Felsefenin Serüveni

Sadık Usta


Felsefe nedir? Felsefe, ne zaman ortaya çıkmış, hangi tarihsel süreçlerin ve koşulların ürünü olmuştu? Materyalizm ve idealizm denen felsefi akımların hangisi daha önce ortaya çıkmıştı? Yoksa bunlar ikiz kardeş gibi birlikte mi ortaya çıktılar? Birinin varlığı öbürünün de varlık temeli midir? Tarihten günümüze kadar gelen ve değişmeyen felsefi bir çizgi var mıdır, yoksa her felsefi akım ve çizgi, belli bazı süreçlerden geçerek, karşıtıyla çatışarak ve arınarak mı meydana gelmiştir?

Sınıflı toplumların henüz ufukta görünmediği ilk çağlarda felsefeden bahsetmek kesinlikle mümkün değildir; fakat temelinde büyünün bulunduğu felsefi düşünce, bilimin, sanatın, siyasetin ve dolayısıyla toplumsal örgütlenmenin de ilk tohumlarının atıldığı ama henüz demir madeninin işlenmediği, yani kahramanlık çağının ortaya çıkmadığı, ancak toplumsal üretimin yapılabildiği o ilk çağlarda filizlenmişti. İnsanoğlu, başlarda ne canlı varlıkların ve dolayısıyla kendi bedeninin yapısına ve işlevine dair herhangi bir düşünceye sahipti ne de doğa olaylarının nasıl ve neden meydana geldiğinin sırrına erebilmişti.

İlkel insan, dünyasıyla, yani içinde yaşadığı çevreyle hem maddi hem de düşünsel açıdan özdeşti. Dünyaya dair düş gücü zayıftı ve sadece kendisini çevreleyen doğasıyla sınırlıydı. Nasıl ki o, içinde yaşadığı çevresinde belli bir düzene uygun olarak varlık gösteriyordu, o halde dünya ve evren de aynı şekilde bu düzenin kopmaz bir parçası olmalıydı. O nasıl ki koşuyor, avlanıyor, nefes alıyor ve yaşıyorsa, aynı şekilde çevresi deistler canlı ister cansız olsun yaşıyor ve nefes alıyor olmalıydı. Doğayla bütünlük içinde yaşayan bu ilk insan, doğa karşısındaki çaresizliğinin verdiği bir hırsla, çevresine, ilk düş gücünün bir ifadesi olan büyü yoluyla etkide bulunabileceğini, avını ve doğasını kendi arzusuna uygun olarak yönlendirebileceğini varsayıyordu.

Ona göre, her nesnenin üzerinde etkide bulunabileceği bir ruhu olmalıydı. Çünkü o, bu aşamada henüz beden ile ruhu bir bütünün kopmaz parçaları olarak algılıyordu.

Aslında öykü, insanoğlunun tıpkı yırtıcı hayvanlar gibi avlandığı erken bir zamanda, yani günümüzden 500 bin yıl önce başlamıştı. Bu dönem aynı zamanda insanın vahşet dönemiydi. Çok uzun bir aradan sonra, aradan yüz binlerce yıl geçtikten sonra insanoğlu önce alet geliştirmiş ve ardından da kısmen yerleşik düzene geçerek toplayıcılığa başlamıştı. Barbarlık dönemi olarak adlandırılan bu sürecin kökleri ise 10 bin yıl öncesine kadar gider.

Ruh kavramının doğuşu

Bu dönemde insanoğlu sürüden topluluğa sıçramış, avlanma konusunda gelişmiş, korunma ve barınma alanında ustalaşarak doğayı ve dolayısıyla maddeyi daha fazla anlayabileceği olanaklara kavuşmuştu. Böylece düşüncede birleşik olduğu düşünülen ruh ve beden de birbirinden ayrışmaya başlamıştı. Düşünce hala ilkeldi; ancak ruh ve beden arasında ve dolayısıyla madde ile ruh arasında bir çatışmanın olduğu varsayılmaya başlanmıştı. Bu varsayıma göre, ruh maddenin içinde yer almakla birlikte ondan bağımsızdı. Ruh bedenin ölümüyle onu terk edebilir ve hatta yeniden başka bir bedende boy verebilirdi. O görülemeyen, hissedilemeyen bir tözden ibaret olmalıydı. İnsan düşüncesi henüz düalizmden de uzaktı; ancak bu arada felsefi açıdan idealizmin ve materyalizmin temel taşları da döşenmekteydi.

Belli bir gelişmişlik aşamasında insanoğlu duyularının, rüyalarının, düşünce ve tasavvurlarının kendi bedeninin dışında, yani bedeninden özerk ama ona hükmeden; onun ölümüyle ve çürümesiyle kaybolmayan, ama onu terk eden ilahi bir tözden kaynaklandığı düşüncesine itibar etmeye başlamıştı. Temelini bu inancın oluşturduğu anlayışa göre fikir, akıl, rüya, bilgi ve tasarım yetisi, maddeden (bedenden) bağımsızdı; hem onun üstündeydi hem de ona hükmetmekteydi.

Gördüğümüz, duyumsadığımız ve etkisini fark ettiğimiz her maddi varlığın bir nesnelliği vardı; ancak insanoğlu gizemine akıl erdiremediği, gücü ve etkisine hayran kaldığı nesneler karşısında secdeye varıyordu. Denetim altına alamadığı büyük güçler yakar, yıkar ve yok edebilirdi. Bu güçler ondan katbekat büyüktü, alt edilemezdi; ancak öfkesi, ona tapınarak yatıştırılabilirdi.

Kendine yabancılaşmanın doruğu olan bu düşünce, tanrı fikrinin de temeliydi. İlkel insan ateş, güneş, ay ve rüzgarı ancak ilahlaştırarak kavrayabiliyordu. Dolayısıyla ilkel insanın zihinsel dünyasını belirleyen bu dönem, aynı zamanda mitolojik çağın da başlangıcını oluşturuyordu. Bu düşünce sanıldığı gibi zihinsel zaafın değil, aksine düşüncede önemli bir sıçramanın, devrimci bir gelişmenin ifadesiydi. Çünkü her ne kadar insanoğlu, sırrına varamadığı fenomenlere ilahi bir ruh atfetmiş olsa bile bu, insan düşüncesinde olağanüstü bir sıçramaydı; çünkü bu, insanı insan yapan soyutlama yeteneğinin ilk temel belirtisiydi. İnsanoğlu, bu yolla hem doğaya yabancılaşıyordu hem de bu arada ondan koparak kendi varlığının bilincine varıyordu.

Soyutlamada bir üst aşama

Maddi üretiminin ilerleyen sürecinde insanoğlu, çevresinde ve içinde yaşadığı doğada olup bitenleri günbegün, anbean izledikçe, olayların ve fenomenlerin birbirini neredeyse tıpatıp takip ettiğini gördükçe, bazı olguların hep aynı ritimde tekrar ettiğini keşfedip, en önemlisi de bizzat kendi pratiğiyle çevresini, doğayı ve dolayısıyla kendi beden ve zihnini işleyip dönüştürdükçe tüm bunların tesadüflere bağlı olmayan, kökeninde belli bir nedensellik bulunan bir olgudan (töz, hareket vs.) kaynaklandığını anlamaya başlamıştı.

Kısacası insanoğlu, çevresinde olup bitenler hakkındaki bilgilerini çoğalttıkça, bazı fenomen ve nesnelerin ortak benzerliklere sahip olduğunu ve bu özellikleriyle de belli nesne ve fenomenler kümesine dahil olduklarını kavramaya başlamıştı. İnsanoğlu, birbirini takip veya tekrar eden olayların tikel değil, fakat aynı özelliklere sahip zincirleme olaylar olduğunu kısa bir zaman içinde anlamıştı; ayrıca bunların ortak benzerliklerle kümeler oluşturduğunu ve bu nedenle de aynı kavramla ifade edilebileceklerini de kavramıştı. Artık maymun, aslan, tavuk, köpeğin yanı sıra “hayvanlar” vardı. Artık ardıç, çam, kavağın yanı sıra “ağaçlar” vardı. Böylece soyutlamanın ilk sınavından geçilmişti.

Düşüncede somuttan soyuta, algıdan mantığa sıçrayış, kendiliğinden olan, yani aklın veya zihnin zorlanmasıyla (hatırlama, vahiy veya zikir yoluyla) gerçekleşen bir şey değildi; bu bizzat insanoğlunun günlük yaşamıyla, yaşam pratiğiyle, deneyim ve becerisiyle kazandığı bir özellikti. Duyudan düşünceye, algısal olandan mantıksal olana, tikelden kümeli olana, kısacası algısal bilgiden mantıksal bilgiye ulaşan insanoğlu, edindiği yeni ve nitelikli bilgilerle dünyasını daha derinden kavramaya başlamıştı. Bu bilgi ona, basit olandan karmaşık olana, yüzeysel olandan gözle görülmeyen, derindeki fenomenlere doğru ilerlemesini ve böylece doğa üzerinde daha fazla etkide bulunmasını sağlıyordu. Bizzat insan emeğinin, üretim pratiğinin ve yaşam mücadelesinin bir eseri olan bu gelişme birdenbire değil, evrimsel bir süreç içinde, anbean olmaktaydı ki, insanoğlu bu sayede hayvanlar aleminden uzaklaşarak “insanlaşıyordu”.

Düşüncenin yarılması: öte dünya

İnsanlaşan, yani sözüm ona gizemli olayların ve doğa olaylarının sırrına eren insanoğlu, doğa karşısındaki çaresizliğini aşarak olaylara mantıksal yaklaşmaya başlamıştı. Bu gelişme, insan zihninin bir ürünü olmakla birlikte ondan kaynaklanmıyordu; fakat bizzat maddi hayatın bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Sahip olduğumuz bilginin niceliği ve niteliği, insan emeğiyle ve insanın toplumsal pratiğiyle, yani üretim faaliyetinin derinliği ve gelişmişliğiyle belirleniyordu. Gün geçtikçe doğanın sır örtüsünü aralayan ve gizemli olayların hikmetine eren insanoğlu, çözemediklerine ise tanrısallık atfetmeye devam etmekteydi. Böylece insanoğlu bu dünyaya ait olanlar ile öbür dünyaya ait olanlar arasında bir fark yaratarak, sadece kendi bilincinde bir yarılmaya neden olmuyor, aynı zamanda toplumsalın ideolojisini de yaratıyordu.

Toplumsallaşmak demek, kurala, norma, düzene, disipline, ahlaka ve dolayısıyla iyiliğe, erdeme, kardeşliğe sahip ve ait olmaktı; ve tabii ki, bu ilke ve kuralların yarattığı korkuya alışmak ve katlanmak demekti. Bu hem büyük bir gelişmeydi, çünkü topluluklar ve toplumlar bu temelde yerleşik hale gelmekteydi, hem de zihinsel bir yabancılaşma ve toplumsal farklılaşma demekti; ama bu aynı zamanda ruhsal dünyada derin izler bırakan zihinsel bir travmaydı da.

İnsanoğlu zihindeki yarılma sayesinde, sadece somut verili toplumsal yaşamını düzenlemiyor, aynı zamanda onu zihinsel fantezilerle katlanılır hale de getiriyordu. Sanıldığı gibi “öbür dünya” kavramı, hokkabaz büyücülerin keşfettikleri salt bir “yalan dünya” değildi; insanoğlunun kendi hayatını düzenlemek ve onu katlanılır hale getirmek için keşfettiği ruhsal bir teselliydi de. Bir bakıma insanoğlu, toplumsallaşarak birey olmaktan vazgeçerken, yeniden üretimini de güvence altına alıyordu. “Gök katmanlar” ve “öbür dünya” gibi kavramlar, insanoğlunun hala doğaya bağımlılığının, yani doğadan kopamamasının ve dolayısıyla “tam insan” olamamasının bir ifadesiydi. İlahi imgeler, onun doğa karşısındaki çaresizliğinin dışavurumundan başka bir şey değildi. İşte idealizmin, gizemciliğin, bilinmezciliğin ve dinsel inancın tarihsel kökeni de bu imgelerde şekilleniyordu.

Düşüncenin pratikle ilişkisi

Tarihsel veriler, felsefi düşüncenin insanoğlunun belli bir gelişme evresinde ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. İlahi olan ile nesnel olan, tanrısal olan ile doğal olan çatışmaya başladıkça, sorgulamalar da alıp başını gitmişti. İnsanoğlunun zihnindeki düşünsel çatışma, tarihsel gelişmesinin başından itibaren mevcuttu; çünkü bu sayede “hayvanlar aleminden” uzaklaşmıştı.

Düşünce, maddi dünyanın zihindeki izdüşümüydü. Maddi dünya, mutlak ve durağan değil, göreceli ve hareketliydi. Dolayısıyla bilgi ve düşünce, ancak maddi dünyanın bağrında cereyan eden çatışmayla birlikte ortaya çıkabilirdi; ya da düşünce, maddi dünyada ve dolayısıyla zihinde çatışma olduğu için ortaya çıkmaktaydı.

Maddi dünyaya ait olan nesnel bilgi, insan zihninden, daha doğrusu insan pratiğinden bağımsız olamazdı. Maddi pratiği çeşitlenen, derinleşen ve hayatın birçok alanına birden etkide bulunan insanoğlu, olaylar ve gelişmeler arasındaki ilişkiyi anlamaya ve bunların birbiri üzerindeki etkisini kavramaya başlamıştı.

Avlanmak için bir odun parçası kullanan, odun parçasını sivrilterek avına saplayan insanoğlu, evrimsel süreçte büyük bir gelişme kaydediyordu; ancak birbirini bütünleyen iki farklı aleti üretmek ya da tuzaklar kurmak bir başka gelişmişlik düzeyine ulaşmış olmayı gerektirmekteydi. Örneğin bir taş parçasını yontarak sivrilten, onu sırığın ucuna takarak bir bağla birleştiren insanoğlu, hemen yanı başında bulunmayan ve “tanrıların ona sunmadığı”, bizzat kendisinin eseri olan yeni bir aleti, yani mızrağı üretmekteydi; ya da aynı şekilde bir dal parçasını sivrilterek ok yapan, ardından bir başka dal parçasını bükerek bir bağla geren ve sonra her iki aleti birleştirerek mükemmel bir av aleti üreten insanoğlu, zihinsel gelişimiyle bir anda bir başka çağa atlayıvermişti. Bu zihinsel sıçramanın bir diğer göstergesi ise insanoğlunun strateji geliştirerek tuzaklar kurmasıdır. Gerçi avlanırken her canlı konumuna uygun stratejiler geliştirir; ancak insanoğlu strateji geliştirmeyi tuzaklarla da birleştirerek, yeteneğini bir başka boyutta ortaya koymuştur. Yeteneklerini geliştirirken o, sadece aleti üretmekle veya tuzağı hazırlamakla kalmamış, aynı zamanda bütün bu süreçte hem çevresini (doğal ortamı, nesneleri, iklim şartlarını, hayvanlar dünyasını) hem de kendisini keşfetmiştir. O, ilk yonttuğu ağaç hakkında bilgi sahibi olmuştur. Okun boyu, eni ve sivriliği hakkında, yay için kullandığı ağacın niteliği ve germek için kullandığı bağcığın özellikleri hakkında yeni bilgilere sahibi olmuştur. Bu arada aleti kullanmak için gerilim gücünün etkisini, nişan almasını, hava ve rüzgarın etkisini de hesaba katarak basit balistik hesaplamalar yapmasını öğrenmişti. Tuzaklar kurarken de avın hareket sahasını incelemiş, yer belirlemiş, çevresini değiştirerek tuzağın fark edilmemesini başarmış ve böylece hem doğayı hem de olağanüstü koku alma, görme ve duyma yeteneklerine sahip avını hileyle aldatmıştı.

Doğada birbirinden bağımsız olarak bulunan nesneleri birleştirerek alet yapabilen, avını yakalayabilmek için stratejiler geliştirebilen ve hileler düşünerek geleceğini güvence altına alan bir canlının “insandan” başka bir şey olması mümkün değildi. Yerleşik hale gelmiş, toplumsallaşmış, mantıklı düşünmeyi ve hayatı daha üst düzeyde organize edebilmeyi başarmış birinin kendisini Tanrı yerine koyması olağan değil mi? Ya da Tanrının gücüne sahip olduğunu veya onu temsil ettiğini düşünmesi çok mu yersiz olurdu?

Bilgide hiyerarşi ve mantığın doğuşu

Basit düzeyde de olsa üretim faaliyeti içinde bulunan, avlanarak ve ürün toplayarak geçimini sağlayan insanoğlu, bu yolla sadece içinde bulunduğu çevresini ve dünyasını dönüştürmüyor, aynı zamanda kendisini de dönüştürüyordu. Mızrak yapan insan sadece odun parçasını yontmuyor, aynı zamanda henüz işlenmemiş bir “odun” olan kendisini de yontmaktaydı.

Maddeyi dönüştürerek kavrayan ve ona ait bilgiyi özümseyen insanoğlu, aynı zamanda kendisini de dönüştürerek, kendi varlığının bilincine varıyordu. Bilgiye başka türlü ulaşılamazdı. İnsanoğlunun zihninde patlamalara neden olan nitelikli bilgi, aynı zamanda yüksek bir soyutlamanın ifadesi olan kavramların üretilmesini de sağlıyordu. İnsan zihni böylece, özelden genele doğru genişleyen kavramlar dünyası yaratıyordu.

İnsanoğlu soyutlama yeteneğine kavuşurken, mantıklı ve bilimsel düşünme alanında da ustalaşıyordu. Bir şeyin kafamıza “dank etmesi”, ancak bilgi kümeleri sayesinde olmaktaydı. Ancak bilimsel ve felsefi düşünce henüz çok uzaktaydı; görünen sadece felsefi düşüncenin ilk belirtileriydi. Gerçek anlamda bilimsel veya felsefi düşünce ancak yüksek derecede gelişmiş bir işbölümüyle mümkündü. İnsanoğlu ise henüz sürüden topluluğa adım atmıştı.

Ancak esas gelişme onun yerleşik hale gelmesiyle, yani toprağı işlemesiyle, ihtiyaç duyduğu ürünleri çeşitlendirmesiyle, doğa olaylarının sırrını birbiri peşi sıra çözmesiyle, yüksek derecede bir toplumsal örgütlenme gerçekleştirmesiyle, kısacası yüksek derecede üretim araçları geliştirmesiyle mümkün hale gelmişti. Bu arada aile kurulmuş, işbölümü kesinleşmiş, büyü ve mitoloji de toplumun birleştirici unsuru (bir bakıma ideolojisi) haline gelmişti.

Dil ve düşüncenin diyalektiği

Sınıfların henüz ortaya çıkmadığı ilk dönemlerde, zihinsel yeteneğimizin en önemli ürünlerinden birini dil oluşturuyordu. Dil, hem zihnin bir ürünüydü hem de onu biçimlendiren bir rol oynamıştı. Çünkü, insanoğlu hem çevresini ve doğasını kavramak hem de yakınındaki insanlar ile diyalog kurmak için dile ihtiyaç duymaktaydı. En az iki insanın ortak hareket edebilmesi için dilin yaratılması zorunluydu. Sürüden basit topluluklara, basit topluluklardan da toplumlara doğru yol alan insanoğlu, toplumsal örgütlenmesini ancak dili keşfederek ve kullanarak başarabilirdi. O, maddi dünyayı işledikçe ve dönüştürdükçe, kullandığı aletler kadar dile de ihtiyaç duymaya başlamıştı.

Diyalektik bir süreçtir bu. Tıpkı pazardaki alışveriş kolaylaşsın diye keşfedilen paranın, ilerleyen süreçte pazarı belirleyen bir unsur haline gelmesi gibi... Sanki biz dili işlerimiz kolaylaşsın diye yaratmadık da, o bizi hükmü sürsün diye yaratmıştı. Bugün hayatımızın büyük bir kısmını konuşarak, anlatarak, kavratarak ve yazarak geçirmiyor muyuz?..

Dilin ve dolayısıyla kavramların yaratılması, soyut düşünme yetisinin en yüksek ifadesiydi. Dillerin yapısı incelendiğinde görülmektedir ki, ortak özelliklere sahip nesneleri ve pratikleri ifade eden kavramlar, tek bir kökene sahip kelimelerden türetilmektedirler. Bu da, insanoğlunun kullandığı dili, kendi pratiği ve maddi dünyaya ait bilgisiyle uyumlu bir şekilde geliştirdiğini kanıtlamaktadır. Düşüncenin oluşum ve gelişim süreci incelendiğinde görülmektedir ki pratiğimiz geliştikçe, derinleştikçe ve çeşitlendikçe bilgimiz de gelişmekte, derinleşmekte ve çeşitlenmektedir. Düşünsel etkinliğimiz arttıkça, buna uygun olarak dilimize ait kavramlar da gelişmekte ve çeşitlenmektedir.

Bilgi mi madde mi?

Bazı iddialara bakılırsa insanoğlu düşünmeye başladığında ilk önce ilahi güçlere tapındı, sonra maddi dünyaya ait bilgilere ulaştıkça bu düşüncelerden sıyrıldı. Bu, gerçeğin sadece bir kısmıdır. İnsan zihninin ana maddesi, yani düşüncesinin gıdası bilgidir. Bilgi olmadan düşünce de oluşmaz. Ancak, ne kadar ilkel olursa olsun insanoğlunun maddeden bağımsız soyut bir bilgiye ulaşması ya da o bilgiyi zihninde yaratması, o günkü basit pratiği nedeniyle mümkün değildi. İlkel insanın ilk düşüncesi, olabildiğince somuttu ve doğrudan pratiğe yönelikti. İlahi güçlere tapınabilmek, madde ötesi varlıklar tasavvur edebilmek, soyutlama yeteneğinin ilerleyen aşamalarında mümkün hale gelmişti.

Doğru olansa şudur: İnsanoğlu doğayı dönüştürerek ondan bağımsızlaştıkça bilgisini de çoğaltmıştı; bilgisi çoğalınca düşünsel derinliği artmış, derinlemesine kavradıkça da doğaya daha fazla hükmetmiş ve ona hükmederken de “küçük dünyaları” kendisinin yarattığına inanmıştı. Aklının ermediği doğa olaylarının arkasındaysa, kendisinin dışında ama kendisine benzeyen bir başka güç aramıştı. Böylece insanoğlu, kendi suretinin bir benzeri olan tanrıyı yaratmıştı. Bir sarmal gibidir bu, biri olmadan diğeri de olamamaktadır.

Alet kullanarak eli ve becerisi gelişen, eli ve becerisi geliştikçe de düşünsel yeteneği sıçramalar yapan insanoğlunun bilinci de buna orantılı bir şekilde gelişmeye başlamıştı. Üretim etkinliği gelişme kaydeden, gün geçtikçe doğaya daha fazla hükmeden insanoğlunun ufku da gelişmeye başlamıştı. O, pratik yarardan hareketle karşılıklı yardımlaşmayı ve dayanışmayı da öğrenmişti. Karşılıklı anlatma ve kavratma ihtiyacı, daha soyut kavramların türetilmesini zorunlu kılıyordu. Üretim pratiği temelinde biçimlenen dil, insan hayatının çeşitlenmesiyle dallanıp budaklanmış ve bu da insanoğlunun hayvanlar aleminden kopuşunu kesinleştirmişti. Ardından insanoğlu, iklimine daha rahat uyum sağlayacağı bölgelere taşınmış, yerleşim yerleri inşa etmiş ve orada kökleşerek toplumlar kurmuştu.

Felsefenin şafağı

Olayların ve gelişmelerin nedenselliği üzerine kafa yoran, fenomenler arasındaki ilişkiye doğru yaklaşan düşünce tarzı, sınıfsız toplumlardan önce de yaygın olarak görülmekteydi. Üretim faaliyetinde ilerleme, temelinde büyücülük bulunan tıbbi müdahale, ev ve konut yapımı, üretim aletlerinin geliştirilmesi, ev araç ve gereçlerinin yaygın olarak üretilmesi, silahların yapımı belli bir düzeyde bilimsel ve mantıksal düşünceyi zorunlu kılıyordu. Aksi takdirde kan bağına dayanan toplulukların yaşaması olanaklı olamazdı.

Toplumların kurulma aşamasına; kentlerin kuruluşu, üretimin çeşitliliği, metallerin ve özellikle de demirin bulunarak yaygın olarak kullanılışı, gübreleme ve toprağın daha derinden işlenerek üç parçalı olarak işlenişi,[1] kafa ile kol emeğinin kesin olarak ayrılışı, bir kurum olarak dinin ortaya çıkışı, toplumsal yaşama yön veren ahlaki norm ve ilkelerin sınıflı topluma göre yeniden saptanışı, cinsiyete dayalı imtiyazların yerleşik hale gelişi, aile hukukunu ve mülkiyet ilişkilerini düzenleyen yasaların yazılı hale getirilmesi, toplumsal hiyerarşinin süreklilik kazanarak istikrara erişmesi ve en sonunda da devletin kurulması eşlik etmişti.

Böylece büyü de farklılaşmaya uğramış; din, bilim, felsefe, sanat ve siyaset özerk düşünsel disiplinler olarak ortaya çıkmışlardı.

Asya’nın belli bölgelerinde ve özellikle de Anadolu ve Mezopotamya’da ortaya çıkan gelişmiş topluluklar, dünyanın birliğine ve olayların anlaşılabilir olmasına dair mantıklı açıklamalar geliştirerek, insanlık tarihinde büyük bir devrimci sıçrama gerçekleştirmişlerdi.

Ancak düşünce esas olarak, sonsuz sayıda bilgi toplandıktan, sınıflandırıldıktan, genelleştirildikten ve teorik saptamalar halinde dini ideolojinin karşısına çıkarıldıktan sonra felsefe haline gelmişti. Kentler sadece devlet erkanının, yani yönetici sınıflarının değil, aynı zamanda bilim, sanat ve felsefenin de merkezi olmuştu. Düşünsel ve maddi açıdan hem sınıflardan bağımsız hem de onların bir parçası şeklinde ortaya çıkan aydın tabaka ise, kafa emeğinin yoğunlaşmasını, bilimsel ve felsefi bilgilerin toparlanmasını ve genelleştirilmesini sağlıyordu.

Toplumların sınıflara bölünmesi ve gelişmesiyle birlikte mitolojik düşünce de temelden değişikliğe uğramıştı. Dizginlenemeyen doğa güçlerini temsil eden tanrılar, aynı zamanda toplumsal nitelikler de kazanarak korkutmaya, öldürmeye ve zalimlikler yapmaya devam etmişlerdi. Bir zamanların mızrakla avlanan, çapayla üretim yapan ve elinde kılıçla savaşan kral ve prensleri, Tanrı katına yükseltilerek ilahlaştırılmışlardı. Onlar sadece toplumların ürettikleri artıdeğere zorla el koymuyor, aynı zamanda sömürü düzenlerini dini ideolojiyle açıklayarak, kendilerini dokunulmaz kılıyorlardı. Bu kozmolojiye göre dünyayı Tanrı yaratmıştı; bütün canlılarla birlikte insan denen günahkar mahluğuysa kralların ve ruhban sınıfının denetimine (insafına) teslim etmişti.

Felsefenin ikiz kardeşi: idealizm ve materyalizm

Doğa olaylarının nedenine ilişkin yürütülen zihinsel çabalar, insanoğlunu düşünsel açıdan daha baştan itibaren iki farklı yönelime sevk etmişti. Bu eğilimler henüz istikrar kazanmamışlardı ve bu nedenle de sınıfsal bir zeminden yoksundular.

Sınıfların ortaya çıkış sürecindeyse, henüz devlet olarak örgütlenmemiş, ancak devlet erkine benzer toplumsal ve askeri kurumlara yönelen yönetici (komutan, büyücü, demirci ustası, üretimin nasıl yapılacağını bilen ve öğreten) kesim, geniş halk yığınlarını belli bir düzen ve konumda tutmak için sadece sahip olduğu toplumsal itibarını, askeri gücünü ve mesleki becerisini kullanmakla kalmıyor,[2] aynı zamanda geçmişten bu yana gelen bütün toplumsal gelenekleri, örf ve adetleri ve özellikle de dini ideolojiyi tahakkümün bir aracı haline getiriyordu.[3] Din ise bundan böyle sadece doğaüstü olayları açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda eşitsizliğin bir ifadesi olan toplumsal hiyerarşiyi ve bunun alt yapısını oluşturan baskı düzenini de gerekçelendiriyordu.

İnsanın bir zamanlar kendini, toplumu, çevresini ve dünyayı anlamak için başvurduğu “altıncı hissi”, becerileri ve kullandığı büyü, tarihte ilerici rol oynamıştı. İnsanoğlu bu düşünce sayesinde doğa olaylarını algılamış, sorgulamış, tartışmış, kavramış, ilkeler oluşturmuş ve olgulara ilişkin bilgilerini sistemleştirmişti. Ancak şimdi dünyevi otoritenin basit bir baskı aracı haline getirilen din ve onun ahlaki normları, toplumsal gelişmeyi köstekleyen bir rol oynamaya başlamıştı. Çünkü toplumun düzene sokulmasının, gelişmesinin ve ilerletilmesinin bir aracı olan mitolojik, askeri ve toplumsal örgütlenme, insanı köleleştirmenin bir aracına dönüştürülmüştü. Toplumları geliştiren toplumsal önderler, komutanlar, olayların ve gelişmelerin kavranmasını kolaylaştıran büyücüler ve sanatçılar, artık toplumsal gelişmenin değil, toplumu köleleştirmenin öznesi olmuşlardı. İleri sürdükleri Tanrı kelamı, bundan böyle gelişme ile çeliştiği için, ne toplumları ve tarihi gelişmeyi ne de doğayı ve evreni açıklayabiliyordu.

İnsanoğlu bu süreçte felsefi sistemlere benzeyen, bütünlüklü düşünce sistemleri geliştirmişti; fakat bu sistemler, ancak sınıfların ortaya çıkışından sonra ve uzmanlaşmış bir tabakanın etkinliğiyle felsefe haline gelmişti. Dünyanın ve toplumların izlenmesi, edinilen bilgiler ışığında tahlil edilmesi ve içinde bulunulan sürece dair sistemli düşüncelerin geliştirilmesi ancak toplumsal programların ve manifestoların ilan edilmesiyle mümkündü. Bu da, ancak tarihsel işbölümünün olağanüstü geliştiği, üretilen toplumsal artıdeğere küçük bir kesimin el koyduğu ve bu sayede uzman bir kesimin istihdam edilebildiği bir gelişme evresinde olanaklıydı. İnsanlık başta Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Çin ve Hindistan olmak üzere dünyanın birkaç bölgesinde bu düzeye erişmişti.

Bölünmenin nedeni çok açıktı. Bazıları doğada olup bitenlerin ardında ilahi bir gücün bulunduğunu ileri sürerek bu olayların nedenini esrarlı hale getirirken, diğerleri ise bu olayları yönlendirenin ilahi bir güç olmadığını, her maddenin değişim ve dönüşümünü sağlayan bir iç nedensellikten, hareketten kaynağını aldığını belirtiyorlardı.

Hem evrensel hem de ebedi olan bu çatışmayı Platon, biraz çarpıtılmış olmakla birlikte şu sözlerle ifade etmekteydi: “Hakikat üzerine yürütülen bu savaş, bir bakıma Tanrılar ile Titanların savaşı olarak ortaya çıkmıştı. Bir taraf ilahi ve görünmez olan her şeyi gökten yere indirerek, ancak ellediği her taş ve ağacın, yani duyumsanan ve ellenen şeylerin gerçek olduğunu ve dolayısıyla da gerçek şeylerin sadece cismani olduğunu ileri sürerken,ki bunlar aynı zamanda cismani olmayan şeylerin gerçek olduğunu ileri sürenlerden de öylesine nefret etmektedirler ki, bir yerde karşılaştıklarında onlara hemen sırtlarını dönmektedirler...onların gökteki hasımlarıysa karşıt olan şu görüşleri ileri sürmektedirler: esas olan gerçek varlık, zihinsel olarak kavranandır. Onlar, karşı tarafın iddia ettiği hakikati, akışkan ve hareket içinde olması nedeniyle henüz oluşmamış ve gerçekleşmemiş bir şey olarak ifade ederek onların cismani varlıklarını paramparça etmekteydiler. İşte gördüğümüz gibi bu sorun üzerinde hala şiddetli bir kavga sürmektedir.”[4]

Basit bir şekilde ifade edersek, tarihte maddeden bağımsız ve ona dışarıdan hükmeden ilahi bir gücün (idea) olduğunu iddia edenler idealist olarak adlandırılırken, maddenin dışında ilahi bir gücün olmadığını ve varlığın salt maddeyle sınırlı olduğunu ileri sürenlerse materyalist olarak adlandırılmışlardır.

İdealist felsefenin en önemli özelliği evreni, doğayı ve toplumları ilahi bir gücün yaratımı olarak görmesidir. Buna göre evren ve toplumlar sabit bir düzende bulunurlar. Herkesin bu düzendeki yeri önceden belirlenmiştir. Filozofun görevi, insanlara içinde bulundukları doğa ve toplumdaki yerlerini, haklarını ve görevlerini açıklamak ve kavratmaktır. Bu düzeni sorgulamak ya da buna karşı gelmek beyhude bir çaba olmanın dışında yasaktır, günahtır ve Tanrıya karşı gelmektir. Nitekim felsefe, sapkın görüşün, düzen dışı düşüncenin, araştırmanın, sorgulamanın hizmetine koşulamaz ya da inancı köreltmenin aracı olamazdı.

Materyalizmin ortaya çıkışı

Materyalizm, insan merkezli, insanın yaşamına dönük ve onun doğadaki varlığının hizmetinde olan felsefi bir akım olarak ortaya çıkmıştı. Bu akıma göre ne öbür dünya vardı ne de ahiret. Canlılar doğar, yaşar ve ölürdü. Bütün hayat da bundan ibaretti. Bu dünya önemsenmeliydi ve değiştirilmeliydi. Bu öğretiye göre dünyadan başka bir varlığa sahip olmayan insanoğlu, sadece içinde yaşadığı dünyayı değil, aynı zamanda yaşadığı toplumu da anlamalı ve dönüştürmeliydi. İçinde bulunulan toplumları yaşanılır kılmak ve bu uğurda çaba göstermek, materyalistlerin daha başından itibaren temel uğraşlarının esasını oluşturmaktaydı. İnsanoğlu, iddia edildiği gibi günahkar ve bir sürüngen gibi yerde kıvranmaya mahkûm bir yaratık değil, doğanın en yüksek niteliklerle donattığı, olağanüstü yetenekli bir varlıktı.

Dünyayı bir bütün olarak kavrayan ilk materyalistler, öğretilerini ortaya koyarken kimi naif ve fantastik düşünceler ortaya atmışlardı; ancak onlar, dünyanın ve evrenin açıklanmasına dair bugün hala geçerli olan çok isabetli teoriler de geliştirmişlerdi. Onlar maddenin sonsuzluğuna ve birliğine dair düşünceleriyle bilimsel düşüncenin gelişmesine büyük bir katkıda bulunmuşlardı. Bugün hala doğruluğundan hiçbir şey kaybetmemiş olan çelişki yasasının yanı sıra, hareket ve diyalektik öğretinin esaslarını da sonraki yüzyıllar onlardan öğrenmişti. İlkel olarak Çin’de ve Hindistan’da ortaya konmuş olan bu öğretiler, sonradan Anadolu’nun batı kıyısında, Yunanistan’da ve sonra Roma’da Epikür ve Lukretius’un açıklamaları sayesinde büyük bir gelişme kaydetmişti.

Materyalizmin devrimci rolü

Tarihte öne çıkan büyük materyalistlerin derin bir hümanizme sahip olmaları, toplumları ilerleten bilimsel ve düşünsel pratiklerin içinde olmaları, olayları ve gelişmeleri sorgulamaları bir tesadüf değildi. Materyalist düşünce kentlerde yaşayan, bilim, ticaret ve siyaset teorisiyle uğraşan kesimler arasından çıkmıştı. Bunlar çoğunlukla ticaretle uğraşan, yabancı diyarları dolaşmaktan dolayı fikri ve görgüsü gelişen, doğaya ve bilime meraklı, üretimde yer almaları nedeniyle de yeni üretim araçlarının ve ilişkilerinin gelişmesini önemseyen insanlardı. Nesnel konumları nedeniyle bunlar, tarihte hep kurulu düzenle, devlet ve toplumsal otoritelerle karşı karşıya gelmişlerdi.[5] Onların önemli bir kısmı bu uğurda yaşamlarını kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda ortaya koydukları materyalist görüşleri de, ki bunlar dönemlerinin en doğru, en yeni ve en bilimsel düşünceleriydi, zorla ve iz bırakmadan silinmişti.

Bu şaşırtıcı değildir; çünkü materyalistler tarihin önemli dönemeçlerinde hep bilimsel ve toplumsal gelişmeden yana, ezilenin yanında ve zalimlerin karşısında yer almışlardı. Yükselen sınıfların çıkarlarını savunmak, eskiyen ve geçerliliğini kaybetmiş dogmalara, kurumlara ve yöntemlere karşı çıkmak, doğayı ve toplumları bilimsel gelişmeler ışığında yeniden ve yeniden keşfetmek, eskiyen ve köhnemiş kurallardan, kurumlardan ve alışkanlıklardan kurtulmak, ancak başı dik ve bilim aşkıyla donanmış cesur insanlarla mümkündü. Yükselen, değişimden ve gelişmeden yana olan sınıfların ortaya çıktıkları ilk anlarda materyalist felsefeye yönelmeleri bir tesadüf olamazdı; bu hayatın bir zorunluluğuydu. Materyalist felsefe, tarihte hep yükselmekte ve gelişmekte olan yeni sınıfların ideolojisi olarak ortaya çıkmıştı.

Felsefe tarihine ilişkin eserler incelendiğinde görülecektir ki, materyalist felsefe neredeyse her zaman tarih yazımının da üvey evladı olmuştur. Bu şaşırtıcı değildir; çünkü bu alan, sürekli düzenden yana olanlarca doldurulmuştur. Bunun istisnasını oluşturan birkaç önemli bilim adamı ise, bütünlüklü bir materyalist felsefe tarihi yazamadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir. Örneğin materyalist felsefenin gelişmesinde önemli bir rol oynayan Feuerbach, Herzen ve Plehanov bu konuda çok önemli eserler vermekle birlikte, bütün insanlık tarihini aydınlatacak kapsamlı bir eser yazamamışlardı. Türkiye’de ise buna ilişkin bir eser ne yazık ki henüz yoktur.

Materyalist düşüncenin isyanı

Materyalist felsefe sadece yok sayılmadı; aynı zamanda tarih boyunca sürekli büyük bir iftira ve yalan kampanyasıyla da karşı karşıya kaldı. Şu soru çok anlamlıdır: Neden günümüzde idealist filozofların yazdığı eserler, materyalistlerinkinden çok daha fazladır? Yanıtı çok basittir: Hindistan’da, Çin’de, Mezopotamya’nın ileri uygarlıklarında, antikçağın Yunanistan ve Roma’sında, İslam coğrafyasında ve daha sonra Avrupa’nın Rönesans ve Aydınlanma döneminde yaşamış büyük düşünürlerin ve materyalist filozofların eserleri sadece yok sayılmakla kalmadı, aynı zamanda sürekli yakıldı ve yok edildi de.

Demokrit’in yazdığı eser sayısının en az Platon’unki kadar olduğu söylenmektedir; ancak ondan bize sadece birkaç fragmandan ibaret bölüm kalmıştır.[6] Hatta Platon’un elinden gelse Demokrit’in bütün eserlerini yakacağına dair konuşmalarını, Diogenes Laertius aktarmaktadır.[7] Birçok materyalistin eserlerini ve görüşlerini onların karşıtlarının polemiklerinden biliyoruz ve tabii ki çarpıtılmış olarak. Örneğin Hinduların ünlü materyalisti Lokayata’nın veya İslami topraklarda yaşamış birçok ünlü materyalistin (Dehriyeciler) görüşlerini onların karşıtlarının aktarmalarından biliyoruz. Ya da Aristoteles “Politika” başlıklı eserinde eşitlikçi düşüncelere ilişkin tasarımları eleştirirken, kendisinden önce yaşamış birçok yazardan ve eserlerinden bahsetmektedir; ancak bunların hiçbiri günümüze kadar ulaşamamıştır.

MÖ 3. yüzyılda Çin İmparatorluğu’nun birliği sağlandıktan sonra, özellikle “Savaşan Krallar” (MÖ 750-220) döneminin eserleri, ki bunlar Çin’in en saygın filozoflarının ortaya koydukları derin eserlerdi ve Çin felsefesinin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardı, “artık nasılsa Çin’in birliği sağlanmıştır, bu türden eserlere ihtiyaç yoktur” gerekçesiyle yakılmış ve yok edilmişlerdir.[8]

Antik Yunanistan’da ünlü devlet adamı Perikles’in hasımları, sadece onu zındıklıkla suçlamamışlar, ona esin kaynağı olan materyalist Anaksagoras’ı da Atina’dan kovarak, yersiz yurtsuz kalmasına neden olmuşlardır.[9]

Thales’in öğretisinden nefret eden hakim sınıflar, onun strateji oyunlarıyla vakit geçiren çılgın bir kaçık olduğunu ileri sürüyorlardı. Hatta daha da ileri giderek, onun ahlaksız ve sapkın görüşlere sahip biri olduğunu söylemişlerdi.

Papa Gregor (590604) ise, başa gelir gelmez antikçağın materyalist filozoflarının kaleme aldığı çok değerli eserleri manastırların kütüphanelerinden toplatarak yaktırmıştır.

İslami coğrafyada durum hiç de farklı değildir. 10. yüzyıldan itibaren Sünni İslam’ın Bağdat’ta iktidara gelmesinden sonra 8. ve 9. yüzyıllardaki özgür tartışma ortamı ve okuma sevdası[10] ortadan kalkmıştı. Birçok aydın ya öldürülmüş ya da hapse atılmıştı. Kurtulanlarsa ülke dışına kaçmışlardı. Hallacı Mansur’un idamı, Nesimi’nin derisinin yüzülmesi, Al Maari’nin, Az Razi’nin, İbn Rüşd’ün kovuşturmaya uğraması, İbni Sina’nın görüşlerini açıklamaması için baskı görmesi... Birçok düşün adamının Mazdakçı, Batiniye ya da Karmati yanlısı olduğu gerekçesiyle zındıklıkla damgalanması veya öldürülmesi, bunlara ait eserlerin yok edilmesi, materyalistlerin ya da aykırı düşünenlerin yaşadığı zulmün bir başka örnekleridir. Böylece araştırmacı felsefenin kökü kurutulmuş ve sadece birbirinin kopyası olan ve Kuran’da yazılanları tekrar eden kelama izin verilmiştir. Sonrasıysa malumdur; araştırma yasaklanmış, sorgulama ve özgür düşünce ise kırk köyden kovulmuştur. Böylelikle bilim dumura uğratılmış ve büyük İslam uygarlığının sönmesine yol açılmıştır.

Avrupa’nın Ortaçağı ve Rönesans öncesi dönemi de buna benzer bir tablo sunmaktadır. Batı’nın önde gelen bilim adamlarından Profesör Roger Bacon, İbn Rüşdçü olması nedeniyle, 1278 yılından 1294 yılına kadar zindanda tutulmuştur. Yine aynı şekilde, 200 yıl sonra Rönesans aydınlarına esin kaynağı olan Ockham’lı William Papa tarafından yıllarca Avignon’da göz hapsinde tutulmuş ve düşünsel faaliyetleri yasaklanmıştır. 1328 yılında kaçınca da anında kiliseden aforoz edilmiştir. Meister Eckart da İbn Rüşdçü olması nedeniyle zulme uğramıştır. Hatta onun Avignon’da öldürüldüğü bile iddia edilmektedir. Kilisey’i ve onun dünyaya ilişkin dogmasını eleştiren ünlü hümanistlerden John Wiclif, 1380 yılından sonra Oxford Üniversitesi’nin yanı sıra kilisedeki bütün görevlerinde alınmış, konuşma yasağı konmuş ve sonra da aforoz edilmiştir. Bunlar yetmemiş, 1415 yılında, yani ölümünden 30 yıl sonra kemikleri mezardan çıkarılarak yakılmıştır.

Nitekim Giordano Bruno’nun 1600 yılında Roma’da, insan anatomisine ilişkin önemli araştırmalarıyla çığırlar açan bilim adamı Vesalius’un Cenevre’de ödürülmesi, 1619 yılında Lucilio Vanini’nin bedeninin parçalanması, ama önce dilinin koparılması, Galilei’nin görüşlerinden vazgeçmeye zorlanması, tarihte materyalist eğilimli bilim adamlarının öldürülmesine ve görüşlerinin yok edilmesine dair başka örneklerdir.

Felsefenin toplumsal devrimle ilişkisi

Tarihte çığır açan felsefi açılımların çoğunlukla büyük adamlar, beyinler ve dehalar sayesinde olduğu düşünülür. Bu gerçeğin sadece bir kısmıdır. Asıl gerçekse toplumsal devrimlerin ve özellikle de felsefi devrimlerin, bilimsel, ekonomik ve siyasi gelişmelerin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Büyük düşünürlerse toplumsal devrimleri arkalarına alarak, özellikle de yeni gelişmelere dayanarak geleceğe dair çıkarsamalarda bulunmuşlardır.

Öncüler, toplumsal gelişmenin belli bir aşamasında, o güne kadar uygulana gelen üretim tarzıyla içinde bulundukları üretim ilişkilerinin, yani mülkiyet ilişkilerinin birbirini bütünleyemez olduklarını ve hatta çatıştıklarını görürler. Çünkü yürürlükteki mevcut bilimsel gelişmenin, ekonomik ilişkilerin, siyasi kurum ve araçların toplumun gelişen ihtiyaçlarına yanıt verebilmesi için kaydedilmiş olan yenilikleri içermesi ve böylece kendi içinde devrimci atılımlar yapması gerekir. Ancak düzene hakim olan siyasi ve ekonomik güçler, bu gelişmeden zararlı çıkacakları düşüncesiyle gelişmeyi ellerinde tuttukları araç ve yöntemlerle engellemeye çalışırlar. İşte bu süreçte, geri kalmış ve halkların yaşamlarını artık bir zindan yaşamına çeviren çürümüş düzene karşı homurtular baş göstermeye başlar ve bu homurtular, kendisini çoğunlukla halk isyanları ve siyasi ayaklanmalar şeklinde ortaya koyar. Sonuçta toplumsal gelişmeye ayak uyduramaz hale gelen kurum ve ilişkiler, bilimin, ekonominin, kültür ve siyasetin yol açtığı toplumsal ilişkiler tarafından aşılır; yani bir bakıma köhnemiş kurum ve düzen içi ilişkiler parçalanarak bir kenara atılırlar.

Kitlelerin ve halkların ayaklanmalarından cesaret alan bilim adamları, aydın ve filozoflarsa, kitle ayaklanmalarının açığa çıkardığı toplumsal (bilimsel, ekonomik, siyasi ve kültürel) çelişkiyi felsefi ve siyasi düzlemde açıklarlar. Sadece açıklamakla kalmazlar, aynı zamanda bu ayaklanmaların ortaya çıkacağına dair öngörülerde de bulunur ve hatta kimi zaman bu ayaklanmalara önderlik ederler. Toplumların içinde bulunduğu çelişkileri ortaya koyan felsefi ve siyasi görüşler, kimi zaman birbirinden habersiz olarak açıklanırlar ve bunlar halk ayaklanmalarının etkisiyle kaynaşma olanağı bulup bir potada eriyerek yeni sentezlerin yaratılmasına neden olurlar. Bu durumda devrimci ayaklanmalardan önce ortaya konmuş olan görüş ve düşünceler, bir anda siyasi bir etkinlik kazanarak, toplumların siyasi programı haline gelirler. Böylece yeni teori ve felsefi açılımlar, bir nevi suyun akışının önünü kesen taşların, yıkıntı ve tomrukların ayıklanması gibi, toplumsal gelişmeyi köstekleyen ideolojik ve felsefi dogmaları bir kenara iterek bilimsel gelişmenin, ekonomik ilişkilerin ve zorunlu olan siyasi düzenlemelerin önünü açarlar.

Nasıl ki, insanlık tarihi büyük devrimci altüst oluşlarla ilerliyorsa, aynı şekilde felsefe ve siyaset bilimi de bu gelişmelere birebir eşlik ederek gelişir. Bunun böyle olduğunu, bu eserde felsefi görüşlerine yer verdiğimiz düşün adamlarının hayatları çok açık bir şekilde kanıtlamaktadır. Bu derleme bize bir kez daha göstermektedir ki, insanlık tarihinin düşünsel birikimi, bir şekilde kesintiye uğramadan günümüze kadar gelebilme olanaklarına sahip olmuştur. Burada en dikkat çekici olan şey, felsefede materyalist ve diyalektik bakış açısının derinlere kadar inen kökünün hiçbir zaman kurumamış olmasıdır; bu düşünce akımları, kimi zaman tıpkı bir derenin suyunun çekilmesi gibi daralarak daha da derinlere çekilmiş, kimi zaman da bilimsel ve toplumsal devrimlerin kar sularıyla gürül gürül akan bir çağlayana dönüşmüştür. Bu olgu, bize tarihe engin tarihsel süreçler içinde bakmayı, Ernst Bloch’un ünlü ifadesiyle belirtmek gerekirse “umut ilkesini” elden bırakmamayı ve haklı olmaktan kaynaklanan bir iyimserlikle geleceğe müdahale etmeyi öğretmektedir.

Sanırız, biz de Türkiyeliler olarak yeniden, umut ilkesinin elden bırakılmamasını öğütleyen böylesi bir süreçten geçiyoruz. Ama tarihsel bilincimiz bize, bu derlemeye aldığımız felsefi akımlar eşliğinde, bize bunu fazlasıyla anlatmaktadır; paniğe kapılmamayı, derinden gelen dalgayı görmeyi salık vermektedir.

Dört cilt olarak hazırlanan bu derleme, hem kapsamlı hem de sınırlı bir eserdir. Kapsamlıdır; çünkü felsefe tarihinde materyalist ve diyalektik bakış açısının yanı sıra eşitlikçi düşünceyi dile getiren düşün adamlarının geniş yelpazesi ilk kez bu eserde bir araya getirilmektedir. Sınırlıdır; çünkü bu liste sonuçta materyalist ve diyalektik bakış açısını ifade eden düşün adamlarının sadece önemli bir kısmını temsil etmektedir. Nitekim her çalışma belli sınırlılıkları içererek var olur.

Bu arada okurun yapacağı her türden öneri ve eleştirilere daima minnettar kalacağımızı ve bu önerilerin bizi daha iyisini yapmaya sevk edeceğini belirtmeyi de bir görev biliyoruz.

Esere dair...

Elinizdeki eser, dünyayı dönüştüren düşünürlerin eserlerinden oluşan bir derlemenin ilk cildidir. Esere, tarihin derinliklerinden gelen ve 19. yüzyılın ortalarına, yani modern sınıfların ortaya çıktığı, bilim ve felsefe üzerindeki sır perdesinin aralandığı döneme kadar, felsefe tarihinde ve dolayısıyla insanlık tarihinde iz bırakmış, eserleri ve etkinliğiyle dünyayı dönüştürmüş özgün filozofların başyapıtlarından bölümler alınmıştır. Bu bölümler, esas olarak söz konusu filozofların materyalizme ve diyalektiğe yönelik açılımlarının yanı sıra, eşitlikçi anlayışlarını ortaya koyan görüşlerini içermektedir.

Bu seçki temsili bir özelliğe sahip olmakla birlikte, sınırlılıklar da içermektedir. Bu derlemenin başka filozofların eserleriyle veya çalışmaya alınmış filozofların başka metinleriyle de güçlendirilebileceğinin bilincindeyiz. Ancak her seçki, sonuçta doğası gereği bir sınırlılığı ifade eder. Kendi içinde keyfi bir seçim olmakla birlikte çalışmanın, temsili bir niteliğe de sahip olduğunu düşünüyoruz.

Uygarlık ırmağı, yeryüzünün çeşitli coğrafyalarından geçerken, hem geçtiği diyarları sulamış hem de oralara ait derelerin suyundan beslenerek daha da gürleşmiştir. Elinizdeki eser de, söz konusu bölgelere tek tek uğrayacak ve sayfalarına bu toprakların özgün düşünürlerinin eserlerinden parçalar alarak güçlenecektir.

Çalışmanın başına en eski yazılı metinlerden oldukları saptanan Hint Vedalarını aldık. Hint Vedalarının geçmişinin MÖ 2. binli yıllara kadar uzandığı belirtilmektedir. Onları MÖ 1. binyılda yazıldıkları kanıtlanan Çinli düşünürlere ait eserler takip etmektedir.

Sonra eser, antikçağda Anadolu’nun batısında filizlenen doğa felsefesine uzanacak ve dolayısıyla okuru tarihin ilk atomcularıyla tanıştıracak. Oradan Trakya’ya geçerek okuru felsefeye tarihsel katkısını sunmuş olan Hesiodos’la tanıştıracak ve ardında da Yunanistan anakarasına uzanarak, Atina’da Platon ve Aristoteles felsefesinden parçalar sunacak. Eser okuru, Roma’nın eşsiz materyalisti Lukretius’un eseriyle buluşturacak ve sonra da İslam uygarlığının temsilcisi İbni Sina’dan bir bölüm sunarak, onu Rönesans Avrupa’sına götürecek.

Rönesans dönemi insanlık tarihinde, uygarlık ırmağının yeniden gürül gürül aktığı ve dolayısıyla felsefenin de coştuğu tarihsel bir dönemdir. Bu dönem aynı zamanda halkların ayağa kalktığı, taçların indirildiği ve tahtların devrildiği bir dönemdir; ama aynı zamanda bilim ve felsefenin de sıçrama yaptığı bir dönemdir.

Bu dönem Kopernik’lerin, Martin Luther’lerin, Thomas Münzer’lerin, Erasmus’ların, Leonardo ve Bruno’ların dönemidir de...


[1]        Toprağın üç parçalı işlenmesi, ekilecek toprakların üçte birinin bir hasat için işlenmesi, üçte birlik bölümünün nadasa bırakılması, son kalan bölümün ise bir yıl içinde ikinci ürün için boş bırakılması anlamına gelir. Bu yöntem, toprağın en verimli kullanılabildiği yöntemlerin başında gelir.

[2]        F. Oppenheimer, Devlet, Kaynak Yayınları, (çev. A. Şenel, Y. Sabuncu), İstanbul, 1984, s. 40, 75, 76 vd.

[3]        Devletin kuruluşundan kısa bir süre önceki dönemde dinî ideolojinin sömürü düzenine etkisi konusunda bkz. Oppenheimer, age., s. 96.

[4]        Die ersten Philosophen, G. Thomson, Berlin, 1961, s. 275.

Die Atomisten, Philipp Reclam Ver. Leipzig, 1983, s. 16.

[6]        Diogenes Laertius Filozofların Yaşamları ve Öğretileri başlıklı eserinde Demokrit’in olduğunu söylediği onlarca kitap adı verir. Ayrıca bkz. Georges Cogniot, îlkçağ Materyalizmi (Yunan- Roma), çev. Sevim Belli, Anadolu Yay., Ankara, 1968, s. 60/61.

[7]        Diogenes Laertius, Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, çev. Candan Şentuna, YKY, İstanbul, 2002, s. 436.

[8]        Ernst Schwarz, “Sunuş” (Einführung), Der Ruf der Phönixflöte, Klassische chinesische Prosa, Rütten+Loening, Berlin, 1988, 4. baskı, s. 22.

[9]        Die Atomisten, s. 16.

[10]      Abbasilerin ünlü hükümdarı Harun Reşid’in bazen sırf kitap ele geçirmek için komşu Hıristiyan topraklara askerî seferler düzenlediği aktarılır. Hatta kitap karşılığında geri çekildiği de belirtilir. Bkz. Sadık Usta, Doğu Rönesansı, H. Ziya Ülken, Samir Amin, Doğu Uygarlığının Yükselişinin Tarihsel Nedenleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009, s. 73.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe