Fransız Aydınlanma Felsefesinin Niteliği Ve Oluşumu

Oskar Ewald


Aydınlanmanın sürüp giden tanıtıcı özelliklerinin olduğu, ama bunun, Aydınlanmanın farklı ülkelerde, mesela İngiltere, Fransa ve Almanya’da tamamıyla aynı tarzda yürümemesi gerçeğini değiştirmediği görülür. Hem de iki bakımdan ayırt edilmelidir bu farklılık: Bir kere, öğretilerin somut içeriğinin, biçim, metot ve sunuş biçimini gözden kaçmayacak farklar göstermesi bakımından; sonra Aydınlanmanın ana vatanına ilişkisi ve bu ülkenin düşünce kültürünü çeşitlemesi bakımından. Süreç en bütüncül ve en organik olarak İngiltere’de gerçekleşir ki bu da sürecin buradan başlamasıyla ilgilidir. Rasyonelleştirme ve mekanikleştirme eğilimi büyük ölçüde İngiliz varlığına özgüdür ya! Ve bu demektir ki birçok başka şeyde olduğu gibi Aydınlanma’da da yolu belirleme şerefinin bu millete ait olduğu yadsınamaz, her ne kadar bu şerefin bütün karanlık yanlarında payı olsa da ve üstelik derinlik ve titizlikçe Alman ulusunun, zarafet, kesinlik ve çekicilikte Fransız ulusunun gerisinde kalsa da. İngiltere’ deki Aydınlanma sürecinin organikliği ve doğallığı bu sürecin tamamen İngilizce düşünce çizgisinde bulunması ve hatta bunun bir zirvesini oluşturmasıdır.

Bu doğrultunun temellerine daha Ortaçağ’da Duns Scotus, Roger Bacon’da, Ockham’lı William’da rastlarız; çok daha belirgin olarak Yeni Çağ’ın eşiğinde Bacon von Verulam’da, Herbert von Cherbury’de, Thomas Hobbes’da; asıl Aydınlanma Locke ve Newton’da başlayıp David Hume’da zirveye ulaşır. Britanya topraklarında felsefi motiflerden başkaca neler olduğu konusu bu çizginin öte yanındadır.

Almanya’da başka türlü; burada Aydınlanma öyle tamamıyla içerden oluşmamıştır. Yabancı etkiler burada güçlüdür ve bunları işlemek ve kendine mal etmek olağanüstü bir zihinsel enerji gerektirmez. İki kere muazzam tarzda başarılmıştır bu; birincisi Leibniz’de, sonra Kant’da; ara dönem gibi yaratıcı nabzın zayıfladığı yerde, ani bir düşünce düşüşü olur; popüler felsefenin kurak vadilerine ki buradan yalnızca tek tük zirveler (Wolff, Crusius, Lessing) saygın ama yine de üstün olmayan felsefi yüksekliğe ulaşırlar. .

Fransa’da da yine başkadır. Burada da hamle dışarıdan, İngiltere’den gelir. Ama düşünce Almanya’daki gibi temelli bir gelişim sağlamaz. Fransız Aydınlanması, Leibniz ya da Kant’ın önemine yaklaşan hiçbir Filozof çıkarmamıştır; Locke ya da Newton önemine yaklaşan Filozofu da yoktur ve nihayet Descartes, Malebranche ya da Pascal gibisi de. Bununla beraber Fransa’nın burada (felsefesinin yaratıcı dönemi 18. yüzyılın gerisinde kaldığı için) tamamıyla yabancı etki alanlarına düştüğünü kabul etmek de yanıltıcı olur. İngiliz örnekleriyle harekete geçmiş olsa da Fransız Aydınlanması tam ulusal bir fenomendir, tıpkı onun izindeki devrimin ulusal bir fenomen olması gibi. Voltaire, Bossuet’den ya da Corneille’den daha az Fransız değildir. Aynı şey, biraz sınırlı da olsa d’Alembert, Diderot, Montesquieu, Helvetius için de geçerlidir. Bu üç kültür ulusunun Aydınlanma’daki payı şöyledir: Aydınlanma, temelini İngiltere’ye, derinleşmesini Almanya’ya, söylemini ve itici gücünü Fransa’ya borçludur.

Burada aynı zamanda Fransız karakterinin yeni bir tipi sabitlenmektedir: 16. yüzyılda Montaigne ve Charron tarafından işaret edilen, sonra Klasisizm’le geriye itilen ve nihayet 18. yüzyıl boyunca gittikçe belirgin bir şekilde ortaya çıkan tip.[1]

ROKOKO RUHU

Voltaire’de, Montesquieu’de Diderot’da espri, derin manaya, hayal gücünün hafif kaçık zarafeti, metafizik düşünmenin ağırkanlı eğilimine üstün gelir.[2] Rokoko kültürü, düşünme üslubunda da kendini gösterir, yani biçimin içeriğe üstünlüğünde, malzemeye, zayıflamasının yanında oynarcasına hakimiyette. Metafizikçi, bu felsefeyi ve dünya görüşünü basit ve cılız bulacaktır ki dayandığı genel hayat ortamından soyutlanırsa zaten böyledir. Ama bu, tek yanlı bir bakış tarzıdır; onu, geliştiği atmosferden Fransız salonunun o zaman dünyaca ünlü öneme ulaşacak olan en ince unsurlarıyla ama zarif zekasıyla donanmış atmosferinden ayrı tutamayız.

Elbette, bu dönemin düşünselliğini küçümsemeye hakkımız yok, her ne kadar sistematik felsefeye pek az yenilik getirmiş olduğu ve İngiliz Ampirizminin ötesine önemli bir adım atmadığı sabitse de. Bununla birlikte insan neslini çok ilginç ve sert filozofun bile görmezden gelemeyeceği birkaç düşünür fizyonomisiyle zenginleştirmiştir: Bunlar Voltaire ve Rousseau’dur. Voltaire bu bakımdan da Fransız Aydınlanmasının küçültülmüş bir söylemidir, onun düşünme üslubu, düşünce içeriğinin çok üstündedir: Eserlerinden çok titiz bir kesit bu yüzden onların doğrudan etkisini veremez. Rousseau’da durum tam böyle olmasa da hayatının ve eserinin temel, tutkulu etkisi, mantıki içeriğinden çok üstündür. İşte bu iki görüngünün karşıtlığı bu dönemin düşünsel atmosferine tuhaf bir gerilim getirmiştir. Ama Montesquieu, Diderot ve özellikle d’Alembert ihmal edilecek şahsiyetler değillerdir. Montesquieu’nün yasaların ruhu üzerine eseri, cesur Natüralizmi ile derin bir etki yaratmış ve o zamana kadar bulanık ve engellenmiş motifin yolunu açmıştır. D’Alembert’in aynı tarzdaki geometrik, fiziksel ve bilgi teorisiyle ilgili problemler içeren matematiksel ve tabiat bilimsel Pozitivizmi bir sonraki dönem için daha önemli olmuş ve 19. yüzyılın benzer düşünce çizgisinin, genel olarak pek kabul edilmeyen büyük bir bölümüne Öncülük etmiştir. Ve nihayet Diderot’dan (belli bir problem çerçevesine daha az yoğunlaşmanın ve onu tamamlama çabasının azlığı yanında) Alman Klasiklerinin de kendini uzak tutmadıkları çok çeşitli esin kaynağı gelmiştir. Keza Diderot ile d’Alembert’in ortak girişimi “Ansiklopediyi hatırlayalım (bu esere karşı nasıl bir tavır alınmış olsa da), her halükarda olağanüstü boyutta bir eserdir ve zamanın nesline öyle eşsiz bir etkide bulunmuştur ki kamu fikrini ve zamanın egemen ruhunu, yön verici tarzda, üstelik devrim doğrultusunda belirlemiştir. Bundan pek farklı olmayan bir etki de Holbach çevresinden materyalist öğretinin en tutarlı sunumlarından biri olarak yerini koruyan “Tabiat Sistemi”nden gelir. Sonunda bir de şunu belirtelim: Bu döneme Condillac, Bonnet, Robinet, Buffon ve Lamarck gibi çığır açıcı tabiat araştırıcıları ve tabiat filozofları, Turgot gibi kültür ve toplum filozoflarının ve fizyologların, Condorcet, Volney, Mably ve Morelly gibi adamların dahil olduğunu düşününce kazanç, hiç de ilk bakışta göründüğü kadar az değildir. Gerçi düşüncenin o yüce zirvelerine değilse de pratik hayatın geniş alanlarına götürülürüz. Ama bir bakıma eksiklik gibi görünen şey, öte yandan Aydınlanma’nın artısı ve hizmeti sayılmalıdır. Hettner’in “18. yüzyıl Fransız Edebiyatı” başlıklı eserinde yazdığı şu sözlere harfi harfine hak vermeliyiz: “Bu edebiyat, yalnızca edebiyatçılar için bir yazı masasından ötekine, bir bilginden ötekine, bir bilenden ötekine yazılmış bir edebiyat değil, daha yüce ödevleri olduğunun bilinci ve gayretiyle doğrudan halkı eğiterek kendi koyduğu kavramlara göre geleneği ve toplumu değiştiren bir edebiyattır.” [3] Bu kavramlar her ne kadar haklı olarak cılız ve soyut diye eleştirilse de somut resmi, sosyal ve kültürel realiteyle sıkı ilişkileri onlara canlılıklarını yeniden kazandırmıştır. Onlar eski yönetimin çöküşünü hazırlamışlardır. Fransa’da ve sonunda bütün Avrupa’da büyük değişikliklere neden olmuşlardır. İngiliz Aydınlanması, etkisi bakımından daha çok kendi ülkesiyle sınırlı kalmıştır. Alman Aydınlanmasının ise aktif biçimleme gücü iyice kırılmıştır. Fransız Aydınlanması kamu kanaatindeki derin değişim sayesinde kamusal ilişkilere, karşı konulmaz bir baskı gerçekleştirmiştir.

İNGİLİZ ETKİLERİ

Artık, bir hazırlık çerçevesinde mümkün olduğu kadarıyla Fransız Aydınlanmasının tek tek kuramsal unsurlarını ortaya çıkarmamız gerekiyor. Burada her şeyden önce göze çarpan şey, İngiliz düşüncesine bağımlılıktır. Bu bağımlılık 18. yüzyılın en önemli gerçeklerinden biridir.

17. yüzyıl Fransası, “Güneş Kral” egemenliğinde prens ihtişamının pırıltısıyla göz kamaştırmış, İngiliz Adasına küçümseyerek bakmışsa da artık onun kültürel üstünlüğüne kendini kapalı tutmaz. Montesquieu ve Voltaire, İngiliz topraklarından önemli şekilde esinlendiler. Bunları Fransa’ya nakletmekle bu ülkede düşünsel yöne yeni bir güzergah buldular. Locke ve Newton’un etkisi önde gitti; öyle ki Descartes’ın, Malebranche’ ın ve Pascal’ın ulusal geleneğini neredeyse geride bıraktılar: Bu konuda, ünlü düşünürlerin yargısı ender bir şekilde birleşmektedir. Descartes’ın bu felsefenin kurucusu ya da yenileyicisi olma ünü inkar edilir; sadece şüpheci çıkış noktası ve matematikteki başarıları kabul görmeye devam eder; ancak metafiziği, deneyime yabancı kurgu olarak hurdaya çıkarılır. Malebranche’ ın durumu daha da berbattır; Condillac ona edebiyatçı der[4] ve böylelikle devrinin duygularını en iyi şekilde, yansıtmış olur. Pascal’a karşı da Voltaire şiddetli hücumlarda bulunur. İngiliz felsefesi ise bir o kadar değerlendirilir. D’Alembert o büyük Ansiklopedisinin ünlü “giriş”inde Lord Bacon’ı modern bilginin, bilimin ve dünya görüşünün asıl başlatıcısı olarak anar. Locke’a düzülen övgü ise neredeyse sınırsızdır; denebilir ki Bacon o bütün döneme damgasını basmıştır. Benzer bir etkiyi daha önce belki yalnızca Aristoteles ve Thomas Aquinas; daha sonra Kant ve Hegel yapmışlardır. Şüphesiz Newton’un etkisi de olağanüstüdür, ayrıca o etki de tamamıyla aynı doğrultudadır. Fransa’nın her şeyden önce analitik, mekanik Aydınlanma ilkesini kabullenip geliştirdiğini düşünürsek bu ortaklık anlaşılabilir. Ama burada

Locke ve Newton, hoca ve yol göstericidir; biri genel olarak bilgi kuramında, öbürü tabiat felsefesinde. Newton, maddesel dünyayı, bütünsel bir evren yasasının egemen olduğu unsurlara ayırır. Temelde aynı şeyi Locke, mutlak duyumculuğu, algılama tekilciliğini kurarak ya da en azından hazırlayarak ruhsal-düşünsel dünyada yapmıştır. Newton, fiziği karanlık güçlerden ve niteliklerden temizlemek ister. Ama fizikte yalnızca, duyusal olarak kanıtlanabilir ve matematikçe hesaplanabilir ilişkileri bırakmaktır. Benzer bir temizleme işini Locke bilgi kuramı ve psikolojide onları mevcut hayaletlerden ve kavramlardan kurtarmaya çalışmakla yapar. Demek oluyor ki her ikisi için salt deneyimin hedefi, onun birleştirilmesinin ve inşasının elden geldiğince basit öğelerle denenmesidir. Hatta en küçük öğeye kadar uzanır bu ilişki. Çünkü bir önceki bölümde öğrendiğimiz gibi, doğrudan doğruya Locke’un bilgi ve ruh öğretisinden gelen çağrışım kavramı, fiziğin kütlesel çekim ilkesinin ruhsal olaylara taşınmasından başka bir şey değildir.

Fransız Aydınlanması Locke’un düşünce dünyasına iyice bağlı kalır ve sistematik felsefe açısından onun ötesinde pek bir şey başaramamıştır. Locke’un birkaç sonucunu yaratıcı olarak yeni motiflerle zenginleştirmekten çok bir mantıksal ağırlık merkezinin doğal çizgisini sürdürür. Bu hareket, İngiliz felsefesiyle, yani duyumculuk, ampirizm, fenomenalizm ve pozitivizme paralel olarak yürür; ama Condillac, Voltaire ve d’Alembert’de Berkeley ve Hume’da olduğu kadar açıklık ve kararlılıkla değil.

ANALİZ METODU

Locke’un etkisinin tek tek nerelere kadar ulaştığını saymak güç değil: Metot, bilgi kuramı, metafizik. Locke metodu analitik (çözümleyici) metottur. Locke bütün bilinç kompleksini ilk ve en basit unsurlarına ayırır; Fransız Aydınlanması da onu izler. Bu Aydınlanma d’Alembert'de, daha da çok Condillac’da analizin metodik görüş açısını zirveye taşımıştır. Ayrışma sürecinin ardında zaman zaman çözümlenecek içeriklere ilginin kendisi geri plana itilir. Bunu Condillac’da ve dönemin en etkili eseri olan büyük Ansiklopedi’de bulacağız. Bilmenin tek tek unsurları nasıl birbiriyle ilişkili ise, birbirlerine nasıl bağlılar, nasıl bu unsurlarda, keza alfabelerinde olduğu gibi, insan bilgisinin bütünü ortaya konuyor? Fransız Aydınlanmasının esas ilgisi buna yönelmiştir. Sentez ruhu onda neredeyse tamamıyla eksiktir. Keza bilgi kuramı da tamamen Locke’a takılıp kalmıştır, öyle ki hareket özgürlüğü bu nedenle ortadan kalkmamış, ama engellenmiş görünür. Böylece Locke öğretisinin iç çelişkileri, çözüme ve barışa ulaşmaksızın burada daha da belirgin olarak ortaya çıkar. Locke, matematiksel bilgi gerçeğini kendisinin salt Ampirizm sistemine uygulamayı başaramamıştır. Burada daha Hobbes için güçlükler vardı ki Bacon bunlardan yalnızca matematiği küçümseyerek kaçmıştı.[5] Condillac’da, hele hele d’Alembert’de bütün bilgilerin duyusal deneyim merci önüne yollanması ile geometrik ve hesap metodu arasındaki çelişki daha belirgin olarak ortaya çıkar. Gözlem, Locke’da olduğu gibi, duyumculuk ile akıl sezgisi ilkeleri arasında gidip gelir. Nihayet metafiziğe gelince, burada da neredeyse boydan boya Locke felsefesinin egemenliği, amprik, agnostik ve materyalist unsurlarıyla bir arada kanıtlanabilir. Duyular ötesi bilginin olmadığı, neredeyse bütün grupların, Condillac’ın, Turgot’nun, Voltaire’in, Ansiklopedistlerin ve Materyalistlerin ortak gerçeğiydi. Gerçekliğin görüngülerle sınırlı olmadığı da onlar için bir genelin benzer bir temel ilkesiydi. Burada da, Locke’da ve daha sonra Kant’da olduğu gibi fenomenle kendinde şey arasında neredeyse doğrudan doğruya ayrım yapılmıştır ki sonuncusuna her zaman zorunlu olmasa da, bazen de yalnız problemli bir tarzda varlık atfedilir. Böylece Agnostisizmin (Bilinmemezcilik) kapsamı da değişken görünür. Voltaire’de, Condillac ve d’Alembert’de bu, en yüksek derecesindedir; materyalistlerde son derece sınırlanmıştır, ama tamamen silinmemiştir. Çünkü maddenin niteliği onların çoğu tarafından da belirsiz bırakılmıştır. Bu konuda da, dediğim gibi, Locke yol gösterici olmuştur. Maddesel tözün yalnızca duyusal değil, ruhsal ve düşünsel görüngülerin de taşıyıcısı olması ihtimalini o da açık bırakmıştır.[6]

Ama bizim Fransız Aydınlanmasının ön şartları hakkında çizdiğimiz manzara, bunu eğer bir doğrultuda tamamlamazsak eksik kalır. Bu Aydınlanma’nın, kendi felsefesinin klasik geleneğine sadık kalmadığı ne kadar reddedilmeyecek kadar sabit ise, şüpheci öncüleri olan Montaigne, Charron ve hatta Descartes’dan etkilenen Pierre Bayie, tam da 18. yüzyılda vatandaşlarının büyük saygınlığına erişmişlerdir, hatta daha da fazlası var; onlar yeni öğretilere geçiş yapmışlardır. Montaigne ve dostu, aynı zamanda öğrencisi olan Charron’un yazılarında öylesine ilginç unsurlar bir araya getirilmiştir ki, bunlar devrim öncesi çağda kesinlikle verimli olmuştur.

Ana eseri o ünlü Denemeler (Essais) olan Michel Montaigne (1533-1592) ve Pierre Charron (1551-1603) Bilgelik Üzerine (De la sagesse) başlıklı yazısında insanın duyular yoluyla olduğu gibi akıl yoluyla bilgilenme yeteneğinden köklü bir şüpheden yola çıkmışlardır. Ama bu şüphe, Antikiteden ne kadar çok donanım almışsa da onunla aynı çizgiye oturtulamaz. Haklı olarak vurgulanmıştır ki Pyhrronizm belli bir ruhsal ve düşünsel yorgunlukla bundan kaynaklanan kesin bir dinlenme ihtiyacım göstermiştir ve antik kültürün sonunu o derecede hazırlamıştır; buna karşılık Yeniçağın eşiğinde bulunan; adını andığımız düşünürlerde yapıcılığın ve biçimleyiciliğin güçlü hamleleri hissedilebilir niteliktedir.[7] Öbüründe bir sona ulaşılmışken bunlarda bir başlangıç söz konusudur. Montaigne ve Charron, akıl ile inanç arasındaki tartışmayı inanç lehine karara bağlamışlardır ve inanç derken de kilise inancını kastetmişlerdir. Ne var ki burada ilginç olan, bu ilkenin onların elinde nasıl değiştiğidir: Tanrısal yasa biçiminde tekrar akıl yasası yaşamaktadır ve bu ise tanrısallıkla birdir. Tanrı=tabiat=akıl! Bu Stoa’nın bile temel eşitlemesiydi; şimdi ise Rönesans’ın temel eşitlemesidir ve daha sonra net ve belirleyici tarzda Aydınlanma’nınki olacaktır.[8] Bu çeşit seslendirilmemiş koşullardan bu iki düşünürde, Montaigne ve Charron’da dünya, insan, devlet ve toplum anlayışı konusunda bir dizi son derece canlı kuramsal ve pratik bilgi oluşur. Onlar bizim alışılmış akıl hükümlerimizin fazla dar, fazla cılız oldukları ve hayatın o zenginliği ve çok anlamlılığı ile çoğu zaman ad absürdüm (saçmalık) a götürdüğü gerekçesiyle güvenilirliğinden şüphe ederler. Rönesans’ın öz evlatları olarak hayata dört gözle sarılır, onda o doğallığın, akıllılığın, Tanrısallığın üçlülüğünü gerçekleşmiş görürler; bu üçlü, dogmaya suni olarak uydurulmuş ve dogmanın renklerini taşır görünse de çok farklı bir yerden gelmekte ve bambaşka bir yere işaret etmektedir. Eski formlar burada ne kadar ürkekçe konmuyorsa da ve dünyevi bilimin o bilgiç iddialarının (o zaman doğal olarak çocukluk çağını tamamlamamış olsa da) karşısına dikilse de bu sayede her yerde yeni bir nesneler ve durumlar ilişkisini başlatır. Montaigne ve Charron’un çok olumlu şekilde el attığı eğitim sorununa özellikle değinmek gerekir ki Montaigne, Rousseau’nun doğal ve özgür eğitim konusundaki en iyi ve en etkili fikirlerinin birkaçını geliştirmiştir.

Bunu izleyen dönemin bir düşünürü, ünlü Tarihsel ve Eleştirel Sözlük’ün (Dictiorınaire Historique et Critique) yazarı Pierre Bayie (16471706) oldukça farklı bir görünüm arz eder. İlk olarak 1695 ve 1697 yıllarında iki cilt olarak basılmış bu eserde modern şüphe anlamlı ifadesini bulmuştur. Şüphe burada, bilmek ile inanmak arasındaki en kesin, en barışmaz karşıtlık olarak karşımıza çıkar ve hiçbir uzlaşmaya; hiçbir dolaylı çözüme izin vermez, tam tersine ya bir ya da öbür manada verilen kararı destekler. Bu arada Bayle’ın kendisinin nasıl karar verdiği, inançtan yana seçiminin samimi olup olmadığı kısmen önemli değildir. Onun bu karşıtlığı dile getiriş tarzındaki kesinliktir daha önemlisi. Böylece, hedefini bilerek ve bilinçli bir izleyişle ya da düşüncenin kişisel olmayan bir zorlamasına uyarak din alanını gittikçe sınırlar; kuramsal akıl artık kısmen bile olsa dinle çevrelenmemiştir, dinin dışındadır, hatta onun karşısına yönelmiştir; ama pratik akıl da karşıtlık ilişkisiyle olmasa bile yine de dinin altına yerleşmiştir.

Ahlakı da bilim gibi mezhepçilikten bağımsız hale getirmesi, belki de Bayle’ın daha büyük bir başarısıdır. Puta tapmak, Ateizmden de berbattır, der. Bu açıklamasıyla etkisi son derece uzun süren bir ilke ortaya çıkmıştır. Çünkü puta tapmakla Tanrıya ibadet arasındaki sınırı kim böylesine net tespite kalkardı ki? Bayle’ın bununla ilişkili ve hatta Voltaire’i şiddetli karşı çıkışa heveslendiren, bir ateistler toplumunun pekala var olabileceği iddiası ünlüdür. Dinde hoşgörüyü daveti bunun üzerine inşa etmiştir; bu konunun nerelere vardığını daha sonra ele alacağız. Böylece Bayle’da aslında Hür-düşünürlüğünün bütün unsurları mevcuttur ve gelecek kuşaklara derin etkisi de bununla açıklanabilir. Fikirlerinin tohumları her şeyden önce Fransız ansiklopedistlerinin zemininde yeşerecektir.

ANA UNSURLAR

Çok çeşitli fikir tonlarına rağmen (mesela felsefe tarihinde istisna olarak göründüğü gibi bütünlük) son derece bütüncül olan Fransız Aydınlanması bu unsurlardan oluşur ve bizim giriş açıklamamızda da böyle sunulmuştur. Bu bütüncüllüğün temelini entelektüalizmde, objektivizmde ve analizin öncelliğinde yasa kavramının tek başına değerlendirilişinde aynı ilkenin bir sürü ifade formunda görüyoruz.

Şimdi bu felsefenin hemen hemen bütün temsilcileri arasındaki birkaç en önemli aynılığa kısaca işaret etmekle açıklamalarımızı aydınlığa kavuşturacağız. Ana unsurlardaki ortaklıkta zaten kurulan o mutabakata yine de ayrı ayrı ışık tutmaya değer:

1. Bütün bilgi, duyulardan kaynaklanır: Duyumculuk.

2. Kendini bilmek, şeyleri bilmeye dahildir ve ona bağlıdır, çoğu kez deneyim sınırları içinde bulunan objektif yönseme ki yine de aşırı durumlarda materyalizme kadar varır.

3. Yalnızca (en azından bilgilerimiz yettiği ölçüde) bütüncül bir tabiat vardır ve bu, ebedi, aynı kalan, genel yasalara bağlıdır: Natüralizm.

4. İnsan da (hem de tamamen) bu yasalara bağlıdır ve onunla hayvan ve bitki arasındaki fark, dolayısıyla yalnızca derece farkıdır.

Onu, aşağısındaki organizmalardan ayıran o ruhsal töz hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

5. İnsanın ulaşabileceği en yüksek şey, bu yasallık bilgisi ve bundan kültürel ve pratik yararlanmadır. En çok gelişmiş zeka bile görüngülerin varlığına nüfuz edemez; yapabildiği şey onlar arasında hüküm süren ilişkileri kavramayla yetinmektir. Bu yeteneğin en yükselmişi, bizim deha dediğimiz şeydir.

6. Buradan çıkan sonuçlar da yine iki çeşittin

a. İnsan, özgür değildir, iyiden iyiye tabiatının güdüleriyle belirlenmiştir. Bu nedenle heyecanlara, eğilimlere ve katkılara karşı savaş, manasızdır, hatta zararlıdır. Çünkü insan bunların kökünü kazımanın ruh hayatının felç edilmesiyle onun pasif körelişiyle cezalandırılması demek olduğunu bilmez.

b. Ama insani eğilimlere ve tutkulara doğru manada etki etmek, tabii ki mümkün ve gereklidir. Yani onları saçma ve yıkıcı aşırılıklardan korumak, yoğunluklarını toplumun ve cemaatin yararına kullanmak; onları genel mutluluk için en destekleyici olan yollara yönlendirmek. Bu akılla (yani tabii eğitim ve yasalarla) olur. Bunların önemi, aydınlanmacılarca çok büyütülmüş, şüphesiz haddinden fazla değerli bulunmuştur. Hele hedefe uygun yasaların çıkarılmasına ve kurumlara, insanlığa büyü gibi bir etki olacağını ummuşlardır; devrimde korkunç bir şekilde gerçekleşen bu tek yanlı görüş, ayrıca onların kavram ve yasa akılcılığından kolayca anlaşılır.

7. Başlıca harekete geçirici, aslında bütün canlıları ve insanı harekete geçiren biricik şey, egoizmdir, hayatta kalma içgüdüsüdür, mutluluk çabası, hazcılıktır. Bütün bu kavramlar, sanki aynı anlama geliyormuşçasına biri ötekinin yerine rastgele kullanılır. Zaman zaman yine İngiltere’den alınma sempatik heyecanlar teorisi de buna katılır ve o zaman ahlakın toplumsal temellendirilişine girilmiş olur. Ne var ki bu daha çok istisnai olarak gerçekleşir. Egemen formül, ilk andığımızdır ve geliştirilmeye devam edilir ve şöyle yorumlanır: Önemli olan, bencilliğin ve hayatta kalma güdüsünün, aklın sınırları içinde tutulması, kendi mutluluğuna çabalamanın toplumun (büyük çoğunluğun) mutluluğuyla uyum içine sokulmasıdır.

Burada da egemen görüşlerdeki nüanslamaların çeşitliliği fark edilmeyecek gibi değildir. Bazıları daha çok bencilliğe, bazıları da daha çok genellik görüşüne yöneliktir. Bazılarında duyusal haz motifi önce gelir, bazılarında ulusal, toplumsal ve nihayet insanlığın genel gelişiminden haz alma. Bu dönemin önemli bir kazanımı sayılacak şey, insanlık idealinin çok kimse tarafından üstün tutulup ilan edilmesidir, her ne kadar bu ideali destekleyecek kurumsal zemin elverişsiz ve kararsız olsa da.

DÖNEMLER

Benim somut bir şema halinde özetlemeye çalıştığım Fransız Aydınlanmasının düşünsel ana çizgileri kısaca bunlardır. Göreceğiz ki görüngülerin çoğu üstelik bütün ya da ekseri noktalarda bu şemaya uyacak. Bütünüyle değil ama kısmen bu şemanın dışına kayanlar, yalnızca şu ya da bu doğrultunun aşırılıklarıdır; La Mettrie ve Helvetius’daki Natüralizm özellikle Jean Jacques Rousseau’daki idealizm çizgisi!

Bu düşünsel sürecin zamansal ilerleyişi, merkezde ilginç bir yoğunlaşma, zekaların bir merkezde toplanması fenomeniyle belirlenir. Bu fenomen, ansiklopedi girişimidir ki, içinde dönemin gerçekten belirleyen, anlam ve yön veren çeşitli akımları sonradan ayrılmak ve bağımsızlaşmak üzere birleşme denemesinin sonunda olduğu gibi farklar daha keskin ve daha belirgin ortaya çıkar: Bu tarafta Rousseau, öbür tarafta materyalizm. Onlarla artık Fransız Devrimi’nin eşiğindeyiz.

İşte bu görüş açıları, konumuzun sınıflandırılışını gerektiriyor. Sistematik felsefeye en doğrudan bağlanan görüngülerden yola çıkmayı uygun bulduk. Bu, Condillac ve onun ekolüydü. Bu sayede aynı zamanda Locke’un temel unsurunun Fransız Aydınlanmasına nasıl sokulup burada nasıl geliştirildiği de gösteriliyor. Condillac’dan Montesquieu ve Voltaire’e geçiyoruz.

Burada dönemin, en parlak ve etkili ifadesine ulaştığını görüyoruz. Voltaire bölümü, bizi doğrudan Ansiklopedistlere götürür: Diderot’a, d'Alembert’e ve Ansiklopedinin kendisine. Böylece zirveye ulaşılmış ve aslında aşılmıştır. Ardından tabiat felsefesinin, kültür, devlet ve toplum felsefesinin oluşumunu, 18. yüzyıl boyunca izlememiz gerekiyor. Burada iyice emin olacağız ki Materyalizm, gittikçe ilerliyor, ta ki Ansiklopedinin temellerinin atılışından yirmi yıl sonra “Doğa Sistemi’nde ona güçlü bir heykel dikilinceye kadar. Fransız Aydınlanmasının ana çizgisini bu şekilde tutarlı sonuca ulaştıktan sonra son olarak sözü Rousseau’ya bırakacağız. Onun temel düşüncesi bir yandan şimdiye kadar izlenmiş düşünsel doğrultuya tepki olarak, öte yandan bu doğrultunun tamamlanması olarak görülebilir. Yüzyılın ortasında her ikisinin o büyük Ansiklopediyi meydana getirmek üzere birleşmesi gibi yüzyılın son çeyreğinde, ilk sahiplerinin büyük kısmı artık hayatta değilken devrimin patlak vermesinde, eski düzenin yıkılıp yeni bir düzenin başlamasında birleşirler.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe