Felsefi, Dinsel, Bilimsel Açıdan Yaradılış: Mistisizm

Mehmet İhsan Darende


Dinsel kaynaklarla bilimsel görüşler arasında bir çok alanda ortaya çıkan tartışmayı, mistisizm -özü itibariyle incelendiğinde- uzlaştırmaktadır. Varoluşa ilişkin farklı görüşler Dinsel kaynakların yaradılış anlayışı ile gözlem ve deneye dayalı bilimsel düşüncenin, hayatın oluşumu konusundaki kabulleri temelden farklıdır ve istisnalar bir yana bırakılırsa, öteden beri, birbiriyle çatışma halindedir. Hemen tüm dinsel kaynakların yaradılış teorisine göre, yaratıcı Tanrı, evreni yoktan var etmiştir: Ayrıntılar bir yana bırakılırsa, tanrısal iradeyi temsil eden “ol” emri ile madde ve enerjiden müteşekkil evren yaratılmıştır. Yaratılışın ilk aşamasında yer ve gökler, sonra canlılar, en son olarak da insan yaratılmıştır. Yaratma eylemi, kıyamete kadar, yani evren var olduğu müddetçe sürecektir: Yoktan var eden Tanrı, bilhassa hayatı, kendi ruhundan üfleyerek yaratmaya ve evrensel gelişimi belirlemeye devam etmektedir.

Dinsel kaynaklardaki ortak tema, yaratmanın bir yoktan var etme eylemi oluşudur. Üstelik bu kaynaklara göre yaratma, Tanrı’nın süreklilik arz eden bir eylemidir ve yaratıcı Tanrı, her an yaratmayı; evrensel gelişime müdahale etmeyi, kesintisiz olarak sürdürmektedir

Materyalizm temelinde gelişen bilimsel düşünceye göre ise madde ve enerji birbirine dönüşebilen, yoktan var edilemeyen, var iken yok edilemeyen temel unsurdur. Evrenin gelişimi süreci, maddenin tekil bir durumu olan sonsuz yoğunluğun, büyük patlama (big bang) ile genişlemesi suretiyle başlamıştır ve genişleme halen devam etmektedir. Bu sürecin konumuzu ilgilendiren bölümü, dünyadaki canlı oluşumu, yani hayatın ortaya çıkışı ile ilgilidir.

Buna göre: Oksijen, karbon, hidrojen, azot ve fosfor atomları uygun miktarda enerjinin uygulanması sonucunda, protein molekülünü oluşturan zincirler, yani amino asit molekülleri şeklinde bir araya gelebilmektedir. Aynı şekilde, nükleik asit molekülleri de, uygun enerjinin uygulanması suretiyle teşekkül etmektedir. Laboratuar ortamında, bu atomlar elektrik enerjisine ya da ültraviyole ışınlara tabi tutularak, amino asit moleküllerinin oluşumu gözlenebilmiştir. Nükleik asit molekülleri de, uygun enerjinin uygulanması sonucunda zincir oluşturacak şekilde birleşmekte, üstelik birleşik moleküller (zincirler), yine uygun enerjinin kullanımı sonucunda kendisinin tam bir kopyasını teşekkül ettirebilmektedir.

Güneşten kopan ve gittikçe soğuyan, dış yüzeyi kabuklaşmış dünyada, yoğun yağmurlar sonucunda teşekkül eden okyanusun içinde, belirtilen atomlardan bol miktarda mevcut idi. Üstelik bu ilk aşamada, bir yandan, henüz oluşmamış ozon tabakasından süzülemeyen güneş ışınları, doğrudan okyanus sularına ulaşıyor, diğer yandan, yoğun hava olayları, okyanusu sürekli yıldırım bombardımanına maruz bırakıyordu. İşte bu enerji kaynakları, okyanusta bulunan oksijen, karbon, hidrojen, azot ve fosfor atomlarını, amino asit ve nükleik asit zincirleri şeklinde bir araya getirmiştir. Bu zincirler de, aynı enerji kaynaklarının yardımıyla, kendi kendini kopya edebilen ilk canlı formunu oluşturmuştur. Materyalizme göre, hayat bu şekilde ortaya çıktıktan sonra, doğal seçilim yasasına göre, güçlünün canlı kalabildiği ve varlığını pekiştirdiği bir süreçte evrimleşmiştir.

Görüldüğü gibi, materyalist var oluş anlayışı ile dinsel kaynakların tasvir ettiği yaradılış düşüncesi, birbirinden tamamen ters yönlerdedir ve iki ayrı uçta yer almaktadır. Bu düşünceleri telif etmeye çalışan felsefi akımlar değişik zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bunların en eskisi, başlangıçta mitolojik kavramlar üzerine kurulan mistik düşüncedir. Özellikle Aryan mitolojisinden etkilenen ve o zaman için evreni tanımlamada kullanılan kavramlar üzerinde gelişen ilk mistik akımlar, zamanla evrimleşmiş, gittikçe daha bütünsel bir anlayışa ulaşarak, çevre uygarlıkları da etkilemiştir. Bilhassa antik Grek düşüncesi, doğudan ve bilhassa İran’dan gelen mistik anlayıştan ciddi olarak etkilenmiş, Grek filozoflarınca akla yapılan vurgu, mistisizme yeni bir boyut kazandırmış, kişisel deneyim-akıl sentezi, mistik düşünceyi gitgide geliştirmiş ve yetkinleştirmiştir.

Mistik anlayışa göre evren, Tanrı’nın kendini dışlaştırması sonucunda ortaya çıkmıştır. Tanrı yaratıcıdır ama yoktan var etmemiştir, kendi özünü dışarı vurarak, bu öz varlıktan maddeyi yaratmıştır. Bu anlayışa göre Tanrı sonsuz ışıktır, sonsuz enerjidir. Madde, bu enerjinin yoğunlaşması ile ortaya çıkmıştır. Yaratma, Tanrı’nın öz varlığını kullanarak gerçekleştirdiği bir eylem olduğu için, evrendeki her şey, onun bir parçası, bir görünüm biçimidir. Madde, Tanrı ile aynı cevherdendir. Böyle olduğu için de evrendeki her şey, Tanrı’nın bir yönünü, tanrısal kudretin bir veçhesini ortaya koymaktadır. Görüldüğü gibi mistik anlayış sentezcidir, hem Tanrı’nın varlığını kabul etmektedir, hem de maddenin kadim olduğunu. Ancak madde Tanrı’nın öz cevherinden yaratılmış olduğu için kadim olmak, Tanrı’ya has bir özelliktir; madde tanrının cevherinden olması dolayısıyla kadimdir.

VAROLUŞA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİN ELEŞTİRİSİ
Dinsel kaynakların “yoktan var etme” anlayışı, filozoflarca eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin odaklandığı nokta şudur: Eğer evren, Tanrı’nın öz cevherinden farklı bir cevherden oluşmuş ise iki ayrı gerçeklik mevcut demektir. Bunlardan birisi Tanrı, diğeri ise ondan tamamen ayrı olan evrendir. Evreni Tanrı’nın yaratmış olması bu sonucu değiştirmez; eğer aynı cevherden oluşmamışsa, Tanrı’nın kendisinden başka bir gerçekliğin daha kabulü gerekir ki, bu Tanrı’nın birliği ve tek gerçek olması anlayışına aykırıdır.

Materyalist var oluş anlayışı da eleştiriye açıktır:
Bu anlayışa göre, madde yoktan var edilemez, varken yok edilemez, enerjiye dönüşebilir, enerji de maddeye dönüşebilir. Evrenin gelişimi, maddenin özünde var olan yasalara göre gerçekleşir. Bu yasalar yaratılmış değildir; bir aklın eseri de değildir; bunlar maddenin özünde kendiliğinden mevcuttur. Kanımca, evrensel gelişimi belirleyen yasaların varlığı kabul edildiği halde, bu yasaları belirleyen bir gücün, bir mutlak aklın varlığını reddetmek çelişki oluşturmaktadır. Çünkü her yasa, mutlak olarak onu belirleyen bir güç ve aklın sonucudur. Yasa varsa, yasa koyucu da olmak zorundadır. Bilimsel tespitlerle isimlendirilen yasaların tümü, materyalist felsefenin de kabulündedir. Hatta materyalizmin temeli bu bilimsel yasalardır. Fizik yasaları, kimya yasaları, biyoloji yasaları vs. materyalist felsefenin de kabulündedir. Ancak bunların kendiliğinden olduğu, maddenin özüne ilişkin bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa bilimin açıklayamadığı, tekilliklerdeki yasaya uymazlık, yasanın kendiliğinden olduğu iddiasını havada bırakmaktadır:

Evrenin sürekli genişlemekte olduğu bilimsel bir gerçekliktir. Bu genişlemenin, evrensel gelişme yasaları çerçevesinde gerçekleştiği de izahtan varestedir. Ancak, evren halen genişlediğine göre, süreci tersine çevirince, karşımıza bir tekillik durumu çıkmaktadır. Çünkü evren bir milyon yıl önce, şimdikinden daha küçüktü. Bir milyar yıl önce ise, ondan da küçüktü. Tarih daha da geriye gittiğinde işte bu tekilliğe ulaşmaktayız. Bilim insanlarının “büyük patlama” dediği ana geldiğimizde, karşımıza tekillik çıkmaktadır. Materyalizm bunu, bir tekil durum olarak adlandırmaktadır. Belirtilen durumda maddenin sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimde olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, bu durumda bilimsel yasaların uygulanamayacağı da kabul edilmektedir
i. Çünkü bu durumu açıklayacak hiç bir bilimsel yasa yoktur. Bilimsel yasalar, bu tekillik anında geçerliliğini kaybetmektedir.

Bilimsel yasaların geçerliliğini kaybettiği böyle bir tekillik varsa, bunların maddenin özünden kaynaklandığını, kendiliğinden var olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü kendiliğinden olan, özden kaynaklanan, her durumda geçerliliğini sürdürmelidir: Eğer büyük patlama, bir tekillik durumu ise tüm yasaların o tekillik içinde de varlığını sürdürmesi gerekirdi. Eğer yasa, bu durumda geçerliliğini yitiriyorsa, maddenin kendisinden kaynaklanmıyor demektir. Tabii, eğer o tekillik durumunu bir mutlak akılla açıklamıyorsak böyledir. Bunun yerine, tanrısal öz kendini dışlaştırırken, bu dışlaşma ve gelişmenin yasalarını belirlediyse, durum farklıdır. Çünkü Tanrı, mutlak akla, mutlak bilgiye, mutlak güce sahiptir ve kendini dışlaştırarak, kendi öz cevherinden evreni yaratırken, bu gelişimin kurallarını mutlak aklı ile tespit etmiştir. Onun özü mutlak akla sahip olduğu gibi, evrensel gerçekliğin her bir parçası da bu mutlak aklın bir bölümüne sahiptir; çünkü tanrısal özün bir parçasıdır. İşte evrensel gelişme yasalarını belirleyen bu mutlak akıldır. Tüm gelişim, bu yasalar uyarınca gerçekleşir; biz buna bilimsel yasalar adını veriyoruz. Örneğin iki atom hidrojenle bir atom oksijenin tepkimeye girmesi halinde, ortaya su çıkar. Bu yasayı değiştirmek mümkün değildir. Ancak koşulları değiştirmek ya da belirlemek ise elbette imkân dâhilindedir. Yani iki atom hidrojenle bir atom oksijeni bir araya getirmek ya da ayırmak mümkündür. Bunun için koşulları değiştirmek yeterlidir. Bu değişimlerin tümü, aynı bilimsel yasalar uyarınca gerçekleşir. Bu yasalar bilindiğinde, buna uygun olarak koşullar ayarlanabilir ve yasanın çalışması, iradi olarak yönlendirilebilir.

Mutlak akıl-mutlak güç, madde ve enerjinin birbirine dönüşebilen temel yapı taşını ve bunların ne surette birbirine dönüşebileceğini, nasıl gelişeceğini belirleyen temel yasayı yarattı. Bundan sonraki tüm gelişim, bu değişmez yasa çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, Darvinizm ile dinsel bakış açısı arasındaki çatışmayı senteze bağlayan, mistisizmdir. Çünkü canlının sudan çıkması, gelişerek çok hücreli yapıya dönüşmesi, onun da gelişerek insanı oluşturması, mutlak aklın koyduğu temel gelişme yasası çerçevesinde ise bunun, dinsel metinlerin sözünde değil ama özünde yatan yaratma olgusuna ters düşen bir yanı yoktur. Gerçekten de gelişen temel yapı taşını kendi cevherinden oluşturan, yani insana dönüşen maddeyi yaratan, Tanrı’dır. Bu temel yapı taşının, insanı oluşturması için geçen süreci yöneten yasayı yaratan da aynı mutlak güçtür. Yani Tanrı’nın oluşturduğu temel yapı taşı, yine Tanrı’nın ihdas ettiği evrensel gelişme yasasına tabi olarak insana dönüşmüş ise insanı Tanrı’nın yarattığı kuşkusuzdur. Ancak bu “yoktan var etme” değildir.

İşte mistisizm bu anlayışı savunmaktadır. Yoktan var edilemeyen, var iken yok edilemeyen tek gerçeklik, Tanrı’nın kendisidir. Evrende yer alan her şey, yani madde ve enerji, bu öz cevherden oluşmuştur. Bu sebeple yok edilemez, yoktan var edilemez; ancak birbirine dönüşebilir. Bu dönüşüm, yine mutlak aklın ihdas ettiği yasalar uyarınca gerçekleşir. Bu yasalar değiştirilemez ama kullanılarak, evrensel gelişime müdahale edilebilir. Bunu sağlayan irade ise öze ait mutlak irade olduğu kadar, onun parçasından ibaret olan bireysel iradedir de. Bireysel irade -ki dinsel kaynaklar bunu cüz’i irade olarak isimlendirir- mutlak iradenin bir parçasından başka bir şey değildir. Bireysel irade de, bir sonuca yönelmiştir ve bu sonucu gerçekleştirmek için, evrensel gelişim yasalarını kullanır. Bunu gerçekleştirmek için de koşulları, bu yasaların, istediği sonucu gerçekleştirmesine imkân tanıyacak şekilde düzenler. Bireysel irade, bilebildiğimiz yaşam formlarının şu ya da bu biçiminde, şu ya da bu ölçüde mevcuttur. Bireysel iradenin yetkinliğini belirleyen, yaşam enerjisinin frekansıdır. Evrensel gelişim, en azından dünyadaki haliyle, insanı oluşturacak şekilde gerçekleşmiştir. Vücudu ile oranlandığında beyni en büyük olan canlı insandır ve aşağıda açıklanacağı üzere, yaşamsal enerjinin ne kadar büyük bölümü beyinde kullanılabilirse, frekans o derece yükselir. Bu, bilincin ve iradenin o ölçüde yetkinleşmesi demektir.

Materyalist anlayış, canlının ortaya çıkışı da dâhil olmak üzere, tüm gelişimin ve canlı evriminin tesadüflere bağlı olduğunu iddia eder. Buna göre, okyanus sularında mevcut oksijen, hidrojen, karbon, azot ve fosfor atomları, tamamen tesadüfî koşullarda, yıldırım çarpması, ültraviyole ışın bombardımanı tarzında enerji akımına maruz kalmış ve bunun sonucunda, tesadüfen amino asit ve nükleik asit zincirleri teşekkül etmiştir. Yine tesadüfî enerji etkileşimi sonucunda bu zincirler birleşmiş, böylece ortaya çıkan moleküller kendisini kopya etmeye başlamıştır. Bu şekilde ortaya çıkan ilkel canlı biçimi, yine tesadüfen, daha karmaşık organizmalar şeklinde gelişmiş, aynı DNA zinciri, vücudun bir bölümünde bir organı, başka bir bölümünde başka bir organı oluşturacak şekilde çalışmıştır. Üstelik karmaşık organizmaların çevresel koşullara göre değişim göstermesi de tesadüften ibarettir.

Örneğin, Afrika ve Amerika kıtaları bitişikken ortaya çıkan maymun formları, bu iki ana karanın ayrılmasından sonra şöyle evrimleşmiştir: Afrika’da kalan maymunlardan, çevrede fazla ağaç olmadığı için, yerde yaşayabilenler hayatta kalmış, ağaçta yaşayanlar doğal seçilim sonucunda yok olmuştur. Buna karşılık Amerika’da kalanlardan, çevrede bol orman ve ağaç olması sebebiyle, ağaçta yaşayan maymun türü hayatta kalmış, yerde yaşayanlar yok olmuştur. Bu sebeple, Amerika’da yaşan maymunların kuyrukları uzun ve güçlü, Afrika’da yaşayanlarınki ise kısa ve güçsüzdür.

Bu görüşe göre, başlangıçta hem ağaçta yaşayan uzun kuyruklu, hem de yerde yaşayan kısa kuyruklu maymunlar mevcuttu. Çevresel koşullar, “doğal seçilim yasası”nı işletti ve ormanlık bölgede kısa kuyruklular, ağaçsız bölgede de, uzun kuyruklular yok oldu. Bu anlayışın mantıksal bir açmazı mevcuttur: Bu görüş doğru ise, hayatın evrimleşmesi değil, başlangıçtaki çok daha çeşitli türden, doğal seçilim sonucunda birçoğunun yok olması suretiyle geri gidişi söz konusudur. Materyalizm buna da cevap vermektedir: Hayat geri gitmemekte, evrimleşmektedir. Başlangıçtaki çeşitlilik, sonraki durumdan daha fazla da değildir. Sonradan çeşitliliği artıran etken, genlerde şu veya bu yolla ortaya çıkan mutasyondur. mutasyon, kural olarak organizmanın hayatta kalma şansını azaltır. Ancak bazı mutasyonlar, çevresel koşullara çok daha uyumlu organizmaların ortaya çıkmasına sebebiyet verir ve bunlar hayatta kalırken, mutasyona uğramayanlar yok olur. Görüldüğü gibi, evrimi sağlayan temel etken de tesadüftür: Tesadüfen mutasyona uğrayan organizma, yeni canlı formlarına dönüşmekte ve bu yeni tür çevreye uyum sağlamayı başarırsa, türlerdeki çeşitlilik ve evrimsel gelişim gerçekleşmektedir.

Materyalizm, mutlak akıl ve mutlak iradeyi reddettiği için, tüm gelişimi tesadüflere bağlamak zorundadır: İlk canlı formun otaya çıktığı tarihte, henüz -insan gibi- akıl ve irade sahibi bir yapı bulunmadığı için, bu gelişim ve dolayısıyla evrimi yönlendiren bir iradeden bahsetmek de mümkün değildir. O halde tüm gelişim, evrensel gelişme yasalarına göredir ve koşullar tesadüfen ortaya çıkmıştır.

Kişisel olarak katılmadığım, bu görüştür. Termodinamiğin ikinci yasası uyarınca, evrende düzensizlik (entropi) sürekli olarak artmaktadır. Sistemlerde en olası durumlar düzensizliğin en çok olduğu durumlara karşı gelir. Başka bir deyimle düzensizliğin en büyük olduğu durum, yani sistemin en olası durumu, enerji alış-verişinin de en az olduğu durumdur. Düzen enerji gerektirir, en kararlı durum ise enerji değişimine en az ihtiyaç duyulan, dolayısıyla enerjinin en az bulunduğu sistemdir. Canlı formu ise tam tersine düzen demektir. Hayatın bizatihi kendisi, aynı atomların aynı şekilde, düzenle bir araya gelmeleri demektir. O halde iki ihtimal mevcuttur: Ya yaşam, termodinamiğin ikinci yasasının istisnasıdır ya da yaşamı ortaya çıkaran, atomların düzenli şekilde birleşmesini sağlayacak koşulları belirleyebilecek, oluşturabilecek bir güç ve irade mevcuttur. Birinci ihtimal mantık dışıdır ve yasa kavramına da aykırıdır: İlk canlı formun tesadüfen ortaya çıktığını varsayalım. Gerekli enerjinin de ültraviyole ışınlardan veya yıldırım bombardımanından elde edildiğini kabul edelim. Bu enerjinin uygulanması ile kendini kopyalamaya başlayan moleküllerin varlığını da kabul edelim. Bu başlangıç koşulları tesadüfen ortaya çıkmış olsa dahi, bu düzenliliğin sürmesi, gelişmesi ve gittikçe daha düzenli hale gelmesi, termodinamiğin ikinci yasasına aykırıdır. Çünkü bu yasa uyarınca evrensel gelişim, en düzensiz ve en kararlı durumları ortaya çıkartacak şekilde gerçekleşmektedir. Kendi haline bırakıldığında, yani sadece tesadüflere kaldığında, bu ikinci yasa, ortaya çıkan canlı formun bir süre sonra yol olmasıyla sonuçlanırdı. Oysa ilk koşulu belirleyebilen, bundan sonrası için de yine aynı koşulları düzenlilik yönünde devam ettirebilen bir güç, ancak irade ile açıklanabilir. Çünkü düzenlilik için sürekli enerji, yeni teni enerji kaynakları gerekir. Enerjinin akışı bir irade tarafından yönlendirilemiyorsa, bunun düzenliliği artıracak şekilde hareket etmesi, üstelik enerjinin de sürekli artması söz konusu olamaz. Özetle, canlı formun oluşumun tesadüfî koşullar sağlamış olsa dahi, evrim, daha düzenli bir sistem demektir ve enerji ve irade gerektirmektedir. Tesadüfen ortaya çıkan koşulların, varlığını, daha da düzenli bir sistemi doğuracak şekilde devam ettirmesi, ancak, bu koşulların oluşumunu yönlendiren bir irade ve gücün varlığına bağlıdır. Koşulların daha düzenli olmaya gidecek şekilde devamının tesadüflerle sağlanması mümkün değildir, çünkü tesadüfler, düzenlilik değil, düzensizlik yaratır.

Oysa mistisizme göre, mutlak akıl ve irade sahibi Tanrı, kendini dışlaştırarak evrensel gelişimi başlatmış ve bunun yasalarını da kendisi belirlemiştir. Bu gelişimin her bir aşamasında, bu mutlak akıl ve iradenin her bir parçası, çeşitli güç ve şiddetlerde koşulları etkileme imkânına sahiptir. Her bir parçanın evrimi, elbette evrensel gelişme yasarlına göre gerçekleşmektedir ama koşulları değiştiren sadece tesadüfler değil, gerek mutlak iradenin özü, gerekse her bir cüzde tecelli eden parçasıdır. Yani akıl ve irade, sadece insanın tekâmülü ile ortaya çıkan kavramlar değildir: İnsanın farkı, beyin enerjisinin frekansının yüksekliği ile orantılı olarak, mutlak akıl ve mutlak iradeyi en çok yansıtabilmesinden gelmektedir.

Görüldüğü gibi bu görüş, dinsel kaynakların ileri sürdüğü, sürekli yaratan, mucizeler ortaya çıkartabilen, kendi koyduğu kanunları değiştirebilen veya çiğneyebilen tanrı görüşü ile temelden farklıdır. Kanunları değiştirmek ya da çiğnemek başka bir şeydir, kanunları işletmek için koşulları düzenleyip değiştirebilmek bambaşka… Koşulları değiştirmek için insan olmak dahi yeter. Örneğin genetik manüplasyonla, genlerde bilinçli ve iradi mutasyona yol açmak mümkündür. İnsanın ortaya çıkmasından sonra, düzen iradi olarak sağlanmaktadır. Hatta genetik yapılar değiştirilebilmekte, farklı canlı türleri ortaya çıkartılabilmektedir. Bu hem sürekli bir düzenin tesadüfe değil, iradeye bağlı olduğunu ispatlamaktadır, hem de koşulları belirlemek için tanrısal güce gerek bulunmadığını. Evrensel gelişim için yasaların değiştirilmesi değil, koşulların düzenlenmesi gerekmektedir ve bunu da ancak irade sahibi bir güç gerçekleştirebilir.

İradenin sadece insana ait olmadığını şu örnek çok güzel ortaya koymaktadır. Bazı yılanlar, kış uykusuna yattığında, sindirim sistemini tamamen ortadan kaldırmakta ve böylece enerji tasarrufu sağlamaktadır. Yiyecek bulduklarında ise yeniden sindirim sistemi üretmektedir. Bu sadece dış koşulların belirlediği bir olay değildir. Bütünsel aklın her bir parçası, cüz’i de olsa iradeye sahiptir. Bu irade, evrimsel gelişime yön vermektedir. Yılana, sindirim sistemini önce yok edip, sonra yeniden oluşturma imkânı tanıyan, sıcak bölgelerde yaşayan insanları kalın saçlı, kısa burunlu şekilde evrimleştiren, soğuk çevre koşullarındaki insanların evriminde, uzun burna yol açan bu iradedir. Elbette evrimsel gelişim, bir kuşakta ortaya çıkmayacaktır. Ama yaşamsal enerji formunun zorlaması, genetik mutasyonla sonuçlanmaktadır, yani olumlu sonuç veren mutasyonu sağlayan enerji, hayat enerjisidir. Bu da mutlak aklın ve iradenin bir parçası olması sebebiyle sınırlı da olsa iradeye sahiptir ve gerek mutasyonu sağlayan, gerek karmaşık organizmalarda, aynı DNA’nın vücudun değişik bölgelerinde değişik organları oluşturmasını temin etmeye yönelik olarak genleri baskı altında tutan bu iradedir.

BİLGİ FELSEFESİ YÖNÜNDEN DİNSEL KAYNAKLAR, BİLİM VE MİSTİSİZM
Bu üç farklı anlayış, varlığın algılanabilmesi, öğrenilmesi ve bilinmesi açısından da farklı görüşlere sahiptir:

Bilimsel anlayışa göre, evrende var olan her şey, gözlem, deney ve zekâ yoluyla kavranabilir, öğrenilebilir, bilinebilir. İnsan, çevresinde olan biteni gözlemleyerek, maddenin doğası, ilişkileri, gelişimi, onu etkileyen yasalar konusunda tahminlere ulaşabilir. Zihninde oluşan kavramları tasnif edip, bunların birbiriyle ilişkisini sistemleştirebilen insan, hareket ve gelişimi belirleyen kanunlar hakkında tahminler yapabilir; tahminini deneye vurarak, doğruluğunu sınayabilir ve böylece doğru bilgiye ulaşabilir. Materyalist anlayışa göre, evreni tanımanın ve bilgi edinmenin tek yolu budur.

Dinsek kaynaklara göre insan, Tanrı’nın kendisine verdiği akıl ile çevresini tanıyabilir ve kavrayabilir. Ancak bu sınırlıdır. Bilhassa Tanrı’nın kendisini akılla kavramak mümkün değildir. Bu sebeple Tanrı, ancak kendini ifade ettiği ölçüde ve bu sınırlar içinde kavranabilir, bilinebilir. Vahiy ya da tanrısal esin, tanrısal olan hakkında bilgi edinmenin tek yoludur, bu yol, insan aklına kapalıdır.

Mistisizm, varlık hakkında bilgi edinmenin temel yolu olarak, düşünsel yoğunlaşma, meditasyon, çile gibi kişisel deneyim yöntemlerini kabul eder. Bu yöntemlerle kendi içine dönen insan, varlığının özündeki tanrısal cevhere kavuşur ve hem tanrıyı, hem de onun değişik görünüm biçimlerinden oluşan evreni tanır ve bilir. Evrendeki her şey, tanrının öz cevherinden yaratılmış olduğu için, tanrıyı bilmek, evreni bilmektir. Ancak mistisizmde, bireysel zekâ, bilimsel gözlem ve deney, bilgi edinme yöntemi olarak kabul edilmemektedir. Tam tersine, kişisel deneyim yöntemlerine başvuracak olan insan, duyu organları vasıtasıyla edindiği mevcut bilgilerini silmek, bilincini sıfırlamak zorundadır. Bundan sonraki çabası, kişisel deneyim yöntemleriyle içindeki tanrısal özü dışarı çıkarmak, tanrıya ait olan mutlak akla ulaşmaya çalışmak, kendi zihnini durulaştırarak, mutlak akıldan kendisine yansıyan parçayı geliştirmek ve böylece bilinç başkalaşımı sağlamak, tanrısal bilince ulaşmak yönündedir.

Dikkatlice incelendiğinde, mistisizmin, bilgi edinme yöntemlerinde de sentezci bir yaklaşıma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de mistik görüşte, bireysel zekâ ve duyu organlarının algılama yeteneği ile bilgi edinme reddedildiği halde, kişisel deneyim yöntemlerini aktarmanın tek yolu duyu organlarıdır. Mistik okullar, bu yöntemlerin üzerinde yoğunlaşır ve öğrencilerine, bu yöntemleri hem öğretir, hem uygulatır. Dolayısıyla sadece kişisel deneyim yöntemlerinin öğrenilip bilinmesi dahi, duyu organlarının kullanılmasını gerekli kılar. Diğer yandan, beyin hücrelerine yüklenmiş her bilgi parçacığına ulaşmak, beyin enerjisini kullanmak ve yönlendirmekle mümkündür. Kişisel deneyim yöntemleri ise bir yönüyle beyin enerjisini kontrol etmeyi öğretir, diğer yönüyle, biyolojik kökenli enerjinin daha büyük bir bölümünün beyin tarafından kullanılmasını sağlar. Böyle olunca da, kişisel deneyim yöntemleri, beynin daha etkili kullanımı ile sonuçlanır ve mistisizmin kendisi değilse bile uyguladığı yöntemler, bireysel zekâyı dışlamaz.

Madde, enerjinin yoğunlaşmış biçimidir ve mutlaka, bir miktar enerjiyi içerir. Gerçekten de, atom altı parçacıkları birbirine bağlayan, atomları moleküller halinde birleştiren, molekülleri cisimler halinde bir araya getiren enerjidir. Dolayısıyla maddenin yapısı içinde, belirtilen bağlar biçiminde yer alan enerji de zorunlu olarak bulunmaktadır.

Kuantum seviyesinde bakıldığında, evrende bulunan her çeşit enerji, sezilgen parçacıklar vasıtasıyla taşınmaktadır. Örneğin, ışık ışınını taşıyan parçacığa “foton” denir. Ses enerjisini taşıyan parçacığa ise “fonon” adı verilmiştir. Kütle çekim gücünü taşıyan parçacığın ismi ise “graviton”dur. Evrende bulunan her şey, işte bu şekilde birbirine dönüşebilen atom altı parçacıklar ve enerjiden oluşmuştur. İnsan vücudu, hücreleri, genleri de aynı şekilde, bu atom altı parçacıklar, enerji paketleri ile bunlar arasında sürekli olarak enerji taşıyan sezilgen parçacıklardan oluşmuştur. Bir elektron mikroskobu ile bakıldığında, evrendeki her şey gibi, insan vücudunun da, sürekli hareket ve değişim halinde olan parçacıklar ve enerji yığınından ibaret olduğu anlaşılacaktır.

İşte bu sezilgen parçacıklar, taşıdıkları paketin içerdiği tüm bilgiyi de beraberinde bulundurur. Her atom altı parçacık, sürekli olarak, bir miktar pozitif enerji alıp, bunun bir miktarını soğurup, bir miktarını ise yeniden saldığından, yeni salınan enerji parçacığı, kendisini salan atom altı parçacığın bilgi ve özelliklerini de barındırmaktadır. Dolayısıyla atom altı parçacıklar arasındaki enerji alışverişi, aynı zamanda bilgi alışverişidir. Enerjiyi soğuran parçacık, bunun içerdiği bilgiyi de soğurmaktadır.

İnsanın çevresiyle ilişkisi de bu yöntemle sağlanır. Enerji parçacıkları, insan vücudundaki atom altı parçacıklar tarafından soğrulduğunda, taşıdıkları bilgi, sinir sistemi vasıtasıyla beyin hücrelerine taşınır ve burada depolanır. İnsanın bu bilgiye yeniden ulaşması, beyin enerjisini, bu bilginin depolandığı hücre grupları arasında iletişim kuracak şekilde kullanması ile mümkün olur. İşte bu noktada, kişisel deneyim yöntemlerinin, iki yönden önem kazandığını söyleyebiliriz.

Birincisi, beyin hücrelerine depolanmış bilgiye ulaşmak, beyin enerjisinin bu hücreler arasında iletişim kurması ile mümkün olduğuna göre, beyin enerjisini yönlendirme yöntemlerini iyi bilen insan, bilgiye çok daha kolay ve çabuk ulaşacaktır. Kişisel deneyim yöntemlerinden konsantrasyon, işte bu alanda sürekli çalışmayı gerektirmektedir. Daha açığı, konsantrasyon, beyin enerjisinin bilinçli olarak kullanılıp yönlendirilmesi eylemidir. Kontrol edilmediği takdirde beyin enerjisi, birçok hücre arasında iletişim kurup, karmakarışık düşüncelerin zihni işgal etmesine sebebiyet verir. Böyle olunca da, beyne depolanmış bilgiye, istenen her anda, çabucak ve kolaylıkla ulaşma imkânı ortadan kalkar. Oysa beyin enerjisini tek bir yönde toplama ve yönlendirme hususunda deneyim kazanan insan, bilgiye çok daha çabuk, az enerjiyle ve kısa zamanda ulaşır.

Diğer yandan, kişisel deneyim yöntemleri, beynin kullandığı enerjinin miktarını da artırır. Şöyle ki: Canlı dünyası öyle bir düzen oluşturmuştur ki, bitkiler ve hayvanlar birbirini bütünleyerek hayatta kalır. Çünkü organizmanın kendini kopya etmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bunun için gereken enerjiyi, bitkiler, güneş ışınlarından elde eder. Bitki, güneş ışınını bünyesinde depolarken, karbondioksit ve suyu kullanır ve klorofil sistemi aracılığıyla bu molekülleri çözerek şeker moleküllerine (ve oksijen molekülüne) dönüştürürii. Bir başka deyişle bitkiler, güneş enerjisini şekere dönüştürerek depolar. Hayvanların ise bünyelerinde şeker yapma imkânı yoktur. Böyle olunca, hayvan hücrelerinin kendini kopya etmesi ve yaşamını sürdürmesi için gereken enerji, bitkilerin depoladığı şekeri kullanmak suretiyle elde edilir. Bitkinin depoladığı şeker, oksijenle tepkimeye girdiğinde depolanmış enerji açığa çıkar ve hücrenin kendisini kopyalaması için kullanılır. Bu tepkimenin sonucunda ortaya çıkan karbondioksit yeniden dışarıya verilir ve bu da, bitkilerin yeniden şeker üretmesi için kullanılır. Böylece bitkiler ve hayvanlar, aynı atomları kullanarak, molekülleri birbirine dönüştürecek süreçleri birbirini bütünleyerek kullanır.

İşte bu yoldan elde edilen enerji, hem hücrenin kendini kopya etmesi, hem de protein üretmesi için kullanılır. Bir başka yönden, tüm yaşamsal fonksiyonlar için kullanılan enerji budur. Bu enerjiyi kullanarak, bir tek hücre kendini kopyalayıp gelişmekte ve örneğin koskoca bir filin vücudunu oluşturmaktadır. Aynı enerji, hareket etmek, kasları gevşetip açmak, düşünmek gibi tüm faaliyetler için de kullanılmaktadır. Bitkiden elde edilen bu enerjinin yaklaşık % 10’luk bölümü, hücrelerin kopyalanması ve vücudun teşekkülü işinde kullanılmaktadır. Geri kalan enerji ise hareket için ayrılmıştır. Toplam enerjinin % 30’u beyin tarafından kullanılmaktadır.

Bilindiği üzere, enerjinin frekansı, miktarı ile doğru, dalga boyu ile ise ters orantılıdır. O halde enerji miktarı arttığında frekansı yükselir ve dalga boyu küçülür. Beynin kullandığı enerjinin miktarı ve yoğunluğu arttığında da, frekansı yükselir ve dalga boyu küçülür. Dış dünyadan alınan yüksek frekanslı fotonların taşıdığı bilgiyi ayırt etmek ve kullanmak için, beyin enerjisinin dalga boyunun, bu fotonun dalga boyuna indirilebilmesi gerekir. Daha açıkçası, yüksek frekanslı ve küçük dalga boylu parçacıkların taşıdığı bilginin değerlendirilebilmesi, ancak, beyin enerjisinin dalga boyunun, bu parçacığın dalga boyu kadar küçültülebilmesi ile mümkündür. Böyle olunca, dış dünyadan gelen sezilgen parçacıkların taşıdığı bilginin algılanıp değerlendirilebilmesi, bu parçacığın frekansı ve dalga boyu ile beyin enerjisinin frekans ve dalga boyunun uyumlu olmasına bağlıdır. Mor ve kızıl ötesini göremediğimiz gibi, beyin enerjimizin frekans ve dalga boyu ile örtüşmeyen bilgiyi analiz etmemiz de olanaksızdır.

İşte bu sebeple, beynin kullandığı enerjinin miktarının artması ve kullanma biçimi, beyin hücrelerine depolanan bilginin daha ayrıntılı analiz edilebilmesi için zorunludur: Enerji arttıkça frekans yükselecek, dalga boyu küçülecek ve dalga boyu küçüldükçe, en ayrıntılı bilgiler bile analiz edilebilecektir.

Kişisel deneyim yöntemleri, beynin kullandığı enerjinin artmasını sağlar. Bilhassa düzenli meditasyon, vücudun geri kalanının harcadığı enerjiyi an aza indirgerken, çok daha büyük bir enerji dilimini beynin kullanımına sunar; üstelik konsantrasyonla birlikte, beyin enerjisinin bir tek bölgede yoğunlaşmasını sağlar. Böylece, tüm enerjinin tek bir yönde kullanılması, yani birçok hücre grubuna dağılıp miktarının azalmasının engellenmesi, frekansı yükseltir, dalga boyunu küçültür. Bu ise çok daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak demektir.

Mistisizmde “ölmeden ölmek” ya “tanrının benliğinde kaybolmak” kavramlarıyla anlatılan, mutlak aklın, mutlak bilginin ve mutlak iradenin frekansına çıkabilmektir. Kişisel deneyim yöntemleri, beyin enerjisinin miktar ve frekansını artırmayı mümkün kılar, bu da daha çok bilgiye ulaşmayı.

Özetlersek mistisizm, gerek varoluş, gerekse evreni bilme ve tabıma anlamında, dinsel ve bilimsel görüş ve yöntemlerin akılcı bir sentezini sunmaktadır. Aklı dışlamayan bir kişisel deneyime dayalı anlayış, hem kendimizi, hem çevremizi daha iyi tanımamızı, hayatın sevgiden ibaret olan özünü kavramamızı sağlayacaktır.

M. İhsan DARENDE

i Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere (S.Say-M.Urul çevirisi) Sayfa: 129

ii Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri 20. Basım Sayfa:49

1 başladınız yine...
kuark bilim 2007-02-02 11:36:19
"Oksijen, karbon, hidrojen, azot ve fosfor atomları uygun miktarda enerjinin uygulanması sonucunda, protein molekülünü oluşturan zincirler, yani amino asit molekülleri şeklinde bir araya gelebilmektedir. Aynı şekilde, nükleik asit molekülleri de, uygun enerjinin uygulanması suretiyle teşekkül etmektedir."
Bu maddeler nasıl oluşmuştur?Bunun cevabını verebilecek bilimsel bir mecra yoktur?

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült