Hannah Arendt’in Hayatı ve Felsefesi

Stephen Trombley


14 Ekim 1906 - 4 Aralık 1975

Totalitarizmi analiz eden ve Soykırım esnasında Nazilerin eylemlerini tanımlamak için “kötülüğün sıradanlığı" adlı ifadeyi kullanan Alman-Yahudi siyaset felsefecisi.

Hannah Arendt, Hitler ve Stalin’in totaliter yönetimleri döneminde felsefenin etik merkezini tanımlamaya ve savunmaya yardım etmiştir. Onu başarısının kalıcılığı fenomenolojik yöntembilimi siyaset felsefesine başarıyla uygulamış olmasıdır. En büyük yapıtıysa Totalitarizmin Kökenleri (1951) adlı çalışmadır ve bu kavrama dair ilk işe yarar tanımlamadır. İnsanlık Durumu (1958) çalışmasında bireyin toplum içindeki durumuna dair postMarksist bir analiz geliştirmiştir. Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine’de (1963) ise Adolf Eichmann’ın Nazi Partisi’ndeki bir görevliyken, Soykırımın gerçekleşmesini sağlayan birine dönüşmesine, oldukça tartışmalı ama dürüst ve keskin bir açıklama getirir.

Arendt, Immanuel Kant’ın da doğum yeri olan Königsberg’de, laik Yahudi bir ailede doğdu. Rudolf Bultmann’la (1884-1976) Yeni Ahit, Martin Heidegger’le de felsefe okumak için Marburg Üniversitesi’ne kaydoldu. Heidegger onun Yunan felsefesine duyduğu tutkuyu teşvik ediyor ve Arendt sık sık çalışmasının temel kavramları için Platon ve Aristoteles’e dönüyordu. Heidelberg’den önceki hocası Edmund Husserl’in fenomenolojik yönteminden derinden etkilenmişti. Heidelberg’le çalışırken tez danışmanı, psikiyatriden filozofluğa geçen Karl Jaspers’la yakın ve uzun soluklu bir arkadaşlık kurdu. Tez çalışması Aziz Augustine’in çalışmalarında sevgi sorunsalı üzerineydi (Love and Saint Augustine, 1929).

Heidegger’den Heidelberg’e; Paris’ten Portekiz’e

Arendt’in felsefi hayal gücünü gerçek anlamda ateşleyen, Heidegger’in Aristoteles üzerine verdiği derslerde işlediği ve Varlık ve Zaman (1927) çalışmasında geliştirdiği ontolojiydi. Heidegger’i yirminci yüzyılın en büyük filozofu olarak görenler vardır ve Arendt de kesinlikle bu kanıdaydı. Heidegger’in insanın varoluşu ya da Dasein olarak adlandırdığı kavram üzerine yaptığı keşifler Arendt’e şevk veriyordu. Heidegger’den insanın varoluşunun derin biçimde düşünmeyi gerektirdiği sonucunu çıkardı. Bu önemli işin, varlığı ölümle bölünecek bir özne tarafından, zamanın akışı içerisinde yapılması gerekiyordu. Nietzsche gibi Heidegger de “Tanrı’nın ölümünün” ardından insanın varoluşunun anlamını arıyordu. Heidegger’e göre Dasein, ölüme yönelik hareketi tarafından tanımlanıyordu. İnsan, zaman ve ölüm gerçeği bağlamında hakiki varlığını buluyordu.

Arendt kelimenin her anlamıyla Heidegger tarafından baştan çıkarılmıştır. Marburg’dayken Arendt onun gizli sevgilisi olmuş (Heidegger evliydi ve iki oğlu vardı) ve ilişkileri Heidegger 1933 yılında Nazi Partisi’ne katılana kadar sürmüştür. Daha sonra Arendt, Heidelberg’e gitmiş ve Heidegger de artık Yahudi öğrencileri kabul etmemeye başlamıştır. Arendt, 1929’dan 1937’e kadar Günther Anders (1902-1992) ile evli kalmış ve ardından 1940 yılında Heinrich Blücher (1899-1970) ile evlenmiştir. Arendt, Gestapo tarafından yakalanmış ve birkaç gün sorguda kalmış, ardından Nazi Almanyası’ndan kaçmıştır. Nihayet Paris’e gitmiş ve aralarında sürgündeki Alman filozof ve eleştirmen Walter Benjamin (1892-1940) ve Fransız filozof Raymond Aron’un da bulunduğu bir entelektüeller grubuna dahil olmuştur.

Fransa’nın Almanlar tarafından işgal edilmesinden kısa bir süre sonra Arendt ve Blücher, Fransa’nın güneyinde Vichy hükümeti tarafından kontrol edilen sözde işgal edilmemiş bölgeye gittiler. Ancak Arendt polis kontrolü esnasında yakalanarak Gurs’daki gözaltı kamplarından birine gönderildi. Kendi durumundaki devletsiz Yahudilerin kaderini önceden gören Arendt, Blücher ile birlikte Birleşik Devletler’e gitmek için çıkış vizesi aldı. Fransız polisinin bir adım önünde, Portekiz’e kadar bisikletle gittiler. 1941 yılında Lizbon’dan New York’a, zulümden özgürlüğe yelken açtılar.

Doğumluluk ve Çoğulculuk:

Arendt’in fenomenolojik yöntemi

Arendt, New York’ta, Heidegger’e çok şey borçlu olduğu bir felsefe geliştirerek, onun ötesine ve önüne geçti. Arendt, insanın varoluşunun nihai olarak ölüme doğru ilerlediği konusunda Heidegger’e katılsa da, varlığın aynı zamanda doğumluluktan geldiğini ileri sürer. Arendt’in düşüncesinin merkezinde doğumluluk, yani bireyin bir özgürlük durumu içerisinde dünyaya geldiği ve bir dizi seçenekle karşı karşıya olduğu fikri yatar. Bu yaklaşım onun felsefesine, Heidegger ve onun takipçisi Sartre’ın daha az iyimser olan perspektifleriyle taban tabana zıt bir pozitif yaklaşım katar.

Husserl gibi Arendt de felsefi başlangıçları tanımlama konusuyla ilgileniyordu. Yaptığı her araştırmada, başlangıç noktalarını ve kullanacağı yöntemleri belirlemek konusunda dikkatli davranıyordu. Doğumluluk Arendt’in başlangıç noktasıydı. Doğum anından başlayıp hayatta mevcut olan olasılıkları kaydeden Arendt, varoluşumuzu tecrübe etme biçimimizi tanımlamanın yollarını araştıran fenomenolojik bir yöntem geliştirdi. Arendt’e göre insanın varoluşu, hem bireysel hem de diğerleriyle uyum içerisinde oluşan bir fenomen olarak anlaşılmalıydı. Nihai olarak, en önemlisi siyasi eylem olan grup etkinliğine katılabilecek duruma gelen, birbirleriyle etkileşim halindeki öznelerin dünyasını tanımlamak için kullandığı çoğulculuk fikriyle Heidegger’den ayrılır. Bu Arendt’in bireysel varoluş, onun ortaya çıkış biçimleri ve endişeleriyle ilgili söyleyecek bir şeyi olmadığı anlamına gelmez; sevgiyi bireysel varoluşun tanımlayıcı özelliklerinden biri olarak belirler. Bu anlamda, fenomenolojik ya da varoluşçu eğilimleri olan Jaspers, Edith Stein (1881-1942), Max Scheler (1874-1928) ve Gabriel Marcel ile bağlantılıdır.

Totalitarizm ve Yahudi karşıtlığı

Arendt fenomenolojik becerilerini ilk kitabı Totalitarizmin Kökenleri’nde yontmuştur. Çok sevdiği Almancanın yerine Fransızcayı koymak zorunda bırakılmasının ardından daha yeni öğrendiği İngilizceyle yazan Arendt, Avrupa’da Yahudi karşıtlığının tarihine dair kapsamlı, eleştirel bir araştırma sunar; Almanya’da faşizmin ve Rusya’da komünizmin kök salmasını hazırlayan koşulları belirler. Hem Nazi Soykırımı hem de Stalin’in “devlet düşmanlarını” toptan tasfiye hareketi, totaliter rejimlerin daimi terör devletleri yaratma hedefine içkin olan terör mekanizmaları üzerine kuruludur. Geniş ölçekli cinayet ve soykırım, arzu ettikleri neticelerin tarihsel kaçınılmazlığını buyuran ideolojilerin sonuçlarıydı. Komünistler için bu sonuç proletaryanın diktatörlüğü; Naziler içinse saf ırka sahip, askeri yönetim altındaki bir ulustu. Totalitarizm elbette bir tür eylemdi ama Arendt’in gerçek çoğulluktan ortaya çıktığını düşündüğü türden gerçek bir eylem değildi. Arendt, çoğulluk kavramıyla, bireysel öznelerin biriciklikleriyle var olduğu durumu, özgürlük halini kasteder; bireyler bu durumdayken siyasi eylem için bir araya gelmeyi seçebilir. Totaliter fikirlerin kök salması için en uygun zemini demokratik ortamda oy kullanmamayı seçen insan grubunun oluşturduğunu belirtir.

İnsanlık Durumu: emek, iş ve eylem

İnsanlık Durumu adlı çalışmasında Arendt, eylemi (vita activa) insan etkinliklerinin en yüksek biçimi olarak yeniden kullanılabilir duruma getirmekle ilgilenir. Platon’dan bu yana vita activa’nın, düşünmenin (vita contemplativa) saplantılı bir biçimde kutsanarak yıkıldığını ileri sürer. Arendt, eylemi düşüncenin üzerine yerleştirerek Heidegger’le doğrudan çatışır. Fenomenoloji tarihinin en fazla destek gören düşüncelerinden birini öne süren Arendt, insanın üç etkinliğini belirler: emek, iş ve eylem. Emek insanın hayatta kalabilmesi için gereken tüketilebilir şeylerin üretimidir. Arendt, emeği en yüksek insan etkinliği olarak nitelendiren Marx’ın aksine, emeği bir kölelik durumu olarak görür. Emekten farklı olarak iş, insanın kendini doğadan ayırabilmesini ve tamamen insana ait bir dünya yaratabilmesini sağlayan kalıcı şeyler üretir (hem nesneler, hem kurumlar). Ancak insan, özgürlüğünü eylem aracılığıyla bulur. Emek hayvanlarınkine benzer bir eylemdir, çalışmak insanı doğaya karşı var eden kalıcı şeyler yaratır ve eylem, insanın özgürlüğü tecrübe ederek kendi varlığının farkına vardığı alandır.

Heidegger’i bağışlamak

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Arendt, savaş onarım çalışmaları kapsamında Avrupa’ya defalarca geldi. Oradayken Heidegger ve Jaspers ile olan ilişkilerini yeniden kurdu. Heidegger, Nazi Partisi’ne üyeliği, eylemleri ve ifade ettiği düşünceleri için asla özür dilemedi; hiçbir zaman Nazi ırkçılığını savunmamış olsa da, Freiburg’daki Yahudi meslektaşlarının kariyerlerinde ilerlemelerine engel olmuştur. Peki, bu durumda Arendt nasıl oldu da Heidegger’i affetti? Bu soruya bir yanıt İnsanlık Durumu’nun, “Geriçevrilmezlik ve Bağışlamanın Gücü” başlıklı bölümünde bulunabilir. Bu çalışmada Arendt, Heidegger’in kendisinden daha Heideggercidir: adeta onun iyi yürekli ikizi gibi, ondan insan etkinliğinin “konumu”, “dünyanın şey karakteri”, insan etkinliği bağlamında “araçsallık” ve benliğin dilde ve eylemde kendini “açığa çıkarması” gibi kavramları alır ve onları etik bir biçimde özgür olarak hareket etme kapasitesine sahip bireylerin çoğulluğu olarak anlaşılan bir dünya bağlamında geliştirir. “Geriçevrilmezlik ve Bağışlamanın Gücü” adlı bölümde Arendt, insan eylemlerinin bir kez gerçekleştirildikten sonra tahmin edilemez sonuçları olabileceğini ya da eylemi işleyenin niyetinden çok farklı bir biçimde sonuçlanabileceğini ifade eder. Eylemlerin sonuçları öngörülemez; onlar ve onların sonuçları insan özgürlüğünün nihai ifadeleridir. İyi de sonuçlanabilirler, zarar da verebilirler. Zarar verildiği ve bu zararın farkına varıldığında ne yapılabilir; keza yapılan eylemin geri dönüşü yoktur?

Arendt, bağışlamanın “yaptığımız şeylerin sonuçlarından kurtulma” eylemi olduğunu ileri sürer. Bu neden gereklidir? Bağışlama olmadan, der, sadece kötü eylemin ve onun sonuçlarının içinde var olmaya mahkum oluruz. Bağışlama olmadan kötü eylem, mecazi anlamda bir ölüm cezası değilse bile, ömür boyu mahkumiyet ve geleceğin olumsuzlanması demektir. Arendt, “Bağışlamak intikamın tam tersidir,” der. İntikam duygusu doğaldır ancak asla bitmeyen bir saldırı ve yeniden saldırı durumuna götürür. Bu, özgürlüğün kesin olarak ortadan kalkması durumudur. Diğer taraftan bağışlamak geleceğe açılan güçlü bir serbest kalma eylemidir ve nefret ile intikam duygularının geçit vermediği alandan çıkış yolu gösterir. Bağışlama eylemi en Heideggerci biçimiyle çıkar karşımıza: zamanın akışı içerisinde, meydana gelişi öngörülemeyecek bir eylemdir, öngöremeyeceğimiz potansiyel sonuçlar taşır. Affetmek, bir diğer şeye başlangıç yaratmaktır; mecazi anlamda yeniden doğmaktır, çoğulluktan doğan olasılıktır. Arendt’in “bağışlayıcılığı” Heidegger ile sınırlı değildir; özgürlüğü idrak edebilen ve ona kıskanarak bekçilik eden herkes için geçerlidir. Heidegger, kendisininki kadar sivri ve açıkgöz olmasa da, kesinlikle daha ileri görüşlü bir aklın bağışlayıcılığından talihli bir biçimde faydalanmıştır. Muhtemelen kendisi bu bağışlayıcı ruhun derinliğini hayal edebilmekten bile yoksundur.

Kötülüğün sıradanlığı

1963 yılında Arendt, New Yorker dergisi tarafından Nazi Adolf Eichmann’ın (1906-62) Kudüs’teki duruşmasını takip etmek üzere görevlendirildi. Eichmann, İkinci Dünya Savaşı esnasında Yahudilerin, toplama kamplarına gönderilmesinden sorumlu kişiydi. Eichmann’ı gözlemleyen ve Nazi Almanyası’ndan kaçan bir Yahudi olarak kendi tecrübesinden yola çıkan Arendt, Eichmann ve onun gibileri tanımlamak için “kötülüğün sıradanlığı” ifadesini kullanmıştır. Eichmann’ın ne Yahudilere karşı bir kin beslediğini ne de aşırı uç siyasi görüşlerle hareket ettiğini gözlemlemiştir. Adam, entelektüel becerisi ortalamanın altında seyreden ve sadece kendisine söylenenleri yapan bir görevliydi. Arendt’in bu tanımlamasını kusurlu bulan pek çok kişi oldu (hala da var) çünkü bu açıklamanın bir şekilde Soykırımın dehşetini azalttığını hissediyorlardı. Arendt’in analizinin ortaya çıkardığı korkunç gerçek, Soykırımın, üzerine çok daha fazla kafa yorulması gereken daha dehşet verici bir şey olduğudur.

Arendt, Eichmann’ın durumunda bağışlamaktan bahsedemezdi ve verilen idam kararını onayladı. Arendt’in yaşam boyu devam ettireceği proje, insanın en önemli üç etkinliği olarak değerlendirdiği düşünmek, eylemde bulunmak ve karara varmak üzerine çalışmaktı. Savaş sonrası dünyanın yargıda bulunma yetisine karşı hareket ettiğini görüyor; sarmaşık gibi büyüyen bir göreliliğin yanlış eşitlikler kurmayı ve bireyler, gruplar, uluslar ve onların eylemleri hakkında “yargıda bulunmamayı” saplantıya dönüştürdüğünü hissediyordu. Ancak onun Antik Yunandan Aydınlanmaya yaptığı felsefe çalışması ona “uzun zamandır unutulmuş önermelerin” varlığını öğretmişti. Bu önermeler bize doğaya karşı işlenmiş, intikam isteyen büyük suçların var olduğunu söylüyordu. Soykırım işte böyle bir suçtu. Kötülüğün Sıradanlığı’nda şöyle yazar: “ Sanırım Eichmann’ın adalet karşısına çıkarılmasının nedeninin uzun zamandır unutulmuş bu önermeler olduğu inkar edilemez ve bu önermeler esasen ölüm cezasının da en önemli gerekçesi olmuştur.” Arendt için Heidegger’in suçu bağışlanabilirdi; Eichmarın’ın suçu ise bağışlanamazdı ve sonuç olarak onun insan topluluğu içerisinde yaşamaya uygun olmadığına karar verdi.

Weimar Cumhuriyeti döneminde yaşamış, Nazi Partisi’nin yükselişini birinci elden tecrübe etmiş ve kendi dönemi ile bağlantılı bu olaylar üzerine yorum yapmış olan Arendt, totalitarizmin manzarasını korkunç detayları ile birlikte tanımlamış ve gerçek özgürlüğü arayan geleceğin örgütlerine araçlar sunmuştur. Savaş sonrası dünyada Birleşik Devletler’i en büyük özgürlük ve demokrasi fırsatı olarak görmüştür. Aydınlanmanın kıvılcımını çakan iki büyük devrimden Fransız Devrimi (1789-89) ve Amerikan Devrimi (1775-83) üstün olanın, yazılı anayasası ve sivil özgürlükler konusunda verdiği garantiyle Amerikan Devrimi olduğunu düşünmüştür.

Bağışlamak...sadece tepki vermekle yetinmeyen ama kendisini provoke eden eyleme karşı beklenmedik, yeni, koşulsuz bir tavır sergileyen ve böylece hem affedeni hem de affedileni o eylemin sonuçlarından özgürleştiren tek tepkidir.

Hannah Arendt, İnsanlık Durumu (1958).

Soykırımdan kaçan Arendt İnsanlık Durumu adlı çalışmasında, başlayabilmenin felsefesinin o büyük taslağını geliştiriyor. Ve özellikle bu felsefe onun Heidegger’e duyduğu sevginin izini taşıyor. Heidegger onun Marburg’daki çatı katına tırmandığı günlerde “ölüm beklentisi” aracılığıyla otantikliğe ulaşmanın felsefesi üzerinde çalışıyordu.

Ölümden kaçmış olan Arendt de aşıkların birbirlerini tamamlayan o tavrıyla, yeniden başlayabilmenin felsefesiyle ona yanıt veriyor.

Rüdiger Safranski, Martin Heidegger: Between Good and Evil (1998).


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe