Felsefe

 

 

 

Feodalizmden Kapitalizme

Mick Brooks


Marx, feodalizmin çözülme ve kapitalizmin ortaya çıkma sürecini “ilkel birikim” olarak adlandırır. Bu süreç, bir taraftan toprak yerine para halinde servet biriktirme süreciyken, diğer taraftan mülksüz bir proletaryanın yaratılması sürecidir. Bu, üreticilerin kendi geçimlerini sağlayabildikleri araçlardan ayrılmasıdır.
Feodal köylülüğün toprağa bağlı olduğunu görmüştük. Bu onlara kıtlık zamanları dışında mütevazı bir hayat garantisi veriyordu.
Yol açtığı tüm güvensizlik nedeniyle, zorunda olmadıkça hiç kimse para için çalışmaz. Emperyalistlerin Afrika’da kelle vergisi almaya başlamalarının ve Güney Afrika’da olduğu gibi, Afrikalıları bir ücretli emek kaynağı olmaya zorlamak için çorak rezervasyon bölgelerine sürüklemelerinin sebebi budur. Bu nedenle, özel mülk sahiplerinin elindeki toprak tekeli, kapitalizmin gelişiminin bir koşuludur.
İngiltere’de köylülerin mülksüzleştirildiği süreç Marx tarafından Kapital’de anlatılır. Toprağın üçte birinin Kilisede olduğu bir dönemde manastırların dağılması muazzam bir yoksul eski keşişler kitlesi yarattı. Bundan önce de, Güller Savaşından sonra feodal maiyetin dağılması gaddar bir serseri sınıf yarattı.
Ancak mülksüzleştirmenin ana kaldıracı, arazi sahiplerinden oluşan bir parlamento tarafından Çitleme Kanunları olarak adlandırılan özel Parlamento Yasalarının kabul edilmesiydi. Bu düpedüz yasal bir hırsızlıktı. Yün ticaretinin arttığı bir zamana denk gelmişti ve toprak sahipleri koyun sürülerini otlatmak için daha fazla toprak istiyordu. Eskiden muhtemelen beş yüz kişinin oturduğu toprağın, toprak beyinin toprağı olmasına karar verildi ve köylülerin yerini birkaç çoban aldı.
Bu süreç vahşice olsa da, eski verimsiz şerit sistemini[7] ortadan kaldırarak ve rasyonel tarımın temelini döşeyerek topraktaki üretimi ilerletti. Sonra, sanayi devriminin avantajları, modern makineler, bu büyük çiftliklere uygulanabildi.
İlkel birikim sürecinin bir diğer kutbu da para birikimiydi. Sermayenin ilk biçimleri, sanayi sermayesinin üretimi dönüştürmesinden önce, tüccar sermayesi ve tefeci sermayesiydi.
Amerika’nın İspanyol yağmacılar tarafından “keşfedilmesi” dünya ticaretinin eksenini kaydırdı. “Yeni Dünya”da büyük servetler kazanıldı.
İspanyolların altın aramasına korkunç bir vahşet eşlik etti. Onların egemenliği altında, 1492’de bir milyon olan San Domingo Kızılderililerinin nüfusu 1530’da on bine düştü. Küba’da yerli nüfus 1492’de 600.000 iken 1570’te sadece 270 haneye düştü.
Tüccar kapitalist güçler gaddarlıkta birbirleriyle yarışıyorlardı. Uzun zaman önce öldüğü düşünülen kölelik, dünya pazarına hizmet eden madenlere ve plantasyonlara emek gücü sağlamak için bir rönesansa uğradı.
Aynı zamanda, Orta Çağ sonlarında, güçlülerin artan para ihtiyaçlarını karşılayan, Fuggerlar gibi büyük banker ailelerinin yükselişine tanık olundu. Şövalyeler, prensler ve feodal maiyet, onlara sunulan yeni lükslerden geri kalamazlardı. Toprağa dayalı üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimi önünde bir engel olduğunun çok açık bir kanıtıydı bu.
Monarşi de daha fazla paraya ihtiyaç duymaya başlıyordu ve borç almaya başladı. O nedenle bu dönem her ulusun ulusal borcunu arttırmaya başladığı dönemdi. Bugün hâlâ yaşadığımız ve İngiltere’de şu anda yaklaşık 100 milyar sterlin olan (1983) bir sorun.
Orta Çağın sonlarında, Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda, İngiltere’deki Tudorlar gibi mutlak monarşiler türedi. Bu monarşiler eskinin toprak sahibi egemen sınıfı ile umut vaat eden kapitalistler arasında denge sağlıyorlardı.
Başlangıçta, ticaretin ve bu nedenle kapitalizmin gelişebileceği güçlü, istikrarlı ulus-devletler kurarak toplumu ileri götürdüler. Yurtdışında sömürgelerin fethedildiği savaşlarda tüccarların çıkarlarını savundular.
Aslında monarşiler kendi çıkarlarının peşindeydiler ve ancak kapitalistlerle toprak sahipleri arasındaki sınıf mücadelesinin kilitlenmesi sayesinde palazlanabilmişlerdi. Kapitalizm daha da geliştikçe, yükselen kapitalist sınıfın içinde, büyüyen ekonomik gücüne uygun bir politik güç tutkusu uyandı. Kapitalizmin egemenliğini sağlamlaştırmak için, saltanat süren mutlak monarşileri hedef alan burjuva devrimler gerekliydi.
Tarımdaki gelişmelere paralel gelişmeler, zanaatsal üretimde de gerçekleşti. Loncaların başlangıçta üretimdeki ilerlemeyi kurumsallaştıran üretim ilişkilerini nasıl yansıttığını daha önce görmüştük. Loncaların dışındaki kapitalistler devamlı genişleyen pazarlara üretim yapmak için ücretli emeği harekete geçirmeye başladıkça, bunlar bir engel haline geldiler.
Loncalar fiyatları yüksek tutmak için üretimi sınırlandırma ilkesini işletiyorlardı ve saldırılara direnmek için geleneksel ayrıcalıklarını kullanıyorlardı. Tüccar kapitalistler, ufak toprak parçalarında yarı işsiz durumda olan köylülerin artı-emeklerini yutmak için köylü evlerine daldılar. Bu evlere dokumacılığı “yerleştirmeye” başladılar.
Köylülük, dokumacılık gelirlerine giderek daha çok bağımlı hale geldi. Tüccarlar sadece hammadde ve pazar sağlamaya çalışıyorlardı ve köylülere, tezgâhlara ve hatta kulübelere bile sahip olabiliyorlardı. Pazarlar üzerindeki kontrolleri sayesinde üstünlüğü ellerinde tutuyorlardı.
Bu, feodal köylülüğün proleter konuma düşürüldüğü bir diğer önemli süreçti.
16. ve 17. yüzyıl boyunca, zanaat atölyeleri kuruldu. İşin basit süreçlere bölünebileceği görüldü. Adam Smith, “Ulusların Zenginliği” adlı kitabına, eski yöntemlerle karşılaştırıldığında daha ucuza ve daha büyük miktarlarda üretilebilen toplu iğne yapımındaki işbölümünü açıklayarak başlar.
Daha da ötesi, işin yinelenen basit görevlere bölünmesi, el emeğinin yerini makinelerin almasını mümkün kıldı. Üretimi bulduğu gibi alarak işe başlayan kapitalizm, üretim aletlerini devrimcileştirmeye başlıyordu.
Kapitalizm dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetini hiçbir engelle karşılaşmaksızın kolayca kurmadı. Yeni uyanan üretici güçler, eski üretim ilişkilerine başkaldırmıştı. Bunların aşılması ve üretici güçlerin gelişim aşamasına karşılık gelen yeni üretim ilişkilerinin kurulması gerekiyordu.
Bu burjuva devriminin göreviydi. 1640’lardaki İngiliz Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi ve 1789-94 Fransız Devrimi, kapitalizmin dünya ölçeğindeki egemenliğinin temellerini kuran belirleyici mücadelelerdi.
Peki bu burjuva devrimlerin görevi tam olarak neydi?
Feodalizm artık egemen olmamasına rağmen, toprak sahiplerinin çıkarları meta üretiminin önünde bir engel olarak duruyordu.
İngiltere’de toprak sahibi kibar tabaka pazar için üretime geçmesine rağmen, Fransa’da 1789’a kadar aristokrasi artının büyük bir bölümünü rant olarak yedi ve malların serbest dolaşımı üzerinde her çeşit geçiş ücretini zorla kabul ettirmek için ayrıcalıklı konumundan yararlandı.
Bu herkes için fiyatları yükseltti ve burjuvazinin aristokrasiye karşı koyarak bir bütün olarak ulusun çıkarlarını temsil etme iddiasında bulunmasını mümkün kıldı. 1789’da Parisli kitlelerin Bastille’i zaptetmesine kadar, örneğin Paris’e yiyecek girişi feodal bir ayrıcalık olarak bir geçiş ücretine tâbi idi.
Fransa, eski aristokrasinin tamamen kenara süpürüldüğü burjuva devriminin klasik ülkesiydi. Giderek pazar için daha çok üretim yapan köylülük, 1789 burjuva devriminden sonra, tutkulu bir kapitalist sınıfa ve mülksüz bir kırsal ücretli emekçi sınıfına bölünme eğilimindeydi.
Kapitalizmin, yeni üretim tarzının gelişebileceği bir çerçeve olarak merkezi ulusal ekonomileri kurma görevi de vardı.
Almanya 19. yüzyıl gibi geç bir dönemde, kapitalist üretim için istikrarlı bir ulus-devlete sahip olunması gerektiğini gösterdi. Almanya, 1848 devrimi arifesinde hâlâ her biri kendi para birimi, kendi geçiş ücreti ve gümrük tarifeleri, kendi ölçü birimleri, toprak yasaları ve yerel ulaşımı olan otuz üç küçük devlete bölünmüştü.
Açıkça, küçük devletlerin yarattığı bu karışıklık, Alman sanayi ve ticaretindeki büyük ölçekli gelişimin önünde içinden çıkılmaz bir engel oluşturuyordu. Arkasındaki yeni işçi sınıfından duyduğu korku yüzünden, Alman burjuvazisinin “kendi” devrimini yapamaması, bu görevlerin –modern bir kapitalist ulus inşa etme gerekliliğini gören– Bismarck etrafında toplanan Prusyalı junkerlerin (toprak sahipleri) hegemonyası altında gerçekleştirilmesine neden oldu.
Öte yandan, Britanya ve Fransa’da, kapitalist gelişimin çerçevesini geliştirme ilerici görevlerinden biri olarak, ulusal birlik zaten esasen mutlak monarşiler tarafından gerçekleştirilmişti.
İlerlemeye karşı direnen tek kesim eski aristokrasi değildi. Toplumu aslında ileri götürmüş olan kapitalistlerin bir kısmı da, giderek daha gerici hale geliyordu. Zengin tüccarlar krallar üzerindeki nüfuzlarını ticarette tekel sağlamak için kullanıyorlardı. Metaların fiyatını yükseltmek için ayrıcalıklarını kullanıyorlardı.
Serbest ticaret için mücadele etmek zorunda kalan daha küçük tüccarlar ve kentli kitleler, bu gerici kapitalistlere karşı koydular. Aynı şekilde büyük tefeciler, servetlerini, kraliyete borç vererek yaptılar ve böylece monarşiye bağımlı hale geldiler.
Bir bütün olarak kapitalist sınıf, devrimini tamamlamak üzere ihtiyaç duyduğu politik gücü elde etmeye çalışmak için artık yeterince güçlüydü. Mutlak monarşiler, ticaretin yayılmasını savunan bir kalkan olmaktan çıkıp, bir engel haline gelmişlerdi. Ortadan kaldırılmaları gerekiyordu; ve zanaatçı ve küçük çiftçi kitleler, bu işi kapitalist sınıf için yapmak üzere seferber edildiler.


Kapitalizm

Kapitalistler, servetlerini toprakla ya da kölelerle değil parayla ölçerler. Para servetin üretime yönelmesi, insanlık için binlerce yıl önceki tarım devrimi kadar önemli bir dönem olan sanayi devriminde gerçekleşti.
Kapitalizm de, feodalizm veya kölelik gibi bir sömürü sistemidir. Onun ayırt edici özelliği, sistemlerinin doğası gereği, kapitalistlerin, artı-değeri tüketmekten ziyade büyük bölümünü tekrar üretime geri yatırmak zorunda olmalarıdır.
Kapitalizm bu yüzden ilk dönemlerde görülmemiş bir dinamik kazanır. Feodal lordların hiç bitmeyen savaşlar yoluyla yapmaya çalıştığı gibi, yalnızca daha çok insanı sömürmek yerine, kapitalizm insanları daha çok sömürür, emek üretkenliğini geliştirir.
Böyle yaparak bir bolluk toplumuna ve böylece de sömürenle sömürülen arasındaki bölünmeyi tamamen ortadan kaldırmaya olanak sunar. Başka bir deyişle, bizzat kapitalizmden daha yüksek aşamadaki bir topluma olanak sunar.
Kapitalizm kendisini egemen kapitalist sınıfın elindeki üretim araçlarının tekeline dayandırır. İnsanların büyük çoğunluğu, kapitalist sınıf tarafından dayatılan koşullarda çalışmadıkça, yaşam araçlarından yoksun kalırlar.
Biçimsel olarak, ücretli işçiler yaptıkları işin karşılığını alıyormuş gibi görünür. Gerçekte ise feodal serf ya da köleler kadar çok sömürülürler.
Kapitalizmde emek-gücü (işçinin çalışma kapasitesi) başka herhangi bir şey gibi bir metadır, çünkü pazarda alınır ve satılır. Kendi sahibi, yani işçi tarafından satılır ve paranın sahibi, yani kapitalist tarafından alınır.
Ancak emek-gücü bu bakımdan diğer metalardan farklıdır: değer yaratma eşsiz özelliğine sahiptir. Kapitalistin işine yarayan da budur, bu nedenle emek-gücünü satın alır (işçi çalıştırır).
Emek-gücü üretim içinde tüketildikçe (işçiler işe koşuldukça), kapitalistin emek-gücü için ücret olarak ödediğinden daha fazla değer yaratılır. Kapitalist kârın kaynağı budur.
Eğer emek-gücü kapitalistin satın alabilmesi için pazarda hazır ve nazır bulunmak zorundaysa, onun üretilmesi gerekir. “Birey göz önünde bulundurulduğunda” diye yazar Marx, “emek-gücünün üretimi, onun kendisini yeniden üretmesinden ya da varlığını devam ettirmesinden ibarettir.” Marx hemen arkasından bu devamlılığın “tarihsel ve manevi bir öğe de” içerdiğini ekler; yani bir işçi ailesinin kendi varlığını devam ettirmesi ve çocuklarını yeni bir ücretli işçi kuşağı olarak yetiştirmesi için gerekenler, bu toplumdaki işçi sınıfı için kabul edilebilir olan ve mücadele yoluyla tesis edilmiş yaşam standartlarına bağlı olacaktır.
Kapitalist sömürünün özü şudur: İşçilere emeklerinin karşılığı değil emek-güçlerinin karşılığı –yani yaşamaları için gerekli olan miktar– ödenir. Fark kapitalist tarafından alınır.
Böylece işçinin günlük çalışması “gerekli emek” ve “artı-emek” olarak ikiye bölünür. İşçi “gerekli emeği”, günün, satıldığında ücret maliyetini karşılayacak olan değerin üretildiği kısmında harcar. “Artı-emeği” ise işgününün geri kalan kısmında, satıldığında kapitalist sınıfa giden kira, faiz ve kârı karşılayacak olan değeri üretirken harcar.
Kapitalizm başlangıçta, işgününün sürekli uzatılmasını (işçilere genellikle günlük ücret ödeniyordu, ancak çalışma saatleri çok uzundu) dayatarak sömürü oranını arttırmaya uğraştı. Kapitalistler, şehirdeki ve kırdaki küçük üretimin yok olmasıyla ve açlık çeken yoksul yığınların kentlere sürüklenmesiyle yaratılan neredeyse bitmez tükenmez bir yedek emek ordusu sayesinde bunu başarabildiler.
Bu, işçilerin patronlar tarafından dayatılan her türlü koşul altında çalışmak zorunda kalması anlamına geliyordu. Ancak kapitalist sistem altın yumurtlayan tavuğu öldürme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. 1850’lerde Britanya’da yapılan teftişler, cılız, güçten düşmüş bir işçi kuşağının askeri hizmet için uygun olmadığını gösteriyordu.
19. yüzyılda İngiliz işçiler işgününün yasal olarak sınırlandırılması için mücadele etmeye başladılar. Marx bunu “işçi sınıfının politik ekonomisi için ilk zafer” olarak adlandırıyordu. Böyle olsa da, belirtmeliyiz ki, daha sonra yapılan Ulusal Sağlık Hizmeti, 10 saat yasası gibi reformlar, uzun vadede egemen sınıfın çıkarınaydı, çünkü emek kaynağının sağlıklı durumda tutulmasını sağlıyorlardı.
Buna rağmen, kapitalistlerin dar görüşlü açgözlülüğü yüzünden, bu reformlar sadece egemen sınıf muhalefetine karşı dişe diş mücadele sayesinde zorla kabul edildi.
Böylece, Marx’ın mutlak artı-değerin arttırılması (örneğin işgününü uzatarak) dediği şey sayesinde artı-değer oranını sınırsız bir şekilde arttırmaları engellenen kapitalistler, nispi artı-değerin arttırılması yoluyla sömürü oranını yükseltmek zorunda kaldılar.
Bu, kapitalistlerin, işçilerden daha fazla emek saati almak yerine, işçilerin emek üretkenliğini –aynı iş saatinde daha fazla ürün elde etmek– arttırmak zorunda olmaları anlamına gelir.
Emek ne kadar üretken olursa, işçilerin yaşam gereksinimlerinin değerini (ücretlerini) üretmeye ayırmaları gereken işgünü parçası o kadar kısalır ve kapitalist için artı-değer üretmeye o kadar fazla zaman ayrılabilir.
Kapitalizmin motoru rekabettir. Her kapitalist hayatta kalmak için rakiplerini alt etmek zorundadır. Daha ucuz satmanın en iyi yolu daha ucuz üretmektir. Emek zamanı değerin ölçüsü olduğu için, bu daha az emek zamanıyla üretmek anlamına gelir.
Makineleşme emek üretkenliğini sürekli olarak arttırmanın temel aracıdır. Belki de sürecin en iyi örneği, Marx’ın el tezgâhı dokumacılarının durumuna ilişkin verdiği örnektir.
İplik eğirme makinesinin icadı ve ucuz dokuma ipliğinin kitlesel üretimi, elbise yapımının makineleşmesine yol açtı. Dokumacılık o zamana kadar hâlâ bir el zanaatıydı. Sanayi devriminin ilk yıllarında dokumacılara talep arttıkça, el tezgâhı dokumacıları ücretlerini arttırabildiler ve düzenli bir “işçi aristokrasisi” haline geldiler. Bunlar kapitalizm için ucuz üretimin önünde bir engel teşkil ediyorlardı. Kaçınılmaz bir sonuç olarak, dokuma makinesi icat edildi, zira kapitalist ihtiyaç icadın ebesidir.
Dokuma makinesinin, eşit miktarda yün kumaş üretmek için daha az emek zamanı aldığı, herhangi bir gözlemci için dahi apaçıktır.
El tezgâhı dokumacıları, ürünlerinin fiyatını boşuna düşürüyorlardı. Dokuma makinesiyle hiçbir şekilde rekabet edemezlerdi.
En gelişkin oldukları dönemde el tezgâhı dokumacılarının sayısı çeyrek milyondu. Bir kuşak boyunca binlercesi gerçekten açlıktan ölerek yok oldu. Çok azı dokuma makinelerinin başında düşük ücretlerle iş bulabildiler.
Kapitalist gelişmenin yolu daima bu olmuştur. Fakat bu şekilde kapitalizm modern sanayinin inanılmaz üretici güçlerini geliştirmiştir.
Kapitalizm aynı zamanda kendi hakimiyetine uygun bir devlet biçimi de geliştirir. Kapitalizm altında, her biri sınıf mücadelesinin gelişimindeki farklı bir aşamaya tekabül eden farklı devlet biçimleri –parlamenter demokrasiden faşizme ve en çeşitli biçimlerde Bonapartist askeri-polis diktatörlüklerine kadar– varolabilir.
Tüm bu devlet biçimlerinin tek bir ortak noktası vardır: son tahlilde üretim araçlarının özel mülkiyetini ve bu nedenle de sermayenin egemenliğini savunurlar.
Marx ve Engels, demokrasinin, kapitalist sınıf egemenliğinin ideal biçimi olduğunu sık sık vurguladılar; birincisi bu, kapitalistlere kendi anlaşmazlıklarını çözme olanağı verir; ve ikincisi de toplumun yönetilmesinde işçi sınıfı partilerine görüntüde bir söz hakkı tanır. Sistemin sürekli varolması için gerekli olan değişiklikler böylece daha kolayca yapılabilir. Aynı zamanda burjuva demokrasisi işçilere, sömürücülerini devirmek üzere örgütlenmeleri için en uygun zemini sunar.
Kapitalizm, varlığının bir önkoşulu olarak, yeni bir mülksüz çalışanlar sınıfını gerekli kılmıştır. Gelişimi boyunca kapitalizm giderek büyüyen bir ücretli işçi havuzu yaratmıştır.
İkinci Dünya Savaşından bu yana bile, Fransa, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde milyonlarca küçük çiftçi topraktan sürülmüştür. Bu, insanları yalıtılmışlıktan ve kırsal hayatın geriliğinden kopardığı ve emek üretkenliğinin yükselişini temsil ettiği ölçüde ileriye doğru bir adım olmuştur, böylece daha az insanın tarımla uğraşması gerekir ve daha fazla insan ellerini başka şeyler üretmeye yöneltebilir.
Ancak, aynı zamanda, kapitalizm insanların çıkarlarına aldırış etmez ve kitlelere neye mal olursa olsun acımasızca artı-değer peşinde koşar.


Kapitalist Dünya Pazarı

Daha önce gördüğümüz gibi, kitleler için büyük acılar yaratmış olmasına rağmen, kapitalizm dinamik bir sistem olmuştur. Amacı ve itici gücü daha çok ve daha çok artı-değerdir.
Bu yüzden sanayi kapitalizmi dünyayı fethetmek için uğraşır. Ticari sermaye diğer ülkelerde varolan üretim tarzlarından zorla haraç almakla yetinmişti; sanayi sermayesi ise sanayi devriminden sonra yarattığı imparatorluklarda, bu ülkelere ucuz manifaktür malları yağdırdı.
Bu mallar, köylerdeki tarımla birleşen mevcut el zanaatları sistemini zorunlu olarak yok etti.
Varolan toplumlar zorla dağıtıldı. Üstelik tarım giderek daha çok dünya pazarının gereksinimlerine yöneldi. Kapitalizm kendi suretinde bir dünya yaratmaya başlıyordu.
Bu süreç, kapitalist gelişmenin emperyalist evresinde en yüksek aşamasına ulaştı.
Kapitalist ülkelerin kapitalizm öncesi uluslarla ilişkiye geçmesinin, onları sömürmesinin ve onları kapitalizmin yörüngesine çekmesinin farklı evreleri Hindistan örneğinde açıkça görülebilir.
Hindistan önce İngiliz hükümeti tarafından değil bir tüccarlar birliği olan Doğu Hindistan Şirketi tarafından sömürgeleştirilmişti. Bunlar İngiliz-Hindistan ticaretini tekellerine alarak, ucuz alıp pahalı satarak çok para kazandılar. Hindistan’ın iç ticaretini de kapmaya çalıştılar ve doymak bilmez kontrolleri altındaki tahıl fiyatları, kıtlıklar sırasında, yoksulların ulaşabileceğinin çok üzerinde bir seviyeye fırladı.
Doğu Hindistan Şirketinin egemenlik dönemi İngiltere’deki ilkel birimin gereksinimlerine tekabül ediyordu. Tüccar maceracılar eşitsiz değişim yoluyla servetler kazandılar. İngiltere’nin Hindistan alt-kıtasının bütününe egemen olmasını sağlayan Plassey Savaşının ardından, İngiltere Bankası ilk kez 10 ve 15 sterlinlik banknotlar bastı. Muhafazakâr tarihçi Burke, Hindistan’da 1757 ile 1780 arasında gerçekleştirilen yağmanın, o zaman için çok büyük bir rakam olan 40 milyon sterline vardığını hesap etmişti.
İngiliz kapitalizmi her zaman uluslararası serbest ticaretin savunucusu olmadı. Bu ancak daha sonra, İngiltere büyük ölçekli bir kapitalist üretim tekeline sahip olduğunda söz konusu oldu. Aslında İngiltere’ye ithal edilen Hindistan tekstiline 1830 yılına kadar %70 ilâ %80’lik gümrük vergisi uygulanmıştı.
Kısıtlamalar ancak Lancashire makine tekstil sanayii tartışmasız bir konum elde ettiği zaman kaldırıldı, çünkü bunlara artık gerek kalmamıştı. Hindistan pazarına o zaman ucuz pamuklu mallar yağdı ve Hintli tekstil üreticileri battı.
Hindistan toplumunun kaderi artık rekabetçi kapitalizmin gelişimine bağlıydı. Bu arada İngiliz kapitalizmi kendi ihraç mallarını Hintlilere zorla kabul ettirmek için en barbar yöntemleri kullanmakta tereddüt etmedi. Örneğin, Dakka’da dokumacıların elleri kesildi! Bölge korkunç bir kıtlık tehdidi altına girdi ve tüm yöre kısmen bir cangıl haline geldi.
Hindistan 1850’de Lancashire tekstilinin dörtte birini emiyordu.
1857’de başlayan Hint İsyanından sonra İngiliz egemenler, halkı olduğu yerde çakılı tutmak maksadıyla, birliklerinin hızlı hareketine olanak vermek için, bir demiryolu ağı kurma ihtiyacı duydular. Bu Hindistan sömürüsünün üçüncü evresine işaret ediyordu. Mallardan daha çok, sermaye ihracı ağır basan özellik haline gelmişti.


Emperyalizm

Bu gelişme, mali sermayenin ve sanayi sermayesinin birleşmesiyle alâkalı biçimde metropol ülkelerde tekelci kapitalizmin büyümesinin –Lenin tarafından tahlil edilen emperyalizm çağı– sonucuydu. Daha zayıf rakiplerini yutan, üretimi yeni zirvelere taşıyan ve yeni ve kârlı yatırım alanları arayan dev tekeller yanında, ulusal pazarlar çok küçüldü.
Hindistan örneğinde bu süreç, esasen İngiliz mülkiyetinde olan Hindistan temelli modern bir tekstil sanayisi kurmak için İngiltere’den sermaye ihraç edildiği 19. yüzyıl sonlarında başladı.
Marx’ın söylediği gibi “bir kapitalist daima birçoklarının başını yer”. Kapitalizm sadece küçük üretimi yok etmekle kalmaz, sürekli olarak en güçsüz kardeşlerini iflâs ettirir ve gemiyi kurtarmak için onları mülksüzlerin saflarına atar.
Bu iki yanlı bir süreçtir; insanlığın potansiyel çıkarı için muazzam bir üretici kaynak biriktirmesi açısından nesnel ekonomik içeriğiyle ilericidir, ama öte yandan kapitalizm altında, bir avuç zenginin elinde muazzam bir güç yoğunlaşmaktadır.
19. yüzyılın sonunda tekelin bizzat rekabetten çıkıp geliştiğini gördük.
Bankacılık sistemi, der Marx, “toplumun henüz faal olarak kullanılmayan bütün mevcut ve hatta potansiyel sermayesini, sanayici ve tüccar kapitalistlerin emrine verir; dolayısıyla bu sermayeyi borç veren de borç alan da, onun gerçek sahibi ya da üreticisi değildir. Böylece, o, sermayenin özel niteliğini yok eder ve dolayısıyla, kendi içinde, ama yalnızca kendi içinde, sermayenin bizzat ortadan kaldırılmasını içerir. ... Son olarak, kredi sisteminin, kapitalist üretim tarzından, birleşmiş emeğe dayanan üretim tarzına geçiş esnasında güçlü bir kaldıraç olarak hizmet edeceğine, ama üretim tarzının kendisindeki diğer büyük organik devrimlerle bağıntılı unsurlardan yalnızca biri olarak bunu yapacağına, kuşku yoktur.”[8]
Kapitalizm, kesintisiz bir şekilde kâr etmeye devam etmek için, sürekli olarak para sermaye girişine gerek duyar. Bir meta stoğu bir kez üretildiği zaman, tekil kapitalist ya üretimi yeniden başlatacak para tekrar cebine girene kadar bunları satmayı beklemek zorunda kalacaktır; ya da gerektiğinde kullanılacak bir yatırım rezervi olarak çoğu zaman kullanılmadan kalan bir para sermaye stoğu tutmak zorunda olacaktır; on ya da yirmi yıl kullanılmayabilecek olan sabit sermaye stoklarını yenilemek için bir fona sürekli olarak para yatırmak zorunda kalacaktır.
Gerçekte, doğrudan üretime yatırım yapmaya hazır olmayan, ama artı-değer pastasının bir dilimini kendileri kesmek için paralarını ödünç vermeye hazır olan bir kapitalist asalak tabaka gelişir. Bu yüzden, kullanılmayan para sermaye rezervleri meydana getirmek için bir rekabet eğilimi vardır. Bu rezervler birkaç zengin elde toplanır: mali sermayenin yoğunlaşması.
Mali sermaye ilkin para sermayeyi toplayarak ve üretime akıtarak kapitalist sisteme bir itilim verdi. Böyle yapmasının tek nedeni, kuşkusuz, giderek artan bir artı-değer oranını kendisine ayırmaktı.
Marx’ın vurguladığı gibi, mali sermaye aynı zamanda muazzam ekonomik gücü kendi ellerinde yoğunlaştırır ve kredi vermek ve almak yoluyla bireysel üretici kapitalistleri bir bütün olarak kapitalist üretimin gerekleriyle etkili bir şekilde bütünleştirir.
Emperyalizm, mali sermayenin üretimle meşgul olan tekelci sermayeyle kaynaştığı çağdır.
Emperyalizm altında, ulus-devlet sınırları içindeki kapitalistler arasındaki rekabet tamamen ortadan kalkmazken, çatışma uluslararası arenaya sıçramıştır.
Büyük tekeller ve bankalar, sırf meta ihraç etmekten ziyade sermaye ihraç etmekteydiler. Her kıtada ve ülkede muazzam bir demiryolu inşa programına girişildi. En ücra yerlere borç paralar akıtıldı. Her türlü hammadde ve maden kaynağına yönelik sistemli bir araştırmaya girişildi.
Şimdi çatışmalar ulusal sermaye blokları arasında başlıyordu. Mücadele, dünyaya egemen olma mücadelesinden başka bir şey değildi. Sömürgeler için ve emperyal ganimetlerin yeniden bölüşümü için, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş vahşette savaşlar patlak verdi.
Birinci Dünya Savaşı, daha önceki sınıflı toplum biçimleri gibi, kapitalizmin de ilerici olmaktan çıktığını gösterdi. Üretimi daha ileriye götürmek yerine, kitlesel yıkım ve kitlesel cinayet söz konusuydu.
Ancak aynı zamanda, eskinin içinde yeni bir toplum gelişiyordu. Rus devrimi işçi sınıfının egemenliğinin yakın olduğunu haber verdi.

 




 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org