Felsefe

 

 

 

Gelişen Burjuva Bilinci Çerçevesinde Kültür

Vadim Mejuyev


Aydınlanma Çağı", burjuva devriminin hazırlık dönemini oluşturmasına karşın, ideolojik ve teorik içeriği bir sonraki dönemde oluşan burjuva bilincinin manevi ufkundan çok daha ileri düzeydedir.

Aydınlanma çağı düşünürleri, doğrudan doğruya Rönesans (14,16. yy.)'tan kaynaklanan hümanist geleneğe olan bağlarını hala yoğun bir biçimde hissetmektedirler. Klasik mirasa karşı ilgileri açısından Rönesans hümanistleri, insana yönelen ve insandan onun özgün, manevi ve yaratıcı potansiyelinden, /öznel gücünden yola çıkan, tümüyle yeni "laik", "insancıl" bir kültürün temellerini atmışlardır. Bu bakımdan hümanizm, ortaçağa özgü dinsel ideolojiye açıkça karşı çıkmaktadır./Dinsel yaşamda kutsal kitabın ve kilisenin otoritesi, insana özgür düşünme ve birşeyler yaratma hakkını tanımamaktadır. Kültür yoluyla, ("uygarlık" ve tanrısal "eylemlerden" farklı olarak) insana özgü "akıllılık" ve "etkinliği" kullanarak insanın "eserini" yaratmak için kültürün nesnel (anonim), belirgin ve gelenek ya da efsane tarafından kutsanmış karakterini yokeden de yine hümanizm olmuştur/Hümanizm, bireyciliğe dayanan bir manevi etkinliği öngörmektedir. Bu etkinlik bir anlamda birbirine benzeyen kültürel yaratı düzeyinde kalmaktadır. Bu tür etkinliği tam anlamı ile keşfeden hümanizm, onu dış kültürel gelişim için bir ana model haline getirmiştir. insan (genel anlamda insan değil de; ressam, bilim adamı, ozan ya da filozof gibi çok somut bir kişilik kastedilmektedir) tarafından yaratılan ve denetlenen bu "insancıl" yeni kültürün ana ilkesi, kısa ve çok iyi bilinen şu formülden çıkarılmış olabilir: "Kültürün sorumlusu insandır." Kültüre konu olan insan, zaman içinde tükenen, ancak yaratı ve bilgi yoluyla tükenmişliğini aşan bir varlıktır: Zaman içinde tümüyle belirli ve sınırlı bir yaratı olmasına karşın, insan etkinliği, evrensel olan herşeyin "toplanma yeri" ve dünyanın nesnel sonsuzluğunu "aşma" aracı olarak ortaya çıkmaktadır. Yalnızca kendi manevi ve üretici etkinliğine değil, aynı zamanda düşüncesinin ve eylemlerinin en son noktalarında bile, insan, tümün uyumunu ve doğanın nesnel düzenini öğrenmeye çalışmaktadır. Ne dinsel doğma biçimindeki kör inanç, ne "eski geleneklere" sessizce boyun eğiş, ne de geleneksel kuralların ve ilkelerin alçakgönüllülükle uygulanması: İnsanı, herşeyi, yani dış dünyanın sonsuzluğunu ve farklılığını anlayabilecek bir varlık haline getiren yalnızca bireysel manevi etkinliktir. Özgür ve özerk bireysellik açısından insanın, kendi sınırlarını (fiziksel olarak yokolma) aşması, kişisel çabalarıyla bütüne ve evrenselliğe ulaşabilmesi; işte "insanın keşfi" diye tanımlanan hümanizmin asıl keşfi budur. Bu dönemde böyle bir keşfin kuramdan çok uygulama değeri bulunduğunu belirtelim. Bu değer, insanın "özü" ve "görevi"ne ilişkin düşüncelerde değil de, daha çok Rönesans'ın önemli kişilerinin somut edimlerinde, oldukça yeni bir kültürel uygulamada kendisini göstermektedir.

Yeni bir kültürün ortaya çıkması, bu kültüre bağlı yeni bir aydın tabakasının doğmasına yol açmıştır, bu kültür özellikle akademi üyesi N. Conrad tarafından geliştirilmiştir. Dünya kültürü uzmanı olan Conrad, "Rönesans hümanistleri (yazarlar, bilim adamları ve ressamlar) modern çağın aydınlarına yolaçmışlar ve yapıtlarıyla ilerki çağın aydınlarına iyi bir örnek oluşturmuşlardır,"* demektedir.

"Rönesans'ın Devleri" (Engels) ilk kez, kilise yasalarına ve tutucu kuramlara bağlı olmayan tümüyle yeni bir kişilik kavramını ortaya atmışlardır. Bu kişilik, eylemlerinde "dış" ya da "Tanrısal" etkenlere değil, tümüyle kendi aklına bağlı kalmaktadır. Yeni kültür yaratıcılarının gerçek yaşamlarından doğan insancıl bireycilik, her şeyden önce, akla sahip ve özgürce düşünebilen bir varlıktır. Rönesans'ta "akılcılık", "insanın" dolaysız anlatımı olarak ortaya çıkmıştır. "İnsanın keşfinin" temel dayanağı nedir? diye yazmaktadır N. Conrad. Bu dayanak, her şeyden önce, insanın özgür düşüncesidir. Özgür düşüncenin kaynağı da, Rönesans'ta yaratılan kuramsal düşüncenin "dinden bağımsız" kılınmasıdır. Batılı tarihçiler, özgür düşüncenin oluşumunu, dinsel düşünceden laik düşünceye geçişe, insan bilincinin dinsel tutuculuktan kurtulmasına bağlamaktadır."*

Bununla birlikte, insancıl kişilik kavramının derin anlamı, gerçeğe pek uymamaktadır. Burjuva toplumu oluşmaya başladıkça bu anlam, gerçek değerinden çok uzaklaşmış ve bir "ideal" olarak algılanmaya başlamıştır. "Yeniden doğan insanın" bunalımı, Rönesans tarafından yaratılan insancıl varlık olgusu ile çağdaş insanın gerçek doğası arasındaki bu çatışmada kendisini göstermiştir. Yaşam, insancıl bilinç tarafından yüceltilen tablodan çok daha değişik bir tablo çizmektedir. Bu durumda, eylemleri ve düşüncelerinde özgür bir varlık olarak tasarlanan "insan türü", anlık somut deneyimden çok, deneyimin ötesinde yeralan bir doğaüstü kanıtlar sistemi tarafından desteklenmeye başlamıştır. İşte bu doğaüstü sistem açısından XVU. yüzyılın akılcı felsefi, yeniçağ esprisine uygun bir dünya tanımı oluşturmayı ve insanı aklıyla tüm evreni kucaklayabilecek bir varlık olarak göstermeyi amaçlamıştır.

Burada, Avrupa insancılığı ile modern çağların akılcılığı arasındaki bağı belirtmek gerekir. Hümanizmin destansı ya da dinsel bilincinin basmakalıplarından sıyrılmış, akılcı, bilinçli eylemleri gerçekleştiren egemen bir kişilik ideali, XVU. yüzyılın akılcı felsefesinde kuramsal bir yorumu benimsemiştir (Descartes, Spinoza vb.). Klasik akılcılık, yaratıcı ve manevi özerkliğe sahip, yaşamını kendi isteği doğrultusunda yönlendirebilen bireyi savunmuştur. "...XVUXIX. yüzyılların klasikleri, tutarlı ve kesin bir biçimde, bireyin bilinçli gelişimini anlatmışlar, incelemişler ve savunmuşlar, daha doğrusu evrensel düzenin ve toplumsal sistemin olduğu kadar, bireysel yaşam sürecinin örgütsel modelinde, ilk örneğinde özerk ve bireysel (akılcı) bilinci yaratmışlardır. Aydınlanma çağı, hem "akıllı" ve "aydın", hem de akılcı ve insancıl insan idealini, kendisinden önceki bu çağda benimsemiştir.

Diğer yandan, insan "türü", çağdaş insan kişiliğinde bozulmaya, çirkinleşmeye başladıkça (Rönesans'ın bitiminden sonra ve onu izleyen dönemde bu bozulma iyice belirginleşmiştir), bu doğallık geçmişte, Eski Yunanlılar'ın yaşam biçimi ve geleneklerinde ya da Yeni Dünya'nın yerlilerinde aranmaya başlanmıştır. Buna en güzel örnek, XVI. yüzyılın büyük hümanisti Montaigne'in Denemeler** adlı yapıtıdır. Sonuçta "doğal insan" inancında ortaya çıkan geçmişin yüceltilmesi, tarih açısından yararlı olmuştur. Henüz uygarlık tarafından kirletilmemiş olan özgün insan türünün bilimsel olmayan deneylere dayalı anlatımı ötesinde, bu bozulmanın nedenleri araştırılmaya başlanmıştır. Çağdaş toplumda etkisi altında kaldığı "bozulmalar" ve gerçek insan "türü" arasındaki derin karşıtlığın bilincinde olan "uygar insan" ile "doğal insan" arasındaki zıtlık da buradan kaynaklanmaktadır. Aydınlanma Çağı bilinci, "uygar insanı", bir başka deyişle, mutlak feodal rejim koşullarında yaşayan insanı şiddetle eleştirerek, "doğal insanı" savunmuştur.

Rousseau'da olduğu gibi çok sert boyutlara ulaşan uygarlığa yönelik bu eleştiri, yine de, insanda her zaman varolan tarih öncesi özgün duruma dönüş için bir çağrı olarak ele alınmamıştır (daha soma "geriye dönüşün" bir başka türünü ortaya atan da romantik düşünce olmuştur). Burada güncel durumu daha iyi anlamak ve hataları düzeltme yollarını ve araçlarını bulmak için geçmişe bir gözatmak sözkonusudur. Daha önce Kant, Antropoloji sinde bu durumu belirtmiştir: "Rousseau'nun anlam kazandırdığı, kendi doğal durumunu yadsımaya cesaret eden ikiyüzlülük, sözkonusu doğallığı bulmaya ve ormanlarda yaşamaya bir çağrı olarak görülmemelidir. Rousseau'nun asıl amacı bu değildir. O yalnızca bizim, Rousseau'nun çizgisine yaklaşım biçimimizin ne denli güç ve karmaşık olduğunu vurgulamak istemektedir... Temelde Rousseau, insanın doğal durumuna dönmesini istememekte ancak, insanın bugün üzerinde bulunduğu basamaktan geriye bakmasını istemektedir.

O halde bu tür bir eleştiri geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. "Doğal insan" ile "uygar insan" arasındaki çelişkinin çözümünü, "akıllıca" örgütlenmiş bir varlık olarak, insanın kendi gelişiminde aramaktadır. Gerçekten de, insanın uygar toplumda kendi "türü" ile uyum içinde yaşama yeteneği onun bilincini geliştirdiğini göstermektedir/Bu bilinç gelişimi bir bütün olarak insanlığın kültür tarihinin ve kültürün, bilinçli ve en başta gelen görevidir.

Kültür kavramı, gelişme kavramından soyutlanamamaktadır. İnsan (doğuştan itibaren) akla sahip olmasına karşın, aklını diğer insanlarla birlikte yaşayabilecek biçimde geliştirmek zorundadır. Kültürün amacı, doğduğunda yalnızca doğal bir tepki ve yetenek biçiminde olan insan aklını geliştirmektik İnsan tarafından yaratılan (geliştirilen, değiştirilen) kültür, insana doğanın verdiği akıldan çok daha değişik ve farklı bir olgudur./ Kültür, insanın ve her türlü insancıl olgunun temel yeteneğini, kültür tarihinin oluşumunu sağlayan kendiliğinden gelişimi temsil etmektedir. Bu yetenek, insan eli karışmaksızın gerçekleşen hayvan ve bitki bedenlerinin özgün doğal gelişimi ile karıştırılmamalıdır. Öyleyse bu yeteneği, (doğal bilimlere değil de tarihe dayanan) özgün bir düşünce çerçevesinde incelemek ve anlamak mümkündür. İnsancılık ve akılcılık yanında tarihçilik, klasik bilincin çok önemli bir yönünü oluşturmaktadır. Tarihçilik ya da tarihsel türden düşüncenin, doğuşları ve gelişimleri bakımından gerçek olaylara ilişkin bilgi verdiği kabul edilmektedir. XVUXVUI. yüzyıllarda ortaya çıkan klasik tarihçiliğe de çoğunlukla evrimcilik adı verilmiştir. Kuramsal ve yöntembilimsel kavram olarak tarihçiliği, ilkçağa dayanan tarihsel betimlemelerden (Herodot, Tusidid) ayırdetmek gerekir. Tarihsel sürecin akılcı kuramları ancak burjuva toplumunun oluşum ve gelişim çağında ortaya çıkmışlardır.

Klasik tarihçiliğin, Rönesans döneminde büyük bir gelişme gösteren kültür tipine doğrudan doğruya bağlı olduğunu önemle belirtelim., Bireyin toplumsal ve kültürel yaşama katılımı, tanrısal ya da atalardan kalma otorite tarafından kutsanmış simge ve kalıpların geleneksel ve dinsel sistemin sessizce benimsenmesiyle değil, geçmiş çabalarının ürünlerini koruyan ve geliştiren bireyin kendi yaratıcı ve üretici etkinliği ile gerçekleşmiştir./Bu yolla, bireyin içinde bulunduğu somut gerçek, doğal ve toplumsal çevresi, simgelere indirgenmekten (örneğin dinsel ve destansı bilinçte olduğu gibi) kurtulmuştur. Bunun tersine, ortaya insan etkinliğinin farklılığıyla varlığını sürdüren, tarihin akışı içerisinde değişime uğrayan bir gerçek çıkmıştır. Bu kültür, tarihi kuşaklar boyu süren bir olgu olarak tanımlamıştır. Bu kuşaklardan her biri, yeni koşullarla uyum içinde, daha önceki etkinliğin sonuçlarından yararlanmış ve bu sonuçları geliştirmiştir. Böylece etkinlik, bireyin kültüre ilk adımını atmasında ve kültüre katılımında tek etken olmuştur.

Bu tip kültürün varoluş biçimini evrensel bir ilkeye dönüştürmeyi öngören klasik tarihçilik, bu yönüyle farklılık göstermektedir. Modern çağ felsefesinde dünya, gerçek bir "yaratı" sonucu, bu dünya ya da ötesinde varolan etkin ve yaratıcı bir gücün ürünü olarak algılanmaktadır. Bu ilkeyi akla yakın

36 kılma ve ona insan aklına uygun bir biçim kazandırma isteği, özel bir kuramsal yapıya, evrimciliğe dayanmaktadır. Evrimi sırasında dünyayı kavramak, onun varoluş "gizemini", "canlı güçlerin" (ya da yasaların) eylemine bağlı olan "yaratı" mekanizmasını keşfetmektir. Evrim öğretisi olması bakımından tarihçiliğin görevi, akılcı ve kuramsal bir biçimde, evrensel varoluşun "gizemli tasarımını", dünyanın varoluşuna ve evrimine, bütün olarak evrensel düzene dayanan yasaları incelemektir.

Modern çağ felsefesi, bu görevi öncelikle doğa tarihi açısından ele almaktadır: V. Asmus, "...Evrim kuramı daha önce doğmuş ve toplum tarihine değil de doğa tarihine dayanan olaylardan başlayarak büyük bir gelişme göstermiştir. XVU. yüzyılda tarihsel kuramın gerçek temellerini atanlar da toplumun sosyologları ve tarihçileri değil, fizikçileri, matematikçileri ve fizyolojistleri olmuştur. Güneş sisteminin oluşumunu, dünyanın ve dünya üzerindeki canlı ve bitkilerin ortaya çıkışını kapsayan ilk parlak kuram, sözcüğün tam anlamıyla, toplumsal bilimlerden çok uzak bir bilgin ve filozof olan Descartes'a aittir."


Bununla birlikte, evrim kuramı, kendi oluşum dönemi olan XVU. yüzyıl felsefesine özgü, doğadışı dünya tanımını silememiştir. Çağın en ileri iki bilim alanı olan mekanik ve matematiğe dayalı bu kuram, doğanın evrimini yalnızca, tüm halkaları devinimin değişmez ve evrensel yasalarınca belirlenen mekanik bir süreç olarak görmektedir.

Dünyanın oluşumu ve evrimine (dünya tarihi) ilişkin kuramsal düşünce, mekanist görüş terimleriyle ifade edildiği sürece, dünyanın varoluşunun kesin nedenini ve kendi gerçek temelini bulmaya çalışmaktadır. Böyle bir amaç şu varsayıma dayanmaktadır: Bize sunulan her şeyin bir nedeni olduğuna göre, bütün olarak dünyanın varoluşunun da bir nedeni olmalı aklın, akılcı bilincin sonucu, evrenin bu özgün varoluş nedeninin mantıksal bir açıklamasını yapmak ve böylelikle dünyanın oluşum ve gelişiminin kaynağını ortaya koymaktır, oysa açık ve sağlam bir düşünceden yola çıkarak, bizim deneyimimizde yeri olmayan, sonu gelmiş, duyarlı konuların düşleriyle Slnırh kalan bu varsayımı yalnızca kuramsal bir biçimde ortaya koymak gerekir. Filozoflar, dünyanın doğal tarihine ilişkin açıklamalarında, yalnızca deneysel yolla incelenen fiziksel nedenleri değil, aynı zamanda doğaüstü biçime indirgenen nedenleri de kabul etmekten kaçınmaktadırlar. Bu durumda evrim düşüncesi, geçerli bir bilimsel kuram olmaktan çok, bilimsel deneye dayanmayan, doğaüstü, felsefi ve soyut bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır.

Öte yandan, XVU. yüzyılın evrim düşüncesi henüz gelişmemiş ve kesinkes bilimsel bulgularla desteklenmemiştir. Bu Çağın bilimsel düzeyini saptarken Engels şunları yazmaktadır: "Mekanik dışında tüm doğa bilimleri ve de yalnızca katı, tanrısal ve yersel cisimler, kısaca yerçekim mekaniği bilimi gerçek bir gelişme göstermişti. Kimya, henüz çocuksu ve akılalmaz biçimini korumaktaydı. Biyoloji daha kundaktaydı; bitki ve hayvan organizması yalnızca üstünkörü ve kaba bir biçimde incelenmiş ve tamamen mekanik nedenlerle açıklanmıştı".* Ve şöyle devam etmektedir: "Dünya evrim tarihi olan jeoloji hakkında henüz hiçbir şey bilinmiyordu ve o günkü canlı varlıkların, yalından karmaşığa doğru uzanan bir dizi uzun evrim sonucu oluştukları düşüncesi hiç bir bilimsel açıklamaya dayanmıyordu."

Böyle bir evrim düşüncesinin, doğa bilimlerinden, dahası bu bilimlerin en gelişmişi olan Newton'un katı cisimlerin mekaniğinden hala uzak olması bir rastlantı değildir. Nevvton, evrenin mekanik yapısını ve bu yapının parçalarının etkileşimini açıklayabileceğini ileri sürmekte, ancak, bu yolla evrenin oluşumunu ve değişim nedenini ortaya koymanın mümkün olamayacağını savunmaktadır. Bu soruna çözüm getirmek için de, evrim düşüncesi, dünyanın kuruluş nedeni olarak temelde tanrısal yaratı tezinin kabulüne dayanan "ilk tepki" düşüncesine indirgenmiştir.

Bu evrim düşüncesi çağından çok ileri olduğu için, yalnızca felsefi bilinç çerçevesinde açıklanabilmekte ve tartışılmaktadır. Bu durum, evrim düşüncesinin, mekanikten ayrı bir kaynağı olduğunu kendiliğinden kanıtlamaktadır. Bu kaynak, mekanik çekim ve geri itme ilkesine dayanan devinimsiz doğa (bilim doğa dışında hiçbir şey tanımamaktadır), değil, insan tarafından yaratılan kültür ya da daha sonra çevresine uygun olarak değişen insanın kendisidir. Bir başka deyişle, evrim düşüncesi, mekanik kuram kavramları ve formüllerinde saptanan anlatımın çok ötesine ulaşmıştır.

XVVI. yüzyıl düşünürlerinde evrim düşüncesi, doğaüstü değil, toplumsal ve uygulamaya dayalı bir biçim kazanmıştır. İnsan varlığına ilişkin her türlü incelemede egemen olarak, bizim kuşağımızın sarsılmaz ve sınırsız ilerleme düşüncesine ulaşmıştır. Aydınlanma Çağında ortaya atılan gelişim kuramı, Avrupa bilincinde daha sonra "doğa felsefesi"nden "tarih felsefesi'ne geçiş olarak tanımlanan kuramın temelini oluşturmuştur. XVUI. yüzyılın Fransızları bu kurama kesinkes felsefi ve kuramsal bir biçim vermemiş olmalarına karşın, Avrupa bilinci gelişim kuramından önemli ölçüde etkilenmiştir.

İşte bu çağdan itibaren, evrim düşüncesi gitgide doğal değil de, tarihsel-kültürel bir ilke olarak görülmeye başlanmıştır. Bunun sonucunda filozoflar, sürekli olarak, dış "fiziksel" doğadan çok "insan doğası"ndan, bir başka deyişle, bu "doğa'nın sonucu ve yansıması olan kültürden sözetmeye başlamışlardır. Evrim ilkesinin doğrudan doğruya "insan doğası"na bağlı olduğu kabul edilmiştir. Bu ilke insan doğasında kendi temelini ve tanımını bulmuş, böylece kültürü, felsefi-kuramsal düşüncenin özgün bir dalı ve özerk felsefi bir kavram olarak benimsemiştir.

Eğer, kuramsal temel açısından, kültür kavramı, doğal biçimde oluşan evrim ile tarihin akışı içinde insan tarafından yaratılan, geliştirilen, kusursuzlaştırılan evrim arasında bir ayırım yapıyorsa, bunun nedeni, böyle bir kavramın ve genel anlamda kültür sorununun sosyo-pratik gerekliliğinden çok, modern çağ düşünürlerinin var olan uygarlığın noksanlarını ve hatalarını tek düzeltme yolunu kültürde, insanın kendi kendisini kusursuza ulaştırma yeteneğinde görmeleridir. Yeni sorun temelde, birey ile toplum, insan "doğası" ile insanların toplumsal birlik oluşumları arasında daha önce ortaya çıkan uyuşmazlığı aşmanın yollarını araştırmaktadır. Asıl amaç ise, "doğal insanı" kendi hatası, bilinçsizliği ya da "doğasını" unutması sonucu içine düştüğü durumdan kurtararak, onu uygar bir varlık haline getirmek, "aklını" geliştirmek, kendi kendisiyle uyumlu kılmaktır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült