Felsefe

 

 

 

Gizemcilik Ve Cinsellik

İlhan Güngören

n

Cinsellik her zaman için gizemcinin ilgisini çekmiş, ona olağanüstü büyüleyici bir konu olarak görünmüştür. Ya bütünüyle cinselliğin çekimine kendini kapıp koyuvermiş, ya da en katı bir biçimde karşısına çıkmıştır, ya yanında ya da karşısında olmuştur, ama hiçbir zaman ilgisiz ve umursamaz kalmamıştır bu konuya. Bunun böyle oluşunu değişik nedenlere bağlayabilirsiniz belki, ama bana kalırsa bunun mantıklı üç açıklaması olabilir.

Birincisi gizemcilikteki bazı uygulamaların zihinde bir durulmaya, bunun sonucunda da duyu algılarının keskinleşmesine yol açması. Bu uygulamaların başında İslam tarikatlarında murakabe ve bunun bir başka çeşitlemesi olan zikir diye bilinen ya da Batıda meditasyon diye adlandırılan uygulama gelir. Gizemcinin yaşam biçemi ve yaşam felsefesi de buna yardımcı olur. Sonuçta günlük sorunlar içinde boğulmuş insanların büyük çoğunluğuyla karşılaştırılınca çok daha ileri bir duyarlık, bilinçlilik geliştirir gizemci. Upanişad’lardan birinde dile getirildiği gibi gizemcilik algı kapılarını açar. Keskinleşmiş, bilenmiş duyularımızla algıladığımız dünya bir değişime uğrar. ♦Dağlar dağ gibi, nehirler nehir gibi» görünmemeye başlar gizemciye. Bu durumu Suzuki’nin sözleriyle belki şöyle anlatabiliriz: «İnsan kendini yenilenmiş bulur, bahar çiçekleri daha canlı, daha renkli, dağdan akıp gelen derenin suyu daha serin daha saydam görünür.»

Çeşitli gizemci yollarda bu yaşantı değişik biçimlerde yorumlanmış, değişik adlarla tanınmıştır. İslam tasavvufunda bu durumu anlatmak için aşktan söz edilmiştir. Bence bu söz gerçekten yerine oturuyor. Çünkü aşık olan herkes bilir, aşkta dünyayı değiştirecek bir güç vardır. Aşığa yıldızlar, ay ışığı daha parlak, dalgaların sesi daha dokunaklı gelir. Herşey, her söz aşığın içindeki en ince, en duyarlı tellere dokunur, Küçük egosunun dışına taştığı, başka bir insanla bütünleşmek, tüm dünyayla barışık, uyum içinde olmak istediği bir ruh durumu geliştirir aşık. Hıristiyanlıkta bu yaşantı beatitude, Hinduzim ve Budizm’de samadhi diye adlandırılır. Zen Budizm’de kullanılan sözcükse satori'dir.

Bu ruhsal duruma verilen değer ve önem gizemci yollardan birinden ötekine, gizemci yolun genel felsefesine göre değişir. İslam’da ve Hıristiyanlık’ta bir yan ürün olarak değerlendirilirken örneğin Zen Budizm’de başlı başına amaç, varılmak istenen hedef olur. Ancak bu ruh durumunun yol açtığı bir sorun var. Gizemcinin aydınlanmış, uyanmış gözlerine yalnız bahar çiçekleri daha canlı, daha renkli, dağdan akıp gelen derenin suyu daha serin, daha saydam gözükmekle kalmıyor, aynı oranda karşı cinsten olanlar da olağanüstü güzel ve çekici gözüküyorlar. Elbet eşcinsel olanlar için durum biraz daha değişik olabilir. Gizemcilerde gözlerin, kulakların ve tüm duyumların yanında etin de cinsel uyarılara duyarlığı çoğalıyor. Bunun böyle olması dışardan olan kimselere yakışıksız görünebilir. Din adamlarının, din görevlilerinin, üfürükçülerin Havva kızlarına gösterdiği aşırı ilgi her zaman için gazetelerde haber olma niteliğini korur. Bu haberleri okuyunca «Nasıl olur da bir Tanrı adamı dünya zevklerine olan ilgisini sürdürmekte diretebilir?» diye şaşar dururuz. Ama gizemcinin cinsel uyarılara duyarsız kalmak elinde değildir. Daha doğrusu elinde olan şeyler de vardır. Karşı cinsten olanlardan uzak durmak, onlara bakmamak için başını çevirmek onlardan kaçmak, saklanmak... Gizemcilerden büyük bir bölümünün seçtiği yol, yaptığı ya da yapmaya çalıştığı şey budur. Bir yandan da herkesi cinsel uyarılara karşı kendileri kadar duyarlı sanmak yanılgısına düşerler, başka kimselerin cinsellik konusunda kendilerinden daha masum, daha ilgisiz bir tutum içinde olabileceğini anlamak istemezler. Bu konuda kendilerine işkence ettikleri oranda başkalarına karşı da acımasız ve katı olurlar. Bu yöntem her zaman için ters çalışır, gizemcinin cinselliğe olan ilgisini azaltacağına çoğaltır.

Belki gizemciler yaratılışları gereği olarak da sıradan insanlardan daha duyarlı, daha kolay etkilenebilen insanlardır, ilgilerini yalnız tinsel, manevi konularla sınırlandıramayacak kadar coşkulu kimselerdir. Bu da olabilir. Ancak bir gerçek var, gizemcilerin cinsel uyarılara aşırı duyarlı olmaları.

Bir kez üyeleri iş adamlarından oluşan bir dernekte bir konuşma yapmıştım. Konuşmayı izleyenlerden biri böyle bilenmiş keskinleşmiş duyu algılarıyla kadınların göze nasıl görünebileceğini sormuştu. Hiç düşünmeden «Öylesine güzel görünürler ki insan saldırmamak için kendini zor tutar.» deyivermiştim. Bu sözlerimin iş adamları üzerinde yaptığı şok etkisini, yüzlerinin aldığı görünümü anımsadıkça hala gülüyorum. Ne yapmalı ki söylediklerim gerçekti. Algı kapılan aralanıpta baskılar kalkınca, bastırılmış duygu ve düşünce düğümleri çözülünce, insanın içini dolduran o aşkınlık duygusuyla cinsel gerilim sıradan ortalama insanların her bakımdan beklentilerini de anlayışlarını da aşan bir boyut kazanıyor. İnsanların çoğu için bireysel bir haz arayışı olan seks gizemci için kendi küçük bireysel kabuğunu kırıp kendi dışına taşmanın, bütünle bütünleşmenin coşkulu kıvancını da yanında getiriyor.

Gizemcinin cinselliğe ilgisinin ikinci nedenini cinsel enerjinin dirimsel enerjiyle ya da yaşam enerjisiyle özdeşliğini farketmiş olmasına bağlayabiliriz sanıyorum. Şöyle de söyleyebiliriz belki: Cinsel enerji yaşam enerjisinin çeşitli kendini açığa vurma biçimlerinden biridir, yani cinsel enerji gücünü öteki enerji biçimleri gibi yaşam enerjisinden alır. Bu demektir ki yaşam enerjisi cinsel enerji olarak kullanılmadığı zaman başka alanlara, başka kanallara yönlendirilebilir.

Yaygın bir inanışa göre yaşam enerjisi ersuyuyla harcanmış olur. Bu görüşü benimseyenler erkeklik organına enerji haznesinin musluğuymuş gözüyle bakarlar. Gizemcilerden pek çoğu yaşam enerjisinin cinsel enerji olarak harcanmasının aynı enerjinin daha yüksek amaçlarla kullanılmasını engelleyeceğini savunmuşlar, cinsel perhizciliğin yanını tutmuşlardır. Bu görüşün erkekler açısından bir tutarlılığı olduğu varsayılsa bile kadınlar söz konusu olunca bir anlamı olamayacağında kuşku yok. Ama hiç bir zaman kadınların gizemciliği ayrı bir araştırmaya konu olarak ele aılnmamıştır. Kadın gizemciler de erkeklere öykünmekle, erkeklerin yaptığını yapmakla yetinmişlerdir. Boşalmanın ardından erkeğin bir süre için cinsel istekliliğini yitirmesi ya da cinsel uyanlara karşılık veremeyecek duruma düşmesi, bir yandan da çok sık boşalan erkeklerde ruhsal ve zihinsel bir gerileme olacağı konusundaki genel kanı yaşamsal enerjinin boşalmayla eksileceği yolundaki daha çok Doğu gizemciliğinde benimsenmiş bu görüşü destekliyor gibi görünüyor. Hintli gizemcilerin abartılı bir biçimde yaptıkları bir benzeti bu bakış açışım çok açık olarak ortaya koymaktadır: Bir ermişin bir yanı kesilecek olursa kesikten kan değil ersuyu akarmış. Ermişin gövdesi böylesine biriktirilmiş ersuyunun temsil ettiği yaşam enerjisiyle dolu olurmuş.

Samadhi ya da Hıristiyanlıktaki anlamdışı beatitude durumunun yaşantılaştırılabilmesinin ancak ersuyunun iyi korunmasına bağlı olduğu inanışı ve olasılıkla bu inanışın deneyle de doğrulanmış olması gizemcilikte tam bir cinsel perhizciliğin çok sayıda yandaş kazanmasına yol .açmıştır. Ama kıvrak insan zekasının çözümsüz sorunlara çözüm bulmaktaki becerisi bu sorunu da bütünüyle çözümsüz bırakmamıştır. Çin’de Taocular boşalmayı gereksizleştiren bir cinsel birleşme yöntemi geliştirmişlerdir. Bu yöntem İS VU. ve VUI. yy. larda hem Budizm hem Hinduizm üzerinde derinlemesine etkili olmuş olan Tantrizm adlı dinsel alcım içinde de gelişme ortamı bulmuştur. Çin işi (Çinakara) ya da Maithuna adıyla tanınan bu yöntem Sol Yön Tantrizmi diye adlandırılan mezhepte bir gizli öğreti olarak ayrıntılı tören kuralları ve düzeniyle günümüze dek uygulana gelmiştir. İran’a ve Arap dünyasına da imsak adıyla geçmiş olan bu yöntemin yurdumuzda da bazı tarikatlar içinde uygulama yeri bulmuş olması olasılıktan uzak görünmüyor bana.

Tantrik maithuna uygulaması ersuyunun geri döndürülmesi diye de bilinir. Bu yöntemi öğrenmiş gizemcide ersuyu boşalma aşamasına yaklaştığı sırada sanki gerisingeri iç organlara, göbek bölgesine ya da omurilikten yukarı doğru gövdenin derinliklerine dönüyormuş gibi bir duyarlık oluşur. Bu uygulama düşüncenin, nefesin ve ersuyunun durdurulması formülü içinde özetlenir. Boşalmanın kaçınılmazlığı aşamasına yaklaşan gizemci kafasından her türlü düşünceyi kovar ama bunu yaparken kendini tüm duyumlara açık tutmayı, aşkın bir bilinçlilik durumunu sürdürmeyi de elden bırakmaz. Cinsel birleşme sırasında bilinçli ve düzenli olarak nefes alıp verirken bu aşamada nefesini tutar, bunu kolaylaştırmak için dilini ağzının içinde geriye doğru yuvarlayarak nefes yolunu tıkamaya çalışır. Bazı tantristler dilin bu işlevini daha iyi yapabilmesini sağlamak için dil altındaki bağlantı derisini keserler. Üçüncü olarak ersuyunu geri döndürmek için karnını içeri ve penisi baş bölümü dölyolunda kalacak biçimde dışa doğru çeker. Böylelikle ersuyu geri döndürülünce gizemci mahasukha ya da samarasa diye adlandırılan hazzın ve mutluluğun doruk noktasına ulaşır ve bu durum bir kaç dakikadan bir kaç saate kadar sürebilir. Orgazm adını verdiğimiz çok kısa süreli boşalma olayının uzun süreli ve çok daha yoğun bir benzerini duyumsar gizemci bu sırada. Böylelikle ersuyu korunurken aynı zamanda yaşam enerjisi de biriktirilmiş olur.

Ancak gizemcilerin çoğunlukla cinselliğin karşısında olmalarını, cinsel perhizciliğin yanını tutmalarını yalnızca cinsel güçlerini harcamayarak böylelikle yaşam güçlerini koruma isteğine bağlamak konuyu fazlasıyla basitleştirmek, birçok önemli gerekçeyi gözardı etmek olacak. Kesinlikle bu tutumun çok daha karmaşık, çok daha dolaylı nedenleri de var. Belki bu nedenlerden bazılarını kültür tarihinin derinliklerinden bulup çıkartabiliriz: Öncelikle evrenin yapısıyla ilgili inançlardan, varsayımlardan başlayalım araştırmamıza. Görüyoruz ki kültürümüzde tüm varoluş ikici bir anlayışla bölünüp değerlendirilmiştir: Örneğin ruh madde, tanrısal doğal, kutlu kutsuz, bedensel manevi vb. Hemen şurasını söyleyeyim, kültürümüz deyince, Tantrizm ve Taoculuk gibi bir iki küçük kültür adacığı dışında kalan Yunan, Yahudi ve Hint temelli bir yapı, bir sacayağı üzerine oturan evrensel kültürden söz etmek istiyorum. Evet, kültürümüz evreni ikiye bölmekle de yetinmiyor böldükleri arasından, bir seçim yapmamızı da istiyor bizden. Kültürümüze göre bir şey ya iyidir, ya kötü, ya doğrudur ya da yanlış. Aynı zamanda hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış olamaz. Gene kültürümüzün bir temel özelliği insanın akıma olan büyük güvenine karşı içgüdülerine olan güvensizliğidir. Bu anlayış insanı akıl yanıyla algıladığı benliğiyle kendini doğadan ayrı ve farklı bir şeymiş gibi görmeye itmiştir. Akıl yanıyla kendini doğadan dışlamıştır. Doğayla, doğal olanla böylelikle özdeşliğini yitirdikten sonra da doğayı yanma değil de karşısına almıştır. En başta kendi doğal yapısı, doğal içgüdüleri olmak üzere doğayı, doğal olanı aşağılamış, kendi aklının ürünü olan soyut tasarımlara göre doğayı da, kendi doğasını da yeni baştan yaratmaya, düzeltmeye girişmiştir. Örneğin doğal düzenin ve uyumun yerine geometrinin uyum ve düzenini koymaya, gene kendi doğal eğilimlerini, içgüdüsel yapısını kendi akımın buluşu olan soyut kurallara göre yeniden düzenlemeye çalışmıştır. Bu düzenleme de evreni değerlendirirken yaptığı ayrımın doğrultusunda ruhunu yüceltirken bedenini olabildiğince aşağılamıştır. Ruhunu yüceltmek için de nefsin köreltilmesi, bedene eziyet edilmesi, bedene cefa çektirilmesi gerekliliğine inanmıştır. Onun için bedenin en masum, en doğal isteklerini bile karşılıksız bırakmayı ruhu yüceltmenin önkoşulu saymıştır. Sanki, ruh, madde içinde bir mahpusmuş gibi düşünmüş, böyle olunca da ruhun güçlendirilmesinin maddenin güçsüzleştirilmesiyle sağlanabileceği, ruhun kurtuluşunun bu yolla kolaylaşabileceği vargısı egemen olmuştur gizemcinin davranışlarına.

Erkek göğü, kadınsa yeri, doğayı simgelemektedir kültürümüzde. Kadın bir takım dolaylı benzetmeler yüzünden doğa anayla, insanın daha dünyaya dönük, daha maddesel yanıyla özdeşleştirilmiştir. Bu nedenle de erkek aklın, kadınsa içgüdülerin temsilcisi sayılmıştır. Bütün bunların ardında kadın sömürüsüne bir gerekçe bulmak çabasını görmeden edemiyor insan. Kuşkusuz bu kültür değerleri başka tür bir üretim biçiminde bunun tam tersi de olabilirdi. Bu varsayıma bir dayanak göstermek için şunu söyleyebilirim: Kadınla erkeğin yer ve göğü simgelemeleri tarım dönemine geçişten sonra ortaya çıkmış bir yorumdur. Kadın çocuk doğurduğu için ürün veren canlı doğurtkan doğanın simgesi sayılmıştır. Cilalıtaş kültürü ana tanrıçalar dönemidir. Cilalıtaş kültüründe çoğunlukla önemli dinsel görevler kadınlar tarafından yapılırdı. Bugün bile cilalıtaş kültürünün kalıntıları olan falcılık, büyücülük gibi etkinlikler genellikle kadınlar tarafından yürütülür. Buna karşın toprağın sahiplenilmesi sonucu ataerkil aile düzeni güçlendikçe çocuğun babanın tohumunun ürünü olduğu inancıyla desteklenerek babanın çocuğun oluşumundaki önemi büyütülmüş kadının rolüyse tarlanınkine örneklenerek önemsizleştirilmiştir. Artık Tanrı doğadan kopartılarak göğe çıkarılmış ve canlı doğanın yerini Tanrının soluğuyla canlanan cansız bir doğa imgesi almıştır. Canlıcı (animist) tapınçlar semavi dinlerin saldırısı karşısında yenilmiştir. Babayı simgeleyen göksel Tanrı’nın karşısında kadın yerin, doğanın temsilcisi sayıldığı için semavi dinlerde kadına hiçbir dinsel görev verilmemiştir. Bildiğiniz gibi kadın papaz da olamaz, imam da olamaz, haham da olamaz. Kadın doğayı simgelediği için insanın doğaya karşı tutumuyla kadına karşı tutumu her zaman benzeşmiştir. Hayvansal diye aşağıladığı kendi doğasını silmeye çalıştığı için de bazı küçük istisnalar ve sapkın diye damgalanmış uygulamalar dışında Doğuda da Batıda da ancak cinselliğin çekiminden kurtulma koşuluyla manevi gelişmenin sağlanabileceği yaygın inanç olmuştur. Kültürümüz hiçbir zaman doğal olanın aynı zamanda tanrısal da olabileceğini kabul edememiştir. Çünkü mantığımızın buyruğu budur.

Birşey aynı zamanda hem doğal, hem tanrısal olamaz.

Şimdi aşağıda yazacaklarım yukarda yazdıklarımla çelişiyor gibi görünecek ama bu çelişkinin sorumluluğunu üzerime almıyorum. Yazacağım şu: Üçüncü olarak cinselliğin gizemcinin ilgisini çeken bir başka yanı da o gizemli ve tanrısal yaratılış olayıyla cinselliğin yakın ilişkisidir. Hepimizin bildiği gibi yokluğu varlığa dönüştüren cinsel birleşmedir. Yapay dölleme tekniğinin bilinmediği, tüp bebeklerinin daha dünyaya gelmedikleri dönemde gelişkin canlıların tümü yaşamlarını cinsel birleşmeye borçlu bulunuyorlardı. Konuya böyle bakınca, cinsellik tanrısal yaratıcılık güdüsünün güdümündedir ve tanrısal yaratıcılığın bir aracıdır. «Yaşamın temelinin atıldığı ve cinsel haz ve esrikliğin en uç noktasına ulaştığı o anın yaşantısında kutsal ve tanrısal bir şey olduğunu görmemek hem yaşama hem Tanrıya saygısızlık olmaz mı?» diye soruyordu Alan Watts bir yazısında.

Acaba cinsellikte doğanın gizlerini çözebilecek, insanın olağan hergünkü bilincinin ötesine geçmesine, tarifsiz haz ve mutluluk doruklarına çıkmasına olanak veren, cennetin kapılarını açabilecek bir boyut olabilir mi? Gizemcilerin büyük bölümü böyle bir umudu öbür dünyaya erteliyorlar. Ancak küçük bir bölümünün bu soruya yanıtı olumlu. Evet, gerçekten böyle bir boyut var cinsellikte. Sevişmeyi olağan basit bir biyolojik işlev olmanın çok üstünde, çok ötesinde insanın gerçekleştirebileceği en güzel, en harika, en mutlandırıcı bir mucizeye dönüştürebilecek bir boyut... Bu mucizeyi yaratansa tüm duyumlara karşı uyanıklık keskin bir bilinçliliktir. Gizemcinin hiç de yabancısı olmadığı bir konu bu. Algı kapıları açılınca bilinç bir büyüteç, bir şiddetlendirici gibi görev görür, haz duyumlarını kat kat artırarak algılar. İnsan kendini büyülü bir dünyada bulur. Dokunma, tatma, görme, işitme ve duygulanma olanaklarının hepsini birden en keskin bir ayar içinde bütünleştirmek sihirli kapılan açar. Artık cinsel birleşme insanı bilinçsiz bir biçimde yakalayıp alıp götüren bir burgaç olmaktan çıkar, dingin bir ruhsal ortam içinde her ayrıntının, her kıvancın gizemcinin bilincine yolunu bulup yansıdığı bir esrikliğe dönüşür. Bir anlamda gizemci olayın dışında kalır ama bunun böyle oluşu sevişmenin keyfini kaçıran ya da azaltan bir etken olarak düşünülmemelidir.

Her gizemci bu yaşantıyı izdeşi olduğu yolun genel felsefesiyle çelişmeyecek bir dil kullanarak açıklamaya çalışmıştır. Eğer bu yolun felsefesi bedensel doyumları hayvansal diye aşağılıyor, buna karşın ruhsal olanları manevi diye yüceltiyorsa o zaman gizemcinin cinsel yaşantısını açıklarken bu değerlendirmeye uygun düşecek sözcükler bulup kullanmasına şaşmamalıyız. Gizemcinin bedensel duyumların keskin bir bilinçlilikle algılanmasının verdiği olağanüstü cinsel tadı ruhsal, manevi hazlar, yücelme, bedensellikten arınmışlık ve buna benzer sözlerle sulandırmaya çalışmasını anlayışla karşılamalıyız. Yalnız şurası kesin: Kullanılan sözler ne olursa olsun olayın temel niteliği aynıdır.

Cinsel birleşmenin gizemci için bir cinsel edim olmaktan çıkıp bir meditasyona dönüştüğü yolunda sık sık söylenen sözler de meditasyonu tam olarak tanımayanlar için gene yanıltıcı olabilir. Eğer meditasyon dendiği zaman bütün duyuların en açık, en alıcı olduğu keskin bilinçlilik durumu anlatılmak isteniyorsa evet, ama cinselliği bedensellikten arındırmaksa amaç, o zaman hayır.

Kültürümüz bedensel ve doğal olanın karşısına zihinsel, ruhsal ve manevi gibi karşıtlar koymuş ve bunlardan hangilerini seçmemiz gerektiğini de daha önden belirlemiştir. Oysa ister bedensel, ister zihinsel ya da manevi olsun bütün duyumları zihinsel algılara dönüştüren gene bedensel bir organımız, yani beynimizdir. Öyleyse fark nitelikten değil kültürden kaynaklanan değer yargılarından geliyor.

Şu var ki çağımızda şimdiye kadar var olan çağdışı kültürden çok farklı yeni bir kültür ortamı oluşmaktadır. İnsanın suçluluk duymadan, utanmadan doğasını olduğu gibi kabul edebileceği bir bilimsel ortam doğmuştur artık, bu anlayışın ışığında gizemciliği de, cinselliği de, kadını da, erkeği de yeni baştan ele alıp değerlendirmek gerekiyor. Bu değerlendirme yapılırken gizemciliğin cinselliğe büyük katkısı olan Taocu Sevişme ve Maithuna’nın da unutulmayacağını umarım.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült