Güç İstenci Ve Oyunun Kuralları

William Plank


Nietzsche’nin Güç İstenci kavramı ile Eigen ve Winkler’in “bütün oyunların toplamı” dedikleri şey arasında hangi benzerlikler vardır? Birincisi, bütün evreni döngüsel-periyodik olarak işleyen ve yerel bazda olabilecek en üst düzeyine ulaşma eğilimindeki otokatalitik rekombinasyonlar oluşum süreci olarak gören “parçacıkların (birliklerin) rekombinasyonu oyun modeli” gibi bir bakış açısıyla inceleyecek olursak, Nietzsche’nin eserlerinin oldukça titiz bir düşünce sürecinin ürünü olduğu ve kendi içinde tutarlı bir bütün arz ettiği de görülür. Nietzsche, eserlerinin basımından önce onları defalarca okumuş ve üzerinden geçmiş olduğunu belirtmiştir. Buna karşın, Nietzsche’yi eleştirenler, kesik kesik yazma üslubunun, paragraf yapılarının ve birden ispat noktasına atlayan üslubunun ardında Nietzsche’nin düzensiz bir düşünce biçimi olduğunu ve bir düşünce sistemini sonuna dek götürerek bir bütün oluşturmada yetersiz kaldığını belirtmişlerdir.

Fakat, Nietzsche felsefesinin ana ilkeleri birbiriyle o kadar ilintilidir ki, Nietzsche’nin düşüncelerinin modem bilimsel düşünce ile uyum içinde olduğunu göstermeye çalışan bir kişi, bunların hangisinden başlaması gerektiğini bilememektedir. Eğer okur Nietzsche, Eigen ve Moles’un eserlerinin önemli bir bölümünü zaten incelemiş ve aralarındaki bağlantı noktalarını farketmiş ise, aşağıdaki noktaların birbirleriyle bağlantılı olduğunu da farketmiş olacaktır. Bunların birkaçına burada kısaca değineceğiz ve bazılarını da daha sonra açıklayacağız.

Hem cam bilye oyunları hem de Güç İstenci kavramı, teleolojiye, cevherin mutlak gerçekliği iddiasına, sahne arkasında işleri yöneten bir ana güç ya da aracı unsurun varlığına, karar verme ve eyleme geçmenin zorunlu bir özelliği olarak benliğin varlığına, yaratış ve değişim için özgür istencin gerekliliğine başvurmak zorunda kalmaksızın varlıkların doğasını açıklamaktadırlar. Freud’un düşünceleriyle de paralel olarak, insan bilinci (psyche) de kendi içinde kapalı ve dağıtıcı bir termodinamik sistem olarak görülebilir ve hatta bedensel sağlığımız bile bu bakış açısıyla tanımlanabilir. İstenç ve değişim, hayvansal düzeyde meydana gelen olgulardır; kişilik ise bir seçilim süreci olabilir; akıl beden sorunu da bir hiperdöngü olarak görülebilir. İnorganik, organik ve insan gerçeklikleri, hayatta kalmak kavramının sadece yaşama istenci düşüncesi ile sınırlı olmadığı dağıtıcı sistemlerdir. Algılamanın kendisi de dağıtıcı bir modeldir (ki buna daha ileride kuantum mekaniğinin sonuçlarını ele alırken değineceğiz). Değişim ve varlıkların doğası edilgenden çok etkin bir yapıya sahiptir (bu nedenle tepkicilik Nietzsche’ye göre bir hastalıktır). Hem oyun modeli, hem de Güç İstenci bütüncül bir düzeyde iş görürler; yani, inorganik, organik, psikolojik, toplumsal ve kavramsal düzeylerde. Her ikisi de denge denen durumun muhafazakar, hatta durağan ve olumsuz bir biçimde algılandığı akış olgusu içinde etkin ve ritmik birer güç şahmıdırlar.

Oyun modeli ve Güç İstenci’nde neden ve sonuç arasında doğrusal bir bağ yoktur ya da bunlar olaylar arasında meydana gelen doğrusal ilişkiler olmak zorunda değildirler ve sistemli işleyen bir bütüncül sürecin değişik yorumlanmaları olarak görülebilirler. Her olayın kökeninde rastlantısallık ve şans varmış gibi görülebilir ama bütün olaylar aslında Eigen ve Nietzsche’de de aynısını gördüğümüz türden bir gereklilik uyarınca meydana gelirler. Bu olayların doğası incelendiğinde görülür ki, aslında bütüncül doğal süreçler, şans ve gerekliliği kendi bünyelerinde barındırmaktadır ve bu özellikler sanki olup bitene müdahale eden bir güç iş başındaymış gibi bir yanılsama yaratmaktadır. Ne oyunlar ne de Güç İstenci doğada bir kaos olduğunu göstermektedir; tam aksine, insana daha huzur verircesine, “şans” eseriymiş gibi gözüken tüm olayların temelinde yatan bir kanunsallığın var olduğu görülmektedir. Bu nedenle, Eigen, Monod un kasvetli ve duygusuz varoluşçuluğunu reddederken, Nietzsche de Bengi Dönüş kavramının ritmi ile neşe içinde dans etmeyi tercih etmiştir.

Nietzsche, kendisini yerel olarak yayma ve en üst düzeyine ulaşma eğiliminde olan bir Güç İstenci kavramı tanımlar; Eigen ise konumlarını ve örüntülerini olası en iyi konuma getirmekte olan varlıkları önümüze serer. Her ikisi için de, her an yeni bir şeyler, fakat bir bütünün parçası olan ve geleceği değişime açık bir şeyler, meydana gelmektedir. Parçacıkların (varlıkların, enerji merkezlerinin) istatistiksel rekombinasyonları, sistemin dışında bir yerlerde yer almaz; bunlar sistemin yapısında bulunur, yani sisteme içkindirler. Olaylar, kendi yakın çevrelerinde olup biteni ve bu yakınlığın önemim yansıtır. İster bir cam bilye oyunu genellemesi, isterse de Güç İstenci olarak görülsün, evren kendisini tamamen en yaygın hale getiremez; eğer öyle yapsaydı, bu akışın sonu olurdu. Oyun modelinin ve Güç İstenci’nin bütüncüllüğü, şansı gerekliliğe dönüştürür ve Moles’un dediği gibi, “tesadüfen ortaya çıkan şeye bir anlam verir” (219). Aynen yerelleşmiş Güç İstenci’nde olduğu gibi, bilyelerin meydana getirdiği her konfigürasyon tam olarak gerçekleşmiş bir durumdur. Atılan her adım, her zaman ve tamamen, “kaçınılmaz sonuçlarını da beraberinde getiren” (Moles, 234) bir gelişmedir. Ortaya çıkan her durum diğer durumlardan bağımsızdır ama onlardan kopuk da değildir. Zamanın içinde diğer her şeyden kopuk anlar ya da güçler yoktur; ortaya çıkmak ve yok olmak aslında “birbirinin ikizi niteliklerdir” (Moles, 237). Akış değişmez ve süreklidir.

Yukarıdaki son dört paragraf okurun kafasına birden oturan ağır bir yük gibi gelmiş olabilir ama içerdikleri gizemli bir şey yok. Sorun, 2500 yıllık Sokratçı Yahudi-Hıristiyan metafiziğinin bizleri tüm varoluşu bir stasis, bir “yapıcının” varlığı, doğrusallık, neden-sonuç ilişkisi, iyi ve kötü, insanbiçimcilik, kusursuz biçimlerin varlığı ve cennetten kovulma kavranılan çerçevesinde algılamaya itmiş olmasıdır. Nietzsche’nin kendisini ifade etme konusunda yaşadığı hayal kırıklığı ile biraz sivri bir dil kullanmasının ve kendi gördüklerini bizim de anlamamız ve yazdıklarını dikkatlice okumamız konusunda da oldukça temkinli bir tavır takınmasının nedeninin de bu köklü, güçlü ve saygın bir temel üzerine kurulu yanlış anlama olduğunu düşünüyorum. Çözümlemelerimizin, yöntemlerimizin, sorunsallarımızın hepsi aslında bizzat reddetmemiz gereken bu metafizikten bize miras kalmıştır.

Nietzsche’nin de belirttiği gibi, Güç İstenci (cam bilye modeli), “bir güç istencinin iş başında olduğu kuramından çok, her şeyin temelinde mutlak bir rastlantısallık ve hatta bütün olayların temelinde yatan mekanik bir duygusuzluk olduğu açıklamalarıyla uzlaşacak bir içgüdü ve tercih” (AS, U, 12) anlayışına karşıdır. Bu türden bir anlayışa Nietzsche “demokratik mizaç” adını verir (a.g.e.). Olup bitenlere tepki veren ve uyum sağlayan bir mekanizma söz konusu olmadığı için, Eigen’in bilyelerinin sergilediği şeyin bir uyum sağlama süreci değil, sadece kendi içlerinde örüntüler oluşturan bir etkinlikten başka bir şey olmadığı öne sürülebilir. Nietzsche’ye göre bu “demokratik mizaç” tüm hayatı etkinlikten mahrum bırakmış ve “uyum sağlamayı, hayatın kendisini gittikçe artan bir verimlilikle dış koşullara yönelik iç uyum sağlama süreci olarak tanımlayan bir tür tepkiye dönüştürüp sahne önüne bırakmakla” (a.g.e.) yetinmiştir. Nietzsche, esasen Darwinci evrimin cam bilyeleri de açıklayan bir tutarlılıkla nasıl işlemekte olduğunu bizlere anlatmaktadır. Buna karşın, uyum sağlama ise “kendiliğinden ve anlık oluveren, girişken, yayılmacı ve biçim verici güçlerin esas önceliğini” ihmal etmektedir ve bu arada “yaşam istenci de ihmal edilmiş olmaktadır” (a.g.e.).


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe