Feminizm: Ölü Mü Sağ Mı?

Andrea Stuart

 
Cosmopolitan’da çıkan “Eğer Feminizm Bittiyse Şimdi Nereye Gideceğiz?”1 adlı makale, pek çok kadının feminizme karşı olan ikircikli tutumunu özetliyordu. Bir yandan, kabul etsek de etmesek de, birçoğumuz kadın özerkliği ve bağımsızlığına ilişkin feminist düşlere çok fazla yatırım yaptık. Diğer yandan, Feminizm’in, büyük “F” ile, gereksinimlerimiz ve yaşam biçimlerimize karşılık gelmediğini ve ilgisiz olduğunu da hissederiz.

Peki neden? On yıl sonra, kadınlar hala eşit işe eşit ücret alamazken, hala üreme haklarını denetleyebilmek için savaşırken, hala cinsiyetleri nedeniyle hemen hemen tüm toplumlarda ve hemen hemen tüm kültürlerde toplumsal düzenin en altlarına düşmüşken feminizm nasıl bitebilir? Nasıl ölebilir? Passe?

Yanıt kadınların artık bu meseleleri umursamıyor olmaları değildir. Cosmo’daki aynı makalede sözü edilen bir MORI anketinde on altı-otuz yaş arasındaki kadınların % 52'sinin isteğe bağlı yasal kürtajı desteklediğini, aynı kadınların % 79'unun, on altı yaşın altındaki kızların ebeveyn izni olmaksızın dahi doğum kontrol araçları kullanabilme haklarından yana olduğunu gösteriyor. Yine, kadın haklarına ilişkin konularla açıkça ilgilenen ve bu konuda görüşleri olan aynı kadınların % 50'sinden fazlası Feminizm’in kadınlara yardımcı olacak pek az şey yaptığını ya da hiçbir şey yapmamış olduğuna inanıyor. Peki neden kadınların hala “feminist” konularla çok ilgili oldukları apaçık ortadayken ve yeni on yıllık dönemde, 1970'lerin başlarında Feminizm’in yükselişini ateşleyen toplumsal sorunların birçoğu hala bizimle birlikteyken pek çok sıradan kadın Feminizm'in kendisiyle hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyor? Kadınlar mı Feminizm’i yitirdi yoksa Feminizm’mi bizi yitirdi?

Bu yazı, biz kızların hep birlikte güllerle dolu, ütopik feminist bahçede olduğumuz o günlerin anısına yazılmış yorgun, nostaljik bir ağıt değil. Genç, siyah bir kadın olarak siyah kadınların Feminizm içinde bir yer bulma mücadelelerinin bilincinde olduğum kadar genç kadınların ses bulma sorunlarının da bilincindeyim. Ve o “bahçe” eğer bir zamanlar var idiyse bile, benim için asla var olmadı. Benim özlediğim, bir tür ortaklaşa feminist eylemciliğin bize vermiş olduğu, durumlara tepki gösterebilme ve değiştirebilmeyi sağlayan olumlu güç duygusudur.

Büyük F’li Feminizm (sütyen düşmanı, iş tulumlu cadı betimlemeleri yapan medyanın büyük yardımıyla) bizi yitirmiş olmaktan sorumlu olsa bile, biz feminizmi yitirmeyi göze alabilir miyiz? Daha doğrusu, gücümüzü bağımsız ve doyumlu bir yaşam doğrultusunda değişime uğratan yaşamsal konulan merkeze alan feminizmin eylemci yanını fırlatıp bir yana atmayı göze alabilir miyiz? Eğer mesele kadınların paylaştığı sorunların artık var olmadığı olsaydı, kuşkusuz hepimiz Feminizm’i tarihe gömmekten mutlu olurduk zaten feminist kışkırtıcılığı gereksiz kılmak, feminist düşün bir parçasıydı. Aramızda bir kişi bile yoktur ki “her şeye sahip olmayı” istemesin: Kişisel olarak ben, kadınların sorunları “geçmişte” kalmış olsaydı, “postfeminist” bir kadın olmaya bayılırdım.

Bu arada tekrar ayaklarımızın üstüne basalım... kadınlar hala aynı eski sorunları paylaşmalarına karşın, kendilerini Feminist olarak tanımlayan şu politikayla bilinçli olarak uğraşan kadınlar ile genel olarak aynı ölçüde bilinçli ve politik çoğunluk arasındaki uçurum giderek büyümekte. Feminizm’in “profesyonel” ve “popüler” olarak kutuplaşması, günümüzdeki kördüğümün baskın çehresi haline geldi. Profesyonel feminizm, yani büyük F’li Feminizm neredeyse sadece Spare Rib, üniversite ve teknik okullardaki Kadın Çalışmaları ve hemen hemen nesli tükenmiş kadın birlikleri gibi şeylerle birleşti. Şu anda ölü olan GLC’nin[1] bıraktığı bir miras.

Akademik çalışma, özellikle hem kadınların bakış açılarının meşrulaştırılması hem de dünyaya bakış açımızın dönüşümü yönünden temeldir. Ancak, herhangi bir alanda çalışan uzmanların aşın uzmanlaşıp (dışarıdakiler bir yana) birbirleriyle konuşmakta çok zorlandıkları bir çağda, Feminizm’in profesyonelleşmesi sorunlar yaratıyor. Kadınlar giderek sorunlarını ve kaygılarını tartışabilecekleri ortak bir dilleri olmadığının farkına varıyorlar. “Sıradan”, feminizmi kariyer olarak seçmemiş kadınların giderek Feminizm’in dışında kalmalarına ve Feminist seçkinciliğin onları engellemesine şaşmamak gerek. Bu, profesyonel nitelikli ve yönetici kızkardeşleriyle birlikte, ağırlıklı olarak orta sınıfa mensup yeni “femokrat” türüne bakan birçok kadın, feminizmi, özel bir kadın topluluğunun elinde, yalnızca profesyonel başarılar için kullanılan bir araç olarak görüyor.

Sizin Feminizm’iniz Nereden Geliyor?

Öte yandan popüler feminizm, büyük F’li Feminizm’in serseri kızı dört bir yanımızda. Gündelik yaşamımızla iç içe. Onu radyoda duyuyoruz, gazetelerde okuyoruz, TV’de izliyoruz. Kendisini açıkça “Feminist” diye adlandırmasa da, kadınların büyük çoğunluğu feminizmlerini buradan (medya aracılığıyla) öğreniyor. Feminizm, birçoğumuza alışılmış ya da alternatif medya aracılığıyla binbir kılıkta ulaşıyor Brookside’da Sheila Grant’ın yaralı ilişkileriyle, son Fiat reklamında Avrupa’yı fetheden bağımsız kadınla, The Accused gibi bir filmle, BBC 2’deki Jeanette Winterson’ın Oranges Are Not The Only Fruit dizisiyle ve Pandora gibi feminist listelerdeki popüler romanlarla ve ana akım yayıncılarının “kadın” listeleriyle bize ulaşıyor.

Feminizm ve popüler kültür etrafındaki tartışmalar, son on yıl içinde, feminizmin çok önem verdiği “gündelik yaşam” politikasının kendisini anaakıma uydurması nedeniyle gittikçe şiddetlenmiştir. Bu argüman kadın dergileri bağlamının dışında hiçbir yere uygun düşmez: kadınlara özgü alanlar icat edilmeden bir “kadınlara özgü alan”; bu dergiler hangi feminist düşüncelerin ne boyutta popüler feminizme mal edildiğinin ve uyarlandığının göstergesi olmuştur. Bunlar popüler feminizmin sınırlamalarını olduğu kadar kadar cazibesini de yansıtmışlardır.

Woman’s Own ve onun, 1986 Tecavüz Araştırması’ndan Company' nin 1989 Kadınların Güvenliği Kampanyası’na kadar açık olan bir şey varsa, o da bu görünüş karşısında feminizmin sattığıdır. Feminist görüşlerin ne denli çekici ve kazançlı olduğunu görebilmek için Cosmo'ya, kadın dergilerinin en büyüğüne, bir göz atmamız yeter. Cosmo, yıllardır bize feminizmin sağduyu versiyonunu satıyor. Ama postmodern “Zeitgeist”ı[2] kusursuzca yansıtan Elle dergisidir. Elle gerçekten 1980’lerde zamanın göstergesiydi. Bütün dünyada okunmamasına karşın, hem radikaldi hem de dönemiyle haz, tüketimcilik ve en önemlisi kültürel çeşitliliğin keşfi gibi anahtar konuların, çağdaşlık, bağımsızlık ve Yeni Kadın olgularını nasıl değiştirdiğine ilişkin saptamalarıyla, doğal bir uyum içindeydi.

Size sürekli olarak nasıl erkek bulacağınızı, nasıl orgazm olacağınızı, nasıl iş bulacağınızı anlatan fabrikasyon kendini geliştirme kılavuzu Cosmo’nun tersine, Elle çok fazla kendine yardım öğütleriyle dolu değildi; aslında onlardan bir tane bile yoktu. Elle'in varsayımı şuydu: eğer bir Elle kızıysanız zaten gelişmişsinizdir. Bizi hepimizin aynı olduğuna, aynı sorunları paylaştığımıza ikna etmek yerine Elle, farklılığı vurguluyordu. Kadınlar arasındaki otomatik bağlantılara ilişkin feminist varsayımların yenilir yutulur olmadığını ortaya koyar. Elle bize uygunluk değil eşsizlik, hoş bir evrensellik deneyimi yerine ötekilikle baştan çıkarıcı bir karşılaşma sattığı için imgelememizi ele geçirmiştir.

Feminizm “parçalanma” ve “kimlik” kavramları üzerine kafa patlatırken, Elle 1980'lerde Sally Brampton’ın öncülüğünde bu kavramlarla oynuyordu. Elle için imaj her şeydi ya da hemen hemen her şeydi, sözcükler kesinlikle ikinci sırada geliyordu. Tek kesinliğin kesin olmama olduğu bir dünyada Elle'in inancı sadece bir görünümdü. 1980'lerde başka hiçbir kadın dergisi seçmeciliğin zorlayan gücünü Elle kadar kavrayamamıştı Elle okuru kendini biraz o biraz bu olarak sürekli yeniden keşfedebiliyordu. Bir örnek kimliğin tutarlığına karşı çıkan Elle, rahatsızlık yaratmaya kararlıydı: Modeller ya androjen ya da gülünç bir kadınsılıktaydı, farklı ırklardandı ve cinsel açıdan biçimsizdi. Kimliklerimize ilişkin rahatsız edici karmaşalarımız (siyah ya da beyaz olmak, eşcinsel ya da normal olmak, erkek ya da dişi olmak ne demektir) keyifli, ayartıcı bir belirsizliğe dönüştü. Farklılık oyunu boyunca, yeni; Yeni Kadın (her onyılın kendi Yeni Kadını vardır) hazza karşı olan farklı yaklaşımıyla yeniliğini gösterdi. Eski feminist kuşağın haşin eleştiriciliğinden sonra Elle her şeyiyle şehvet uyandırıcıydı. Örtük postmodern felsefesine uygun olarak hiyerarşiye yer yoktu yiyecek fotoğrafları da, ünlülerin fotoğrafları ya da Guatemala fotoğrafları kadar seksiydi.

Elle, feminist oluşumun kesinlikle yakalayamadığı yeni bir kuşağın tutumlarına ve beklentilerine yanıt verdi. “Marilyn Monroe Without Tears”deki Madonna gibi ya da “Top of The Pops”ta siyah taytını kuşanıp hit şarkısı “Buffalo Stance”ı söyleyip bir yandan o sevimli kamı burnunda haliyle dans eden en büyük uçuk Neneh Cherry gibi, Yeni Kadın büyük kızkardeşlerinin ancak imrenebileceği bir güvene sahipti; bilinçli olarak ya da keskin bir feminist olmasına gerek yoktu; çünkü onun feminizmi kendi imajıyla birleşmişti. Ne kadar ayartıcı bir görünüm kaygılı ve özgür feminizm! Henüz olgunlaşmamış dahi olsa, bir gün feminizmimizi bilinçsiz olarak kuşanabileceğimiz büyük feminist düşü somutlaştırıyor.

Elle’i cazip kılan, kadınların kolayca tüketimin belirsiz hazları tarafından baştan çıkarıldığına ilişkin olan ve birçok geleneksel feminist ile Sol’un büyük bölümünün paylaştığı yaygın inançtır. Bugün Yeni Kadın moda ve medyaya karşı giderek büyüyen sofistike bir tepki veriyor. “Tutarlı kimlik” ve “gerçek kendi” kavramlarının giderek olanaksızlaşıp yok olduğu bir çağda, herhangi bir dürüst yolla yönetilebileceğimiz görüşü artık pek para etmiyor. Moda, kadınlara karşı bir baskı ve güdümleme kaynağı olmaktan çıkıp giderek sabit kadın imajlarına direnen stratejilerle birleşiyor.

Tüketimin hiçbir koşul altında radikal olamayacağını ileri süren ortodoks sol görüşe rağmen, kadınlar her zaman tüketimle karmaşık bir ilişki içinde olmuştur. Potansiyel olarak hem yıkıcı hem bastırıcı olan bu ilişkide mazlum Stepford kadınlarını kürklerle kaplı evcil hapishanelerinde tutacak bir afyon olarak gösterilmiş, ama aynı zamanda da yine bu kadınların iktidarlarını ve kendine güvenlerini ifade edebilecekleri birkaç fırsattan biri olmuştur.

1980 başlarında Feminizm, giysi, moda ve cinselliğe ilişkin belirli kurallar koyan yasaklayıcı mirasın kurbanı olmuştur. Feminist olmak, neler yaptığım söylemekten çok neler yapmadığını söylemek haline gelmiştir et yememek, erkeklerle sevişmemek, makyaj yapmamak. “Seksenlerin Kızı”nın, Sağ’ın pek baştan çıkarıcı bir biçimde sunduğu laissez-faire özgürlük retoriğine kapılmış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Seksenlerin Kızı, Feminizm’in yasakçı tutumunu, 1980'lerin siyasi atmosferinde modası geçmiş olarak nitelendirilip reddedilen işçi Partisi yıllarının “buyurgan” refahçılığıyla birleştirmiştir. Yani reddettikleri per se[3] feminizm değil otoriter ahlaklı feminist hegemonya ve onun yaşam biçimidir.

Genç kadınlar için, değer farklılaşması ve tüketimin zevki, cinsel farklılıkların geleneksel sınırlarını yıkma ve kadınlığa ilişkin anakronistik[4] anlayışları küçümseme yoludur. Daha yaşlı feministlerin karşı kültür rolünü yüklendiklerini düşünmeleri, kadınlığa ilişkin kalıplaşmış görüşlere karşı çıkmış oldukları doğrudur ama 1970'lerin işçi tulumları ile 1980'lerde mini eteğin geri dönüşü arasındaki farkın gösterdiği gibi daha genç kadınların karşı kültürel anlatımlara bakışı daha kurnaz ve alaycı, popüler kültürle daha uyumludur. Bu nedenle tüketim, genç kadınların, feminist hareketi pençesine almış olan bağnazlığın tabu haline getirmiş olduğu haz ve şehvet nosyonlarını geri alma sürecine girerek, öbür kuşak feministlerden farklı olduklarını gösterebilmeleri için en gerekli yollardan biri haline gelmiştir.

Bu, daha genç kadınların (medyanın bütün teşvikine rağmen) istediklerini satın almanın onları istedikleri' şey yapacağına inandıkları için değil tüketimin, özgürlük duygumuzu ifade etme biçiminin bir parçası haline geldiği için böyledir. Birçok bakımdan bu, kimliklerimizin çoğulluğunu ve kültürel farklılıkların değerini keşfetmemizi şevkle yanıtlıyor ve yansıtıyor.

Bulunduğumuz Yer

Feminizm’in farklılıkla pek çok sorunu olması ironik bir durumdur; çünkü Feminizm eşcinsel özgürlüğü, siyah eylemcilik ve diğer yeni toplumsal hareketlerle birlikte kamuoyunun dikkatini öncelikle farklılığa ilişkin sorunlara çekmiştir. Siyasi tanınma ve kişisel onaylanma mücadeleleri boyunca, siyahlar, eşcinseller ve kadınlar “halk”ın kollektif, bölünmez kategorisine olduğu kadar tutarlı bireysel “kimlik” kavramlarına ilişkin sorunlara da dikkatleri çekmede başarılı olmuşlardır. “Erkek” şu ufak, beyaz, orta sınıf, eril burjuva azınlık, bu yankılar oluşturan çoğunluk tarafından ilk kez hak ettiği boyutuyla yansıtılmış, onun azınlık statüsü ifşa edilmiştir daha önce “Öteki” olarak yapılanmış olan bizim tarafımızdan. Afro-Amerikan akademisyen Comel West: “Kimse artık kendini merkez olarak görmüyor; herkes kenarda olduğunu düşünüyor” diyerek farklılığın yaşamımızdaki etkisini özetliyor.2

Peki, yalnızca lafta da olsa farklılık konularının önemini vurgulayan Feminizm (bugünlerde en oturmuş feminist yayınlar bile çoğul konuşmaya özen gösterip “feminizm”lerden söz ediyor) tüketim deneyimlerinin tersine, neden farklılığa ilişkin düşünceleri benimsemekte ya da değişim düşüncelerinin temeli olarak kullanmakta bu denli etkisiz kaldı?

Feminizm öbür “yeni hareketler” ile birlikte ırk, bölge ve cinsellik konulan üzerinde yoğunlaşmış ve geleneksel Sol kimliğini yadsımış, ona direnmiş ve sonunda onu yıkmış olmasına karşın, o da aynı Avrupa merkezli, liberal-hümanist Batı Aydınlanmacılığı geleneğinden doğmuştur. Kendi “oluşum” süreci içinde Feminizm, aynı evrenselci iddiaları, özellikle kendinden önceki sosyalist gelenek gibi aynı şekilde farklılığı bastırmayı yeniden üretmeye başlamıştır.

Büyük kuramsal coşkusuna ve dönüştürücü potansiyeline karşın, Feminizm geleneksel Sol ile birlikte kendi çeşitli bileşenlerinin dönüştürücü potansiyelini görmekte ya da kullanmakta başarısız olmuştur. Daha 1980'lerde Audre Lorde gibi yazarlar kadın hareketinin kavim merkezci, sınıf ve yaşa bağımlı perspektifinin kendi otoritesinin değerini düşürdüğüne ve feminizmin entellektüel gücünü zayıflattığına dikkatleri çekiyordu.

“Bütün kadınların, kadın olduğumuz için aynı baskıdan muzdarip olduğunu düşünmek, ataerkilliğin çok ve çeşitli silahlarını gözden kaçırmak demektir.”3

1980'li yıllar geçtikçe geleneksel Sol ve onun yeni hareketleri arasındaki doğal ilişki giderek zorlanmaya başladı aynı şekilde kadınların “küresel kardeşliği” varsayımları da pek para etmemekteydi. Farklı ırk, sınıf ya da kuşak mensubu marjinal kadınlar feminist gündemde kendi önceliklerini temsil etme mücadelesi verdilerse de, daha önceden ana akım Sol’un (“doğru” sosyalizm ve “gerçek” gündem çığlıklarıyla kadınları “yıldırmış”. olan) olduğu gibi, Feminizm’in de çoğu zaman karşılık gelmediğini fark ettiler. Ana akım Sol’da olduğu gibi, belirli kıdemliler ile (genişletirsek) belirli kümeler kendilerini tek doğru Feminizm olarak kutsallaştırma mücadelesi verdiler. Çoğumuz bütün kadınların kurtuluşuyla mı yoksa ufak bir azınlığın ayrıcalık elde etme ve bunun korunmasıyla mı ilgilendiği anlaşılmayan, gelişen feminist hiyerarşilerle karşı karşıya kaldı.

Tıpkı yeni hareketlerin deneyimlerinin Batı Aydınlanmacılığı’nın kutsal ineklerinin kalıtımsal zayıflığını vurguladığı gibi, marjinal kadınların baskı deneyimleri de ataerkillik, aile, iş ve üreme gibi can alıcı konulara ilişkin kabullenilmiş feminist tarifleri geçersiz ya da eksik kılmıştır.

Etniklik hakkındaki dikkate alınmamış olan eleştirel yazılar ırk, sınıf ve cinsiyetin karmaşık ifadelerine ilişkin daha sofistike bir anlayış öneriyordu. Birçok çağdaş Marksist’in sınıfsal yapıların ve toplumda var olan ideolojilerin önemi kadar ırkın ve cinsin kavramsallaştırılmasının önemini de kabul etmesine karşın, kuramın bu kalıtımsal zayıflığı, bu konulara hiçbir zaman önem verilmemiş olduğunu ortaya koyuyordu. Bu konular tamamen “ekleme” gibi, sol uygulamanın ve kuramın özünden soyutlanmış, her an değişebilir, bulanık ve tam anlamıyla fırsatçı bir gündeme emanet edilmiş görünüyordu.

Bu başarısızlığın uygulamadaki bedeli belirli konuları sol söylem içine almak yerine onları belirsiz ahlaki alanlara kaydırma eğilimi olmuştur. Örneğin İngiliz İşçi Partisi’nde siyah seksiyonu ve Kadın Bakanlığı üzerine yapılan üzücü tartışmalar ırkçılık ve cinsel ayrımcılık sorunları kurumsal ve toplumsal bir temelde ele alınacağına ya kendini beğenmiş ya da suçluluk duygusuyla felç olmuş bireylerle kişisel bir düzeye indirgenmeye çalışılmıştır.

Marksizm gibi psikanaliz de evrensel, kültürlerarası bir yaşamı simgeleme iddiasında olmuşsa da, yeni toplumsal hareket anlayışları bu iddiaları geri dönülmez biçimde görelileştirmiştir. İronik bir biçimde, Feminizm bu söylemlere karşı sorunlar yaratmakta yaşamsal bir rol oynamış olan Feminizm kendi kuramsal çalışmasında kendini aynı mutlakıyetçi tutkuları taklit ederken bulmuştur. Psikanalizin feminist kullanımları, cinsiyet haklarının kazanılmasına katkıda bulunmuştur; ama ne yazık ki bu modeller, örneğin siyah ve beyaz gibi değişik kadın topluluklarının kültürel açıdan değişik deneyimlerini hesaba katmamaktadır. Örneğin kadın cinselliği, birçok feminist yapıtta üstü örtülü bir varsayımla beyazdır. Siyah kadınların cinselliğinden söz ediliyorsa eğer, “Öteki” olarak yapılandırma eğilimi söz konusudur.

Bu kuramsal engeller, aynı zamanda birçok kadının asla onaylayamadığı ve onaylamayacağı belirli önceliklerle de ilişkilidir. Beyaz olmayan kadınlar, belki de baskı güçlerinin nasıl karmaşık bir biçimde karşılıklı etkileşim içinde olduklarının ve kaçınılmaz olarak farklı perspektifler oluşturduklarının daha çok bilincindeler. “Aile” kurumuna ilişkin çelişkili tutumlar bu soruna bir örnek oluşturuyor. 1970'lerde sosyalist feministler, aile ve iş gücünün yeniden üretimi üzerine fikir üretirken, ırksal baskıların temelini oluşturan iktidar ilişkilerini tamamen gözden kaçırdılar. Bu arada radikal feministler de çekirdek ailenin ölümünü talep ederken, yalnızca bu talebin ne denli Avrupa merkezli bir modele (beyaz, ataerkil ve çekirdek) dayandığını algılayamamakla kalmayıp evrensel kapsamı olamayan yanıtlan da ortaya çıkardılar.

Ne sosyalist feministler ne de radikal feministler, ataerkillik kavramlarının, tarih boyunca aile yaşamında, beyaz kadınların bazı siyah erkekler üzerinde sahip olduğu iktidarı açıklamakta başarısız olduğunu kabul etmek istediler. Ne de aynı kadınlar hilenin yalnızca bir baskı kurumu olmadığını anlatmaya çalıştıklarında onların sözlerine kulak verdiler. Aslında siyah eşcinsel erkeklerin de bildiği gibi, aile, beyaz ırkçı toplumda direnme ve sığınma sağlayan tek alandır.

Kişisel Siyasaldır

Feminist kuramın yetersizliğinin, Feminizm’in sağlam noktalarından biri gibi görünen derhal uygulanabilecek ve başarılı sonuçlar verebilecek düşüncelerine kaçınılmaz yan etkileri olmuştur. Deneyimlerini düzeltmeye yönelik kararlılıklarıyla feministler, tıpkı siyah yurttaşlık hakları hareketindeki öncüler gibi, kişisel deneyim ve kimliğe büyük önem vermişlerdir: “Kim olduğunun ne yaptığından ayrılmazlığı” inancı feminist mücadelenin merkezini oluşturuyordu. “Otantik” deneyimin üzerindeki bu vurgu ve ona eşlik eden “kişisel siyasaldır” inancı geleneksel soldan temel bir kopuş belirtmekteydi ve siyasi yaşamın parametrelerini değiştirerek önemini kanıtladı: Politika yalnızca orada, dünyada mücadele etmemizi sağlayan bir şey değil, burada, insanın özel yaşamında, evinde uğraşabileceği bir şey haline geldi. “Kişisel siyasaldır”ın bizi kesinlikle dünyaya geri götüren bir başlangıç noktası olarak radikal potansiyeli, siyah eylemci June Jordan tarafından Civil Wars adlı denemeler derlemesinin önsözünde şöyle özetleniyor:

“Benim yaşamım evrensel kavganın kişisel yüzünün giderek artan bir açığa vurumu gibi görünüyor. Aileniz ve arkadaşlarınızla başlıyorsunuz ve sonra benim insanlarım dediklerinize gözlerinizi çeviriyorsunuz ve bu sizi Siyah İngiltere’de, Angola’da toprak reformuna yöneltiyor, sizi tek başınıza uzanıp barışçı, güvenilir, arzulanır ya da kendinizi kararlı yüreğinizin özgürlüğüne bırakmayı hak edip etmediğinizi düşündüğünüz yatağınıza geri götürüyor... her şey size geri dönüyor.”4

Bunun yerine, büyük ölçüde, Feminizm’e egemen olan kadınların çok özel ve ayrıcalıklı sınıf ve etnik fraksiyonlara mensup olmasından dolayı kişiselin keşfi kendi içinde bir sona ulaşmış görünüyor. Ama ne pahasına? Kobena Mercer, Male Order: Unwrapping Masculinity adlı derlemeye yazdığı yazısında bu soruyu soruyor:

“Asıl deneyime ilişkin dürüst incelemeler ‘kişisel siyasaldır’ radikal sloganına takılıp kalınca sorun çıkıyor; eğer salt kişiselden öteye gidemezse, siyasala ne olacak?”

Yanıt yalnızca Feminizm’in değil, yeni hareketlerin birçoğunun akıbetinde de bulunabilir: Hem yeni toplumsal hareketlerin hem de daha çok modem Sol’un sınıfsal/etnik birleşimlerinden dolayı kimliği biçimleyen yaşamsal bileşen olarak nitelenen içsel duygunun üstündeki bu vurgu, ırk gibi diğer dışsal etkenlerle birleşeceğine onları yok ediyor. “Kişisel siyasaldır”ın radikal potansiyeli bizi, benzersiz bir biçimde, siyasi değişimi etkileyebileceğimiz silahlarla donatacak bir strateji olarak gerçekleşemedi. Konuşma grupları ve bilinç yükseltme, ırk ve sınıf gibi sorunları bir yana atabilecek kadar şanslı ve daha da ötesinde gelirleri ve eğitimleri aracılığıyla psikoterapi ve psikolojinin az çok içrek söylemine ulaşabilen beyaz ve orta sınıftan ayrıcalıklı azınlığa en uygun şeydi. Sonuç, “kişisel siyasaldır”ın özellikle narsist bir boyutu tarafından ikincilleştirilmiş bir hareket oldu.

Terapi, toplumun her kesiminden bazı bireyler için değerli olduğu kanıtlandıysa da, özellikle bir yaşam biçimi olarak terapiden yoksun bırakılmış ve tarih boyunca hasta olarak nitelendirildiği ve istismar edildiği psikanalitik söyleme ve tedavilerine karşı doğal kuşkularını atamamış siyah ve işçi sınıfından birçok kadım dışlamış ve yabancılaştırmıştır.

“Kişisel siyasaldır” özel yaşam ile kamusal alan arasında bir bağ oluşturmak için gerekliydi; ama cinsel politika için örgütsel bir biçim olarak pratik belirtilerin çoğu son derece sınırlıydı; çünkü bunlar ortak çözümler yerine bireysel çözümlerle yetinebilecek ayrıcalıklı bir topluluğa hizmet ediyordu. Kısmen bu soruna tepki olarak, hareketin içinde iktidarı elinde tutma biçimindeki iniş çıkışlara değinmeye çalışan ikincil seslerin öfkesi, feminist hareket içinde bir tür tersine çevrilmiş ayrıcalık ve değer hiyerarşisi gelişimine yol açtı. Farklılığa ilişkin konulan yadsıma ya da örtbas etme eğiliminde olan beyaz, orta sınıf kadın hareketine karşı strateji olarak farklılık üzerinde ısrar etme gereksinimi, kendilerini piramidin en altında bulan ikincilleştirilmiş ve marjinalleştirilmişlerin direniş politikası ve baskı retoriği içinde şifrelendirildi ve neredeyse çizelgeleştirildi.

“Kişisel siyasaldır” sloganının dolaylı sonucu, hareket içindeki değerlerini kanıtlamaya kararlı (ve bu nedenle konuşma ve dinlenme haklarını savunan), baskıların doğası ve boyutu üzerine birbiriyle rekabet eden kadınlara yönelik kimlik hiyerarşileri yaratmak oldu. Bu da genel olarak yeni hareketlerin ayrılıkçı, merkezden uzak eğilimlerini şiddetlendirdi, kadınların kendi aralarındaki ilişkilere olduğu kadar (örneğin) siyah ve eşcinsellerin arasındaki ilişkilere de daha fazla önem verilmesini sağladı.

Siyasi kimliğin bu yalın, özcü kavramı, siyah/eşcinsel/lezbiyen/ yalnız simgesel kadının yalnızca ırkçılık/cinsiyet ayrımcılığı/ homofobi suçlamalarından korunmak için değil, aynı zamanda bu sorunlara karşı bir genel yanıt olarak da uygun kurul ya da görevlere atanması birçok örgüt ya da birey tarafından yeterli görüldü. Bu da birçok insanın profesyonel siyah/eşcinsel/feminist olması ve bundan dolayı da kendilerini çoğunlukla istemeyerek kendi özel baskı kategorilerinin “sözcü”sü olarak “atanmış” bulmaları anlamına geldi.

Sorun, tuhaf bir biçimde, kimlik etrafında örgütlenmenin içermelerini abartmış olmamız değil, bu içermeleri yeterince abartmamış olmamızdır. Bu tartışmayı daha ileriye götürebilseydik, hepimizin baskıcı olduğunun ve baskı altında bulunduğunun farkına varırdık. Kendisini feminist hiyerarşinin dışında tutan June Jordan’ın geçenlerde açıkladığı gibi:

“Eğer ben, bir siyah kadın şair ve yazar, Devlet Üniversite’sinde bir İngilizce Profesörü olarak eğer ben baskı altındaysam, o zaman bir Filistin mülteci kampındaki kadını... ya da Güney Afrika’da aynı koşullar altındaki bir kadını tanımlamak için başka bir sözcüğe ihtiyacımız vardır.”6

Sıkıntılarımızın birbirine bağlılığının farkına varmak yerine bütün çıkarlarımızı karşılıklı olarak karşıt gördük, ittifaklar oluşturacağımıza birbirimizle rekabet ettik. Ve enerjimizin büyük bir bölümü çok özel bir narsizm türünce yutulduğundan bu yana, birçok (genelde genç) kadının bu çoğu zaman itişip kakışan, içe dönük ve durgun “hareket”ten uzaklaşmasına şaşmamak gerek.

O Zaman Öyleydi Şimdiyse Böyle

Bu feminist miras yalnızca popüler feminizmle karşılaştırılabilir. Popüler feminizm, bizlere tecavüz ve çocuk bakımı gibi konulara karşı ve.bir tasarımcı farklılığına sahip baştan çıkancı bir örtüye sarınmış saldırgan uygulamaları, mücadeleci yaklaşımları olan birçok dergiyle birlikte daha fazla seçenek, daha fazla özgürlük ve daha çok özerklik üzerinde yoğunlaşmış popülist kadının isteklerinin etkili bir paketini satıyor. Popüler feminizmin Yeni Kadın’ı bir efsane olabilir ama aynı zamanda o birçok bakımdan bir esin kaynağı. “Her şeye sahip olmayı” istemekte yanlış bir şey yok, tek tehlikesi her şeye sahip olduğumuzu düşünme yanlışına düşmemiz. Onun simgesel değerini yok etmeden, neyin eksik olduğundan ya da göz ardı edildiğinden haberdar olmamız gerekir örneğin bu düşün, eğer gerçekleşebilirse çok dar metropolit sınırlar içinde, çok özel ırktan, sınıftan ve yaştan kadınlar için geçerli olabileceğinin bilincinde olmalıyız. Ayrıca popüler feminizm, bu düşsel yaratığın gerçeğe döndüğü zaman onu kuşatacak olan gerçek güçlüklerin yanıtını veremez: Kentte cinsel tacize maruz kalabilir ya da BMW’sini park ederken korku duyabilir. Fantezide bile bu kadın, kadınların ikincilliğinin sonuçlarından kaçamaz.

Cosmo’nun 1990 Ocak araştırmasında apaçık görülen dikkat çekici yenilgi ruh halinin kaynağı, popüler feminizmin neler verebileceği ile kadınların gerçekte nelere ihtiyacı olduğu arasındaki aykırılıktır. Bir taraftan bize “her şeye sahip olduğumuz” söyleniyor; oysa diğer yandan, birçok açıdan her şeyin aynı, hatta her zamankinden daha zor olduğunu' biliyoruz. Kadınların büyümekte olan sınıfsızlar ordusuna katılma riskleri giderek artıyor; eğer tek başlarına ebeveynlik yapıyorlarsa çocuk bakımı olanakları hala yetersiz; biz hala, toplumun hasta ve zayıflara bakma sorumluluğunu omuzlarına yüklemiş olduğu “bakıcılarız” bakımın özelleştirilmesi hemen hemen her zaman kadınların bedava emeğine daha büyük talep demektir.

Kadınlar, eski tarz yaşam biçimini dayatan ve püritenlik çağrıştıran feminist hareketin kucağına dönmek arzusunda değiller ama bu koşulların sürmesini de istemiyorlar. Ama herhangi bir “eylemlilik”e girmeden bu koşulları nasıl değiştireceğiz? Kadınlar için tüketim sorun değil ama elbette yanıt da değil. Kadın dergilerinin farklı bir okur kitlesi oluşturmakta hareket noktası olarak büyük başarıyla kullandığı sorun çeşitleri etrafında (aile içi şiddet gibi güncel tartışmalar) bir eylemlilik krizi var. Kadınlar bu tartışmaları ve mücadeleleri yalnızca kadın sayfası başyazılarının takdirine bırakmış gibiler.

Birbirinden soyutlanacak olursa ne profesyonel Feminizm ne de popüler feminizm, örneğin annelik haklan gibi, kadınların her gün karşı karşıya kaldığı artan sayıdaki sorunun üstesinden gelebilecek ortak eylemliliğe önayak olmayı ümit edebilir. Eğer benim gibi siz de iyimserliğin bir seçim değil görev olduğuna inanıyorsanız artık yakınlaşma zamanı gelmiş demektir. Çok sayıda Amerikan kadınını, güvenli, yasal kürtajı yasaklamak isteyen bağnaz Hıristiyanlarla diğer tutuculara karşı başarıyla harekete geçirmiş olan, kadının seçme hakkının savunulması gibi somut sorunlar bu fırsatı yaratacaktır. Kadınlar her zaman onları harekete geçirecek ve birleştirecek belirli konular bulmuşlardır: Bu bütün kadınların aynı sorunları paylaşıyor olması anlamına gelmez, yalnızca bize hepimizin paylaştığı sorunlar olduğunu anımsatabilir. Yaşlı ya da genç, siyah ya da beyaz, kentli ya da taşralı, eşcinsel ya da değil, her ne olursak olalım, belirli kaygılar hepimize aittir. Hepimiz eşit işe eşit ücret istiyoruz; hepimiz üreme haklarımızı denetleme mücadelesi veriyoruz; hepimiz kadınlara karşı şiddetin artışından endişe duyuyoruz; hepimiz uygun annelik ve aile desteği istiyoruz.

Artık ister feminist hareket içinde ister dışında, ortak bir bölgenin haritasını çıkarmanın zamanı geldi. (Bize birbirimize bağımlılığımızı ve savunmasızlığımızı anımsatacak tek politika yeşil politika olmamalıdır.) Sorunlarımız etrafında örgütlenmiş olmamızın sınırlılığı bize, kadınların, erkekleri yok sayarak yaşamlarında sürekli bir değişiklik sağlayamayacağını gösterdi; erkekleri dışlayarak kazanılacak başarı, siyahların beyazlardan bağımsız olarak, eşcinsellerin ise diğerlerinden soyutlanarak konumlarını değiştirebilmelerinden daha fazla yararlı olmayacaktır. Belki 1990'lar artık sabit kimliklere değil esnek özdeşleşmelere dayanan ittifaklar yaratma ve köprüler oluşturma zamanıdır.

Elbette söylemek yapmaktan kolay: “Mutabakat politikaları” kolayca “en düşük ortak payda politikası”na dönüşebilir; en ılımlı ve en kaba yaklaşımlar destek bulur. Aynı zamanda özellikle belirli marjinal grupların, eski hiyerarşilerin benzerinin yine ortaya çıkacağı ve farklılığa dayanan güç noktalarını temel alan ittifaklar yapmak yerine birbirimizin kimlikleri içinde boğulacağımıza ilişkin anlaşılır bir korkuları var.

Bizim “postmodern durumumuz”un “yeni toplumsal hareketleri” büyük ölçüde gerileten çehrelerinden biri de, yerini bireysel kurtuluş ya da lanetlemenin almış olduğu ortak eylemdir. Çağdaş feminizmin profesyonel ve popüler her iki kıyısı da toplumsal yaşamımızın bu özelleşmesiyle başa çıkamamış ya da ona meydan okuma başarısını gösterememiştir. Düşkırıklığı ilgisizliğe yol açmış, “bozguncu” alışveriş ya da kişisel meslek hareketleri bireyciliğinin yeğlenmesiyle feminizm ile Feminizm birçok amacı ve potansiyel eylem alanlarını terk etmiştir. Sorunlar etrafında örgütlü eylemliliğin esinlendirici ve güçlendirici olduğunu unutmuş gibiyiz: İlericiliği muğlak bir tüketimcilik yerine (bir şişe Ecover alarak dünyayı değiştirmek) şiddetle başka siyasi eylem modellerine ihtiyacımız var; ama o eski bölünmüş hareket sendromu tuzağına düşmemeliyiz farklılığı tartışmaktan aciz ve dolayısıyla suç ve suçlama hastalığına yakalanmış bir politika.

Eğer 1990'lar daha büyük toplumsal sorunlara yönelik bireysel ve toplu tepkiler arasında bir tür yakınlaşmanın gerçekleşebileceği bir onyıl olabilirse ve biz de popüler feminizmin temsil ettiği muazzam toplu enerjiden yararlanabilirsek, o zaman son on yılda gerçek bir ilerleme kaydedilecek demektir. Geçen birkaç yılın yaralarını sarmak bizim için kendi çıkarlarını öğrenme eylemi olacaktır. Bir kadın hareketi, kendi kimliklerimizin homojenliğini varsaymaya ya da sınıflandırmaya kalkışmadan, popülerden profesyonele tüm görüntülerini içtenlikle ciddi olarak ele almalı ve kadınların birbirinden farklı ve karmaşık yaşam türlerini teşvik etmeye başlayıp yenilenmiş bir değişim gündemi üzerinde çalışmalıdır.

NOTLAR:

1.       Beatrix Campbell, Cosmopolitan, Ekim 1989.

2.       23 Haziran 1989'da, National Film Theatre’da, BFI tarafından düzenlenen “The New Black Politics of Cultural Difference” adlı seminerden.

3.       Audre Lorde, “The Master’s Tools Will Never Dismantle The Master’s House”, Moraga and Anzaldua içinde, 1981, s. 97.

4.       June Jordan, Civil Wars, Beacon Press, Boston 1981, Xi.

5.       Kobena Mercer, J. Rutherford ve R. Chapman ile, Male Order: Unwrapping Masculinity, Lawrence & Wishart, Londra 1988, s. 121.

6.       Pratibha Parmar, “Other Kinds of Dreams: an Interview with June Jordan”, Spare Rib içinde Ekim 1987.


[1] GLC (Greater London Council): Büyük Londra Konseyi (y. n.)

[2] Zeitgeist: Zamanın Ruhu (ç. n.)

[3] per se: tek başına (ç. n.)

[4] anakronistik (anachronistic): Tarih hatası, zaman çelişkisi; yanlış zaman diliminde olan ya da çağdışı gibi görünen, (y. n.)

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe