Felsefe

 

 

 

Felsefenin Yararı

İsmet Zeki Eyuboğlu


Bütün bilgi türlerini gelir sağlama, kazanç arttırma gibi eğilimlere dayandıran tutumların çoğaldığı bir ortamda yaşıyoruz. Günümüzde yalnız okumamışlar değil, yüksek düzeyde sayılan okumuşların çoğu bile bilmekle güncel kazancı bağlantılı görmektedir, bilmeyi kazanmak diye yorumlamaktadır. Bilginin bütün insan davranışlarında öncülük etmesi, yolgösterici bir durumda olması gereklidir. Ancak bilmek yalnızca kazanmak için değildir. Bilimsel alanda yükselmek, olgunlaşmak, doğayı-insanı anlamak gibi sorunlar birer kazanç sayılırsa bilginin önemi daha iyi kavranır. Aydınlanmak kişinin en büyük kazancıdır, yetişmek, yüksek bir anlayış düzeyine ulaşmak güncel gelirlerin dışındadır, nesnel bir çıkara elverişli değildir. Kuşkusuz bilgisiz kazanç olmaz, en yalın, en ilkel kazançlarda bile bilgiye dayanan bir yan vardır, kişi ne yapacağını, hangi yöntemlere göre davranacağını önceden bilirse nesnel gelirini daha kolayca çoğaltabilir. Bu durum bilginin ereği değildir, daha çok bilgiden kaynaklanan yüzeysel bir uygulamadır. Bilerek yapılan uygulama ile bilmeden yapılan arasında beliren aynın bilinçli, bilinçsiz İkilisini gündeme getirir. Kuşkusuz bilerek yapılan bilmeden yapılana oranla daha iyidir. Öte yandan bilerek yapılanda sorumluluk daha çok, bilmeyerek yapılanda daha azdır. Toplumsal yönetimlerde sorumluluk bilinçli eyleme dayanır. Bilinçsiz bir eylemde sorumluluk öğeleri azalır, kişi elinde olmadan sorumlu duruma düşmüş sorunu ortaya çıkar.

Sözgelişi bilerek kötülük edenle bilmeyerek kötüye yönelen arasında özdeşlik yoktur. Bilerek kötüye yönelende bir eksiklik, dengesizlik, aktöre bakımından yetersizlik vardır kuşkusuz.

Toplumbilimcilerin yorumlarına göre, uygarlık alanında görülen gelişmeler, bilginin düzenli-düzensiz olmasıyla bağlantılıdır. Düzenli bilgi bilimsel, düzensiz bilgi ise günceldir. Bu sava katılma olanağı yoktur. Bilginin hangi türü olursa ' olsun bilince dayanır, bilinç dışında kalan bir veriye bilgi denemez. Bilgi bilincin denetiminden, usun eleğinden geçmemişse gelişigüzel bir birikim, karışık bir yığın demektir. Böyle bir bilgiye düzensiz alışkanlık adını vermek daha doğrudur. Doğanın kimleriyle, içgüdülerin etkileriyle yapılan işlemlerde bilincin etkinliği sözkonusu değildir. Bu nedenle bilmek belli ilkelere dayanmak, usun ışığında bulunan kurallara uymaktır. Bilinç, us, anlık gibi yetilerin kucağında büyümeyen bir birikimin bilgiyle ilgisi yoktur. Oysa yeterince aydınlanamayan çevrelerde içgüdüye dayalı eylemler bile bilgi ürünü sayılır.

Bilgi kişinin ürünüdür, nesnel varlığının sağladığı bilinçli bir birikimidir. Burada yarar sözkonusu edilirse gündeme getirilmesi gereken sorun yaşamı anlamak, insanı, doğayı tanımaktır. Kişi doğaya kendi özünden, karşısında bulunan nesnel varlıktan yaklaşır. Bu yaklaşım kişiyle doğa, doğayla kişi arasında bağlantı kurar. İşte bilinçli, us ilkelerine dayalı bilginin başlangıcı budur. Kişi kendini doğanın dışına ittiği sürece, yalnız kendinden değil, doğadan da uzaklaşır, üstelik ne yaptığını bilmeden. Doğanın dışında kişi, kişinin dışında anlam taşıyan (kişiye göre) bir doğa yoktur. Olsa bile kişide bilgisi yeretmemiştir. Bilinmeyen bir doğanın anlamı kendindedir kuşkusuz, ancak bilgi olabilmek, daha doğrusu bilginin konusu durumuna gelebilmek için bilince-anlığa verilmesi kaçınılmazdır. Anlığa verilmeyen bir nesnenin bilgisi de sözkonusu değildir. Gerçekte varolmak belli bir anlam taşımaktır, ancak bu anlamın bilgi olması kişiye verilmesine bağlıdır. Kişinin yönelmediği bir nesnenin bilgisi görülmemiş bir ülkede varlığını sürdüren yaratığa benzer. Burada nesnel varlıktan kuşkulanılmasa bile, kişinin ilgisini çekmediğinden, sorunlaştırılamaz. İşte felsefenin gücü burada kendini gösterir. Nesnelerin karşısında yalnızca duyu verilerinin etkinliğine dayanılmaz. Elimi yakan nesnenin ne olduğunu anlayabilmem için onu bir sorun olarak karşıma almalıyım, yalnızca deneyle yetinmemeliyim. Duyusal algılanmalarda bilinç ışığı yoktur. Bütün diri yaratıklar nesnel etkinlikler karşısında içgüdüye dayalı bir tepki gösterebilir. Oysa kişide böyle bir etki, böyle bir tepki usun ışığında eleştirel ölçüye vurulursa bilgi niteliği kazanır. Kişi duyusal etkiyi bir sorun olarak önüne koyunca işe çözüm karışır, alman izlenimin oluş koşullar araştırılır. Bu da bilginin araştırmayla bağımlı olduğunu vurgular. Bu durumda araştırma, eleştirme, ölçüye vurma gibi üçüzlü bir işlem ortaya çıkar. Bu üçüzlü işlem de bilinç süzgecinden geçirilen algı ürününü düzenlemeye yönelir. Böylece yeni bir olayla yüzyüze gelinir. Bu yeni olay algı ürününe son biçimini vererek sınırlarını saptar. Sınırların saptanması, düzenlenen nesnenin belli bir yere konulmasını sağlar. Bu belli yer bilginin evidir.

Felsefenin başlıca yaran bu evi düzenlemek, donatmak, işlek bir yapıya dönüştürmek gibi girişimlerle ilişkilidir. Bizim, felsefede, yarar dediğimiz bu işlemdir. Bu işlemin olmadığı yerde doğal nesneler şöyle dursun, kişinin kendi varlığının bilincine varması bile sözkonusu değildir. Demek felsefe kişinin kendini bir sorun olarak elealmasına dayalıdır. Kendi kendini elealan kişi önce çevresiyle bağlantı kurar, kendini çevresiyle, çevresini kendisiyle özdeş ortamda görür. Bu ortamda bilinç, us gibi yetiler öncül görevler üstlenen birer yönetmendir. Yönetenle yönetilen özdeş sorunun bütünlüğü içinde gereken yerini alır. Yalnızca yığınlaşan izlenimlerle, algı ürünleriyle yetinmeye alıştırılmış topluluklarda felsefenin ilgi görmeyişi bilinç-us bağlantısına dayalı işlemleri kavrama olanağının yokluğundandır. Nerede kişi kendi varlığının dışında yaşamaya alışmışsa orada felsefenin anlamı yoktur.

Felsefeden, alışveriş yapar gibi, birdenbire kesin, buyurucu bir işlem beklenemez, onun kişileri izleyen, gereğinde engelleyen kolluk güçleri yoktur. Felsefe yenen besinleri özümleyen, gövdenin nesnel gelişmesini sağlayan bir sindirim aygıtına benzer. Ondan çok kısa süre içinde nesnel varlığı etkileyen bir işlem, bir uygulama beklenemez. Felsefe özümlemeyi sağlayan bir sindirim aygıtına benzemesine karşın eylemleri çok uzun süreyi, düzenli bir emeklemeyi gerektirir. Bu emeklemenin de ölçülü, düzenli, uyumlu olması unutulmamalı. Eskiler felsefeyi bir "titanlar savaşı"na benzetirler. Doğrudur, felsefe bir titanlar savaşıdır, ancak bu savaşta öğretiler, dizgeler çarpışır, sorunlar birbirini yargılar, değerler çağma göre dizilir, uyumlu bir bütün oluşturur. Felsefenin gerekli yerini alamadığı toplumlarda insan değerlerinin anlamı yeterince kavranamaz, dahası insan bir yarar varlığı, çıkar aracı diye görülür. Sözgelişi "iyi insan" denilince birine karşı nesnel yardımda bulunan, iyilik eden kimse anlaşılır. Bu da belli bir yarara, belli bir çıkara dayanan değerlendirmedir. Oysa "iyi kişi" boyuna başkalarına nesnel yardımda bulunan, gelir sağlayacak iş yaratan kimse değildir. Elinde ölçülü düşünmekten başka iş gelmeyen bir kimsenin nesnel yararlar sağlamada yetersizliği iyilik ölçeği sayılmamalı. Dilimizde "ne kokar ne bulaşır" gibi bir atasözü, vardır. Bu atasözüne felsefeci gözüyle bakılırsa çok olumsuz bir anlam içerdiği görülür. Ne kokan ne de bulaşan bir kimsenin başkalarına yararı yoktur sanılır. Nitekim bir bilge, elinde bulunan olanaklar yüzünden, kimseye gelir sağlayamaz, gönül uyarınca yaşama koşulu oluşturamaz, yakınlarından birini yüksek görevlere çıkartamaz. İşte bilgi bakımından yeterince aydınlanamamış çevrelerde böyle bir bilge "ne kokar ne bulaşır". Yasaların girinti çıkıntılarından yararlanarak suçluyu aldandıran bir yargıç suçlunun yakınları gözünde "iyi", karşı yanda bulunanlara göre "kötü"dür. Birine verdiği ödünç akçayı geri istemeyen kişiye çokluk iyi, alacağı için yargıca başvurana da kötü deriz. Bu olumsuz değerlendirmede başlıca etken kişisel yarar, özel çıkardır. İşte yararın, çıkarın değerlendirme aracı sayıldığı bir toplumda felsefenin yeri yoktur.

Üretici düşünmeyi kişinin taban eylemi olarak göremeyen bir toplumda felsefenin değeri anlaşılamaz. Bir toplumda eğitim öğretini kurumlan belli bir felsefe anlayışına dayanmıyorsa, belli bir çevrenin, yönetimin uygun bulduğu koşullara göre düzenleniyorsa, orada felsefe düşüncesinin yeşermesine elverişli toprak yok demektir. Bir toplumun taban kurumlan duygusal geleneklerden besleniyorsa bilincin ışığı, usul aydınlığı karanlığa dönüştürülmüştür. Felsefeden bir yarar bekleniyorsa bunun ölçülü, üretici düşünmeyi öğretmek, geliştirmek olduğu gözden ırak tutulmamalı. Ancak böyle bir görüş de susuz topraklarda yaşama olanağı bulamaz.

İlkçağdan buyana birçok felsefe çığırı, öğretisi geliştirilmiş, çağına göre kimi öne geçirilmiş, kimi arkaya itilmiştir. Felsefe gözlüğüyle bakılırsa bunun ne denli yararlı, besleyici, üretici olduğu görülür. Felsefenin yurdunda yasaklar, sınırlandırmalar yoktur, geçersizdir. Bir toplum, yöneticilerinin işine geldiği bir felsefe öğretisine dayanır, onun dışında kalanları geçersiz sayarsa düşünmeden yarar beklememeli, daha doğrusu öngörülen düşünme biçiminin yozlaştırıcı bir içerikle doldurulduğunu görmeye çalışılmalıdır. Felsefeyi, kendi düşüncelerini toplumun değişmez kurallarını besleme aracı sayarak, belli bir doğrultuda yürüyen öğreti diye görenlerin kıs bir sürede çevrelerini verimsiz kıldıkları, baskıya dayalı bir düzen oluşturdukları az görülmüş bir olay değildir. Böylesi yönetimlerde, böyle bir düşünme geleneğini sürdüren toplumlarda felsefe öğretileri birbirini yargılayamaz, biricik yargıç uygulama alanına konulan öğretidir; bu öğretinin verdiği yargıları yeniden gözden geçirecek bir yargıtay yoktur. Bu tür toplumlarda felsefe yarar sağlamayan, kişileri gelenekleşmiş inançlardan saptıran, bir karışıklık ortamı yaratan çığır diye nitelenir.

Yine ilkçağdan buyana; felsefeye karşı çıkan kurumların başında din gelmektedir. Bu kurumlara sorarsanız felsefe saptırıcıdır, yıkıcıdır, gerçeklerden uzaklaştırıcıdır. Oysa onların "gerçek" dedikleri elle tutulur, gözle görülür olumlu bir nesne değildir, birer boşlukta duran sanılar yığınıdır. Felsefe kişiyi tanrıya ulaştırmaz, öte evrende mutlu bir yaşam sağlamaz. Felsefe tanrıyı kişinin karşısında bir insan sorunu diye açıklamaya çalışır, onun doğuş koşullarını, biçimlenme öğelerini araştırır, hangi kaynaklardan beslendiğini sergilemeye çalışır. Bu durumda felsefe yıkıcıdır, biricik ilkeye bağlanmanın düşünsel sakıncalarını aydınlatıcıdır. Felsefenin yasaklandığı çağlarda düşünsel başarıların gizli bucaklarda beslendiği görülür, sonra gelen çağlar ise o yasaklayanlarla değil de gizlilikler içinde gelişen felsefe öğretileriyle, bilimsel buluşlarla övünür. Uygarlık tarihi, bize, yasakladıkları ile övünen toplumların yasaklardan yana olamadıklarını, yasakçıları iyi sözcüklerle nitelemekten kaçındıklarını göstermektedir. Felsefe alışveriş yerlerinden yemeklik öteberi almayı sağlayamaz, ancak bu öteberi almanın bilinçli bir kişi eylemi olduğunu gösterir, kişiyi bu tür davranışlarıyla bir sorun niteliğinde gündeme getirir.

İmdi, bu açıklamalardan sonra, felsefesiz bir toplumun başarılı olabileceği öne sürülebilir mi? Sürülemez kuşkusuz, felsefenin bulunmadığı yerde başarının en güçlü kaynağı olan düşünme eyleminin varlığı sözkonusu değildir. Düşünmek, ne denli çelimsiz olsa bile, yaratmaya yönelik bir eylemdir, düşünmeyenin üretici nitelik taşıması da gündem dışıdır. Peki, bunca çırpınışlarına karşın, felsefeden beklenen nedir? Bu sorunun yanıtı felsefenin içeriğini kavrayabilecek olgunluk aşamasına çıkmayı başarmadadır. Felsefeyi ekmek almaya gönderemeyiz, ancak yiyeceğimiz ekmeği çalışmadan tanrıdan da beklemenin sonuçsuz kaldığını unutamayız. Felsefe günlük yiyeceği sağlayacak tarladan yoksundur, buna karşın tanrıların da tarlasız ekmek verdikleri görülmemiştir. Demek, yapılacak iş, felsefede nesnel değil düşünsel yarar aramaktır. Düşünsel yarar nesnel yararın giriş kapısıdır. Nerede bu giriş kapısı kapalı tutulursa orada toplumsal gelişmeye yalnızca çıkış kapıları açılmış demektir. Felsefede tartışmadan, eleştirmeden, sorun durumuna getirilmeden benimseme, onaylama yoktur. Öte yandan, felsefe alanında düşünmenin, değişmez, tartışılmaz sonuçlar vereceği, bütün düşünenleri belli bir odakta birleştirerek çözülecek sorun bırakmayacağı da öne sürülemez. Bütün sorunlar son çömüne ulaştırıldığı sanılan yerlerde verimsizliğin karanlıklara itici egemenliği başlar. Felsefenin sürdürdüğü özgür düşünme eylemi uyancıdır, uyutucu değil. Oysa değişmez gelenek niteliği kazanan inançların hepsi uyutucudur, uyandırıcılıktan kaçıcıdır. Felsefeden ne beklenir? sorusunu sorabilmek için felsefenin ne olduğunu bilmek, ne olduğunu anlamaya yönelik düşünsel girişimlere olanak sağlamak gerekir. Felsefe alanına girecek sorunlarının bulunmadığına inanan bir toplumda hangi konuların düşünülmesi gerekliği de bilinemez.

Felsefe, sorunlar ortamında, önce kendini, sonra karşısına çıkarılan sorunları yargılamakla işe başlar. Sorunları yargıdan geçirilmeyen, böyle bir niteliği olmayan toplumlarda yararlı ile yararsızı seçmek de çok güçtür, kimi dönemde olanaksızdır. Bir yöntemin egemen olduğu ortamda başka yöntemlerin yararlılığı, yararsızlığı tartışılamaz. Yararlılık ancak yararsızlıkla yüzyüze getirilince anlaşılabilir, birinin olmadığı yerde ötekinin içeriği açıklanamaz kanısındayız. Bu durum bir çelişki değildir, karşıt iki nesneden hangisinin gerekli-yeterli olduğunu sergileme ölçeğidir. Özellikle düşünsel alanda olaylara değişmezlik içerdiği söylenen bir tutumla yaklaşmanın yanılgılara yol açtığını gösteren çok örnek vardır. Burada değişmezlik içerdiği sanılan tutumdur, yüzeye yansımayan bir önyargıdır. Önyargıların en iyisi bile yanılgıyı yanında gezdirir. Sorunlara önyargılarla yaklaşmak konuyu incelemeden, ne gibi bir sonuca varılacağını önceden bildirmektir. Bu tutum belli, değişmez yönteme bağlanmayı yeğleyenlerin işidir. Felsefede böyle bir tutum, sonucu önceden bildirmek yoktur. Öte yandan sorulara önyargılı bir yöntem uygulama da sakıncalıdır, yöntemin biçimini, incelenecek olayın içeriğini belirler. Olaylara yaklaşmak dıştan bakmakla olmaz, onun akışında gerekli yeri almakla sağlanır.

Bir felsefeden beklenenler vardır. Bunu ancak felsefeyle yakından ilgisi olanlar yapabilir, felsefeye inanmayan, karşı çıkan bir yönetimin felsefeden beklediği de yoktur. Felsefenin önüne çıkarılan engellerin niteliği, türü hangi yöne ilgi duyulduğunu, felsefenin yerine hangi nesnenin konulmak istendiğini gösterir. Felsefenin başlıca özelliği sorundan sorun çıkarmak, düşünmek denen eylemi belli bir odakta durdurmadan sürdürmektir. Sorundan sorun çıkaramayan bir kimsenin belleğinde biriken izlenimler ne denli güçlü etkili olursa olsun işlenmedikçe üretici duruma getirilemez. Felsefenin işleyeceği sorunlara öncelik verilmezse, onların bulunduğu ortama giriş yolu açık tutulmazsa neyin bekleneceği, felsefeden hangi yöntemle yararlanılacağı da bilinemez. Hangi toplum olursa olsun, hepsinde, felsefenin ilgi alanına giren, felsefeden açıklama bekleyen sorunlar vardır. Bu sorunları gündeme getirmek, açıklanması gereken birer düşünce ürünü diye sergilemek felsefenin işidir, yoksa felsefenin hangi sorunlarla uğraşacağını başkaları saptayıp birer buyruk gibi öne süremez, felsefe işini bilir, ona kendi ışığı yeter. Çoğumuz, içeriğini açıkça bilemediğimiz kavramlar kullanınız, sözgelişi "bilimsel felsefe" deriz. Bu bir alışkanlık olsa gerek. Bilimsel felsefe deyince felsefenin bilimden uzak, onunla bağdaşmayan bir uğraş türü olduğu anımsanabilir. Oysa bilimin de, felsefenin de görevi araştırmak, bir varlık sorununu açıklamak, konuyu kavramaktır. Bu inceleme-araştırma yöntemlerinin değişikliği birinin daha bilimsel, ötekinin bilim dışı olduğu anlamına gelmez. Sözgelişi bir toplum olayını konu edinen bilimin çalışmasıyla bir gök-varlığının yörüngesi üzerinde devinimi gözlemleyen düşünürün uğraşması için "daha bilimsel" nitelemesi geçerli değildir. Sorunlara yaklaşma yöntemi, kullanılan ölçüler, kavramlar birini ötekinden "daha gerçek" yapmaya yetmez. Bilimler arasında yöntem ayrılığı vardır, işlenen konuların bile biri ötekinden "daha bilimsel" değildir. Oysa bilim sözcüğünden çok değişik anlam çıkaranlar vardır. Koyu dinci bir kimsenin gözünde en gerçek bilim inançlarla bağlantılıdır. Kimi ortaçağ düşünürlerinin tanrı bilimi bilimlerin önderi saydıklarını biliyoruz. Bu tür konulara felsefenin uzaktan baktığı, bakması gerektiği söylenemez, felsefe bunları insanla ilgileri yönünden görür. Felsefe fizik, kimya, gökbilim değildir, onlar da felsefe değildir kuşkusuz. Ancak bu deney bilimlerinin felsefeyi ilgilendiren, felsefenin açıklamalarını gerekseyen sorunları yoktur denemez. Bilimsel felsefe sözcüklerini kullananların çoğu felsefeyi bilimin dışına atmak isteyen, onun bilim olmadığım sanan kimselerdir, bunların başında Viyana Okulu'nu oluşturanlar gelmektedir. Sözgelişi H. Reichenbach'ın dilimize "Bilimsel Felsefenin Doğuşu" adıyla çevrilen yapıtında felsefenin bilimin son sözünü söylediği yerde başlayacağı ileri sürülür, felsefenin bilimselliği böyle sağlanır. H. Reichenbach ilkçağdan buyana süregelen, özellikle Platon'dan kaynaklanan öğretilere karşıdır. O. felsefeyi yadsımamakla birlikte bu tür felsefenin tükendiği kanısındadır. Bu özel bir görüştür, bütün felsefecileri bağlamaz, ancak "bilimsel" sözcüğünden ne anlaşıldığını gösterir.

Salt bilimcilerin felsefeden bekledikleri görev bilimin sustuğu yerde başlar dedik, bundan felsefenin tükendiği, söyleyecek sözü kalmadığı anlamı çıkmaz. Platon felsefesinin çağını bitirdiği görüşü yeni değildir, özellikle XIX. yüzyıl sonlarına doğru, daha çok, Kari Marks'ın görüşlerinin tutunduğu çevrelerde böyle bir kanı yaygındı. Dahası bütün felsefe çığırlarını geçersiz sayanların, üretim-tüketim ilişkileri dışında bir felsefenin geçerli olamayacağını savunanların sayısı az değildi. Oysa bu yeni sav da pek etkili olmadı, Avrupa'da birçok yeni öğretinin gelişmesini engelleyemedi. Özellikle Birinci Büyük Savaş sonrasında özdekçi felsefe anlayışına karşıt dizgeler doğdu, kimi çevrelerde felsefe deney bilimleri gibi kesin bir alan niteliğinde görüldü. Bütün bunlar felsefenin üstlendiği düşünsel görevi sürdürmeden başka çıkar yol olmadığını kanıtladı diyebiliriz. Bu aykırı düşünceler bilimsel gelişmelerin hızlanması sonucu bütün sorunların çözüme ulaşabileceği sanısından kaynaklanmıştır. K. Jaspers'in dediği gibi "nerede düşünen insan varsa orada felsefe vardır."

Felsefenin hangi öğretisi olursa olsun kendini yenileme, çağın sorunlarına yönelme gereğindedir. Kimilerinin sandıkları gibi felsefenin görevi eski öğretileri yinelemek değildir, bu felsefe tarihinin işidir. İnsan yaşadığı çağın akışına uymadan edemez, edeceğini sanan başını arkaya çevirerek öne doğru yürümeye çalışandır. Bir toplumun yalnızca deney bilimlerine dayanarak düşünsel ilerleme yapabileceğini sananlar yanılıyorlar. Kişi yalnız deney bilimlerinin verileriyle düşünsel doyuma ulaşamaz, bilimin durduğu yerde de kişinin açıklanmasını beklediği sorunlar vardır. Özellikle bilimsel anlayışa bağlanan aydınlarda bilimi aşan sorunların çoğaldığı, başka bir bilimin gereksendiği, beklendiği görülür. İnsan öğrenmeye doymayan, öğrendikçe acıkan bir varlıktır. Onun bu doymayışı, sürekli açlık sezişi birbirini izleyen sorunların yarattığı bir ilgiden dolayıdır. Bu ilgi istenen yerde durmaz, eylemin dışında kalmaz. Önemli olan kişinin felsefeden önce düşünme gereğini duyması, kendini birtakım sorunlarla karşı karşıya bulmasıdır. Sorunlarla yüzyüze gelen kişinin düşünmeden kaçınacağını sanmak yanıltıcıdır. Yediği ekmek, içtiği su bile kişiyi düşündürür, neden yemek aradığı, su içmek istediği bir sorun olarak karşısına dikiliverir. Çözülmüş sorunlarla yaşamaya alıştırılmış bir kimsenin yaşamdan ne anladığı sorulsa verecek yanıtı yoktur. Soru sormayı bilmeyenin yanıta gereksinim duyması olacak iş değildir. Daha doğrusu soru sorulmayan yerde bilimsel düşünce doğamaz, aktarma öğretilerle sürdürülemez.

Felsefe, bilim dışında bir öğretiler bütünü sayılsa bile, bilime dayalı düşünmenin yönlenmesini sağlar, özellikle tutarsız açıklamalardan kaçınma yollarını gösterir. Sözgelişi çözümü olanaksız görülen bir sorunun birtakım saçmalıklarla açıklanamayacağını vurgular. Hani kimilerince öne sürülen "bizim felsefemiz budur" türünden yüzeysel savların birer kandırmacadan öte anlam taşımadığını gündeme getirir. Bu tür savlar felsefeden yoksun olanların sıkışınca felsefe kavramının arkasına sığınmalarını yansıtır. Bu olay yüzeyseldir, ancak, kimilerin hangi düşünsel aşamada bulunduklarını gösterme bakımından ilginçtir. Burada yöntemle felsefe sözcüklerinin birbirine karıştırıldığı anlaşılıyor. Oysa felsefenin açıklığa kavuştuğu toplumlarda böylesi boşlukta savların kandırıcı gücü yoktur. Felsefe kendi uğraş alanında sorunlarına yönelmiş demektir.

İmdi bilimle bağlaşımlı olan, kendi sorun alanında bilimsel bir yöntemi bulunan, bu özelliği dolayısıyla bilimden ayrı düşünülemeyen, daha açığı bir bilim olan felsefeden güncel yaşama yararlı bir verimlilik beklenmez mi? sorusuna bir daha dönelim. Bu soruya verilecek yanıt olumludur, ancak yararın açık bir tanımını yapmak gereklidir. Yarardan anlaşılan güncel alışverişlerde sözkonusu edilen kazançsa felsefenin bununla ilgisi yoktur kuşkusuz, bu da felsefenin yararınadır. Yok, yarar sözcüğünden düşünme yetilerinin gelişmesi, düşünsel alanda üretkenlik, bilimsel aydınlanma anlamlan çıkarılıyorsa yaratı ürünleri arasında en çok yarar sağlayan felsefedir diyebiliriz. Bunun açık kanıtı felsefenin yükselmediği toplumlarda büyük başarıların sağlanamadığıdır. Hangi toplumda büyük bilgeler varsa, yine o toplumda büyük bilginler, aydınlar, düşünürler yetişmiştir. Felsefeden uzak kalmayı yeğleyen toplumların uygarlıktan ıraklaştığını söylemenin yeri yoktur çağımızda.

Öte yandan felsefeyi bir kavram uğraşı diye anlamak da doğru değildir. Felsefenin kavramlarla uğraştığı, kavramların dışına çıkmak istemediği çağlar çok geride kalmıştır. Çağımızda felsefenin güncel yaşam sorunlarıyla uğraşma gereği vardır, felsefe yaşamın içindedir, bir gözlemci gibi karşısında değildir. Yaşamın içinde bulunan felsefeyi görebilmek için yaşama sorunla yaklaşmak, bir sorunu olmak gerekir. Yaşamı doğumdan ölüme değin süregiden düz bir akış diye anlayanın sorun bilincine varması olanaksızdır. Sorun bilinci yaşamı bir düşünme odağı yapmakla bağlaşımlıdır. Yaşamı bir sorunlar bütünü diye göremeyenin çevresine bilinçle baktığı da söylenemez. Öylesi kişiler bakıp da görmeyenlerdir. Oysa bilinçli yaşamak görerek bakmak-bakarak görmek anlamındadır. Bu son ikisi yaşamın bir bilinç akışı olduğunu gösterir. Kişi bilinç akışının içinde bulunduğu sürece kendindedir, bu akışın dışında dolaştığınca kendinin uzağındadır. Felsefe anlayışı kişiyi bu bilinç akışının içine çeker, kişiye kendi kendinin ne olduğunu, bu akış içindeki yerini aramayı öğretir. İşte felsefenin önemli yararlarından biri de budur. Kişi bilimsel bir soruna yöneldiğinde bütün ilgisini orada odaklaştırır (bu konuda doğada ise, kişinin nesnel varlığı dışında bulunuyorsa). Oysa kişi kendi varlığının sınırları içine çekilip kendini bir sorun durumuna getirirse kendi içindedir, düşünme gücü doğal nesnelerde olduğu gibi dışa değil içedönüktür. Bir düşünürde içe dönükle dışadönük düşünce eylemleri arasında uyum varsa bilincin akışı açık, uyum yoksa bulanıktır.

Felsefede bulanık düşünmek, kavramların arkasına sığınarak sorunları çarpıtmak, böylece söz oyunculuğuna dalmak yoktur. En güç, en karmaşık sorunlarda bile söylenecek sözlerin, verilecek yargıların açık olması gerekir. Bir konu sorun durumuna getirilirken bütün bulanıklıklardan arındırılır, çevresini saran çalıdan, dikenden kurtarılır, salt biçimiyle gündeme getirilir. Bu işlem konunun bağımsız, yalnız kendi kendisiyle varolduğu biçimde görülür. İşlenen konu değişik yönleriyle, olası durumlarıyla açıklanırken bütün karşıt nitelikler göz önünde tutulur, başkalarının eleştirilerine olanak sağlayacak eksikliklerden kurtarılır elden geldiğince. Bu sorun, kuşkusuz, yoktan varedilmemiştir, önceden vardır. Felsefe böyle bir sorunu düşünmenin odağı durumuna getirirken yoktan varetmeyi tasarlamaz, onun başarısı sorunlardan sorun çıkarmasında, gerektiğinde başkalarının görmediklerini görerek bir araştırma konusu yapmasındadır. Bu araştırmaya bütün insan eylemleri, doğa, doğa olayları girebilir. Bu açıklayıcı, eleştirici açıklamalara karşın felsefede son sözü söyledim savının yeri yoktur. En açık bir sorun başka düşünürlerce başka açılardan görülebilir, yeni bir araştırmanın konusu yapılabilir.

Felsefe, konulan sorun durumuna getirirken sözcüklere yeni anlam içeriği kazandırır, böylece sözcükler birer kavrama dönüşür, felsefe de bu kavramlarla düşünür. Sözgelişi "görmek" eyleminden türetilen "görüş" sözlükte eylemin ada dönüştürülmüş biçimidir (eylemden türetilmiş bir addır). Felsefe "görüş"ü kavrama dönüştürürken anlam içeriğini genişletir, ona yeni öğeler kazandırır, böylece "görüş" görme biçimi olurken bir kuram niteliği kazanır. Artık felsefede "görüş" bir soruna, bir varlık alanına getirilen açıklama, bakış türü, anlama bütünlüğü oluverir, dahası öğreti yapısı kazanır. Bilgenin geliştirdiği kurama, getirdiği yeni anlayış biçimine "görüş" denir. Kişi bu "görüş"ten edindiği bilgi niteliğine göre anlam çıkarır. Bilgeleri, öğretileri birbirinden ayıran, onlara değişik özellikler kazandıran hep bu görüş biçimleridir. Uygarlık tarihinde, görüş birliklerinden, bağımsız felsefe çığırları oluşur, bunlara "okul"da denir. Burada bütün bilgeler özdeş sözcükleri söylüyorlar sanılmamalı. Çığırı oluşturan özdeş açıklamalar, sözcükler, yorumlar değil sorunları düşünmede benimsenen taban kurallardır. Bu taban kurallar varlığın üzerine oturtulduğu öncül ilkelerdir. Sözgelişi Platon'un "aidea"sı bir kuramdır, bir taban kuraldır, onun çevresinde oluşan kuramlar hep bu tabanda duran ilkeden yola çıkarlar, değişik açıklamalar, yorumlar üretirler. Başka bir öğretinin taban kuralı "özdek/materia" oluverir, bu nesne "aidea”nın karşıtıdır, ayrı bir çığırın üzerine kurulduğu yapıtaşıdır. Bu yapıtaşının yerleştiriliş, açıklanış, yontuluş biçimi bilgelerin görüşlerine göre değişir, daha doğrusu görüşler bu yapıtaşından doğar. Bir çığıra, bir öğretiye bağlı bilgelerin hepsi bu yapıtaşı üzerinde durarak çevreye bakarlar, işte görüş birliği, öğreti arkadaşları buradan başlar. Yapıtaşlarının üzerine kurulan yapılara öğreti, çığır, akım, okul bg. adlar veriyoruz. Felsefeyi geliştiren, alanını genişleten, onu üretici kılan bu yapıtaşlarının sayısıyla, onlara bağlı kuramlarla orantılıdır.

Bir toplumda yapıtaşlarının çokluğuna bakılarak uygarlık alanında çıkılan aşamayı saptama olanağı vardır. Hangi toplumda düşünmenin ürünlerine taban oluşturan yapıtaşları çoksa, sağlamsa orada düşünsel ilerleme, gelişme, üreticilik sağlıklı bir yoldadır. Düşünmenin odağını oluşturan bu yapıtaşlarının belli sayıda dondurulduğu toplumlarda baskı yöntemleri uygulanıyor demektir. Bu olumsuz gelişmeleri ilk gören, sakıncalarını sergileyen de felsefedir. Yeryüzünde baskı yönteminden en çok etkilenen, tedirgin olan felsefedir. Bu da özgürlüğü felsefeden çok gerekseyen bir odağın bulunmamasından dolayıdır. Kuşkusuz resim, yontu, şiir, öykü, roman, müzik, bilim, oyun bg. değişik içerikli yaratı ürünlerinin tabanını düşünme özgürlüğü oluşturur, ancak bu özgürlüğün bir sorun olarak bilincine varan, insan için onun bir varlık koşulu olduğunu vurgulayan felsefedir. Ozan kavramların arkasına sığınarak söyleyeceğini söyler, ressam ışık-gölge oyunlarından yararlanarak yapacağını yapar, oysa felsefe bunlardan birini bile uygulayamaz, kavramların gölgeliklerinde dolaşamaz, hep açıklık, hep güneş ister.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült