Grup İlişkilerinde Güç, Adalet Ve Aşkın Birliği

Paul Tillich


Bu konu da, farklı biçimler ve problemlerle tahlil etmeye çalıştığımız kişilerarası ilişkilerle ilgilidir. Ancak, hiçbir insan ilişkisi boş bir alanda meydana gelmez. Onun arkasında daima sosyal bir yapı vardır. Bu nedenle, ilk olarak bu yapıdan bahsetmemiz gerekir:

Doğa ve Toplumda Bulunan Güç Yapıları

Gücün tahlilinde anlamaya çalıştığımız diğer bireysel varlıklarla ilişkili olan bireysel bir varlığın gücü bulunmaktadır. Bu, bireye adaleti sağlayan ya da sağlamayan ve. gelenek, adet ve kural gibi doğru davranış kurallarını oluşturan bütünü dikkate almaksızın mümkün olamaz. Ancak, bizim ele aldığımız bir grup hayatı değildir. Şimdi, dikkatimizi oldukça aktüel olan bu alana yöneltmeliyiz.

Gücün yapıları organik varlıklarda olduğu gibi, kristal, molekül ve atom gibi inorganik varlıklarda da sürekli olarak yoğunlaşır. Bu son varlıklardaki yoğunlaşma, artar ve insandaki kendi bilincine varma durumuna ulaşır. Daha sonra yeni şekillenmiş yapı olan sosyal grup ya da belirli bir alan olarak isimlendirilen sosyal bir organizma ortaya çıkar. Bu organizma, daha fazla gelişir ve varlığın daha büyük gücüne sahip olursa, eylemde bulunan merkez etrafında daha farklı unsurlar bütünleşebilir. Bundan dolayı insan, en zengin, en kapsamlı ve en güçlü sosyal bir organizmayı meydana getirir. Ancak bu organizmayı oluşturan bireylerden her biri, bağımsız bir merkeze sahiptirler; dolayısıyla onlar, ait oldukları sosyal organizmayla birleşmeye karşı koyabilirler. Burada biyolojik ve sosyal organizmalar arasındaki analojinin sınırlan görülür. Biyolojik organizmadaki parçalar, ait oldukları bütün olmadan bir anlam ifade edemezler. Bu, sosyal organizmalar için bir problem oluşturmaz. Ait olduğu gruptan ayrılan bir bireyin kaderi kötü olabilir; ancak ayrılma zorunlu bir talihsizlik değildir. Ait olduğu yaşayan bir organizmadan koparılan bir organın kaderi çürümektir. Buradan hareketle, hiçbir insan grubu, biyolojik anlamda bir organizma değildir. Ne aile sözde biyolojik organizmanın bir hücresidir, ne de ulus biyolojik organizmadır.

Bu ifade, politik olarak anlamlıdır. Sosyal organizmalar hakkında konuşmaktan hoşlanan insanlar, genellikle indirgemeci bir eğilimdedirler. Onlar, gruptan ayrılmayı uzlaşım içerisinde engellemek isterler ve bu amaçla literal bir anlamda biyolojik benzetmeler kullanırlar. Prusya muhafazakarlığı ve Roma Katoliklerindeki aile yüceltmesi bu noktada uzlaşır. Ancak, birey bedenin bir organı gibi değildir, o hem kişisel hem de sosyal fonksiyonlarla ilgili olan nihai ve bağımsız bir gerçekliğe sahiptir. Birey, sosyal bir varlıktır; ancak toplum bireyi oluşturamaz. Onlar karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdırlar.

Bu, bir grubu biçimlendiren yaygın yöntem aleyhine de karar verir. Bir devlet, genellikle, duygu, düşünce, amaç ve kararlara sahip olan bir kişi gibi betimlenir. Ancak, bütün bu imkansızlıkları ortaya çıkaran bir farklılık vardır: Sosyal organizma, gerçek tartışma ve kararlan uygulanabilir bir duruma getirmek için bütün varlıkların birleştiği organik bir merkeze sahip değildir. Bir sosyal grubun merkezini, idareciler, parlamenterler ve resmi temsilciler değil, sahnenin arkasındaki gerçek güce sahip bulunan insanlar oluşturur. Bu analoji, sosyal bir gücün temsil merkezlerinin, kişiliğin düşünen ve karar veren merkezleriyle eşit olduğu anlayışına kaydırılır. Bundan dolayı o, 'bir metafor aldatması' olarak isimlendirilir. Bu analoji, gerçek olarak değil, metaforik olarak sonuçlandırılabilir. Çünkü bir grubun karar veren merkezi, daima o grubun bir parçasıdır. Karar veren grup değil, grupta konuşma gücüne sahip olan ve grubun üyeleri üzerinde kendi kararlarının alınması hususunda baskı yapan kişilerdir. Onlar bunu, bir grubun (en azından) kabulü olmadan da yapabilirler. Karar veren merkezin bir grup üzerinde baskı yaptığı şeyden, başka bir grup sorumlu tutulduğunda, bu tahlilin önemi ortaya çıkar. Bu, bir ulusun (örneğin, Nazi Almanya), ahlaki suçluluğuyla ilgili olan karmaşık problemine bir çözüm getirir. Bir ulusun yaptığı şeylerden dolayı, başka bir ulus doğrudan suçlu sayılamaz. Ö daima yönetici bir gruptur. Ancak bir ulus içerisindeki bütün fertler, yönetici bir grubun varlığından sorumludurlar. Almanya'daki birçok birey, Nazi katliamlarından doğrudan sorumlu değildir. Ancak onların tamamı, bu tür şeylere karar veren ve onları yapan bir hükümeti kabul ettikleri için sorumludurlar. Bir sosyal grubun gücünü temsil eden kişiler, gerçek merkezde bulunmayan temsilcilerdir. Grup, birey değildir.

Bununla birlikte o, yapısal bir güce sahiptir ve merkezde yer alır. Dolayısıyla sosyal güç, dereceler bakımından hiyerarşik bir güçtür. Merkezde yer alan ve bu yüzden de hiyerarşik olan sosyal gücün görünebilen birçok formları vardır. O, feodal bir grup, askeri bir sınıf, yüksek bir bürokrasi, ekonomik bir üst sınıf, bir papazlık hiyerarşisi, anayasal sınırlamaları bulunan veya bulunmayan bireysel bir idareci, bir parlamentoyu yöneten komisyon ve devrimci öncüler tarafından, bir toplumun kontrolünde ortaya çıkabilir.

Yönetici grup, gücün gerilimlerini, özellikle onaylama ye uygulamadan kaynaklanan güçler arasındaki gerilimleri paylaşır. Onların her ikisi de, daima mevcuttur ve onlardan birisi eksilirse, hiçbir yapısal güç ayakta duramaz. Tanrısal düzen ya da tarihsel kader, bizi temsil eden insanlar tarafından bize sunulduğunda, insanların az da olsa bir onaylaması ortaya çıkar. Onun hakkında hiçbir problem ortaya çıkamaz. Hiçbir eleştiriye izin verilmez. Yine insanların: 'Bizi temsil eden insanlar, bizim tarafımızdan seçilirler. Şu anda kötüye kullansalar bile insanlar legal bir güce sahip oldukları sürece, onları kabul etmeliyiz; aksi takdirde, bu tür ihtimallerle sistem, bizi hataya düşürecektir' şeklinde düşünmeleri, onların sessiz onaylamasını ortaya çıkanı. Bu onaylama çeşidi, bilinçaltı ya da yan bilinçlilik (metaforik olarak konuşmak gerekirse, sessiz kalma hali) olursa, bu yönetici grup güvenilir hale gelir. Bu onaylama bilinçli olur ve şüphe engellenirse, sistem içerisinde bir tehlike oluşur. Daha sonra, bu engelleme faaliyeti artık işlemez hale gelir ve devrimsel bir durum ortaya çıkarsa, bir eylem meydana gelebilir. Hatta böyle bir durumda, gücün yoğunlaştığı ya da hiyerarşik bir özelliği bulunan geçerli bir kanun ortaya çıkabilir: Bu devrimsel durumu üstlenenler, bu onaylamayı ortadan kaldırmaya karar veren küçük bir insan grubudur. Marx, onları askeri bir betimlemeyle, öncüler olarak isimlendirir. Onlar, devrimsel dönemde güç merkezi; devrimsel dönem öncesinde en şiddetli baskı unsurları ve devrimsel dönem sonrasında ise yönetici gruplardır.

Çünkü uygulama, hiyerarşik güç yapısının başka bir yönünü teşkil eder. O, bir grubun çok etkili olan çoğunluğu içerisinde sessiz bir şekilde faaliyette bulunduğunda daha iyi fonksiyon gösterir. Bu içselleştirilmiş bir kanunla, düzgün bir yönetimle ve uzlaşımcı bir tutumla yapılır. Ancak bu, ideal bir durumdur ve İngiltere'de olduğu gibi birçok uygun faktöre dayanır. Genellikle baskıcı unsur, daha güçlüdür. İdealistlerin bu konu hakkında bir yanılgısı bulunmaktadır. Onlar, bu gerçek uygulamayı ara sıra yapmak zorunda kalan büyük bir kentte bulunan az sayıdaki yönetici kişileri tanırlar. Bundan dolayı onlar, bu uygulamanın varlığından daha çok, yokluğunu hissederler. Ancak gerçek bir tehdit bulunursa, birçok uygulama bu tehdit altında yapılır. İyi bir şekilde eğitilmiş insanlar göz önünde bulundurulduğunda, bu örnekler çoğaltılabilir. Bu sessiz onaylamayı ve gücün herhangi bir yapısıyla ilgili olan açık bir uygulamayı ortadan kaldıramazsınız.

Sosyal bir grup içerisindeki yönetici azınlık, hem çoğunluğun sessiz bir onaylamasının unsurları, hem de bir grubun herhangi bir üyesinin kasıtlı olan tavırlarına karşı bir kanun uygulamasının etkenleridir. Bu son durum, sosyal bir organizmayı rahatsız eden ve fırsat buldukça da ihlal eden bütün problemleri ortaya çıkarır. Yönetici bir grup tarafından ortaya konulan ve uygulanan kanunlar belirli olursa, bu durum kolaylaşacaktır. Ancak gerçekte o, adaletin bütün belirsizlikleriyle örtülmüştür. Yöneticinin, kanun üzerinde olduğu düşüncesi, bu gerçeğin eski bir kabulüdür; çünkü onun görevi, kanunun zorunlu olarak belirsiz kaldığı durumlarda karar vermektir. Modern anayasalar, böyle bir kanun ötesi durumu açık bir şekilde ifade etmekten kaçınmasalar da, aynı ilkeyi örnek alan yönetici bir grubun eylemlerini görmezden gelemezler. Bu 'kanun üstü' durum, eski ve modern dönemlerde kanunun inkarı sayılamaz. Aksine o, kanunun uygulamasını mümkün kılan bir yöntem olarak ifade edilir. Kanun, yaratıcı bir eylem içerisinde ve yönetici bir grubun üyeleri vasıtasıyla verilmelidir. O cesaretlendirici bir karar içerisinde somut durumlara uygulanmalı ve karar, yönetici grubun üyeleri tarafından verilmelidir. Kanun tahmin edilebilen risk çerçevesinde değiştirilmeli ve bu risk, yönetici bir grubun üyeleri tarafından göz önünde bulundurulmalıdır. Bu tahlil, güce sahip olan insanların, daima iki şey yaptıklarını gösterir: Onlar bütün grubun varlık gücünü ve adaletini, aynı zamanda da yönetici grup olarak gücü ve kendilerinin adalet isteklerini ifade ederler. Bu, bir Marksist eylemciyi olduğu gibi, bir Hıristiyan'ı da güç yapısı olmadan bir toplum fikrini kabul etmeye götürür. Ancak güç yapısı olmadan varlık, eylem merkezi olmayan bir varlığı ifade eder. Yine o, bütünleşmiş bir varlık gücü ve bütünleştirici bir adalet formu olmadan bireylerin bir araya gelebileceğini ifade eder. Bir organizasyon gibi, bir devletten de bağımsız hareket edilemez; bağımsız hareket edilirse, Amerikan Anayasası'nda bile bulunmayan kontrol ve dengeler, yönetici grupların adalet içerisinde varolan kendi, güç ve adaletlerini; ve grubun tamamının kendi güçlerini ifade etmelerini engelleyemez. Yönetici grup içerisinde bulunan kişiler ona değer verirler ve onun haklılığını ispat etmeye çalışırlar. Onlar, bütün grubun kaderiyle birlikte kendi kaderlerini belirlemeye çalışırlar. Bir grubun varlık gücü, varlığın kendi gücünü oluşturur. Yönetici grupta bulunan insanlar, onunla ayakta kalırlar ve onunla yok olurlar. Onlar, grubun bütünü tarafından onaylanan ve anayasal terimlerde ifade edilebilen bir haklılığa sahiptirler. Grubun bütünü, kendilerini kabul etmekten tamamen uzak dururlarsa, varolamazlar. Onlar, sürekli olmayan fiziki ve psikolojik zorlamayla kendi güçlerini devam ettirebilirler.

Yönetici grup vasıtasıyla grubun bütünü tarafından kabul edilen bu sessiz onaylama, adalet ve güçten değil, eros ve philia niteliklerinin öncülüğündeki aşktan çıkarılan bir öğeyle anlaşılabilir. O, bir grup içerisindeki bütünleşme tecrübesidir. Her sosyal grup, potansiyel ve eylemsel olarak bir topluluktur; yönetici azınlık, sadece bir grubun varolan güç ve adaletini değil, aynı zamanda fikirleri ve değerleri bulunan bir grubun toplumsal ruhunu ifade eder. Sosyal olduğu kadar doğal olan her organizma, aşkı bütünleştiren bazı formlara dayandığı için varlığın gücüdür ve adaletin özsel isteğinin taşıyıcısıdır. O organizma gibi, dünyanın bazı yerlerindeki ayrılıkları ortadan kaldırır. Canlı beden hücreleri, aile üyeleri ve bir ulusun halkı, buna örnek olarak gösterilebilir. İnsanlık düzeyinde, toplumsal olarak kendini kabul, bir grubun ruhu olarak isimlendirilir. Bir grubun ruhu, o grubun söylem, kanun,»anayasa, sembol, mit, etik ve kültürel formlarında kendisini gösterir. O, yönetici sınıflar tarafından, normal bir biçimde ifade edilir. Bu gerçek, onların güçlerinin en sağlam temelidir. İçinde bulunduğu grubu onaylayan her grup üyesi, kendisinin doğrulamış olduğu bu fikirlerin yönetici azınlığın üyelerinde biçimlenmiş olduğunu görür. Bu biçimlenme, bir kral ya da bir piskoposta, büyük bir arazi sahibi ya da büyük bir iş adamında, bir sendika lideri ya da devrimci bir kahramanda görülebilir. Bundan dolayı her yönetici azınlık, bir grubun ruhunda ortaya çıkan bu sembolleri korur, sunar ve yayar. Onlar, bu uygulamanın en kah yöntemlerinden ziyade bir güç yapısının istikrarını garanti ederler. Yine onlar, bir grubun tamamı vasıtasıyla, yönetici grubun bu sessiz onaylaması olarak isimlendirdiğim şeyleri de garanti ederler. Bu şekilde, bir sosyal grup içerisinde bulunan güç ve adalet, bu topluluğun ruhuna dayanır; ve bu topluluğu yaratan ve devam ettiren bütünleştirici bir aşkı ifade eder.

Sosyal Grup İlişkilerinde Güç, Adalet ve Aşk Varlığın gücünün, diğer bir varlığın gücüyle olan ilişkisiyle ilgili betimlememizde, amacımızı bireylerin diğer bireylerle olan ilişkileriyle sınırlandırdık. Şimdi de, betimlememizi, sosyal grupların, diğer sosyal gruplarla olan ilişkileriyle sürdürmeliyiz. Bunu yaparsak, ileriye itme ve geriye çekme, içeriye alma ve dışarıya atma, birleştirme ve ayırma gibi güç ilişkilerinin benzer görünümlerini buluruz. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü, her güç grubu, büyüme ve ayrılmayı tecrübe eder. O aynı zamanda, kendini aşmaya ve kendini korumaya çalışır. Yokluk a priori olarak belirlenmiştir. Her güç grubu, deneme, risk ve karar konusudur. Bu grup ya da onun temsilcileri, onu kabul etse de etmese de, bu deneme zorunlulukla birleşen özsel gücün öğelerine sahiptir. Bu ilişkiler, tarihin temel materyalleridir. Onlarla, insanın siyasi kaderi belirlenmiştir. Onların özellikleri nelerdir? Bir sosyal grubun bütün gücünün temeli, kendisinin sağladığı bir mekandır. Varlık, bir mekana sahip olmayı ya da daha doğrusu kendisi için mekan bulmayı ifade eder. Coğrafik mekanın asıl önemi ve bütün güç gruplarıyla olan varlık mücadelesi bundan dolayıdır. Çağımız, bu gerçeğin çarpıcı bir örneğidir. Bir mekana sahip olma durumu için Siyonist mücadele en çarpıcı örnektir. İsrail, topraklarını kaybettiğinde, bağımsız varlık gücünü ve beraberinde varlık gücünü de kaybetmiştir. Şu anda o, bir toprağa sahiptir ye oldukça güçlü bir varlık gücü sergilemektedir. Ancak İsrail’in, kendisini seçilmiş bir ulus yapan ve yok olan güç problemlerinin ortaya çıktığı çağla yakın ilişkisi belki de kaybolmuştur.

Mekan mücadelesi, sadece bir grubu belirli bir mekandan uzaklaştırma faaliyeti değildir. Gerçek amaç, bu mekanı, daha geniş bir güç alanına dönüştürmek ve merkezinden onu yoksun bırakmaktır. Bu yapılırsa, değişmiş olan bir varlığın bireysel gücü değil, merkeze katılan bireyin yöntemi, kanunu ve yeni, daha geniş olan güç organizasyonunun manevi varlığını etkileme gücü ortaya çıkar.

Bununla birlikte o, gücü ve varlığı sadece sosyal bir organizmaya veren coğrafik bir mekan değil, aynı zamanda insanlığın daha geniş mekanlarındaki bir güç yayılmasıdır. Diğerlerinin mekanını sınırlamadan, kendi mekanını genişleten bu yayılmalardan birisi de, ekonomik büyümedir. Diğeri ise, teknik olarak büyüme ya da bilim ve medeniyetin gelişmesidir. Bu problemlerin hiç birini, önceden tahmin etmek mümkün değildir. Nüfus sayısı, üretim gücü, yeni keşifler, hareketler, göç, rekabet, yeni ülkelerin ortaya çıkması ve eski ülkelerin dağılması gibi faktörler değişir. Söz gelişi tarih, yakın gelecekte olacak şeyleri araştırır. Bu denemelerde, uluslar ve imparatorluklar feda edilir ve diğerleri oluşturulur. Her siyasi güç grubunun varlık gücü, varlık gücünün diğer güç gruplarıyla olan ilişkisiyle ölçülür.

Ancak, şu anda, gücün sadece fiziksel bir güç değil, aynı zamanda, sosyal bir grubun hayatında ifadesini bulan semboller ve fikirlerin gücü olduğunu hatırlamalıyız. Böyle bir manevi varlığın bilinçliliğini bulunabilir ve tarihin en önemli dönemlerinde özel bir meslek duygusu ortaya çıkabilir. Avrupa tarihine baktığımızda, böyle bir görev bilinçliliğinin ifade serilerini ve ondan çıkarılan büyük tarihi sonuçları buluruz. Güç dürtüsünün ayırt edilmez birliğinde ve görev bilinçliliğinde Romalılar, Akdeniz dünyasını, Roma kanunlarına ve bu kanuna dayanan Roma imparatorluğunun düzenine uymaya zorladılar. Ayni şekilde Alexander, Yunan kültürünü, baskı altında olan uluslara, hem güç hem de dil aracılığıyla getirdi. Hıristiyanlığın yayılma şartlan ve unsurlarından biri olan ökümenliğe sahip olan toplumlardaki bu iki imparatorluk dürtüsüne ait gerçekleri göz önünde bulundurursak, onların görev bilinçliliğinin hatalı olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şeyler, Alman kabilelerindeki güç dürtülerinin ve Alman krallıklarındaki görev bilinçliliğinin temelini oluşturan ve Orta Çağ din ve kültürünün bütün ihtişamıyla bütünleşmiş bir Hıristiyan varlık yapısını meydana getiren Orta Çağ Alman imparatorluğu hakkında söylenmelidir. Orta Çağ'dan sonra, Avrupa ulusları güç dürtülerini, değişik özelliklere sahip görev bilinçliliğiyle birleştirdiler. İspanya'nın dünya hakimiyeti emperyalizmi, Counter-Reformasyon'* un tanrısal vasıtaya olan fanatik bir inancıyla birleştirilmiştir. İngiltere'nin görev bilinçliliği, kısmen saf Hıristiyanlığı koruyan bir dünya siyaseti olan Kalvinist fikirlerde, kısmen de sömürgeci ülkeler ve uygar uluslar arasındaki sağlam güç dengesinden sorumlu olan Hıristiyan hümanist duygularda bulunur. Bu, ekonomik ve siyasi bir güç dürtüsüyle ayrılmaz bir biçimde bütünleşmiştir ve bütün zamanların en geniş imparatorluğunu ve Avrupa barışının takriben seksen yılını kapsamaktadır. Fransa'nın görev bilinçliliği, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki kültürel üstünlüğüne dayanır. Modern Almanya, bir görev bilinçliliğinin bulunmadığı zamanlarda, 'sözde kuvvete dayanan bir politika' (Real-Politik)nın etkisindeydi. Onun ideolojisi, kısmen sömürgeci uluslarla rekabet eden ve bu yüzden de onlarla çatışan bir 'Yaşam' (Lebensraum) çabasıydı. Hitlerin, açık bir şekilde absürd bir görev bilinci olan Nordic blood* düşüncesini kullanması, yapay ve isteksiz bir kabullenmeden ibarettir; çünkü, gerçek olan hiçbir görev sembolü yoktur. Bu günlerde iki büyük emperyalist sistem olan Rusya ve Amerika, hem güç hem de görev bilinçliliğine dayanarak birbirleriyle mücadele etmektedirler. Rusya'nın görev bilinçliliği, Doğu mistik Hıristiyanlığıyla bütünleşmemiş Batı Medeniyetini korumaya karşı bir misyona sahip olan dini duygusuna dayanır. Bu, on dokuzuncu yüzyıldaki İslav hareketinin bir isteğidir. Bugün Rusya, Batı'ya ve bazen de Uzak Doğu'ya karşı benzer bir misyonerlik bilincine sahiptir. Dünya hakimiyeti arzusu olarak görünen resmi bir karşı propaganda şeklinde ortaya çıkan güç arzusu, diğer bütün emperyalist hareketlerle mukayese edilebilen fanatik görev bilinçliliği olmadan anlaşılamaz. Amerika'nın görev bilinçliliği, yeni bir başlangıçla Tanrı krallığının dünyevi şeklini gerçekleştirmek anlamına gelen 'Amerikan rüyası' olarak isimlendirilir. Baskıcı gücün önceki şekilleri terkedilmiş ve yeni bir başlangıç yapılmıştır. Anayasa ve yaşayan demokrasi (bunların her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nde sözde dini kavramlardır) içerisinde varolan irade, Amerika'ya ait bir görev olarak hissedilen şeyleri gerçekleştirmek için şekillendirilmiştir. Bu, sadece Amerika için bir anlam ifade ederdi. Şu anda bu, açık bir şekilde dünyanın bir kısmı için ve örtük bir şekilde de dünyanın tamamı için bir anlam ifade eder. Bu görev duygusuyla birlikte faaliyette bulunan gerçek güç dürtüsü, hala sınırlıdır. Ancak tarihi durum, bunu gittikçe artırmaktadır. Bugün o, Amerikan emperyalizminin yarı bilinçliliğinden bahsetmekle ispatlanabilir.

Görev bilinçliliği, kanunlarda da kendini gösterir. Bu kanunlarda hem adalet hem de aşk, aktüeldir. İmparatorlukların adaleti, sadece ideoloji ya da rasyonelleştirme değildir. İmparatorluklar, sadece süje değil aynı zamanda bir bütündür. Onlar bunu yaptıkları sürece, sevgisiz kalırlar. Bu yüzden sessiz kalan kişiler, varlık ve anlamın üstün olan gücüne taraftar olduklarını sessiz bir şekilde onaylarlar. İmparatorluğun birleştirici gücü, kuvveti ve görev fikri ortadan kalktığı için onaylama olmazsa, imparatorluk da son bulur. Onun varlık gücü dağılır ve bugün karar verilen şeyleri sadece dış saldırılar uygular. Ulusal hakimiyet içerisinde varolan çöküş, güç gruplarını kapsayan yükseliş ve siyasi gücün bu iki kapsayıcı sistemi içerisinde dünyanın bölünmesi, doğal olarak bütünleşmiş insanlık problemlerini ortaya çıkarır. Bu problem içerisindeki güç, adalet ve aşkla ilgili tahlillerimizden hangi sonuçlar çıkarılabilir?

* Özellikle İskandinavya'da bulunan dolikosefal uzun boylu ve sansın ırka ait üstünlük; (ç.n.)

* On altıncı yüzyılda Protestan reformu başladıktan sonra Katolik kilisesinde meydana gelen reform hareketi; (ç.n.)

Bu sorunun üç cevabı vardır. Birincisi, gücün daha geniş organizmaları içerisinde bulunan son gelişmelerin kaçınılmaz özelliklerini kabul etmeyip, ulusal olmayan ancak kıtasal olan rölatif bağımsız güç merkezlerinin birçoğuna yeniden dönüşü ümit etmektir. İkincisi, asıl güçlerin bir tür federal birliğiyle ve bütün grupların katıldığı merkezi otoritenin etkisiyle oluşturulan bir dünya devleti içerisindeki çözümleri araştırmaktır. Üçüncüsü ise, büyük güçlerden birisinin, liberal yöntemlerle ve demokratik formlar içerisinde, diğer ulusları yöneten bir dünya merkezi geliştireceğini ümit eder! Birinci cevap, bir tahmindir. O, merkezi olan bir eğilimin, merkezi olmayan bir eğilim tarafından sürekli olarak dengelendiği sosyal organizma hareketlerine aittir. Burada, mevcut durumu hangi eğilimin belirlediği sorusu ortaya çıkar. Dünyanın teknik olarak bütünleşmesi, merkezileşme yönündedir; ancak, psikolojik faktörlerin ötesinde yaygın olan başka faktörler de vardır. Dünya devleti beklentisini ifade eden ikinci cevap, az önce dile getirdiğimiz güç tahliliyle çelişir. Kuvveti, görev bilinçliliğiyle birleştiren bir güç merkezi, onların her ikisi bulunmadan da, kendisini yapay bir otoritenin etkisine bırakamaz. Siyasi bir dünya birliği öngörüsü, sembol ve mitler içerisinde ifade edilen manevi birliğin hayalidir. Böyle bir şey, bugün varolamaz. Bir dünya devleti varolmadan önce, sessiz bir onaylamayı oluşturacak bir güce sahip değildir. Burada en ihtimalli cevabın, üçüncü cevap olduğu görülür. Üniversal güce ait bir güç yapışırım ortaya çıkmasıyla karakterize edilen bir dünya tarihi döneminden sonra, bu güç içerisinde şekillenen kanun, adalet ve birleştirici aşk, küçük bir baskıyla insanlığın üniversal bir gücü olabilir. Ancak Tanrı krallığı, daha sonra bize ulaşmayacaktır. Çünkü, böyle bir durumda parçalanma ve devrim yok sayılamaz. Yeni güç merkezleri, bütünden ayrılmaya ya da bütünün aşırı bir şekildeki dönüşümüne doğru hareket ederek, ilk önce kapalı, daha sonra da açık olarak görülebilir. Onlar, kendi görev bilinçliliklerini geliştirebilirler.

Böyle bir durumda, güç mücadelesi tekrar başlar ve gerçekleştirilen dünya imparatorluğu dönemi, Augustan’ın barış döneminde olduğu gibi sınırlandırılır. Birleştirici aşk, insanlığı da birleştiremez mi? İnsanlık, gücün bir yapısı ve üniversal adaletin bir kaynağı gibi bir bütün olamaz mı?

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe