Felsefe

 

 

 

Gönül Ve Şekil

Yaşar Nuri Öztürk


"Gönülde de bir gizli gönül var."

-Mevlna
 

Mevlna'nın yakındığı olumsuzlukların başında dinin şekle, insanın da kalıba teslim edilmesi gelmektedir. Bize bal taşımak için vasıta olan bir kavanozu, içine hiç parmak sokmadan bir ömür yalayıp durmak ahmaklığı, özündenhikmetinden soyulmuş bir kalıplar yığınını kutsama illetini çok güzel anlatır.

Rûmi, ruhundan uzaklaştırılmış bir dini gönülden uzaklık olarak görür. Kur'an, Allah'ın mal ve evlat değil selim kalp istediğini ve son hesap gününde selim kalpten başka hiçbir şeyin işe yaramayacağını bildirir, (bk. Şuara, 8889)

Gönül; gerçeği gören göz, erdiren öz, samimiyet, ölümsüzlük, isabet ve aşktır. Gönül, Hakk'ın dinden ve insandan maksadıdır; hayatın bizden beklediğidir. Gönülden habersiz bir din hokkabazlık, oyalanma ve gaflettir. Dinin şekil ve kural yönü vasıtalar yönüdür. Bu vasıtalar(vesil)ı, iyi kullanıp gayeler (maksıd) alanına geçemeyen, dinden hiçbir nasip alamaz. Diyor ki Rûmi: "Ömrün boyunca gönül rem

zinden bir harfin bile kokusunu alamadın; a Kur'an okuyan, hafızsın, ehilsin, ustasın ama, bu böyle." (DK. 6/130)

Gönülsüz okunduğunda, Allah'ın rahmeti olan Kur'an bile kinlerin, düşmanlıkların leti yapılabilir. Bu noktaya parmak basan Rûmi, şu muhteşem sözü kulağımıza ulaştırır: "Ağzınla Ysin okuyorsun ama, kinle bütün bedenin sin gibi diş kesilmiş." (DK 6/436)

Sin, Arap alfabesinin üç dişi olan bir harfidir ve o haliyle bir testere ağzını andırır. Rûmi, gönülden nasipsiz bir adamın bedeniyle Ysin okumasının onu testere gibi kesmeyedoğramaya susamış halden çıkarmayacağına dikkat çekiyor. Çünkü gönülden uzak düşmüş bir iman yapıcı iman olmaktan çıkıp yıkıcı iman haline gelir. Daha doğrusu yapıcı iman, yerini yıkıcı inada bırakır. Bu inat, iman adı altında sahneye sürülürse de aydınlatma yerine karartma, yapma yerine yıkma, ıslah yerine ifsd (bozma) sergilediği için insanlık buna karşı tavır almak zorunda kalır. Ne yazık ki bu tavır alışın adı dine karşılık olmaktadır. Oysaki bu, dine değil, dini çürüten örtülü inkra karşı bir tavırdır. O halde din adına ilk hareket, dini içinden çürüten örtülü dinsizliği deşifre etmek olmalıdır. Kur'an birçok ayetinde, özellikle Mûn suresinde bunu yapıyor. Ve bize gösteriyor ki, dine riyakrlığı sokanlar, görünüşte namazniyaz içinde olsalar da, dini yalanlayan bedbahtlardır.

Rûmi, bu Kur'ansal espriyi çok iyi yakalamış ve kullanmıştır. Şöyle konuşuyor: "Gönlünü yıkayıp arıtmamışsın, yüzünü yıkamaktan ne fayda var sana? Hırstan, doymazlıktan süpürgeye dönmüşsün, daima toztoprak içindesin." (DK. 2/223)

Özü bırakıp, kalıp ve kabuğa mahkum olanlar, dinde derinliği bir şuur ve basiret işi olmaktan çıkarıp bir sayı tamamlama işi haline getirirler ve elbetteki aldanırlar. Allah'ı sayılara mahkûm etmeye kalkan zihniyetten yakınırken şöyle dua ediyor Rûmi: "Herkesi boğ, şu sayılardan kurtar bizi... Sayıların tadına düşmüşüz, başka bir tat ver bize." (DK. 7/347) Sayı ve kalıp rekoruyla Allah'a ulaşacağını sananları, bir testi suyu, Dicle'nin sahibi sultana hediye götürmek gibi bir ahmaklık sergileyen adama benzetir. Bunun yerine, boş testiyle huzura çıkıp hiçliğini, yoksulluğunu itiraf etmek gerekir. Günahkr olarak boyun bükmek, sayı ukalalığından yeğdir. Ama bu da bir gönül nasibi gerektirir, (bk. Mesnevi, beyt; 28492868)

Sayılara sığınma aldatıcı olduğu gibi kelimelere sığınma da aldatıcıdır. Diyor ki Mevlna: "Salavt verip duruyorsun ama, Mustafa'nın temizliğinden neyin var, ona bak." (DK. 5/270) Ruhsal erişi kelime ve laf hokkabazlığıyla ölçen karanlık bezirgnlığa şunu söylüyor: "Nice inşallah demeyen var ki, canı inşallaha eş olmuştur." (Mesnevi, 1/27) Ve: "Akıllı hacı niceye dek yedi yedi tavaf ederdurur. Ben, delidivne bir hacıyım, kaç kez döndüğümü saymam bile." (DK. 4/371)

Rûmi'nin şekil meselesinde çattığı illetlerden biri de kıyafet ve duvar hegemonyasıdır. Kalıpkıyafete teslim olanları: "İsa'yı bırakıp da eşeğine bakma!" (DK. 3/205) diye uyaran Rûmi, şunu soruyor: "Hırkayla sarık da nedir? Bunları rehin vermek, himmetin aşağılığından değil de nedir?" (DK. 4/401) Ve: "Senin dayanağın Tanrı'dır, sopa değil; at sopayı, vazgeç ondan." (DK. 7/544) Ve: "Külahı bırak da başı ara; sır o başla ele geçer." (DK. 6/134)

Rûmi, günümüz dünyasında da Müslümanları kemiren şekilperestlik illetine parmak basmakta, bu illetin, Hz. Peygamber'i bir kıyafet putu halinde algılayan gafletine şu darbeyi indirmektedir: "Mustafa'nın şekli yok oldu mu, lemi Allahu ekber kaplar." (DK. 5/287) Ve bunun aksi yapılıp Mustafa, bir bedevi kıyafetinin ihyasından mutlu olan bir ruh halinde tanıtılınca, lemi sadece yaygara kaplar.

Kur'an, engizisyona giden yolları tıkamıştır. Bu tıkamada alınan tedbirlerden biri de mabetduvar hegemonyasını yıkmaktır. İslam'da mabet vardır ama, resmi mabet yoktur. Yani her mümin ibadetini dilediği yerde ve tek başına yapabilir. Hz. Resul bunu ifade için: "Bütün yeryüzü bana ve benim ümmetime mescit yapılmıştır." diyor.

Bütün yeryüzünün mescit yapılması ve insanın duvarlardan, bu duvarları saltanat ve sömürü aracı olarak kullanan odaklardan kurtarılması Kurana bağlı tevhit erlerinin temel görevlerinden biridir. Mevlna bu görevi en iyi biçimde yapan Hak yolcuları arasındadır. Diyor ki: "İsa dördüncü kat göğe çıktıktan sonra kiliseyi ne yapsın." (DK. 5/205) Ve: "Can İsasmın mescidine gökyüzü tavanı daha layıktır." (DK. 7/326)

Hakk'ı büyük yeryüzü meydanında kucaklayamayanlar onu duvarlar arasında hapiste biri sanıyorlar. Onların o duvarlar arasında bulacakları olsa olsa nefislerinin putudur, Allah değil. Rûmi şöyle konuşuyor: "Ne aptaldır o adam ki sevgili onun evindedir de o eve gelmez, boş yere olmayacak yerlerde koşup gezer."(DK. 3/130) Ve şöyle belirtir duvar hegemonyasından kurtuluşunun mutluluğunu: "Hamdolsun Allah'a, mihrabın da haçın da hüküm sürdüğü şu daracık yerden, onun aşkıyla sıçrayıp kurtulduk." (DK. 6/218)

Rûmi'ye göre dini, formüller, kalıplarkurallar halinde sundukları sanılan peygamberler, esasında gönül mimarlarıdır. Uyanık ruhlar, nebileri böyle anlamış, dini de bu anlayışla yaşamışlardır. Kalabalığın, nebileri kuralcılar olarak düşünmeleri, onların gerçek çehrelerini göremediklerindendir. Yoksa hiçbir nebi, içi pisliğe boğulmuş bir çanağın dışını yıkayıp yıkayıp övünmeyi hüner diye tanıtmamıştır. Şöyle diyor: "Canla, gönülle peygamberlerin izini izliyorum; aşağılık kişiler gibi kaçmadım." (DK. 4/213) Ve: "Dinin içyüzünü, özünü dile; kabuklarından vazgeç." (DK 2/441) Ve: "Kır da içini çıkar." (DK. 7/358)

Gerçi kabuk ve kalıp özü bulabilmek için gereklidir, özü o taşır ama, bulmak ve öze geçmek gayedir. Gayeyi yakalayamayan tembel ve karanlık benliğin kabuğu ilahlaştırmasına müsade edilmemeli. Rûmi'nin şikyeti de esasen bu "kabuğu ilahlaştırma" illetindendir; yoksa o şeklin ve kabuğun lüzumsuzluğunu asla söylememiştir. Diyor ki: "Meyva ham oldukça kabuğun içinde kalması iyidir; fakat olgunlaştı mı artık kabuk zararlı olur. Kuş, yumurtanın içinde kanatlandı mı bilki artık yumurta perdedir, kötüdür." (DK. 3/100) Başak yetişsin, olgunlaşsın diye çekilir derdi, sapınsamanın. Sap ve samana sürekli bağımlı kalmak ise Rûmi'ye göre eşekliktir: "Sen bir başağa benzersin, canın buğdaydır, bedenin saman; eşek değilsen ne diye ot otluyorsun, yüzünü öze çevirsene." (DK. 7/115)

Nihayet bir nokta gelir ki, şekil ve kural gönül kuşunun ayağına pranga olur. Bu noktada: "Gönül, din halkasından kaçıyor." (DK. 4/213)

Dine gönülle bakmayı, dini gönülle yaşamayı, dinde taklitçiliğe karşı da koyuyor Rûmi. "Suyu başkalarının oluklarından alan kişi hırsızdır." diyen Rûmi, düşüncelerini şöyle sunuyor:

"Canlar, canlara şekil veren ustaya akmada; fakat bu akış, akıllıların dillerindedir, aşıklarmsa gönüllerinde."

"Dillerde olan şey, "ben batanları sevmem" hükmüne girer; gönüllerdekiyse "kalan iyi şeylerdir." der."

"Gönül göğe benzer, dilse yeryüzüne... Yeryüzünden göğe varmaya pek çok konaklık bir yol var."

"Gönül buluta benzer, göğüsler damlardır... Şu dilse oluktur sanki; yağmur oradan akar."

'Yağmur suyu gönülden göğüslere tertemiz yağar; fakat adamın içi pisse sözlerinin de aslıfaslı yoktur."

Bu sözler, bulutu yağmur yağdıran, damı bulutu çeken, oluğu da suyu akıtan adama göredir."

"Suyu başkalarının oluklarından alan kişi hırsızdır... Başkalarının damlarındaki suyu aşıran, söz nakledendir."

"Kimin gözyaşlarından nerkisler biter, güller açarsa odur aşık... Nerkisler toplayıp demet yapansa bir iş başarandır ancak."

'Tartış zamanı, terazinin kefeleri denktir ama adamın dili doğru söylemedi mi, kefenin biri ağıverir."

"Kim canının halini giyinmiş, canının rengine bürünmüşse hangi cevabı verirse versin, gerçekte soru sormadadır o."

"Bilgisigörgüsü tam olan hekim, hastaya acı bir ilç da verse zulmediyor gibi görünür ama zalim değildir, adalet ıssıdır o."

"İsterse karanlık olsun; ayak, ayakkabısını tanır; gönül de zevk yoluyla, vardığı konağın hangi konak olduğunu anlar."

"Gönüle gir, şu tufanda Nuh'un gemisine at kendini... Durak korkulu ama gönlüne korku girmesin kardeş." (DK. 7/628)

Rûmi'nin gönülşekil bahsinde altını çizdiği noktalardan biri de gönül sırrının insanla eşanlamlı olduğudur. Gönülden habersiz bir dkı, bir medeniyet, bir fert insandan da habersizdir. Ve gönlün ihya edildiğine en büyük delil, insanın ihya edilmesidir. İnsanın ezildiği, horlanıp bir kenara itildiği bir dünyada ne dinden bahsedilebilir ne de Allah'tan. "Otuz cüzü eline alıp çileye girdin; otuz cüz benim, vazgeç çileden." (DK. 7/543) diyen Rûmi, gerçek Kuf'an'm insanın gönlü olduğunu, Kur'an okumanın da insanı okuyup anlamak olduğunu söylüyor:

"Gönlün varsa gönül kbesini tavaf et... Anlam kbe'si gönüldür; ne diye toprak sanıyorsun onu?"

'Tanrı, suret kbesini tavaf etmeyi, onun vasıtasıyla bir gönül ele alasın diye buyurmuştur."

"Bir gönül incittin mi bin kez yaya gitsen de Kabe'yi tavaf etsen Tanrı kabul etmez."

"Malınımülkünü ver de bir gönül al; al da o gönül, mezarda, o kapkara gecede ışık versin sana."

'Tanrı kapısına binlerce altın torbası götürsen Tanrı, bize getireceksen gönül getir der."

"Çünkü der, altın, gümüş, kapımızda hiçbir şey değildir... Bizi istiyorsan istediğimiz gönüldür bizim."

"Senin, bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, Arş'tan da üstündür, Kürsi'den de, Levh'ten de, Kalem'den de."

"Hor bile olsa gönülü hor tutma; o horluğuyla gene de pek üstünlük üstünüdür gönül."

'Yıkık gönül, Tanrı'nın baktığı varlıktır; onu yapan can, ne de kutludur."

"Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü yapmak, Tanrı'ya hacdan da yeğdir, umreden de."

'Tanrı defineleri, yıkık gönüldedir... Yıkık yerlerde pek çok defineler gömülüdür."

"Kul gibi, köle gibi gönüllere hizmet için kemer kuşan da sırlar yolu, yüzüne açılsın."

"Sana kutluluk gerekse, devlet istiyorsan, gönüller almaya, ululuğu bırakmaya bak."

"Gönüllerin yardımı seninle atbaşı beraber giderse kalbinden hikmet kaynakları akar."

"Dilinden sel gibi Abı hayat akar; soluğun, Mesih'in soluğu gibi hastalıklara ilç olur."

"Sus, her kılında iki yüz dil olsa da söylesen, gönül, gene de anlatışa sığmaz."

Dışın ihyası uğruna için, şeklin kutsanması uğruna özün ihmali, insanın başlangıçtan beri en büyük belası olmuştur: "Baş gözüyle bakış yüzündendir ki dünyada senin ve benim gibi binlercesi, durmadan helak olur, kör olurgider."(DK. 3/122)

"İnsana bütün korku, içinden gelir; fakat insanın aklı, daima dışardadır."

'Yûsuf gibi, boyuna dışarıyı okşardurur; halbuki içinde, kanına kasdetmiş bir kurt vardır."

"İçinde, nasıl bir çirkin var; bir görse ödü patlar."

"O çirkinlik, bir saldırışta ölürgider; fakat insan, ona zebûn olmuştur." (DK. 6/230)

Şöyle sesleniyor. "Bal çanağının ağzı kapalı, sense üstünüyanını yalayıp duruyorsun. Çanağı yere çal, kır, görmek duymaya benzemez." (DK. 5/179)

İnsanı erdiren, mutlu eden ve sırları çözen görüş, gönül gözünün görüşüdür. Der ki Rûmi: "Baştan başa gönül kesil, çünkü Tanrı huzuruna yol bulan, sadece görüştür." (DK. 5/52) Bu> görüşten yoksun bulunan filozoflar, daha doğrusu felsefe, kafa gözüyle baka baka yorulmaktan öte bir şey elde edememiştir. "Gönülde İsa gibi babasız bir güzel resmedersin de anlamada İbn Sina bile buzda kalakalmış eşeğe döner." (DK. 5/431)

Kafa gözüne bağlı kalanların din adına konuşmuş olmaları onları filozoflardan fazla farklı kılmaz. Rûmi, fıkhın "caizdirdeğildir" tartışmalarını da belli bir noktadan sonra felsefenin birbirini çürütmekten öte hüneri olmayan saçma tartışmalarına benzetiyor. 'Yürü, bilgi öğrenenlere katıl; fıkıh bilgisinin çevresinde dön de caizdirdeğildir lafları başını yüceltsin senin." (DK. 7/634) Ama şunu da unutmamalıyız ki: "Ebu Hanife, aşka ait ders vermedi; Şafii aşktan rivayette bulunmadı. Caizdirdeğildir sözleri ecel vaktine kadardır; aşıkların bilgisineyse son yoktur." (DK 5/117)

Nihayet Rûmi işin özetini gündeme getiren soruyu soruyor:

"Ölümsüz olarak dünyayı parlatan, fakat ne küfür, ne de iman olmayan ışık nerede? Meknsızlık denizi incilerle dolu, fakat içinde insanlık incisi bulunan hangisi?" (DK. 6/225) Böylece Rûmi, tüm gelenekselformel kabullerin ötesinde bir insan gerçeğine çağırıyor ve bu gerçeği yakalamada gönül denen bakış ve eriş kudretine sarılmayı öneriyor: "Gönül, göklerden de yüce, göklerden de geniş!" (DK 6/283) diyen gönül eri Mevlna sözü kendisine de getiriyor ve: "Benim yüzümü kafa gözüyle göremezsin." (DK. 5/66) diyor.

Mevlna düşüncesinde gönlün bir adı kalp, bir adı da candır. Can, tüm ölümsüzlüğün sembol adıdır. Can, Allah'tan bizde olandır. Çan'ın karşıtı ten'dir ki Rûmi onu, iğretinin, ölümlünün sembol adı olarak kullanır, insanda can süvari, ten binektir. Can, yani gönül tüm varlığı güden süvaridir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült