Felsefe

 

 

 

Haiku

D.T. Suzuki


Sumiye’yle Zen arasındaki ilişkiden söz açmışken şimdi de sözü sonsuzluk duyarlığının uyandırdığı yalnızlık duygusuna getirmek istiyorum. Zen’in Uzak Doğu resim sanatı üstündeki etkisi yalnız Japonya’yla sınırlandırılamayacak kadar yaygındır. Onun için resim konusunda Japonya’yla ilgili olarak söylediklerim olduğu gibi Çin için de geçerlidir. Öncelikle Japonya için geçerli olan şey bu sonsuzluk duyarlığının uyandırdığı yalnızlık duygusu diye tanımlayacağım ruhsal durumdur. Bu duygu daha çok Japondur. Bu ruhsal durumla ya da eğer böyle denebilirse bu sanatsal öğeyle anlatmak istediğim şey Japonya’da herkesçe «Sabin ya da«Wabz» (veya «Shibumi») diye bilinen şeydir. Şimdi bu tür duyguların topunu birden anlatmak için Sabi deyişini kullanarak bu konuda birkaç söz söylemek istiyorum.

«Sabi» bahçe mimarlığında, çay töreninde olduğu gibi edebiyatta da kendini açığa vuran bir öğedir. Ben burada yalnız edebiyattan, özellikle on yedi hecelik «Haiku» diye adlandırılan şiirlerden söz etmekle yetineceğim. Bu olabildiğince kısa, şiirsel anlatım biçimi Japon dehasının pek özel bir ürünüdür. Bu tür şiir Takugawa döneminde hele Basho’dan (1643 1694) sonra çok gelişmiştir.

Basho bir büyük şair gezgindi. Ateşli bir doğa aşığı bir tür doğa ozanıydı. Yaşamını Japonya’nın bir ucundan ötekine dolaşarak sürdürürdü. işin gerçekten sevinilecek yanı o zamanlar demiryollarının olmayışı. Çağdaş kolaylıkların, rahatlıkların şiirle çok iyi bağdaştığını söyleyemezsiniz. Çağdaş bilimsel çözümsel (analytic) yöntem ortada aydınlığa kavuşturulmamış bir gizem bırakmıyor. şiir ve Haiku’ya gelince onlar gizemlerin olmadığı yerde pek başarılı olamazlar. Bilimin kötü yanı zihinde yeni yeni esinler uyanmasına olanak vermemesi. Her şeyi olanca çıplaklığıyla ortaya koyuyor, bilimin egemen olduğu yerde imgeleme gücü geriliyor.

Yaşamın şu katı gerçekleri dediğimiz şeylerle sürekli, olarak karşı karşıya olmak zihnimizi kemikleştiriyor. Yumuşaklık kalmıyor, şiirsellik gidiyor. Orada yeşil otların bitmesine olanak veremeyen bir kum çölüyle karşılaşıyoruz. Basho’nun çağında yaşam daha böylesine şiirsellikten yoksun, böylesine tıkıştırılıp sıkıştırılmış değildi. Bambu kamışlarından yapılmış bir kulübe, bir kamış sopa, pamukludan yapılmış çuval gibi bir çul şair için çevresinde dolanmak, gönlünün çektiği, hoşuna giden köyde kalmak, her türlü yaşantıyı tatmak için yeterliydi. Bu yaşantıların çoğunluğu da ilkel bir yolculukta karşılaşılacak güçlüklerin getireceği yaşantılardı. Yolculuk çok kolay, çok rahat olunca yolculuğun ruhsal anlamı yok oldu. Belki buna duygusallık diyebilirsiniz ama yolculuğun uyandırdığı bir tür yalnızlık duygusu vardır, insanı yaşamın anlamı konusunda düşüncelere götürür. Aslına bakacak olursanız yaşam da bir bilinmezden ötekine bir yolculuk değil mi? Payımıza düren altmış yetmiş ya da seksen yıllık ömrümüzde, eğer elimizden gelirse gizlerin örtülerini kaldırmaya çalışıyoruz. Bu kısa ömrü üzüntüsüz sıkıntısız da olsa kapalı gözle geçirmek bizi bu sonsuzluk duyarlığının yalnızlığından yoksun bırakır.

Basho’ya Kamakura dönemi (1186 1334) ustalarından Saigyo öncülük etmiştir. Saigyo ela gezgin bir keşişti. Saraya bağlı savaşçılık görevinden ayrıldıktan sonra yaşamım yolculuklar yaparak, şiir yazarak geçirdi. Saigyo bir Budist keşişti. Japonya’da yolculuk yapmışsanız yol kılığıyla yapayalnız Fuji dağına bakan bir keşiş resmi görmüş olduğunuzu sanırım Resmi yapanın kim olduğunu unuttum. Gerçekten birçok şeyler esinlendiren bir resim bu, özellikle insan yaşamının gizemli yalnızlığını duyuruyor. Bu yalnızlık duygusu öyle bir umutsuzluk, kaybolmuşluk duygusu değil. Yapayalnız olmaktan duyulan bir bunaltı da değil. Bir tür mutlağın gizinin tadını tatmak Saigyo’nun bu durumu dile getiren şiiri şöyle :


 

Rüzgarla savrulan

Fuji dağının dumanlan

İlerlerde yok oluyor.

Onlarla sürüklenen

düşüncelerimin

yazgısını kim bilebilir?

 

Basho bir Budist keşiş değildi ama Zen’e yürekten bağlı bir kimseydi. Sonbaharın başlarında arada bir yağmur yağmaya başlayınca doğa tam olarak sonsuzluğun yalnızlığını yansıtır. Ağaçlar yaprak döküp soyunur, dağlar daha% keskin daha yalın bir görünüm alır, akarsular daha saydam olur. Akşamları kuşlar günlük uğraşlarından yorgun, argın yuvalarının yolunu tutarlar. İşte bu sırada yalnız bir yolcu, insan yaşamının yazgısını düşünmeden edemez. Doğa insanın iç durumunu etkiler. Basho şöyle sesleniyor :

 

«Bir yolcu

Bırak beni böyle ansınlar

Sonbahar yağmuru boşanıyor»

 

Hepimizin çileye düşkün bir kaçınık olmamız gerekmez ama bilmem acaba hepimizde bu görgül, göreceli dünyanın ötesinde insanın yazgısını sakin sakin zihninin gözüyle seyredebileceği bir yere ulaşmak özlemi yok mu?

Basho ustası Buccho’nun yanında Zen eğitimini sürdürürken bir gün ustası Basho’ya gelip «Bugünlerde neler yapıyorsun, nelerle uğraşıyorsun?» diye sormuş.

Basho «Son yağmurlardan sonra yosunlar her zamankinden daha yeşil oldu.» diye yanıt vermiş.

Buccho «Budizmde yosunların yeşilliğinden daha önemli bir konu yok mu?» diye sorunca da,

Basho’nun yanıtı »Suya bir kurbağa atladı sesini duydum» olmuş.

Bu sözlerin Haiku’nun tarihinde bir dönüm noktası olduğu söylenir. Haiku’lar Basho’dan cnce yaşamla ilgisini yitirmiş sözcük oyunlarından başka bir şey değildi. Ustası Basho’yu ayrıntılardan oluşan bu görece dünyadan daha önde gelen, daha önemli olan, her şeyin ardındaki son ve kesin gerçek konusunda yanıt bulmaya zorlayınca eski havuza atlayan bir kurbağa gördü. Onun havuza atlayışından çıkan ses durumun bütün ağırlığını, ciddiliğini bozdu. Sanatçı orada öyle oturup sürekli oluşum içinde olan, dünyayla ilişki kuran zihnindeki bütün ruhsal durumları izliyor ve yaşamın asıl özünü, asıl kaynağını yakalayıp kavrıyor: Sonuç bize kalıt olarak bıraktığı bir yığın on yedi hecelik Haiku. Basho bu sonsuzluğun duyarlığının uyandırdığı yalnızlık duygusunu dile getirmiş bir şairdir.

 

Başka bir Haiku 'da,

Yaprak dökmüş kuru bir dal

Üstünde bir karga tünemiş

Şu sonbahar akşamı.

 

Biçim yalınlığı her zaman içeriğin önemsizliğini gerektirmez. Yapayalnız bir kara karganın kuru kalırı üstünde tünemesinde kuşkusuz insanı Ötelere götüren bir şey var. Her şey bir bilinmezlik bir gizemler uçurumundan geliyor. Biz her reyin içinden bu bilinmezlik uçurumuna bakabileceğimiz ufacık bir yarık, ufacık bir aralık bulabiliriz. Uçurumun görünümünün bizde uyandırdığı duyarlığı ortaya koyabilmemiz için yüzlerce dizelik bir şiir yazmamız gerekmez. Bir duygu en yüksek noktaya erişince söyleyecek söz bulamaz, susar kalırız. Çünkü hiç bir sözcük o noktayı anlatmaya yetmez. Belki on yedi hece bile çoktur. Kuşkusuz Japon sanatçısı duygularım en az fırça vuruşuyla ya da en az sözcükle anlatma eğiliminde Zen yolundan etkilenmiştir. Her şey açık açık anlatılmaya çalışılınca esinlere, yeni yeni şeylerin zihnimizde doğmasına olanak kalmaz. Japon sanatının bütün gizi zihnimizi yeni esinlere, yeni duygu ve düşüncelere açık tutmasıdır.

Bazı sanatçılar, yapıtlarına bakan kimseler fırça vuruşlarım hangi yönden izlerlerse izlesinler sanki maddesel değilmiş gibi bir görünüm verecek kadar ileri giderler; ellerinden geldiğince anlaşılmaz olmaya çalışırlar. Fırça vuruşları, ya da fırçalarıyla yaptıkları açıklıklar koyuluklarla anlatmak istedikleri şey herhangi bir nesne, olabilir, kuşlar da olabilir, tepeler, insan resimleri, çiçekler ya da başka şeyler de olabilir; şöyle ya da böyle olmasının kendileri için bir farkı olmadığını söylerler. Gerçi bu biraz aşırı bir görüştür. Eğer ressamın çizgileri, yaptığı açıklıklar, koyuluklar, benekler resme bakanların her birisince başka türlü ve bazen de sanatçının amaçladığından bütünüyle değişik biçimde anlaşılıp değerlendirilecekse böyle bir resim yapmaya kalkışmanın anlamı ne? Belki sanatçı buraya şu eklentiyi yapmak isteyebilir, «önemli olan yapıtına egemen olan ruh durumunun iyice anlaşılıp değerlendirilmesidir.» Bu bakımdan Uzak Doğulu sanatçının biçim konusunu önemsemediği açıkça görülüyor. Fırçasının aracılığıyla ortaya koymaya çalıştığı şeyler, kendisini derinlemesine duygulandıran şeyler. Belki de içlerinden geçenleri nasıl anlatacaklarını kendileri de tam olarak bilemiyorlar. Ya bir çığlık atıyorlar ya da bir fırça sallıyorlar. Bu yaptıkları şey sanat olmayabilir, çünkü bu yaptıklarında sanat yok. Varsa bile böylesine ancak çok ilkel bir sanat denebilir. Uygarlıkta yani doğallıktan uzaklaşmada ne kadar ileri gitmiş olursak olalım her zaman içimizde doğallık, yapmacıksız içtenlik özlemi kalır. Bütün sanatsal çabaların ardında gizlenen hedefin bu olduğu belli oluyor. Japon sanatının görünümdeki sanatsızlığının ardında da ne kadar sanat gizli! Anlam ve esin dolu birçok duyguları, düşünceleri uyandırıcı niteliği, sanki hiç sanat yokmuş görünümüyle sonsuzluğun uyandırdığı yalnızlık duygusunu ortaya koyabildiği zaman Sumiye ve Haiku’nun özünü yakalamış oluyoruz.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült