür. Yani tanrının yoktan varettiği temel yapı taşı, yine tanrının ihdas ettiği evrensel gelişme yasasına tabi olarak insana dönüşmüş ise insanı tanrının yarattığı kuşkusuzdur. Önemli olan, dinsel metinleri doğru yorumlamak; yani özünü anlamaktır. Bu da tabii ki insanlığın gelişimiyle paralel olarak gelişecektir. İnsanlık, tabiatla olan mücadelede çevresini tanıdıkça, varlığını anladıkça, bilgisini artırdıkça, bilimsel yasaları kavradıkça, dinsel metinler hakkındaki anlayış ve yorumu da değişecek ve gelişecektir.

Mutlak akıl, maddenin her zerresinde, enerjinin her biriminde varlığını sürdürmektedir. Çünkü her şeyin özüdür. Tabii ki, evrenin gelişiminin, kendi ihdas ettiği yasalar çerçevesindeki seyrine müdahale etmektedir. Ancak bu müdahale, her bir zerrede tecelli eden varlığı vasıtasıyladır. İnsan, zekası geliştikçe, evrensel gelişme yasalarını daha büyük ölçekte kavramaktadır. Her geçen an, o ana kadar elde ettiği bilgi birikimine yenilerini eklemekte, her geçen gün, evrensel gelişme yasasının bir başka yönünü keşfetmektedir. Bunlara nüfuz ettikçe, gerçekliği daha iyi kavramakta, aynı zamanda bu yasayı, işine yarayacak şekilde kullanmayı öğrenmektedir. Böylece evrensel gelişimin seyrine müdahale edebilmektedir. İnsanın diğer canlılardan farkı, yaşam enerjisinin daha yüksek frekanslı olmasıdır. Frekansın yüksekliği, mutlak akla yakınlaşmayı sağlar. Mutlak akla yakınlaştıkça, evrensel gelişme yasası daha rahat kavranır ve evrensel gelişimin seyrine müdahale daha da kolay hale gelir. Bu daha yüksek frekanslı yaşamsal enerji formunda daha da etkili sonuçlar doğurur. Kısaca mutlak aklın, evrensel gelişme seyrine müdahalesi, belirtilen surette gerçekleşir.

İşte bu amaçla, yani, evrensel gelişimin seyrine olumlu müdahale için, yaşamsal enerji frekansını yükseltebilmek önemlidir. Çünkü frekans yükseldikçe, mutlak bilgiye ulaşma yolu kısalmaktadır. Mutlak akıl, bu amaca ulaşmanın yollarını da göstermiştir: Negatif enerji kaynağı olan kütleden kaçmak; pozitif enerji kaynağına yönelmek. Madde, atom altı parçacık seviyesinde incelendiğinde, çok daha kaba frekanslı enerji formudur. Frekans düştükçe, yoğunluk artar ve kütle, hareketi olumsuz yönde etkiler. Burada da ciddi bir enerji yoğunlaşması vardır ama bu, hareketi sağlayan değil, engelleyen enerjidir; bu sebeple negatiftir. O halde yaşamsal enerjinin frekansının yükselmesi, negatif enerji kaynağı olan madde boyutundan uzaklaşmakla mümkündür. Madde boyutuyla insan, biyolojik bağımsızlık yanılsaması sebebiyle sonsuz ve sınırsız istekler içerisindedir. Üstelik sosyoljik bağımlılığını da göz ardı ederek, çevresindeki herkesi ve herşeyi kullanma eğilimindedir. Ancak bu onu, negatif enerji kaynağına yakınlaştırır. Oysa frekansın yükselmesi, bu kaynaktan uzaklaşmasına bağlıdır.

MADDE VE ENERJİDEN OLUŞAN İNSAN
Yukarıda, toplumsal gelişmeleri şekillendiren temel çelişkinin, sosyolojik bağımlılıkla biyolojik bağımsızlık arasında gerçekleştiği açıklanmıştı. Aslında bu temel çelişki, bir başka çelişkinin dışarıya yansıyan biçimidir: İnsanın maddesel yapısıyla, ona hareket sağlayan yaşamsal enerji formu arasındaki çelişki... Maddesel yapı, yani fiziksel beden, biyolojik bağımsızlık yanılsamasının kaynağıdır. Çünkü varlığını sürdürmek için sonsuz ihtiyaçlar içinde olan maddi beden, bu ihtiyaçların giderilmesi için de sonsuz isteklere sahiptir. Oysa maddi bedene yaşam sağlayan enerji formu, bütünselliğin bilincindedir. Frekansının yükekliğiyle orantılı olmak üzere, mutlak akıl ile doğrudan bağlantılı olan, bu enerji formudur. Yaşamsal enerji, evrende var olan -madde ya da enerji- her şeyin, aynı bütünün parçası olduğunun bilincindedir; biyolojik bağımsızlığın bir yanılsama olduğunun, maddi forma yaklaşmanın, frekansı düşüreceğinin farkındadır. Maddi bedenle enerji formu arasındaki bu ilişki, çatışma şeklinde kendisini gösterir. İlişkinin belirlendiği yer maddi bedene ait bir parçadır; beyin... Bu ilişkide üstün ve belirleyici olan maddi bedendir. Çünkü, enerji formu, bedenin yapısı ve yetenekleriyle bağlıdır. Beden, dış bir uyaranla karşılaştığında, bunu beyne aktarır. Beyin, kayıtlı bilgileri kullanarak, buna uygun emri verir. Enerji formu, emri yerine getirmek için gereken gücü sağlar. Enerji formu, dış uyarıların beyne aktarılmasında etkili olduğu gibi, bilginin kayıtlı olduğu beyin hücre grupları arasındaki ilişkiyi sağlayan da odur. Dolayısıyla enerji formu, hem bilgi kaydının aracıdır; hem bu bilginin kullanımının; hem de bilginin kullanımı sonucunda beynin verdiği emri hayata geçirmenin... Beyne bilgi kaydı, bilinçli olabileceği gibi, bilinç dışı kayıt da mümkündür. Çünkü enerji formu, sürekli olarak hareket halindedir ve bu hareket, sürekli olarak beyne kayıtla sonuçlanmaktadır. Bilinçli kayıt, maddi formla, enerji formunun uyumlu çalışmasının sonucudur. Bilinç dışı kayıtta ise bu uyum yoktur: Enerji formu, sürekli faaliyette olduğundan, maddi formun dış dünyadan aldığı bir çok uyarının beyne kaydını sağlar. Bilinç dışı yapılan kayıtta da, ilgili dış veriyle karşılaşıldığında, aynı mekanizma devreye girer ve beyin gereken emri verir. Ancak bu durumdaki insan, verilen emrin bilincinde değildir; bu sebeple emirlerin çoğunu bilinçaltı yürütür.

Beyne yüklenen bilginin kaynağı, kural olarak madde dünyasıdır. Maddi bedenin dış dünyayla, duyular vasıtasıyla kurduğu ilişki, bilginin kaynağıdır. Ancak enerji formunun mutlak akla ve mutlak bilgiye yakınlığı dolayısıyla, onun bilgisi çok daha gerçekçi ve çok daha doğrudur. Üstelik beyne kaydedilen bilgide, sadece maddi beden değil, yer yer enerji formu da etkilidir. Bilhassa, bilimsel çalışmada en önemli bilgi kaynağı olrak kabul edilen sezgi, enerji formundan kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, “altıncı duyu” olarak isimlendirilen sezgisel bilgi de enerji formundan kaynaklanmaktadır.

İşte evrensel gelişimde etkili olan çelişki, madde formla enerji formu arasında ortaya çıkandır. Enerji formu, maddi bedenin yukarıda açıklanan şekilde beliren komutlarını yerine getirir. Yer yer, maddi formu etkileyerek, olumlu bilgi kaydını temin etse de, asıl olarak onun sınırlarına tabidir. Çünkü emirleri veren beyindir ve maddi formun parçasıdır. Enerji formu, bilgi kaydında kural olarak sadece bir araçtır. Bu sebeple, bilginin doğruluğunu tartışma ve yanlış bilginin kaydını engelleme imkanı yoktur. Aynı şekilde, beynin verdiği emrin doğruluğunu tartışma ve yanlış emri reddetme gücü de bulunmamaktadır. Bu açıklama ışığında, evrensel gelişimin seyrine müdahale, insanda, madde formun sınırlarına tabi olarak enerji form tarafından yapılmaktadır. Nasıl ki, her bir birey, madde ve enerji formundan ibaret, bir çok mikro organizmanın birleşmesiyle oluşmuş ise, toplum da, bir çok insanın birleşmesiyle teşekkül etmiştir. İnsanın, kendisini oluşturan mikro organizmaların enerji formlarından daha yüksek frekanslı bir enerjiye sahip ollması gibi, kollektif bilince sahip olabilen toplum da, bireylerin sahip olduğundan daha yüksek frekanslı bir enerji doğurur. Bu da, evrensel gelişime vasıtalı müdahalenin kaynaklarından biridir. Bundan daha da yüksek frekanslı enerji formlarında ise maddi forma ihtiyaç yoktur ve evrensel gelişime doğrudan müdahale bu vasıtayla yapılmaktadır.

İNSANİ DEĞERLERİN OLUŞUMU
Mutlak aklın, evrensel gelişim seyrine olumlu müdahaleyi mümkün kılmak için, insanlığa gönderdiği mesajlar, özü itibariyle değişmez ve mutlak değerleri ihtiva etmektedir. Ancak insan, maddi formun sınırlarına tabi olduğu için, bu mutlak değerleri de tabi olduğu sınırlandırma çerçevesinde algılayıp anlamaktadır. Bu sebeple de, kendisini geliştirdikçe, bunlara ilişkin anlayışı farklılaşmakta ve gelişmektedir. Mutlak aklın gösterdiği değerler mutlaktır ama insanın bunlara verdiği anlam değişkendir. İnsanlık geliştikçe, mutlak değere, gerçeğine daha yakın anlam verilmektedir. Bu demektir ki, insanı yönlendirip şekillendiren mutlak değerler de, anlaşılıp uygulanması yönünden, insanın gelişimine paralel değişkenlikler arz etmektedir.

Dolayısıyla insan, değerlerini oluştururken, maddi bedenden gelen aşırı isteklerin etkisinden, biyolojik bağımsızlık yanılsamasından kurtulmak zorundadır. Sadece materyalist açıdan bakıldığında dahi, insanı diğer canlılardan farklı kılan, sosyolojik bütünlüğüdür. O halde asıl değer, insanın diğerlerinden aldığı değil, insanlık için verdiğidir; insanlığın gelişimine sağladığı katkıdır. O halde insan, sahip olduğu ürünlerle değerlendirilme yanılsamasından da kurtulmak zorundadır. Çünkü sahip oldukları, insanlığa verdikleri değil, insanlardan aldıklarıdır. Biyolojik bağımsızlık yanılsaması, insanın, sahip olduklarıyla değerlendirilmesine yol açmaktadır. Dayatma temelinde kurulan toplumsal örgütlenmeler de, bu şekilde kurulan değerler sistemini pekiştirmektedir. Çünkü değerler, dış dünyayla ilişki çerçevesinde geliştiğinden, güç, bu değerlerin en yükseği olarak kabul edilmektedir. İş bölümünü örgütleme gücüne sahip olan insan ve sınıflar, bunun sonuçlarını da belirlediklerinden, ürünün önemli kısmına sahip olmaktadır. Dolayısıyla sahip olunan ürün, gücün simgesi olarak kabul edilmektedir. Güçlü olduğunu göstermek isteyen insan da, bunun için aynı simgeye başvurmakta ve sahip olmaya özenmektedir. Böylece bir kısır döngü kurgusunda, en yüksek değer, sahip olunan ürün haline dönüşmektedir.

İdealist açıdan bakıldığında, durum daha da netleşmektedir. Çünkü bu açıdan bakıldığında, insanın madde ve enerji formundan oluşan varlığı da dahil olmak üzere, evrendeki her şey bir tek bütünün parçasıdır. Dolayısıyla bağımsızlık bir yanılsamadan ibarettir. O halde gerçek değer, mutlak aklın evrensel bütün için koyduğu ve belirlediği değerdir. İnsanın mücadelesi, bu mutlak değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. Bunun yolu ise enerji formunun frekansının yükselmesinden geçmektedir. Bu ise maddi formun etkisinden uzak kalmakla mümkündür.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült