Fiiliyata Karşı

Zygmunt Bauman


Bugünkü kötü durum insanların dostça işbirliğine, dayanışmaya, paylaşmaya, karşılıklı güvene, birbirini tanımaya ve saygıya dayalı birlikteliklerinin yerine, yarışma ve rekabetin (bir avuç insanın hırsla zenginleşmesinin herkesin iyiliğine giden asil bir yol olduğu düşüncesinden türetilmiş varoluş biçiminin) koyulmasının nihai sonucudur.

Fakat hırsın faydası yoktur. Kimsenin hırsından kimseye fayda gelmez. Büyüme, tüketim ve rekabet takıntılı, hem de bunlara sadece kendisi için takmış insanlarla dolu, denetimsiz, bireyselleştirilmiş dünyamızda çoğumuz, yaşam sanatının icracıları olarak, bu kadarını bilmeli, anlamalı ve kabul etmeliyiz. Bunu yapanlar var ve sayıları da az değil. İnsanlara önem verdikleri değerleri sorduğunuzda, birçoğunun, belki de hemen herkesin en başta eşitlik, karşılıklı saygı, dayanışma ve dostluk dediğini duyabilirsiniz. Ancak günlük davranışlarına, uygulamadaki yaşam stratejilerine baktığınızda büyük ihtimalle puan fikstüründe değerlerin çok farklı yerlerde olduğunu göreceksiniz... İdealler ile gerçeklikler, kelimeler ile fiiliyat arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu anlayınca hayretler içinde kalacaksınız.

Yine de, çoğumuz ikiyüzlü değiliz; en azından, bilerek ya da başka seçeneğimiz olduğunda böyle davranmıyoruz. Çoğu insan (belki de hiç kimse) hayatını yalan içinde sürdürmeyi tercih etmez. Doğru sözlülük de pek çok insan kalbi için önemli bir değerdir ve çoğumuz yalan söyleme ihtiyacının (zorunluluğundan bahsetmeye bile gerek yok) sık sık, en iyisi hiç ortaya çıkmadığı bir dünyada yaşamayı isteriz. O halde, kelimeler ile fiiliyat arasındaki fark nereden kaynaklanıyor? Gerçeklikle yüzleştiklerinde kelimelerin şansının çok az olduğu sonucuna varabilir miyiz? Daha doğrusu, kelimeler ile fiiliyat arasındaki uçurumu kapatacak bir köprü kurabilir miyiz? Bunun cevabı evetse, böyle bir köprüyü nasıl inşa edebiliriz? Ne tür malzeme kullanmalıyız? Bu cevapları bulabilmek için yanıp tutuşuyoruz çünkü değerlerimiz ve onları ifade etmek için kullandığımız kelimeler “gerçeklik’’ olarak adlandırdığımız şeyin gücüne uymuyor ve dolayısıyla işe yaramıyorsa, neden canımızı sıkalım ki? “Gerçeklik’’ kelimesini, arzu edilemeyecek ya da yadsınamayacak kadar zorlu ve inatçı şeyler için kullanmamız boşuna değil...

1975-76 yılları arasında Elias Canetti yirmi altı yılı aşkın sürede yazdığı makalelerini Das Gewissen der Worte' adlı bir kitapta topladı. Kendi sözleriyle amacı “insanlık düşmanlarının’’ yeryüzünün yok edilmesine esrarengiz bir şekilde yaklaştığı “korkunç bir yüzyılda” “faydalarının’’ (şöyle de denebilir: ilham verme potansiyelleri ile davranışlara yol gösterme özelliklerinin) bir kısmını hala korumayı başaran, geçmiş zamanlarda oluşturulmuş ve uygulanmış olanlardan geriye kalan az (ve gittikçe de azalan) sayıda “ruhani modeli” hatırlamak, yeniden ele almak ve bunlar üzerine yeniden düşünmekti.

Kitap Canetti’nin 1976 yılının Ocak ayında Münih’te yaptığı, yazarlık mesleğiyle ilgili konuşmasıyla son buluyor. Bu konuşmada Canetti, dünyanın içinde bulunduğu durumda “yazarların veya o ana dek yazar oldukları düşünülen kişilerin fayda sağlayacakları bir şeyler olup olmadığını” sorguluyor. Başlangıç noktası olarak da 23 Ağustos 1939’da, bilinmeyen bir yazar tarafından yapılan bir açıklamayı seçiyor: “Gerçek bir yazar olsaydım, savaşı önleyebilmem gerekirdi.” Canetti’ye göre, bu açıklama iki nedenle çok önemlidir.

Birincisi, durumun umutsuzluğunu kabul etmektedir. Savaşın önlenmesi artık imkan dahilinde değil, ne de olsa “bitti”; yaklaşan felaketi yolundan döndürmenin ihtimali ya da umudu kalmadı, yapabileceklerimizin sonuna geldik; yine de, bu korkunç durumun geçmişte bir noktada değiştirilemeyeceğini, bunu başarmanın hiçbir yolunun olmadığını ve bu yolların bulunup tercih edilemeyeceğini düşünmek için hiçbir nedenimiz yok. Mağlubiyet, “Ben geldim!” diyen felakete karşı zafer şansının hiç var olmadığı anlamına gelmez; sadece, bu şansın cehalet ve/veya ihmalkarlıkla tepildiğini gösterir. Mağlubiyet, “ruhani modelin” (bu durumda, “gerçek yazar” modelinin) gücünü kesinlikle azaltır, diye bir şey söylenemez; azalan tek şey, onu takip ettiğini söyleyenlerin dayanma gücü ve bağlılıklarının yoğunluğudur.

* Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci, Çev. Ahmet Cemal, Payel Yayınları, 1984. (ç.n.)

İkincisi, isimsiz açıklamanın yazarına göre, mağlubiyetten burnu bile kanamadan çıkan tek doğru, bir yazarın, yazdıkları esenlik ile felaket arasında ne kadar fark yaratabiliyorsa o kadar (daha fazla değil) “gerçek” olduğudur. Esas itibarıyla, kişi ancak ve ancak kendini, onların, yani yazarların kelimenin durumuna karşı duydukları mesleki sorumluluktan azat edebiliyorsa “gerçek” bir yazardır. Yazarı “gerçek” kılan şey kelimelerin gerçeklik üzerindeki etkisidir, Canetti’nin yorumuyla, “kelimelerle ifade edilebilecek her şey için sorumluluk üstlenmeye ve kelimelerin başarısızlığı için kefaret ödemeye hazır olmaktır”.

Bu iki nedeni birleştiren Canetti, “Günümüzde yazar kalmadı fakat olması yönündeki büyük umutlarımızı yitirmemeliyiz” demekte çok haklı. Bu umutla hareket etmek, başarı şansı ne kadar cılız olursa olsun “gerçekçi” olmaya devam etmek demektir. “Rahatlıkla dünyaların en körü olarak tanımlanabilecek bir dünyada, ısrarla değişim ihtimalinden söz edenlerin olması son derece önemlidir’

Şunu da eklemek gerekir ki, kişinin tüm dünya için kendine sorumluluk yüklemesi açıkça mantıksız bir harekettir; bununla birlikte, kendi sonuçlarının sorumluluğunu da kapsayan sorumluluk yüklenme kararı, dünyanın mantığını cinayet ve intihar sonuçlarından kaynaklanan körlükten kurtarmak için son şanstır.

Tüm bunları söyledikten ya da okuyup üzerine kafa yorduktan sonra, insan, dünyanın Canetti’nin tarif ettiği “gerçek yazarlara’’ kucak açmadığı yönündeki akıllardan çıkmayacak kadar karamsar ve yürek parçalayan önseziyi kafasından atamıyor. Dünya felaketlere karşı değil, peygamberlerine karşı son derece korunaklı görünürken, bu korunaklı dünyanın sakinleri de, ikamet hakları düşüncesizce ellerinden alınmadıkça, kendi bakir alanlarına dağılmış olan (az sayıda ve yorgun) peygamberlere dahil olmaya karşı korunuyor. Arthur Koestler’in bize ısrarla (boşuna, evet deyim yerindeyse, boşuna) hatırlattığı gibi, danışıklı körlük kalıtsaldır... Başka bir felaketin arifesinde, “1933’te ve onu takip eden birkaç yıl boyunca, henüz emekleme döneminde olan Üçüncü imparatorlukta (Nazi Almanya’sında) neler olup bittiğini bir tek sayıları birkaç bini bulan mülteciler biliyordu”; fakat bu farkındalık onları “sözünü hiçbir zaman dinletememiş,' cırtlak sesli Kassandra’nın” kaderine mahkûm etti. [1] Aynı yazarın birkaç yıl sonra, Ekim 1938'de belirttiği gibi, “Amos, Hosea, Jeremiah çok iyi propaganda yaptılar ancak halklarını sarsıp onları uyarmayı başaramadılar. Kassandra’nın sesinin duvarları deldiği söyleniyor fakat Troia Savaşı yine de başladı)’ Öyle görünüyor ki, felaketleri anlayıp geldiklerini (geriye dönüp bakarak, maalesef, sadece geriye dönüp bakarak...) kabul etmek için mutlaka gerçekleşmeleri gerekiyor. Tüyler ürperten bir düşünce varsa, o da budur. Aksini ispat edebilir miyiz? Daha iyisini yaparak tekrar tekrar denemedikçe asla bilemeyeceğiz.

 

[1] Bkz. Arthur Koestler, The Invisible Writing 1954, Vintage, 2005 baskısından alıntı yapılmıştır: s. 230-5.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe