Felsefi Açıdan Önemli Kısa Yazılar

Friedrich Wilhelm Leibniz


Tözler arasında alışveriş; Ruh ve beden arasındaki bağlantı ve alışveriş

1. Bu sistemi keşfetmem ve sonra da aydın şahsiyetlere sunmamın üzerinden birkaç yıl geçti. Dönemin en tanınmış ilahiyatçı ve filozoflarından biri, görüşlerimin bir kısmı hakkında, bir başka saygın şahsiyet üzerinden bilgi sahibi olmuş ve o da görüşlerimi tuhaf karşıladığını belirtmiş. Söz konusu şahsa incelemelerimi gönderdikten sonra o da soylu ve ahlaki bir davranış göstererek sarf ettiği sözlerini geri aldı. Sonra da incelememin bir kısmına katıldığını belirtti ve katılmadığını söylediği bölümler hakkındaki itirazlarını da geri çekti. Ben de bu olaydan sonra yazılarımı, iyice gözden geçirdikten sonra kamuoyuna sunmaya karar verdim. O günden bu yana görüşlerime yönelik itirazları gidermeye çalıştıkça, buna karşı da bir hareket oluştu ki şimdi açıklayacaklarım da bununla ilgilidir.

Bazı saygın şahsiyetlerin, görüşlerimi daha anlaşılır hale getirmem konusundaki tavsiyelerini de dikkate aldıktan sonra, şimdi söz konusu incelemelerimi kamuoyuna sunmaya cesaret edebildim. Sanırım incelememin anlaşılması, bazıları açısından hem kolay olmayacaktır hem de her sıradan insanın beğenisini kazanamayacaktır. Bunları ortaya koyarken, özellikle konuyu bilenlerin uyarılarından çok yararlandım. Ne var ki bilgileriyle yardımcı olmak isteyenlerin hepsine başvurmak, benim açımdan yorucu olacaktır. Bu arada, önyargıyla bana saldıranlara değil fakat gerçeğe bağlılıklarından şüphe duymadıklarıma kapımın her zaman açık olduğunu da sırası gelmişken ilan edeyim.

2. Her ne kadar ben de, esas olarak matematik bilimiyle uğraşanlara dahil olsam da yine de gençliğimden bu yana felsefeye kafa yoruyorum. Birçokları gibi ben de felsefede eğer düzgün bir yöntem bulunursa açık ve kesin bir kanıtlama yolunun bulunacağını düşünenlerdenim. Bir zamanlar ilahiyat biliminde çok derinleşmiştim ama gençliğimde uğraştığım matematik ve yeni yazarların bilimsel eserleri beni o alandan kopardı; bu alanlar artık daha çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Doğayı mekanik açıdan açıklamak öylesine hoşuma gidiyordu ki, insanın hiçbir şey öğrenmediği ve boş lafların tekrar edilmesinden başka bir şey olmayan bu alanı (ilahiyat) hemen terk ettim. İyi de etmişim. Mekaniğin en üst yasalarında derinleştikten sonra, yaşamın bize her gün gösterdiği doğa yasaları konusunda açıklamalar yaparken fark ettim ki, sadece maddenin genleşmesini bilmek yetmeyecek. Buna ayrıca kuvvet kavramının da ilave edilmesi gerektiğini anladım, çünkü bu aynı zamanda metafizik alanına da girer. Öte yandan hayvanları basit bir makine gibi gören ya da onları bir şekilde hakir görenlerin görüşlerinin de uygulanamayacağını ve uygulansa bile, bunun doğanın yasalarına aykırı olacağını anladım.

3. Kendimi Aristoteles’in baskısından kurtardıktan sonra bir süre boşluk kavramına ve atomlara yönelmiştim. Çünkü insanın tasavvur etme arzusunu en kolay bu konular tatmin ediyordu. Bu konulardan uzaklaştıktan ve epey üzerine düşündükten sonra anladım ki, sadece bu konuya yoğunlaşarak gerçek birliğin temel ilkeleri bulunamaz. Çünkü bunlar (atomlar) zorunlu bir şekilde bir araya getirilmiş, etki altında, sıradan ama sonsuz parçacıklardan başka bir şey değillerdi. Bunların miktarını ve bilgilerini onların üzerinden değil fakat dışardan onlar üzerinde etkide bulunan; onlar gibi nokta halinde değil, daha farklı; onlar gibi parçaların yan yana getirilmesinden oluşmayan fakat masif şeyler üzerinden kavrayacağımı anladığımda, hemen söz konusu gerçek birliği araştırmaya yöneldim. Ama bunu yapabilmek için de önce biçimsel olarak tek bir atomu ele almak durumunda kaldım, çünkü hem cismani olan hem de parçalanamayan şeyin olması imkansızdır ve bu nedenle de gerçek birliği içeremez. Bunu yaparken de yeniden, şu günlerde hiç sevilmeyen ve hatta lanetlenen, tözsel şekillere yönelme zorunluluğunu hissettim. Ve yine bunu yaparken de hem onu kavratıcı olarak açıklamam gerektiğini hem de geçmişte onun üzerinden manipülasyonlar yapıldığı için söz konusu kullanıma izin vermemem gerektiğini anlamıştım. Böylece bunların belirgin özelliklerinin, tıpkı düşünce ve arzu gibi etkide bulundukları sonucuna vardım. Bu nedenle ruhlar kavramından ödünç alınmış bir kavramı taklit etmem gerekecekti. Nasıl ki ruh, bir bedenin organlarıyla ilgili hastalıklardan sorumlu tutulamazsa, ben de bu şekillerin, her ne kadar genel ilkeleri belirlerken vazgeçilmez olsalar da, gene de onların, doğanın özgün sorunlarını açıklamak için zorunlu olmadığını anladım. Aristoteles bunları birinci entelechie[1] [2] olarak adlandırıyordu; ben ise bunu daha anlaşılır bir şekilde, ilk kuvvet olarak adlandırdım. Ama bu, maddeyi sonradan bütünleyen bir olasılık olarak değil fakat aynı zamanda ilk itki olarak düşünülmelidir.

4. Ayrıca bu şekil ve cisimlerin, tıpkı ruhlarımız gibi bölünmez olduğunu da fark etmiştim; yanılmıyorsam, Aziz Thomas1J5 da hayvanların ruhları konusunda buna benzer şeyler söylemişti. Ancak bu hakikat, ruhların ve cisimlerin kaynağı ve sürelerine dair yeni tartışmalara neden olmuştu. Hakiki birliklerin içerdiği tözün başlangıcının ve sonunun ancak bir mucizeyle ortaya çıkmış olduğunu düşünürsek, bunların başlangıcının ve yok olmasının da ancak yaratıcı bir güç tarafından sağlanmış olması gerekir. Tanrı’nın sonradan yarattığını varsaydığımız ruhları işin dışında tutarsak, tözlerin doğurgan şekillerinin de, dünyanın yaratılışıyla birlikte yaratılmış olduklarını ve hala da varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini kabul etmek durumundayım. Büyük Albert[3] ile Johann Baco[4] [5] gibi bazı ilahiyatçılar da hakikatin bir kısmını ve özellikle de tözlerin kökenlerine dair söylenenleri kabul etmişlerdir, ki ayrıca Gassendi8 taraftarlarının atomlara atfen, benimse şekillerin kendilerini devam ettirmelerine dair söylediklerimde olağanüstü bir şey bulunmamaktadır.

5. Ancak ruhları ve mantıklı zihinleri hiçbir fark gözetmeden, hepsini olduğu gibi bir çuvala doldurmanın da doğru olmadığını söylemek isterim; çünkü bunlar, Tanrı’nın suretinden yapılmış olmalarından dolayı onun tanrısal ışığını taşırlar ve bu nedenle de hem kutsal bir anlama sahiptir hem de tözden oluşan cisimlere göre birer küçük Tanrı olarak görülebilirler.

Tebaasını yöneten hükümdar, çocuklarına bakan bir baba, kendi icat ettiği makinenin her şeyiyle ilgilenen bir mühendis gibi Tanrı da söz konusu ruhların ve zihinlerin üzerine titremektedir. Tözlerin dönüşümünden daha yüce bir ilkeye tabi olan bu ruhların ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış olan bu tözlerin dönüşümü de, sonuçta hem onların mutlu olmasına hem de kötülüklerin engellenmesine göre uyarlanmıştır.

6. Şimdi, sıradan şekillere veya maddesel ruhlara yeniden dönecek olursak; bunları, yani atomların yaşam süresine dair tezleri tartışmalı hale getirmek isteyen bazıları, filozofların hareket veya hareketin niteliği olarak kavradıkları şeyin, ruhun bir bedenden bir başka bedene geçmesiyle aynı şey olduğunu iddia etmektedirler. Bu görüşle, şeylerin doğası arasında kesinlikle bir benzerlik bulunmamaktadır. Çünkü böyle bir geçiş ya da hareket, bedenler arasında kesinlikle meydana gelemez; ayrıca bu konuda, günümüzün en yetkin bilim adamları olan Swammerdam[6], Malpighi[7] ve Leeuwenhoek[8] [9] [10] beyler de beni bu konuda oldukça aydınlattılar. Onların verdiği bilgilere göre varlıkların ya da herhangi bir şekilde örgütlenmiş tözlerin bu tür hareketleri ya da geçişleri yerine getirmeleri mümkün değildir, ancak onlar, bilimsel çalışmalarında, yeniden yaratımdan değil fakat bir tür çoğaltımdan bahsetmektedirler. P. Regis2 ve N. Hartsoeker gibi çok yetenekli bayların yanı sıra la Recherche de la verite[11] (Hakikat Üzerine Araştırma) adlı kitabın yazarı da bu anlayışa çok yakındı.

7. Ancak en tayin edici sorunun yanıtı hala verilememiştir. Peki, bedenlerin ya da örgütlenmiş organik tözlerin ölümünden ve bütünüyle yok olmasından sonra onların ruhlarına veya şekillerine ne olmaktadır? İnsan, ruhların boş yere, kaosun içinde karmakarışık bir halde duran maddelerle birlikte kalacağını düşününce, haliyle bu sorunun yanıtını vermek daha da güçleşmektedir. Durum böyle olunca ben de, en mantıklı işin, farklı bir yola girmek ve ısrarla orada kalmak olduğuna karar verdim. Sadece ruhlarımızın değil aynı zamanda bedenlerimizin büyük bir kısmının da, her ne kadar küçülsek ve bu durumu duyu organlarımızla algılayamasak bile, doğumdan önceki durumuna dönüşeceğini anladım. Öte yandan hiç kimse ölüm anının ne zaman olduğunu da saptayamaz; çünkü insan, bir süre baygınlık geçirince de aynı durumla karşı karşıya kalmaktadır; hatta suda boğulan bazı böceklerin, kirecin altına gömüldükleri halde yeniden hayata döndüklerini de biliyoruz. Bu örneklerden ve daha başka olgulardan da göreceğimiz gibi, eğer insanoğlu makine denen bedenimizi yeniden işler hale getirebilseydi, ölümden sonra dirilmek de mümkün olabilirdi. Büyük Demokritos’un bile her ne kadar Plinius145 onunla alay etse de tam bir atomcu olarak buna benzer şeyler söylediğini hatırlıyorum. Demek ki bir beden, yaşadığı ve organları işler vaziyette kaldığı sürece (nihayet bazı zeki adamlar da bunu kabul ediyorlar), şayet bu ilk doğum veya herhangi bir şekilde yeniden doğum değilse, bu durumda o bütünüyle ölmüş veya metafizik açıdan bütünüyle yok olmuş sayılmaz. Aslında ruhların göçünden değil de organların farklı biçimlenişinden ya da bunların az ya da çok gelişimi nedeniyle bedenlerin yeniden biçimlenmesinden bahsetmek daha doğru olabilir.

8. Buradan çıkan sonuç: Mantığı takip eden ruhlar, daha yüce bir yasaya tabi olarak özgürleşmekte; daha doğrusu onlar bu sayede insanoğlunun alay konusu haline gelmekten de kurtulmaktadır. Tanrı, bedende görülen değişimle birlikte kişilerin ahlaki değerlerinin de kaybolmaması için gerekli tedbirleri almıştır. Kısacası her şeyin mükemmele doğru ilerlediğini söyleyebiliriz; bu kural sadece bütün evren için değil fakat özellikle onun yaratımı olan ve mutlu olmakla belirlenmiş varlıklar için de geçerlidir. Bunların oluşumunda evren de, Tanrı’nın lütfuyla üzerine düşeni tabii ki tanrısal bilgeliğin izin verdiği oranda yapmaktadır.

9. Ahlaki yasalar değil de, mekanik kurallar esas alındığı için, bugüne kadar hep canlı varlıkların ya da diğer cismani tözlerin olağan yaşamlarının bir anından sonra bütünüyle yok oldukları düşünülüyordu. Halbuki insan sağlığı üzerine yazılmış kadim kitabın yazarı Hipokrat [Hippokrates][12] [13] da canlıların doğduğunu ve öldüğünü kabul etmezmiş ki bu görüş bugün beni de tatmin etmektedir. Ona göre bir kez meydana gelen şeyler yeniden yok olmazmış; sadece bir görünür ve yeniden kaybolurlarmış. Bu görüşleri aynı zamanda Parmenides[14], Melissos[15] [16] ve Aristoteles de savunurmuş. Hakikaten eski bilim adamları düşünüldüğünden daha titizlermiş.

10. Tabii ki günümüzün bilim adamlarına adil davranacağım ama onların bu yenilikleri biraz aşırıya kaçırdıklarını söylemeyi de ihmal etmeyeceğim. Ayrıca onlar doğal olanla doğal olmayan suni şeyleri birbirine karıştırdılar, çünkü doğanın yüceliğinin nelere kadir olduğunu hayal bile edemediler. Onlara göre doğanın makinesiyle bizim icat ettiğimiz makineler arasındaki fark, sadece bunların boyutlarıyla ilgilidir. Bunu da aynı zamanda birikimli bir adam olan Dünyaların Çokluğuna Dair Diyaloglar149 kitabının yazarı söylemiş. Ona göre insanoğlu, doğayı daha yakından incelediğinde, onun bir zanaatkarın atölyesine benzemesi nedeniyle ona olan eski hayranlığını kaybedermiş. Sanırım bu sözler, doğanın gerçek durumunu ifade eden sözler değildir. Sanırım şimdi, doğayla ilgili en gerçek bilgiye nihayet benim ortaya attığım sistemle ulaşılabilecektir. Bu sistem, tanrısal kuralların meydana getirdiği mini minnacık bir varlık ve düzenek ile yetenekleri sınırlı bir zekanın icat edeceği şaheser arasındaki devasa farkın nedenini de anlamayı sağlayacaktır. Bu fark sadece nedensellik açından değil, aynı zamanda yöntem açısından da geçerlidir. Şunu anlamamız lazım ki doğanın makineleri, gerçekten sayamayacağımız oranda unsur içerir ve bunlar her türden olaya karşı öylesine korunaklıdır ki onların tahrip edilmesi neredeyse imkansızdır. Sonuçta en küçük doğal makine bile içerdiği bütün küçük parçalarıyla birlikte bir makinedir ve en önemlisi de o her zaman bir makine olarak kalacaktır. Sonuçta o sadece dıştan bir etkide bulunulduğu ölçüde kendi içinde bir değişiklik meydana getirecektir; bir bakmışsınız ki genleşmiş, sonra büzülmüş ve sonra da bir noktada yoğunlaşmış. Dolayısıyla insanoğlu onu bu haliyle görünce, onun bütünüyle yok olduğunu düşünebilir.

11. Öte yandan organizmalar, ruh ya da şekil sayesinde gerçek bir birlik edinirler ki biz bunu, içimizdeki “ben” olarak nitelendiririz. İşte bu, ne bir sanat eseri olan bir makinede ne de nasıl bir örgütlenme içerirse içersin, basit maddesel şeylerde görülebilir. İkinci şeyi bir yığın asker, büyük baş hayvan sürüsü, gölde yaşayan balık sürüsü ya da çarkları sayesinde çalışan bir saat olarak da düşünebiliriz; çünkü, eğer orada niteliksel bir töz birlikteliği bulunmuyorsa, o zaman orada ne tözsel ne de reel bir şey bulunabilir. Bu nedenle Bay Cordemoy, gerçek birliğe ulaşmak için Descartes’tan uzaklaşarak Demokritos’un atom öğretisini benimsemek zorunda kalmıştı. Bir tarafı, diğer tarafın (insan bunlardan birini kavramak ya da temelden incelemek istediğinde) farkını aşamayacak parçalardan oluşan maddesel atomlar bile akla aykırıdır, çünkü onlar bile söz konusu farklılığı aşamamaktadırlar. Sadece tözsel, yani hakiki ve özgür birimlerden oluşan atomlar vardır. Bu özgür birimler, etken kaynak olmanın yanı sıra hem birleşik nesnelerin olmazsa olmaz birinci ilkesini hem de tözlerin incelenme aşamasının en son ilkesini oluşturur. Bunlar metafizik noktalar olarak da nitelendirilebilir; nitekim canlıdırlar, özgün tasavvur yeteneğine sahiptirler ve evreni açıklayabilmek için de matematiksel noktaları bakış açısı olarak kullanırlar. Bedensel tözler ise bir kez birleştikten sonra bizim açımızdan bütün organları fiziksel bir nokta oluşturur. Bu nedenle de söz konusu fiziksel noktalar sözde bölünemezler; matematiksel olanlarsa hiç bölünemezler, ancak bunlar da sadece tözsel durumlardır. Demek ki sadece (biçim ve ruhların oluşturduğu) metafiziksel ve tözsel noktalar kesin ve gerçektir; bunlar olmadan gerçek olan hiçbir şey olamaz, çünkü kümeler, gerçek birimler olmadan oluşturulamaz.

12. Bu sorunları saptadıktan sonra şimdi nihayet sakin bir limana vardığıma inandım; ancak ruhun bedenle birlikteliği üzerine kafa yorunca da kendimi yeniden açık denizlere sürüklenmiş gibi hissettim; çünkü bedenin ruha ve tersinden ruhun bedene nasıl etkide bulunduğunu, daha doğrusu yaratılan bir tözle diğer bir şey arasında nasıl bir iletişim kurulabildiğini açıklayabilmek için herhangi bir araç ve yöntem bulamadım. Okuduğumuz kadarıyla Descartes bu konuya dair herhangi bir açıklamada bulunmamış; genel olarak görüşleri anlaşılmaz olduğundan onu sadece öğrencileri anlayabiliyor ki onlar da bedenin niteliklerini kavrayabilmemiz için Tanrı’nın zihnimizde, maddenin hareketi esnasındaki bir suretini yarattığını ileri sürüyor; çünkü ruh, bedeni hareket ettirmek istediği esnada Tanrı devreye girip, bedenin ruhtaki bölümünde bir hareket dürtüsü yaratıyormuş. Gerçi hareketin bilgisinin nasıl aktarıldığını onlar da açıklayamıyor ama gene de bunun şöyle ola[17] bileceğini varsayıyorlar: Beden kendisinden bir parçayı dışlamak istediğinde o esnada Tanrı devreye girerek o şeyin dışlanmasının hareketini meydana getiriyormuş. Onlar bunu genel etkenin sistemi olarak nitelendiriyorlar ki aynı şey, gerçeği araştıran yazarın muhteşem açıklaması sayesinde kamuoyunda geniş bir yaygınlık kazandı.

13. Böylece insanoğlu işin tam da en sıkıntılı kısmına varmış oluyor, çünkü bin bir güçlükle anlatılan şey kolayca kavranmıştır; hakikatte ise gerçekleşen şeyin açıklanması ortadan kaldırılmış gibi gözükmüyor. Metafiziğin kesin kuralları açısından bakınca meydana getirilmiş tözlerin birbiri üzerinde etkide bulunması mümkün olmamalı ve her şey sonuna kadar, bütünlüklü bir şekilde Tanrı’nın gücü tarafından yaratılmış olmalıdır. Sorunu, öylesine genel etkenin yardımına başvurarak ya da Deus ex machina’yıi5' yardıma çağırarak çözmek de mümkün gözükmüyor. Eğer bunun açıklaması, ara bir etken üzerinden yapılmazsa o zaman bunun bir mucize sayesinde olması gerekir. Halbuki felsefe, şeylerin oluşumundaki tanrısal etkenin nasıl işlediğinin yanıtını ararken, şeylerin kavramlarına da sımsıkı sarılmakla yükümlüdür.

14. Ruhun ya da hakiki tözün, Tanrı’nın yüce kudreti dışında herhangi bir dış nesneye açık olmadığını kabul etmek zorunda kaldım. Bu sonuç beni şaşırttı ama neticede bu bana hem zorunlu gözüktü hem de araştırmalarımda birçok avantaj ve kolaylık sağladı. Şunu kabul etmeliyiz ki, Tanrı daha baştan itibaren ruhu ve diğer hakiki birliktelikleri meydana getirirken, aynı zamanda bunların kendileriyle ilgili her konuda kendi varlıklarına dayanarak ve tam bir özerklik içinde gelişme kaydetmelerini de sağlamıştır. Bu şeyler söz konusu gelişmeyi dışsal etkilerle tam bir uyum içinde gerçekleştirmektedir. Demek ki ruhumuzda oluşan düşüncelerimiz ki bunlar beynimizde veya bedenin başka herhangi bir organında yer alan küçük parçacıklar değildir tamamen dışsal etkilerin bir görüntüsüdür. Ya da kim bilir belki bunlar, tıpkı düzenli bir şekilde görülen hakiki bir rüyanın görüntüsüdür. Bu içsel görüntüler ruhta, ruhun kendi iç yapısının ve doğasındaki farkındalığın gereği olarak meydana gelmektedir (dış varlıkların kendi organlarına yönelik etkisini olanaklı hale getirmektedir), ki bu özellik ona yaratılışından bu yana verilmiştir, hatta bu özellik onun varlık temelini oluşturmaktadır. İşte bu sayede her töz, tıpkı bu şekilde ve belirli bir sistematiği takip ederek evreni yansıtmaktadır. Dış nesnelerin ruhta oluşturduğu düşünce veya görüntüler, tam da o anda oluşmaktadır ve her şey kendi yasasına uygun bir şekilde gelişmektedir; bu sayede, sanki dünyanın yanı başında oluşuyormuş ve ondan ve Tanrı’ dan (bazı çevrelerin ve ruhban sınıfının kutsallık atfettiği bir ifadeyle) [18] başka herhangi bir olgu yokmuş gibi bir izlenim vermektedir. Böylece bütün o nesneler ile onların yansımaları arasında, filozofların da ifade ettikleri gibi, sanki bunların niteliklerini anında öbür tarafa yansıtan bir yetenek varmış gibi, iki şey arasında birebir özdeşlik oluşmaktadır. Öte yandan, ruha yakın bir anlayışla varlık gösteren örgütlenmiş madde de, kendi açısından ne zaman ruhta bir ihtiyaç doğarsa hemen anında, hiçbiri bir diğerini engellememek kaydıyla, bedensel makinenin kurallarıyla hareket edebilmektedir. Bir ihtiyaç doğduğu anda, yani dışsal etkiye ve ruhun düşüncelerine karşılık vermek üzere, hemen her ikisi birden, ruh ve beden aynı hareketi zorunlu olarak yapmaktadırlar. Evrendeki bütün tözlerin birbiriyle olan bağlantısı işin daha başından itibaren böyle oluşturulmuştur ki biz buna karşılıklı ilişki diyoruz. Ruhla bedenin birlikteliği sadece bu yolla sağlanmaktadır. Sanırım şimdi, ruhun neden doğrudan varlığıyla birlikte bedende bulunması gerektiğini ortaya koyabildik; varlığın yekunu ise bir birlikteliği oluşturan unsurların toplamı gibidir, ne daha az ne de daha fazla.

15. Kuşkusuz bu hipotez üzerine düşünülmelidir; çünkü Tanrı tözün içine, neden daha işin başında karşılaştığı her şeyi, gördüğü her nesneyi ve görüntüyü, hiçbir şeyin yardımına başvurmadan, doğal bir nitelik ya da içsel bir dürtü olarak ve belirli bir kurala göre (tıpkı tözde serbestçe çalışarak mantığın oluşumunda katkısı olan, ruhsal veya şekilsel bir makine gibi) yerleştirmesin ki ya da onları yeniden yaratmasın ki? Doğa ve töz, belirli bir gelişme ve ilerleme kaydedebilmek ya da buna karşılık gelen oluşumlar yaratabilmek için zorunlu olarak böylesi bir niteliğe ihtiyaç duyacaktır, çünkü ilerleme ve gelişme böyle bir kuvvet olmadan gerçekleşemez. Eğer ruhun doğası, evreni kendi içinde oluşturacaksa, yani onu en hakiki ya da apaçık haliyle yaratacaksa, bu durumda zihindeki düşünceler, evrendeki doğal değişikliklerin birebir benzeri olmalıdır. Tersi de düşünülebilir, yani beden ruhla öylesine uyumlu olmalıdır ki, ondan aldıkları, sanki dışsal etkilermiş gibi görülmelidir. Büyük ihtimalle de bu böyle olmaktadır, çünkü bedenler, Tanrı’yla iletişime geçebilme yeteneğine sahip olan ve onun yüceliğini yaşayan ruhlar için yaratılmıştır. Karşılıklı uyum hipotezi kabul edildikten sonra da, bunun en mantıklı düşünce olduğu, evrenin ortaya koyduğu mükemmel uyumun yanı sıra Tanrı’nın yaratımının mükemmelliğinin de ancak bu düşünceyle açıklanabileceği görülecektir.

16. Bu hipotezin bir başka büyük yararı daha vardır; davranışlarımızda görünürde özgür olduğumuzu söylemek yerineki bazı büyük düşün adamları bunu böyle ifade ediyorlar sözde zorunluluğa tabi olduğumuzu, yani metafiziğin kesin kavramlarıyla ifade edecek olursak, aslında diğer bütün yaratıklardan da bağımsız ve özgür olduğumuzu söylememiz daha doğru olacaktır. Bu durum, hem ruhumuzun ölümsüzlüğüne mucizevi bir anlam yüklemekte hem de canlı türleri içindeki yegane ve özel konumumuzu düzenleyen sürekliliği, yani görünürdeki tesadüflerin azizliğini dışlayan ve mükemmele doğru evrilmemizi düzenleyen doğamızı da açıklamaktadır. Bugüne kadar hiçbir kuram, yüce konumumuza uygun bir açıklama getirememiştir. Her ruhun kendi içinde bir dünya olduğuna dair bir açıklama şunlara dayanır: Ruh kendisine yeterlidir, diğer bütün yaratıklardan bağımsız ve özgürdür, sonsuzluğu kucaklar, evreni açıklayabilir, daimi ve sebatkardır, koşulsuz ve tıpkı yaratılmış şeylerin evreni gibidir. Bu nedenle de her varlığın zorunlu olarak aynı davranışı ortaya koyacağı varsayılır; çünkü ruhların ortak anlayışının ifadesi olan toplumların mükemmelleşebilmesi için herkesten gerekli olduğu gibi davranması beklenir. Tabii ki bu, onların Tanrı devletinin ahlaki birlikteliği olacaktır. Aynı zamanda bu hipotez, Tanrı'nın varlığının sıra dışı bir kanıtı da olacaktır. Çünkü yoksa, birbiriyle hiçbir şekilde alakası olmayan birçok şeyin mükemmel uyumunu hangi ortak nedensellik yaratabilir ki?

17. Bütün bu avantajları sunan hipotezin ötesindeki bu hipotez, bir hipotez olmaktan da ötedir, çünkü hem söz konusu sorunu başka türlü anlatmak mümkün gözükmüyor hem de tabii ki söz konusu hipotez yeterince kavranmışsa, bugüne kadar aydınlar arasında tartışmaya neden olan birçok önemli zorluk da kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor. Bu hipotez, alışılmış olan kavramlarla çalışmayı da kolaylaştırıyor, çünkü belirli bir cismin mevcut durumu, başka şeylerdeki değişikliği de açıklamaya olanak tanıyor (bir şeyin, bir noktadan sonra başka bir şey tarafından izleneceği, Tanrı'nın iradesiyle daha baştan itibaren belirlenmişti); bu durumda o şeyin, diğer şeyler üzerinde etken olduğuna hükmedebiliriz. Öte yandan bir şey, diğer şeyler üzerinde etken olurken, çoğunlukla varsayıldığının aksine, onlara herhangi bir şeyi iletmiş ya da ulaştırmış olmuyor; sanırım bu olay, başka türlü değil fakat benim dediğim gibi, yani en mantıklı haliyle kavranacaktır. Ayrıca bir maddenin (varlığın) başka bir maddeye iletilmesini ya da bir parçasının başka bir madde tarafından kabul edilmesini haklı olarak fiziğin mekanik dalıyla açıklayabiliriz. Maddesel şeylerin töz olmadığı düşünülürse, tözlerle ilgili olan etken olma durumlarının ancak benim açıkladığım şekilde anlaşılacağı kendiliğinden ortaya çıkar.

18. Her ne kadar bütün bu açıklamalar metafiziksel bir tat verse de, gene de bu yöntem ki dinamiğe ilişkin teorim bunu ortaya koyacaktır fiziğin hareket yasalarını açıklayan en iyi yöntemdir. Bir çarpışma anında her maddenin, kendi esneme ölçüsü oranında zarar göreceğini rahatlıkla söyleyebiliriz, ki bu da şeylerde daha önceden içkin olan hareket yeteneği sayesinde olmaktadır. Mutlak hareketi matematiksel açıdan kesin olarak belirleyemeyiz, çünkü her şey, diğer bütün şeylerle olan ilişkisi içinde değerlendirilebilir. Bu nedenle de bütün hipotezler eşdeğerdedir. Örneğin astronomide, kaç tane cisim alırsanız alın ve onlardan hangisini hızlandırmak ya da yavaşlatmak isterseniz isteyin, bunun hiçbir anlamı olmaz; çünkü eninde sonunda başka bir hipotezi, ancak doğrusal, dairesel ya da birleşik bir harekete başvurarak çürütebilirsiniz. Öte yandan, eğer cisimlerin gerçek hareketini açıklamışsanız ve bu açıklama, görünürdekini de anlaşılır bir şekilde ortaya koymuşsa; bu durumda söz konusu açıklama, benim daha önceden ortaya koyduğum etken kavramını da doğrulamış olur.

XXIII. Monadeloji

1. Benim monade diye adlandırdığım tözler, tekildirler ve diğer tözlerle birleşerek yeni birliktelikler de oluşturabilirler. Monadeler tekildir ve herhangi bir parçaya da sahip değildir.

2. Bu türden tekil tözler olmalıdır ki bunlar üzerinden birliktelikler oluşturulabilsin. Birliktelikler, tekil monadelerin basit bir toplamı ya da bileşiminden başka bir şey değildir.

3. Parçanın olmadığı yerde genleşme, şekil ve parçalanma da olamaz. Bu monadeler doğadaki gerçek atomlardır ve tek kelimeyle maddenin özüdür.

4. Bunların ergimesinden de korkulmamalıdır, çünkü bunların doğal yoldan yok olması tasavvur bile edilemez.

5. Söz konusu tözlerin doğal yoldan nasıl meydana geldiklerini anlayamıyoruz, çünkü bunları yapay yoldan oluşturmak mümkün değildir.

6. Söz konusu monadeler bir anda meydana gelir ve sonra da aynı şekilde yok olurlar. Bunları ancak meydana getirildiklerinde ve sonra da birden yıkıma uğrayarak son bulduklarında fark ederiz; varlıklarını birlikteliklere borçlu olanlarsa, söz konusu birlikteliklerle birlikte başlar ve son bulurlar.

7. Monadelerin içine, dıştan başka bir varlık ve madde üzerinden müdahalede bulunarak onda bir değişiklik yaratmak mümkün değildir; içine herhangi bir şey karıştırılamayacağı için de oradaki hareketin nasıl olup bittiğini tasavvur etmek de mümkün değildir; bu nedenle de onu harekete geçirmek, hareketini yönlendirmek, çoğaltmak veya azaltmak, sonradan tözlerden oluşturulan birlikteliklerin değişikliğe uğratılması ya da bölünebilmesi gibi bir durum da söz konusu değildir. Monadelerin içine bir şey yerleştirebilmeye ya da içinden bir şey çıkarmaya yarayacak herhangi bir penceresi yoktur; accidentler tözlerinden kopmayacakları gibi, bazı skolastikçilerin sözüm ona duyumsayabilecekleri gibi tözlerinden ayrı da yaşayamazlar. Bu nedenle ne bir töz ne de bir accident, monadelerin dışına çıkabilir.

8. Ancak buna rağmen monadelerin de belirli bir niteliklerinin olması gerekir, aksi takdirde bir varlık oluşturamazlar. Eğer tekli tözler arasında herhangi bir fark yoksa, bunların aralarında bir hareketi düşünmek de kesinlikle mümkün değildir; çünkü hareket, sadece birliktelik oluşturan tözler arasında görülebilir. Monadeler birbirinden farklı niteliklere sahip değillerse, büyüklük açısından da birbirinden farkları olmamalıdır. Eğer boş bir mekanın olmadığını kabul ediyorsak, o halde, hareketin olduğu her mekan, her daim aynı kalır; tözlerin durumunda bir değişiklik olmadığı sürece de önceki ve sonraki durumlar arasında herhangi bir fark görülmez.

9. Her monade bir diğerinden farklı olmalıdır; çünkü doğada birbirinin tıpkısı olan, içerikleri itibarıyla de herhangi bir farklılık arz etmeyen iki farklı şey olamaz.

10. Yaratılmış olan her şeyin değişime tabi olacağını kabul ediyorum; hatta bu ilke, daimi bir değişim içeren monadeler için de geçerlidir.

11. Şu ana kadar söylenmiş olanlardan şu sonucu çıkarabiliriz: Monadelerin doğal değişimi içsel nedenlere dayanır; çünkü dışsal bir etki onlarda herhangi bir iç değişime neden olamaz.

12. Değişim ilkesi gibi çeşitlilik ilkesi de vardır, ki buna göre her değişim, tekli tözlerin nitelikleri üzerinde bir değişim yaratır.

13. Söz konusu çeşitlilik, birliktelikleri veya monadelerin belirli bir kümesini kapsamalıdır; doğal değişimler zamanla meydana geldiği için bazı şeyler değişirken diğerleri olduğu gibi kalır ve bu nedenle tözlerin bağrında farklı hareketlilikler ve ilişkiler ağı söz konusu olur.

14. Maddi hayattaki değişiklikler, birlik halindeki veya tekil tözlerde çoğunluklar yaratarak yeni bakış açısının ortaya çıkmasına neden olur ki ben buna düşünce diyorum. Ancak insanın bunu, kendisine ait algıdan veya farkındalıktan ayırt etmesi gerekir; bunun ne olduğunu da, aşağıda yapacağım açıklamayla ortaya koyacağım. Tam da bu konuda Descartestçılar fena halde yanılmışlardır; çünkü onlar bilincine varamadığımız düşünceyi yok varsaydılar. Bu da sadece ruhların monade olabileceğine dair bir yanılgıya neden oldu; sonuçta bu da hayvanların ve entelekileıin'52 ruhlara sahip olamayacağı düşüncesine yol açtı. Örneğin onlar, kısa süreli bir baygınlık ile ölüm arasında da herhangi bir ayrım gözetmediler; bu nedenle de skolastik felsefede, ruhların tek başına var olabilecekleri şeklinde bir önyargı oluştu. Bunun so[19]nucunda da vasat zekalıların ortaya attığı ruhların ölümlülüğü görüşü desteklenmiş oldu.

15. Düşüncenin değişimini ya da bir başka yere geçişine neden olan içsel ilkenin hareketini, istenç olarak ifade ediyoruz. Ancak istenç her zaman düşünceyi bütünlüklü olarak elde edemez; çünkü birine yönelirken, onu kısmen kavrar ve sonra yeniden yeni düşüncelere doğru yol alır.

16. Biz de içimizde tekli tözleri çoklu olarak yaşamaz mıyız? İçimizde bilincine vardığımız en küçük bir düşünce bile meşgul olduğu nesneyi çoklu kavramaz mı? Her kim ki ruhu tekli töz olarak kabul ediyor, bu durumda o, monadedeki hakikati de kabul etmek durumundadır. Demek ki Sayın Bayle'53 de sözlüğündeki Rorarius,S4 maddesini yazarken herhangi bir sorun yaşamamalıdır.

17. Düşüncenin ya da ona ne deniyorsa ve onunla ilişkili olan şeylerin mekanik olarak, yani şekil ve hareket olarak açıklanamayacağını artık kabul etmeliyiz. Bir an organları ve parçaları üzerinden hisseden ve düşünce üreten bir bedeni ve makineyi tasavvur edelim; işte biz onun büyük bir formatı gibiyizdir ve nasıl ki bir değirmene kapısından giriyorsak aynı şekilde bizim de öyle olduğumuzu varsayalım. Bu şartlarda içimizdeki organları incelediğimizde birinin bir diğerini etkilediğini ve harekete geçirdiğini görürüz ama düşüncenin işleyişini bu şekilde açıklayamayız. Bu nedenle de söz konusu düşünceleri birleşik tözlerde veya bir makinede değil fakat tekli tözlerde aramalıyız. Bu da demektir ki bunları [düşünceleri ve değişimleri] sadece tekli tözlerde bulabiliriz. Tabii ki burada da sadece tekli tözlerin içsel hareketleri var olabilir.

18. Tekli ya da yaratılmış monadeleri, entelechie olarak da adlandırabiliriz, çünkü bunlar bağırlarında bir tür mükemmeliyet içerirler... Bunlar kendi içlerinde bir doygunluk yaşarlar... ki bu da hem onların hareketlerinin kaynağını oluşturur hem de bu durum onları cisimsiz otomatlar haline getirir.

19. Eğer genel anlamda ortaya koyduğum şekliyle, ruhun düşünce ve istenç sahibi olduğu varsayılırsa, bu durumda tekli tözler ve yaratılan monadeler ruh olarak adlandırılabilir.

Düşünce, basit bir algılamadan daha fazla bir şey olduğu için, monade ya da entelechie kavramının tekli tözler, yani esas olarak geçmiş hatırlamalarla [20] [21] bağlantılı ve monadeli ruhlar olarak adlandırdığım söz konusu tözler için kullanılmasını kabul edebilirim.

20. Nitekim bazen, bizzat kendimizin hiçbir şey hatırlamadığını ve söz konusu olguya dair en ufak bir düşünceye sahip olmadığımızı keşfederiz; örneğin aynı durumla, bir an bayıldığımızda ya da sonradan hiçbir şey hatırlamayacak kadar derin bir uykuya daldığımızda karşılaşırız. Bu durumda ruhumuz, basit bir monadeden anlamlı bir farklılık göstermez; ancak ruhumuz, basit bir monadeden daha fazlası olduğu için kısa bir duraksamadan sonra yeniden bu durumdan kurtulur.

21. Tabii ki bu duruma bakarak tekli tözün, düşünceye dair hiçbir unsur içermediği de ileri sürülemez. Bu durum yukarıda ifade ettiğim nedenlerden dolayı da imkansızdır. Çünkü o, hem tümden yok olamaz hem de hissedilen bütün etkilere ilgisiz kalamaz; daha doğrusu o ister istemez söz konusu etkiyi algılamak durumunda kalır. Ancak birçok kısa süreli algılama söz konusu olduğu halde, eğer bunlar arasındaki farklılık hala hissedilmiyorsa, bu durumda algılamada bir uyuşukluk söz konusudur. Bu durum, insanın hızla kendi etrafında birkaç kez dönmesinden sonra hissedilen baş dönmesine ya da baygınlık sonucu hiçbir farklılığın algılanamaması gibi bir duruma benzetilebilir. Ölüm de, canlıları bir süreliğine böyle bir duruma sokabiliyor.

22. Anlık durumlar, birbirini doğal olarak takip eden tekli tözlerin doğal süreçlerinin anlık halidir. Dolayısıyla her yeni durumun, bir sonraki durumu da kendi bağrından çıkardığı söylenebilir.

23. İnsan baygınlık durumundan çıktıktan sonra yeniden bazı şeyler hatırlar; her ne kadar bunların bilinçli algılanması söz konusu olmasa da gene de bunların baygınlık anından bir önceki düşünceler olduğu açıktır. Nasıl ki bir hareketi bir başka hareket takip ederse, bir düşünce de doğal olarak bir başka düşünceyi takip eder ve ondan doğar.

24. Zihnimizde bazı basit düşünceler, biz henüz onları belirli bir yoğunlukta algılamadan önce, tıpkı baygınlık durumundaki gibi oluşuyorsa, bunların ve bu durumların kaynağı monadelerdir.

25. Buradan da anlaşılacağı gibi, hayvanlar, ışık ve hava dalgalarını algılayan organlarının doğal yapısı sayesinde bunları birleştirmekte ve bunların yüksek boyutta bir zeka üzerinden etkin olması sağlanmaktadır. Onların koku ve tat alma gibi dokunma ve bizim henüz bilmediğimiz başka duyu organlarına da sahip oldukları açıktır. Şimdi organlarda algılanan ve duyumsanan bu etkilerin, ruh üzerinde nasıl düşünceye dönüştüğü konusuna değineceğim.

26. Bellek, duyumsanan etkiler arasında belirli bir sıralama sistemi kurarak mantığı taklit eden ama kesinlikle ondan farklı olan ruh için bir hazırlık yapar. Hayvanlar, kuvvetle algıladıkları bir şeyi, belleklerinin yardımına başvurarak, yani daha önceden yaşanmış bir şeyle ilişkisini kurarak düşünce oluştururlar. Bunu yaparken de önceden kayıtlı olan bir olguyu, ondan sonraki süreciyle birlikte hatırlar, hissettikleriyle daha önceki duyumsamaları arasında bağlantı kurarak o anda geçmişte nasıl davranıldığını hatırlarlar. Örneğin köpeğe sopayı gösterince, anında geçmişte yediği sopayı ve hissettiği acıyı hatırlayarak kaçar.

27. Ruhu etkileyen ve harekete geçiren güçlü algılar, ondan önceki şiddetli veya yoğun duyumsamalarla birebir bağlantılıdır. Bir anda maruz kalınan şiddetli duyumsamanın etkisi ya alışkanlıktan kaynaklanan eğilimlerimizi harekete geçirir veya birbiri peşi sıra gelen ama hafif duyumsamalar üzerinden algıladığımız bir etkiyi hatırlatır.

28. İnsanlar da hayvanlar gibidir; onların birbirini takip eden düşüncelerini de belleğin ilkeleri belirler. Bu durum, elinde herhangi bir teori (kılavuz çev.) olmayan ve düşüncelerini sadece pratikten edinen hekimlerin deneyci durumuna benzer, ki biz insanların dörtte üçü de dar deneyciyizdir. Eğer yarın ve ertesi gün, gene aydınlık olacaksa ve biz de bunu bekliyorsak bu durumda hepimiz dar deneyciyizdir, çünkü bugüne kadar hep böyle olmuştur da ondan. Bu konuda sadece astronomi bilimiyle uğraşanlar nedenselliğe bakarak hüküm verir.

29. Bizi basit bir hayvandan ayıran en önemli özelliğimiz, zorunlu ve ebedi hakikatlerin bilgisine erişebilme yeteneğine sahip olmamızdır. Kendimiz ve Tanrımız hakkındaki bilincimize mantığımız ve bilimler üzerinden erişiyoruz. İşte içerdiğimiz bu şeye sağduyu ya da ruh diyoruz.

30. Gerçekliğin zorunlulukları ve onların soyutlamaları sayesinde bize yönelik etkilerin de üstüne çıkarak Ben adını verdiğimiz şeyi kavramaya başlıyoruz; bunu yaparken her ikisinin de (etki ve Ben) içimizde olduğunu kavrıyoruz. Kendimizi kavrarken de, varlığı, tözü, tekli olanı ve birliktelikleri, maddesel olmayanı ve Tanrı’yı, sınırlılıklarımızı ve tabii ki Tanrı’nın sınırsızlığını kavrıyoruz. Bizzat bize dönük etkiler ise, zihnimizde düşüncenin oluşmasını sağlayan temel unsurlardır.

31. Düşüncelerimiz iki temel ilke üzerinde şekillenmektedir: Bunlardan birincisi, çelişme ilkesidir. Onun sayesinde yanlış olanla doğru olanı ayrıştırıyoruz; yanlış olan ortadan kalkana kadar yani yanlış olanda çelişme kalmayana kadar, dolayısıyla doğru bulunana kadar onu doğruyla çatıştırıyoruz.

32. İkincisi de yeterli nedensellik ilkesidir. Buna göre, bir olgu veya görüş için yeterli nedensellik görülmediği ya da sunulmadığı sürece onun doğru olduğunu kabul etmiyoruz. İleri sürülen nedenselliklerin birçoğunu deneyimimizle bilmiyor olsak bile bunun böyle olması gerektiğini ve başta türlü olmaması gerektiğini biliyoruz.

33. Gerçek de olgusal ve kanıtlanmış olmak suretiyle iki türlüdür. Kanıtlanmış olan zorunludur ve aksini ispatlamak imkansızdır; olgusal ise rastlantısaldır ama aksi de kanıtlanabilir. Eğer gerçek bir zorunluluksa, bu durumda onun etkenini, ta en yüksek hakikate ulaşıncaya kadar, onu parçalarına ayrıştırmak ve gerçekler ışığında çözümlemek suretiyle, inceleyebiliriz.

34. Matematikçiler bu yöntemle ve analiz yoluyla, teorik formülleri ve pratik kuralları, açıklamalara, aksiyomlara ve sorunlara uygularlar.

35. En sonunda da bu yolla, açıklanamayacak kadar basitleştirilmiş olgulara varılır. Kanıtlanması mümkün ve gerekli olmayan bazı aksiyomlar ve sorunlar da vardır, ki bunlara en özlü ifadesiyle temel ilkeler diyoruz. Bunlar, birbiriyle çelişmeyen ve karşıtı ise kendi içinde bir çelişki olan özdeş açıklamalardır.

36. Rastlantısal veya olgusal gerçeklerde bile yeterli nedenselliğin bulunması bir zorunluluktur. Yani evrende yaratılmış ve her tarafa dağıtılmış şeylerin sıralamasında, özgün kuralların, sınırsızca çeşitliliğe katılması ya da doğadaki mevcut sayısız çeşitliliğin ve maddenin sonsuza kadar bölünmesi durumunda da yeterli nedenselliğin bulunması gerekir; şimdi ve geçmişte, öylesine sonsuz sayıda şekil ve hareket mevcuttur ki aynı zamanda ruhumda, bunun bir tezahürü olarak şimdi ve geçmişte söz konusu nedenselliği oluşturan çok sayıda zayıf eğilim ve alışkanlık da bulunmaktadır.

37. Bu sayısız çeşitliliğin önceden, daha doğrusu birçok tekil rastlantısal neden içermesinden dolayı, temel nedenselliğe ulaşabilmek için bunların da teker teker yeniden çözümlenmesi gerekmektedir; bunu yaptıktan sonra da işimiz bitmiyor, şimdi de bu çeşitliliğin içerdiği bütün söz konusu rastlantısal ve sıralanmış nedenselliklerin dışında yer alan bütünleyici ve en son temel nedenselliği ki isterse bu sonsuza kadar sürsün ortaya çıkarmamız gerekiyor.

38. Bu sebeple de şeylerdeki en son nedenselliği, zorunlu tözün içermesi gerekir ki onun da çeşitliliğinin hareketini sağlayan en temel kaynakta olağanüstü bir varlık olarak yer alması lazımdır, işte biz buna Tanrı diyoruz.

39. Şimdi, birbiriyle ilişkili olan bütün tekil tözlerin varlık nedeni olan bu yeterli nedenselliğin de bir Tanrı olması gerekir, ki bu da bizim açımızdan yeterli bir Tanrı'dır.

40. Hiçbir şey, söz konusu tek, genel ve zorunlu olan bu yüce tözden bağımsız olamaz; bu şeyler, muhtemel varlıkların sıralamasında belirli bir yerde sınırsız olarak meydana çıkarlar ve bu nedenle de olabildiği kadar gerçeklik içerirler.

41. Bu demektir ki Tanrı mükemmeldir; o, kelimenin gerçek anlamında mevcut gerçekliğin doruğudur. Yani Tanrı bir bakıma, kendisine yakınlaşan koşullu şeylerin koşullarını da geçersiz kılandır; o, koşulların bile ortadan kalktığı, mükemmeliyetin zorunlu sonsuzluğudur.

42. Buradan da şu sonuca varabiliriz: Yaratılan varlıklar mükemmeliyete Tanrı’nın merhametiyle varırlar; zaaflarını ise ki bunlar koşulsuz değildir kendi doğalarına borçludurlar. Tanrı’dan farkları da buradan gelir.

43. Yaratılan varlıklar, Tanrı’ya sadece varlıklarını değil fakat özellikle de özlerini, yani reel olanı, muhtemel olandaki reelin gerçekleşme ihtimalini de borçludurlar. Bu nedenle Tanrı’nın mantığı, ebedi hakikat ya da şeylerin bağımlı olduğu idenin diyarıdır; o olmadan muhtemel olandaki realite de olamaz; sadece hiçlik değil, aynı zamanda muhtemel olan da var olamaz.

44. Şeylerin özünde veya muhtemel olanda, daha doğrusu ebedi hakikatte bir realitenin bulunması zorunludur; söz konusu realite, varlığın kendisini veya gerçek nesneyi ya da zorunlu mevcut varlığı da belirlemelidir. Söz konusu zorunlu mevcut olgunun gerçekleşebilmesi için de, önce muhtemel varlığını, dolayısıyla özünü de kapsaması gerekir.

45. Demek ki sadece Tanrı (ya da zorunlu varlık) varlık göstermeye ya da muhtemel olmaya aday olandır, kaldı ki onun muhtemel olma durumunu hiçbir olasılık engelleyemez, çünkü o her şeye muktedirdir. Dolayısıyla o sınırlar tanımaz, hiçbir şekilde yadsınamaz ve dolasıyla çelişki de içermez. Tanrı’nın varlığını kavramak için bu ön kabuller yeterlidir. Ben de bunu ebedi hakikatin realitesi üzerinden kanıtlamıştım; ben de bu kanıtlara, yani rastlantısal olanların varlık gösterebilmek için yeterli nedensellikte ve zorunlu olanda var olmaları gerektiğine ki bu da varlığının nedenini kendi içinde taşır sonradan ulaştım.

46. Bazılarının yaptığı gibi (ki Bay Descartes ve sonradan Bay Poiret'55 de söz konusu konuya böyle yaklaşmışlardı) ebedi hakikatlerin Tanrı’ya bağımlı oldukları için, keyfi ve onun iradesine sımsıkı bağlı olduklarını düşünmemeliyiz. Bu sadece, uygunluk ya da en iyinin seçilmesi ilkesini içeren rastlantısal hakikatler için geçerlidir. Zorunlu olan hakikatlerse onun (Tanrı’nın çev.) mantığına ve şeylerin içsel durumuna bağlıdır. [22]

47. Demek ki Tanrı ilk birliktelik veya ilk tek tözdür. Dolayısıyla yaratılan her şey ve onların bir yansıması olan monadeler Tanrı’nın eseridir veya bir başka ifadeyle onlar Tanrı’nın daimi ışığı sayesinde varlık gösterirler. Bunlar anbean gerçekleşirken hissedilenlerin sınırlılıklarıyla koşulludur, çünkü şeylerin özü kendi sınırlılıklarını da içinde taşır.

48. Tanrı’nın kudreti her şeyin kaynağıdır. Dolayısıyla tek tek düşünceleri içeren bilgi ve en iyi şeyi meydana getirmeyi amaç edinmiş hareketi yaratan iradenin kaynağı da odur. Bu özellikler aynı zamanda yaratılmış olan monadelerin zemini olan düşünme ve istencin de varlık temelidir. Bu özellikler Tanrı’da zorunlu olarak sonsuzdur, daha doğrusu bunlar onda mükemmel halde bulunur. Monadeler veya entelechieler de (Hermolaus Barbarus’un ifadesiyle perfectihabüs’ler) bu özellikleri mükemmel oldukları ölçüde taklit ederler.

49. Yaratılmış olanların, mükemmele yakınlığı derecesinde dışa dönük etkin olduğu, mükemmelden uzaklaştığı oranda da içsel açıdan muhtaç olduğu söylenir. Aynı şekilde monade, apaçık düşünceli olunca etkin, karmakarışık olunca da muhtaç olmaktadır.

50. Bir şey, kendi gelişmesini sağlayan unsurlarını içerdiği ölçüde bir başka şeyden daha mükemmel olur; o şeyde ön kabulle etkin olanın varlığı bilinince, diğer şeydeki etkide kavranabilir, ki bu durumda o şeyin başka şey üzerinde etkide bulunacağı belirtilir.

51. Ne var ki tek bir monadenin tekli tözler üzerindeki etkisi ideseldir ve diğerleri üzerindeki etkisi ancak Tanrı’nın aracılığıyla mümkündür; bu nedenle de Tanrı’ dan, diğerlerini düzenlerken kendisine baştan itibaren müsamaha göstermesini arzular. Yaratılmış olan monadeler diğerlerinin özüne fiziksel açıdan etkide bulunamadığından dolayı, bir şey başka bir şeye sadece bu araç üzerinden bağımlı olabilmektedir.

52. Yaratılmış olan şeylerin etkin veya edilgen olması bu şekilde karşılıklıdır. Çünkü Tanrı, tekli şeylerin karşılaştırılmasında mutlaka birini diğeriyle uyumlu hale getirecek bir müdahale gerekçesi bulur; bu nedenle de biri açıdan etkinlik olan şey, diğeri açısından edilgenlik durumu olabilmektedir. Etkin olmak bir bakıma şeyin hem kendi özünü hem de karşı tarafta nelerin olacağını bilmesi durumudur; edilgenlik ise, şeylerin kendi içindeki nedenselliği ve karşı taraftaki etkinliği açığa çıktıktan sonra bilme durumudur.

53. Sonsuz sayıda evren tasarımına sahip olan Tanrı, sadece belirli birini gerçek kılar; bunda karar kılmasında da yeterli nedensellik olmalıdır; yani [23] onun kararını, diğerleri için değil de gerçekleşmiş olan için verirken yeterli nedenselliğin olması gerekir.

54. Bunun nedeni sadece, dünyalar içinde en uyumlu ve en mükemmel olanın niteliğiyle ilgilidir; çünkü her evren mükemmele ulaşma arzusunu içerir ve buna ulaşma hakkına da sahiptir.

55. En iyinin gerçekleşmesinin nedeni de burada yatar; onu Tanrı'nın bilgeliği hemen bilir; iyiliğiyle onu seçer ve kudreti de onun gerçekleşmesini sağlar.

56. Tek bir şeyin diğer şeylerle birlikteliği ve onun diğer bütün şeylerle karşılıklı uyumu, evrendeki diğer bütün şeylerin hem birbirilerini içermelerini hem de evrenin canlı bir aynası gibi topluca bir uyum ve birliktelik oluşturmalarını sağlamaktadır.

57. Nasıl ki bir kenti farklı yönlerden incelediğimizde her seferinde çok farklı bir perspektif edinirsek, tekli tözlerin sonsuz sayısı da bize o derecede farklı evrenler sunar. Ancak belirli bir bakış açısıyla değerlendirilen tek bir töz ise, farklı bakış açılarına göre farklı monadeler sunar.

58. Bu sayede, hem en geniş muhtemel çeşitlilik hem en yüksek nitelik hem de erişilmesi mümkün olan en mükemmel durum sağlanmış olur.

59. Böylece Tanrı’nın büyüklüğünü de (kanıtlayabildiğimi sandığım) söz konusu hipotez ortaya koymuş olmaktadır. Yazdıklarımın farkına varan Bay Bayle, Sözlük (Rorasius maddesi) adlı eserinde itirazda bulunmuş ve benim Tanrı’ya çok fazla inisiyatif tanıdığımı belirterek, sözlerine bunu söylemek zorunda kaldığını eklemiştir. Örneğin, söz konusu genel uyumunki bu sayede her töz diğer bütün şeylerle olan ilişkisi nedeniyle onlarda ifade edilmiş olmaktadır neden olamayacağına dair herhangi bir neden göremediğini belirtmiştir.

60. Daha önceden bahsedilen ön kabuller nedeniyle bunun neden başka türlü olamayacağı belirtilmişti; çünkü Tanrı bütünü oluştururken tek tek her şeyi yerli yerince değerlendirir. Özellikle de doğayı dile getirsin ve düşüncesini sadece bir şeyle sınırlamasın diye her monadenin konumunu belirlemiştir. Tabii ki bütünü ifade eden genel düşünce, tek tek parçaları açısından belirsizdir ve berraklık sadece bazıları açısından geçerlidir, ki bunlar da ya monadeden sonra gelmektedirler ya da ona en yakın olanlardır. Aksi takdirde her monade kendi başına bir Tanrı olmak durumunda kalırdı. Demek ki monadeler nesnelerin kendileriyle sınırlı değil, fakat edinilen bilgi düzeyiyle sınırlıdır. Bütün monadeler sonsuzluğa ve bütüne yönelirken belirsizliği de içerirler, ancak sınırlılıkları ve farklılıkları onların bakış açılarındaki netlikle belirlenir.

61. Birlik haline getirilen şeyler, tekli olanlarla benzerlikler de taşır. Çünkü onlar doygunluğa erişmişlerdir; bu da maddeyi bütünlüklü hale getirmektedir. Bütünlüklü haldeyken her hareket, diğer nesneler üzerinde mesafesi oranında etkide bulunur. Nesneler, bu etkiyi sadece onlarla doğrudan temasta olanların hareketi üzerinden değil, aynı zamanda hemen yakındakilerle temas halinde olan diğer nesnelerin etkisi üzerinden de algılar; böylece en yakındakinden başlayarak en uzakta olan nesneyle de ilişkiye geçilmektedir. Bu nedenle de her nesne, evrende olup biten her şeyden etkilenmektedir; dolayısıyla hepsini gören biri, tek tek her nesnede olup biten ki sadece olanı değil aynı zamanda gelecekte olanı da görebilir. Yakınındakinin üzerinden zamansal ve mekansal açıdan uzakta olanı da görebilir. Hipokrat bunu... (her şeyi aynı anda görmek) olarak adlandırıyordu. Tek bir ruh, ancak onun önüne açıktan konmuş olanı görebilir; ve tabii ki o sonsuza doğru açılan şeylerin kurallarını ilk anda kavrayamaz.

62. Tabii ki her yaratılmış olan monade, bütün evreni düşünmekle birlikte, o ancak ve özellikle ona ayrılmış ve entelechie'ni içerdiği nesneyi bütün çıplaklığıyla kavrayabilir; nasıl ki söz konusu nesne, evrende yer alan bütün maddelerin birbiriyle olan bağlantısını ifade ediyorsa, ruh da evreni aynen böyle düşünür. Bunu da kendisine ayrılmış olan nesneyi inceleyerek yapar.

63. Bir monade ye ait olan bir nesne, onun entelechie ile birleşince ona canlı denir; ruhu ile birleşince de yaratılmış can denir. Dolayısıyla söz konusu nesne, ister canlı isterse yaratılmış bir can olsun, her daim bir şekilde örgütlenmiştir. Her bir monadenin kendince evrenin bir yansıması olması ve evrenin de mükemmel bir kurala göre örgütlenmiş olması nedeniyle, söz konusu kural nesnede de olmalıdır, yani hem ruhunun düşüncesinde hem de evrenin ruhtaki şekli olan bedeninde.

64. Dolayısıyla her canlının organik bedeni aynı zamanda tanrısal bir makinedir; ya da bütün suni otomatlardan sonsuzluk derecesinde farklı olan doğal bir otomat. Çünkü insan eliyle yapılmış hiçbir makine, bütün parçalarıyla birlikte gerçek bir makine değildir. Örneğin saatlerdeki tunçtan yapılma dişlilerin bazı parçaları vardır ki bunlara suni parçalar demek neredeyse mümkün değildir, ancak yine de bunlar dişlilerin makinedeki işlevini ifade etmekten başka bir işlev görmezler. Bir de doğanın ürettiği makinelere bakınca, onların en küçük parçasının bile sonsuza kadar makine olduğunu görürüz. İşte suni olanla doğal olan, yani tanrısal olanla kendi eserimiz olan arasındaki tayin edici fark da burada yatar.

65. Doğanın yaratıcısı, ilahi ve sonsuz derecedeki muhteşem sanat eserini, onun maddesinin her bir parçasının eskilerin saptadığı gibi sadece sonsuza kadar parçalanabilme özelliğine sahip olmasından değil, aynı zamanda her parçasının (ki bunların her birinin kendine özgü hareketi söz konusudur) gerçekten de sonsuza kadar küçük parçalara bölünebilmesi sayesinde yaratabilmiştir. Aksi takdirde maddenin her bir parçasının evreni ifade etmesi mümkün olmazdı.

66. Buradan da anlaşılacağı gibi, yaratılmış şeylerden, canlı varlıklardan, yaratıklardan, entelechielerden, ruhlardan ve maddenin en küçük parçalarından oluşan bir dünya söz konusudur.

67. Maddenin her bir parçası, çeşitli bitkilerle dolu bir bahçe ya da birbirinden çok farklı balıklarla dolu bir dere olarak düşünülebilir; ancak her bitkinin bir dalı, her hayvanın bir parçası ve onun özünün her damlası ayrı bir bahçe ve dere olarak tasavvur edilmelidir.

68. Eğer bitkilerin arasında toprak ve hava, balıkların aralarında da da su var diye, bahçede ve derede yeterince bitki ve balık olmadığını düşünürseniz yanılırsınız; çünkü bunların her biri de, bahse konu bitki ve balıklarla ama bu kez havsalamızın bile alamayacağı kadar ince ve ayrıntılı bir şekilde doludur.

69. Demek ki evrende doldurulamayan hiçbir mekan, bereketli olmayan hiçbir canlı yoktur, çünkü ölüm söz konusu değildir. Aynı şekilde orada kaos da yoktur, karışıklık da. Belki bu bize, uzaktan bakıldığında, tek tek balıkları seçememekle birlikte onların deredeki hareketinin yarattığı kabarcıkların görüntüsü gibi bir izlenim verebilir.

70. Bunun da açıkladığı gibi her canlı varlık, onun ruhunu oluşturan baskın bir entelechie ye sahiptir. Ancak organlarını diğer canlılardan, yani bitkilerden ve aynı şekilde baskın bir entelechie ve ruha sahip olan başka organizmalardan alır.

71. Ancak düşüncelerimi yanlış anlayan bazıları gibi, söz konusu ruhların ağırlığa veya bir parça maddeye ve dolayısıyla diğer alt seviyedeki canlı varlıklarda görülen ve sürekli onların hizmetinde olan bedenlere sahip olduklarını düşünmemek gerekir. Fakat bütün bedenler akarsu gibidir, bazı sular akıp giderken ona sürekli yenisi eklenir.

72. Bu nedenle ruhlar, sürekli değişim halindeki bedenlerde bulunur ve böylece hiçbir zaman bütünüyle şekilsiz kalmaz. Bazı hayvanların bedeni değişim geçirir, ancak bu ne ruh göçü ne başka bir bedene geçme ne de ruhların iç içe geçmesidir. Aynı şekilde beden ve organlardan bütünüyle kopuk ruhlardan bahsetmek de mümkün değildir; çünkü bundan sadece Tanrı muaftır.

73. Ruhun bedeni, bütünüyle terk etmesi söz konusu olamayacağı için, büsbütün yeni bir yaratım ya da tümden bir ölümden bahsetmek de mümkün değildir. Bizim meydana getirme (peydahlama çev.) olarak adlandırdığımız şey, aslında gelişme ve büyümedir; aynı şekilde ölüm de gelişme ve büzülmeden başka bir şey değildir.

74. Geçmişte filozoflar, şekil, entelechie ve ruhlar konusunda büyük bir belirsizlik yaşıyordu. Bitki, böcek ve hayvanları inceledikten sonra, doğadaki canlıların kesinlikle bir kaosun ya da bir çürümenin ürünü değil, fakat bunların her zaman, bir ön gelişimi olan bir tohumdan türedikleri, yani onların peydahlanmadan çok önce belirli bir ruha sahip oldukları ve bunların, hayvan olsalar bile, peydahlanmayla bir gelişim kaydettikleri ve yeni bir canlı türüne dönüştükleri anlaşılmıştır. İnsan bu durumu, kozadan çıkan böceklerde, yani kelebeklerde görebiliyor.

75. Peydahlanarak daha üst bir seviyeye yükseltilen hayvanlara tohumdan türeyen hayvanlar diyoruz; esas çoğunluk ise, türünü değiştirmeden çoğalmakta ve sonra yeniden yok olmaktadır. Büyük olanlarsa, yani seçilmiş küçük bir azınlıksa sahneye olduğu gibi çıkmayı başarıyor.

76. Canlı varlıklar için, en az yarısı gerçek olan iddialara bakılırsa ki bana göre de böyledir ne onların meydana gelişleri ne de bütünüyle yok oluşları doğal yoldan olmaktadır. Bu da demektir ki ne bütünüyle var etme ne de yok etme söz konusudur; dolayısıyla bütünüyle ölüm de söz konusu değildir. Ortaya konan ve deneyimle de sabit olan bu ön kabul, benim yukarıda, söz konusu ön kabulden türettiğim temel ilkelerle tamamen uyum içindedir.

77. Demek ki sadece ruhun (yıkıma uğratılamayan evrenin bir yansıması olarak) değil, aynı zamanda varlığın kendisinin de her ne kadar makine (beden çev.) kısmen tahrip olsa da veya bazı parçaları bütünden ayrıştırılabilse de veya değişikliğe uğratılsa da bütünüyle yıkıma uğratılması mümkün değildir.

78. Bu ilkeler bana, birlikteliklerin doğal açıklamasının yöntemini daha doğrusu ruhla organik bedenin aynı şekle sahip olduklarını açıklamamamı sağladı. Ruh gibi beden de kendi yasalarına uyum sağlar; ama onlar birbirilerini, şeyler arasındaki uyum ilkesi sayesinde bulurlar, çünkü bütün bunlar aynı evrenin ifadesidirler.

79. Ruhlar, amaç etkenli yasalara göre etkin olurken, istenci, amacı ve araçları kullanır. Bedenler ise etken nedensellik ya da hareketin yasalarına göre etkin olurlar. Her iki alan da, yani etken amaçla etken nedensellik birbiriyle uyum içindedir;

80. Descartes, ruhun bedene güç uygulamadığını fark etmişti çünkü maddenin içerdiği güç, hep aynı kalır. Ona göre ruh, sadece hareketin yönünü değiştirebiliyordu. İnsanlar bu görüşü kabul etmişlerdi, çünkü henüz onun çağında, maddeyle hareketin yönünün aynı olduğunu kanıtlayan doğa yasaları bilinmiyordu. Eğer Descartes bunu bilebilseydi, o da benim önceden belirlenme üzerine inşa edilmiş uyum tezimi kabul ederdi.

81. Bu sistemden de anlaşılacağı gibi beden, sanki (imkansızı üstlenmiş gibi) herhangi bir ruh yokmuş gibi davranabilmektedir; ruh da sanki beden yokmuşçasına hareket etmektedir; sonra da her ikisi birden sanki birbirleri üzerinde etkin olmak için hareket ediyorlar.

82. Her ne kadar ruhlar ya da akıllı zihinler her canlı ve varlıkta aynı tarz bir davranış (beden de ruhlar da, işe hem anında hem de diğeri bitirmeden başlamaz) sergilese de, yine de bunlar, akıllı varlıklar olarak özel bir niteliğe sahiptir; tohumlarının ruhları, sıradan duyarlılık gösterenlerdense bu durumda onlar özel olamazlar onlar, seçilmişlere ait ve insana has bir doğaya ulaşmışlarsa, bu durumda onların duyarlı ruhları, akıl seviyesine, yani imtiyazlı varlıkların düzeyine yükseltilmiş olur.

83. Daha önceki bölümlerde de açıkladığım gibi, canlarla ruhlar arasında bir diğer önemli fark, canların, yaratılmış varlıklar, evreninin canlı birer aynası veya sureti olmasıdır; ruhlarsa Tanrı’nın ya da yaratıcı doğanın birer sureti gibidir. Şu farkla ki ruhlar, aynı zamanda evrenin kurallarına vakıf olabildiği gibi, bunları mimari açıdan taklit etme yeteneklerine de sahiptir, çünkü her ruh kendi alanında bir Tanrı gibidir.

84. Bu nedenle de sadece ruhlar Tanrı’yla özel bir ilişkiye girebilmektedir. Bu ilişki, bir mühendisin kendi icat ettiği makinesiyle kurduğu ilişki gibi değil (Tanrı’nın diğer varlıklarla ilişkisinde olduğu gibi) fakat bir hükümdarın uyruklarıyla, bir babanın çocuklarıyla olan ilişkisi gibidir.

85. Buradan hareketle de ruhların cemaatini, bir tür Tanrı devleti, yani mükemmel hükümdarların mükemmel devleti olarak görebiliriz.

86. Bir bakıma Tanrı’nın devleti, doğal dünyada kurulmuş gerçek ahlak imparatorluğu veya onun en yüce ilahi eseri olarak görülebilir. Eğer ruhlarımız, Tanrı’nın bilgeliğini ve inayetini keşfetmeseler ve bilmeselerdi, bizim de onun himayesinde kurulmuş olan bu devleti bilmemiz mümkün olmayacaktı. Zaten Tanrı da iyiliğinin bir ifadesi olan bu devleti, her yerde fark edilebilen bilgeliği ve kudretiyle göstermektedir.

87. Az önce, her iki doğal dünya arasındaki, yani etken nedensellikle amaç nedenselliği arasındaki mükemmel uyumu ortaya koyduğum gibi, şimdi de bir başka uyuma, yani doğanın fiziksel dünyası ile merhametin ahlaki dünyası arasındaki uyuma dikkat çekmek istiyorum. Yani makinenin ve evrenin yaratıcısı olarak bilinen Tanrı, yani hükümdar ile onun Tanrı devletinin kulları olan ruhlar arasındaki mükemmel uyuma.

88. Bu mükemmel uyum sayesindedir ki her şey doğanın işleyişine uygun bir şekilde ilerleyerek merhametin kapısına varmaktadır. Nasıl ki ruhların hükümeti, bazılarını uyarmak için cezalandırırsa, bazılarını da takdir etmek için mükafatlandırmaktadır; yerküremiz de zamanı geldiğinde doğal bir nedenden dolayı bir yıkımla karşı karşıya kalacak ve sonra da yeniden yaratılacaktır.

89. Bir başka ifadeyle, evrenin yapı ustası olan Tanrı, aynı zamanda yasa koyucu Tanrı’yı da doğanın düzenine günahları ve cezalarıyla ekleyerek mutlu ederdi. Tıpkı ölçülü davranışlar sayesinde şeylerin mekanik yapıları üzerinden iyiliğin ödüllendirilmesi gibi, canlı bedenler de bunu hemen anında olmasa bile hissederlerdi.

90. Nitekim söz konusu hükümet döneminde ödüllendirilmeyecek iyilik, cezalandırılmayacak kötülük de kalmazdı. Burada her şey, iyi olanların, yani sadece söz konusu büyük devlette mutsuz olmayanların değil, aynı zamanda kadere inananların, yaratanın merhametini takip edenlerin, sevgilinin mutluluğu üzerinden mutlu olanların ve beklentileri içinde mükemmele ulaşabilmek için doğanın gerçek sevgisine bağlı kalanların yararına sonuçlanmalıdır. O, Tanrı’nın iradesi ve emrine uygun davranan bilge ve ahlaklı insanlara her şeyi yaptıracak; onların Tanrı’nın sırlı, muhtemel ve karar verici iradesiyle yetinmesini sağlayacaktır. Görüleceği gibi eğer insanoğlu evrenin kurallarını daha iyi inceleyebilseydi, söz konusu kuralların en bilgece olanından daha iyisinin olamayacağını anlardı. Hatta bunlar sadece genel anlamda değil, aynı zamanda özgün olanda da yani olması gerektiği gibi mükemmeldir. Ancak, keşke bunların sadece, her açıdan esiri olduğumuz bir sanatçının ve varlığımızın etkin nedenselliğinin değil, aynı zamanda ustamızın ve nihai amacımızın, istencimizin ve mutluluğumuzun gerçekleşmesini sağlayacak son nedenselliğin eseri olduğunu da kavrayabilseydik.

 

[1]  Amacını kendi içinde barındıran özellikler.

[2]  Aziz Thomas, (Aquinalı Thomas) 1225-1274 yılları arasında yaşamış, bilgi, metafizik, siyaset, ruhun ölümsüzlüğü konularındaki yorumlarıyla skolastik düşüncenin önemli ismi olan ünlü Hristiyan filozof.

[3]  Büyük Albert, derin ve çok geniş kapsamlı bilgisiyle, Ortaçağ'da kendisine "doktor universalis" unvanı verilmiş olan 13. yüzyıl Alman düşünürü.

[4]  Johann Baco,17. yüzyılın ikinci yarısında Paris'te yaşamış lspanyol kökenli ilahiyatçı. Din konusundaki derin bilgi ve analizleriyle ünlenmişti.

[5]  Pierre Gassendi (1592-1655) Fransız düşünür, matematikçi ve bilim adamıdır. Kendisinden sonraki felsefi ve bilimsel spekülatif tavır üzerinde oldukça etkili olmuş olan Gassendi, eski ilkçağ atomculuğunu canlandırmıştır. Felsefeyi, Hellenistik dönemde Epikuros'un yaptığı gibi, mantık, fizik ve ahlak felsefesi olarak üçe ayıran Gassendi, önce Descartesçı doğuştan düşünceler anlayışına karşı çıkmış ve bilginin esas kaynağının duyular ve tümevarım olduğunu öne sürerek, deneyci bir bakış açısı benimsemiştir. Matematikçiliğinin de etkisiyle, tümdengelimden hiç vazgeçmemiş olan Gassendi, felsefi atomculuğu geleneksel maddi yorumundan sıyırmış ve onu, matematikle mekaniğin kendisine uygulanabileceği bir şekle büründürmüştür

[6]  Hollandalı bir bilim adamı olan Jan Swammerdam (1637-1680), atomlarvedoğabilimleriyle ilgili araştırmalarıyla ünlüdür. Evrim teorisinin ilk nüvesi olarak kabul edilenön-hazırlıköğretisinin de babasıdır.

[7]  İtalyan kökenli bir atomcu olan Marcello Malpighi (1628-1694), bitki anatomisiyle ünlenmiş bir bilim adamıdır.

[8]  Hollandalı bir bilim adamı olan Antoni van Leeuwenhoek (1632-1723), ışık mikroskubunun icatçısı ve kullanıcısıdır.

[9]  Kartezyen felsefeini canlandıran bir Fransız filozof olan Pierre-Sylvain Regis (1632-1707), eserlerinde Kartezyen felsefesini ayrıntısıyla ortaya koyarak yorumlamıştır.

[10]  Hollandalı bir bilim adamı olan Nicolas Hartsoeker (1656-1725), dönemin en ünlü biyolog, matematikçi ve fizikçilerinden biridir.

[11]  Kartezyen felsefesinden sonra neredeyse tümüyle unutulan Nicolas Malebranches (1638-1715), Recherche de la veriti (Hakikatin İncelenmesi) adlı eseriyle Kartezyen felsefesini dinlebağdaştır- maya çalışmıştı.

[12]  Gaius Plinius Secundus Maior (23-79), kısaca Büyük Plinius ya da Yaşlı Plinius olarak bilinir. Antikçağın en önemli yazar ve filozoflarından biridir. Plinius, bilim tarihindeki yerini, dönemine ait bilgileri derlemek amacıyla kaleme aldığı, insanlık tarihinin ilk ansiklopedisi sayılan dev yapıtına borçludur. Doğa Tarihi (Naturalis Historia) adı altında birleştirilmiş 37 kitaptan oluşan bu yapıt, 5OO'e yakın Yunan ve Romalı yazarın bıraktığı 2 bini aşkın kitabın içeriğinden özetlenmiş yoğun bir bilgi derlemesidir.

[13]  Hipokrat (Yunanca, 'IııııoKparpç, Hippokrates) (MÖ 460-370), tıbbın babası olarak anılan İyon hekimi. Hekim olan babası tarafından yetiştirilip birçok yerde hekimlik yapmıştır. Anadolu'nun kuzey illerini gezdikten sonra İstanköy adasına dönerek hekimliğini sürdürmüştür. Antik lyonya'da bilimsel gelişme ve felsefe ile sımsıkı bağı olan hekimlik gözdeydi. Bu gelişme Hipokrat ile doruğuna ulaştı. Kendisine göre tıbbın ilk kuralı "Primum non nocere" (Önce zarar verme!) ilkesidir. Çağdaşı Platon, Protagoras adlı yapıtında Hipokrat'tan "Koslu Asklepiades" olarak bahseder.

[14]  Parmenides (Yunanca, napııevlörıç. MÖ. 515-MÖ 460), Doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. Yalnızca düşünür olarak değil yasa koyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır. Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir'dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur. Heraklit'le sürekli yaşadığı varlık ve evren hakkındaki tartışmalarıyla da ünlüdür.

[15]  Samos’lu Melissos olarak da anılan Elea’lı Melissos (MÖ.490-430), filozof olmanın yanı sıra büyük bir devlet adamı ve amiraldi de. Sokrat öncesi filozoflara dahil edilir.

[16]  Fransız kökenli bir yazar ve Aydınlamacı olan Bernard le Bovier de Fontenelle (1657-1757), eserleriyle bir çok yazar ve bilim adamını etkilemişti. Kurgusal tarzda melin ve hikayeler kaleme alan Fontenelle, bu eserlerinde skolastik felsefeyi kıyasıya eleştirmiş ve devrili görüşlerin Fransa'da kökleşmesini sağlamıştı.

[17]  Geraud de Cordemoy (1625-1684), ünlü bir Fransız filozofu. Şüpheci öğretinin babası olarak bilinir. Kartezyen felsefeyi sistemleştirmenin yanı sıra atomculuğuyla da Fransız materyalist felsefesini oldukça etkilemiştir.

[18]  Kökeni Yunanca olan Deus ex machina, Tanrı'nın birden bire sahnede belirmesi anlamına gelir. Nedeni açıklanamayan ve Tanrı'ya havale edilen olgular için kullanılan bir deyimdir.

[19]  Bununla felsefede, hedefini kendi içinde taşıyan varlıklar kastedilmektedir.

[20]  Pierre Bayle (1647-1706), Fransız yazar ve filozof. Fontenelle ile birlikte Aydınlanma'nın en ünlü figürlerindendir. Ünlü eserinin adı Dictionnaire historique et critique'tir.

[21]  Rorario, Girolamo (Rorarius), 16. yüzyılda yaşamış ünlü bir hukukçudur. Leibniz tarafından sıklıkla atıfta bulunulan ve hayvanların psikolojisini konu edinen kitabı, Quod animalia bruta saepe ratione utan tur melius homine ilk kez 1645 yılında yayımlanabildi.

[22]  Pierre Poiret Naude, 17. yüzyılda yaşamış Fransız filozofu ve ilahiyatçısı.

[23]  Hermolaus Barbarus (1454-1493). İtalyan kökenli hümanist.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe