Felsefe

 

 

 

Felsefenin Işığında Anadolu Ekini

İsmet Zeki Eyuboğlu


Anadolu ekini, Anadolu toprağından yeşeren uygarlığın başka bir adı, Anadolu düşüncesinin biçimlendirdiği bir yaratı türüdür. Bu türün oluşturucu odağını, kurucu öğelerini düzenleyen, ona bir düşünsel nitelik kazandıran felsefedir. Felsefenin önemini vurgularken "nerede düşünen kişi varsa orada felsefe vardır" sözcükleriyle belirlerler. İşte bu düşünsel girişimin başlangıcında, Anadolu ekinine geliştirici-aydınlatıcı bir içerik kazandıran, onu uygarlığın odağına yerleştiren felsefe vardır. Ekin, düşünen kişinin ürettiği buluşların, ortaya koyduğu yaratıların bütününü içerir. Bu nedenle düşünen kişinin elinden çıkan, bir kişisel yaratı niteliği taşıyan ne varsa bu kavram altında toplanır. Tarihöncesinden tarih çağlarına değin uzayıp gelen uzun sürenin değişik evrelerinde düşünen kişi doğadan edindiklerine yenilerini eklemiş, aldığını kendine göre biçimlendirmiş, yaratıcı doğanın karşısına yaratıcı kişi olarak dikilmiştir. Nerede doğaya karşı "senin gibi ben de vanm" diyenler çıkmışsa, nerede doğaya yönelip "senin yarattıklarına ben de yenilerini katacağım" savıyla seslenenler olmuşsa orada uygarlık adımlarını atmaya başlamış, kişioğlu geçmişten geleceğe giden yolu ışıklandırma olanağı bulmuştur.

Anadolu ekini soyut bir kavram değildir, başlangıçtan günümüze kalan uygarlık ürünlerine bakılırsa, ilk yaratmaların elle tutulur gözle görülür nesnel varlıklar olduğu anlaşılır. Düşünmeye başlayan kişi önce doğaya kendi benzerini sunmuş, doğadan öğrendiği doğurucu gücün karşısına bir örnek olarak Ana-Tanrıça yontucuklarını çıkarmıştır. Bu yontucukların günümüze kalan örnekleri incelendiğinde düşünen kişinin önce üretici, doğurucu odaklarla ilgilendiği anlaşılır. ilgi kişide yaratma eyleminin başlangıcıdır. Kişisel ilginin bulunmadığı, gelişemediği yerde bir uygarlık ürünü aramak boşunadır. Uygarlığın kaynağında, us ilkelerine göre soru sorma, sorulanlara yanıt arama girişimi vardır. Felsefenin başlangıcı da bu soru sorma alışkanlığının düzenli düşünmeye dönüşmesidir. Bu düzenli düşünme, doğa karşısında soru sorarak varlıklara çözüm arama Anadolu'da doğmuş, komşu ülkelere yayılmıştır. Uygarlık yönünden Anadolu'nun başlıca özelliği budur, böyle bir eylemin yurdu olmasıdır. Anadolu ekini denince uygarlığın belli bir kesimi değil bütünü, bu kavram altında toplanan buluşların oluşturduğu birikim anlaşılmalıdır. Konuya felsefenin ışığında yaklaşılırsa kişinin kavramlaştırdığı bütün varlık türleri düşünsel emeğin ürünüdür, nerede kavram varsa, nerde düşünme eylemi kavramlarla sürdürülüyorsa orada uygarlık alanına giden yol açılmış demektir. Birer kavramla yansıtılan bütün varlık türleri kişinin buluşudur, kavramı olmayan nesnenin kendisi de yoktur kuşkusuz. Kişi düşünmeye başlayınca içinde yaşadığı doğayı kavramlaştırma yöntemini seçmiştir. Ancak doğal nesnelerin birer kavramla yansıtılması, o nesnelerin birer kişi buluşu olduğu anlamına gelmez. Kişi buluşu doğayı, doğanın içinde, kavramla açıklama demektir. Doğada karşılığı bulunmayan bir nesnenin kavramı da yoktur. Bugün en soyut kavramların bile kökenlerine gidilince nesnel bir varlıktan üretildiği anlaşılır. Günümüzde birer kuruntu ürünü, düş varlığı sayılan nesnelerin bile başlangıçta elle tutulur bir varlıktan biçimlendiği gözardı edilmemeli. Kişi belleğinde; kişi yaratması niteliği taşımayan bir kavram da yoktur.

Burada "kavram" sözcüğünün çevresini belirlemek, onun içeriğinin nereden kaynaklandığını vurgulamak istemiyoruz. Dilegetirmek istediğimiz kavramlardan us ölçüleri dışında anlam çıkarmanın, olmayan bir nesneyi var göstermenin nesnel bir alandan doğduğudur. Daha kısası doğada doğadışı bir nesne yoktur, bizim doğadışı, doğaüstü birer varlık diye nitelediklerimizin hepsi doğal izlenimlerden üretilmiştir. Bu üretme olumsuz sayılsa bile uygarlık alanında bir buluştur, düşünsel yolda ileri bir adımdır. Kötü olan, yanıltıcı nitelik taşıyan bu kavramların düşünen kişiden önce varolduğunu, doğadan önce nesnel yapı taşıdığını ileri sürmek, bunu bir değişmez inanç durumuna getirmektir.

Anadolu ekini nesnel varlık alanında üretilen, çağların akışı içinde yeni yeni biçimlere sokuları, boyuna gelişen bir atılımın, bir doğurma çabasının ürünüdür. Bu ürünün türleri vardır. Bugün yaratı (sanat) kavramı altında toplanan bütün buluşlar, üretmeler (yazın, yontu, kabartma, felsefe, bilim, oyun bg. bütün kişi ürünleri) doğanın gösterdiği yolda yürüyenlerin ortaya koyduklarıdır, bunların uygarlık açısından en önemlileri Anadolu toprağından çıkmıştır kuşkusuz. Burada komşu uygarlıkların başarılarını görmezden gelmemiz sözkonusu değildir. Komşu uygarlıklarla Anadolu uygarlığı arasında öncelik-sonralık yönünden alışverişler olmuştur, bu ayrı bir konu, ayrı bir araştırmayı gerektiren olaydır. Anadolu ekinini de bu uygarlıklar topluluğu içinde kendi yerine koymak, onun özelliklerini kendi yerinde görmek gereklidir. Ancak felsefe düşüncesinin Anadolu'da başladığını söylemek de gözardı edilemeyen bir gerçeği gündeme getirmektir. Anadolu ekini, çağdaş Batı uygarlığının beslendiği kaynaktır. Beslenen, beslendiğini aşmıştır demek de doğruyu söylemektir.

Anadolu ekininin önemini kavrayabilmek için özelliklerini, gelişim evrelerini, karşılaştığı engelleri açıklama gereği vardır. Önceleyin, Anadolu üretici yola us ilkelerine dayalı düşünme eylemiyle girmiştir. Bu eylem tek doğrultulu olmamış, çağların akışıyla birtakım yankollar oluşturmuş, uzun sürelerin gerektirdiği başarı duraklarından geçmiş, bir düşünce ürünü ötekini üreterek, bir buluş bir başkasını gündeme getirerek uzayıp gitmiştir. Anadolu ekininin başlıca özelliği de, bütün komşulardan önce usa dayanma gereğini duymasında, olayları birer sorun durumuna getirerek inançların dışına taşmasında, kişiyi bir düşünen "us varlığı" diye görmeyi bilmesindedir. Bu nedenle Anadolu ekini ancak Anadolu toprağında aranabilir, dıştan göçebe uygarlık getirme, bu ekini kendi yapısına aykırı bir özdeşinden türetme yanıltıcıdır. Bir topluma özellik kazandıran, ona başka toplumlar arasında "özgün yer" sağlayan yarattığı ekindir. Uluslar birbirleriyle ekinsel alışverişlere girişebilirler, ancak bir ekin başka bir ulusa kimlik-kişilik kazandıramaz. Bir ekini, yaratıcısının dışında, başka bir topluluğa varlık kazandırıcı öğe diye görme olanağı yoktur. Bugün, yetki aşaması ne olursa olsun, kimse ortaya çıkıp Mısır uygarlığını örnek alarak Sümer uygarlığını tanımlayamaz. Ekinlerin birikiminden oluşan uygarlıkların tanımlayıcı öğeleri kendi içlerindedir. Bir ekinin etkilendiği komşu uygarlık odaklan vardır kuşkusuz, ancak bu etki bir yaratıcı odak değildir. Sözgelişi bir Yunan uygarlığı Latin uygarlığını etkilemiştir denebilir, denmesi de gereklidir. Ancak Latin uygarlığının kimliği-kişiliği sözkonusu olunca nitelendirici odağı başka yerde aramak saptırıcıdır. Öyle olsa bütün yeryüzü uygarlıklarını bir uygarlık adı altında toplamak, hepsini bir kavramla çevrelemek uygun düşerdi. Oysa son yıllarda, özellikle "Türk-İslam Sentezi" kavramını ortaya atanlarda, Anadolu ekininin biçimlendirdiği Anadolu uygarlığı adına olumsuz bir gelişme görülmektedir. Bir uygarlık ötekinden daha verimli, daha başarılı olabilir, ancak bir uygarlık içinde başkalarından "daha uygar" nitelemesi yeterli değildir. Bir üçgen ötekilerden daha büyük, daha ufak olabilir de "daha üçgen" olamaz. İmdi, bu açıklamalardan sonra, Anadolu ekininin evrelerine geçelim.

Anadolu ekininin birinci evresi tarihöncesinden başlar. Bu dönemden kalan yaratı ürünlerinin ilkel gereksinim araçları olduğu biliniyor. Elimizdeki buluntuların biçimi, yapısı bunu gösteriyor. Özellikle taştan yapılan araçların hepsi birer doğal gereksinim özelliği taşır. Kazıbilimin ilk taş çağından kaldığını söylediği bu araçlarda kişinin doğada yerini aradığı, doğadan ürettiği ilkel araç-gereçlerle kendini ortaya koyduğu anlaşılır. Bu dönemin ekinsel ürünleri arasında, yavaş yavaş kutsallaştırmaya yönelmenin başlangıç belirtileri görülür, kişinin düşünsel evreninde duyularüstü bir alanın varlığına inanma izleri sergilenir. Sözgelişi ölünün yanında birtakım savunma araçları, mağaralarda kutsal sayılan yaratıkların betimleri ilgiye değer. Bunlar, o çağların hangi uygarlık ortamına yönelindiğini göstermekle birlikte, kişisel başarıların ortaya konmasında ilkel inançların etkisini de sezdirir. Bunun nedeni şudur: o çağlarda doğa diri sayılıyordu, ırmaklar dağlar büyük kayalar kimi mağaralar dirilik taşıyan nesneler diye görülürdü. Bunun izlerini Anadolu felsefesinin öncü bilgelerinde görmekteyiz. Bu bilgelere göre varlığın ilkesi sayılan su, od, yel, toprak diriydi. Demek eskiçağdan ilkçağa geçiş döneminde birtakım birikimlerin aktarıldığı gerçektir.

İkinci evre, Anadolu'da yaratı ürünlerinin toprak, taş, ağaç gibi gereçlerle işlenip ortaya konduğu dönemi içerir. Bu dönemden günümüze epeyce ürün kalmıştır. Özellikle yazı öncesinde sergilenen bu ürünlerin en önemlileri AnaTanrıça yontucuklarıyla topraktan yapılan kaplar, geyik yontulan, su kapları, adak kaplan bg. işlemeyi gerektiren nesnelerdir. Bunlar başta Ankara olmak üzere yurdun kazıbilim bakımından varlıklı illerinde açılan müzelerdedir. Van'ın Tirişin yaylasında bulunan kayalara işlenmiş hayvan betimlemelerinin de bu dönemlerden kaldığını savunan bilginlerimiz vardır. Yine bu dönemde hayvanların özenle işlendiği, yaratı türlerinin önemli bir konusu olduğu görülmektedir. Bu evrenin İÖ. 6000 yıllarına değin eskilere gittiği, yine İÖ. 3000 ile 2200 arasında çok ileri bir gelişme gösterdiği ele geçen ürünlerden anlaşılmaktadır. Bu evrede Anadolu insanı düşünsel alanda gelişim göstermiş, düşündüğünü toprağa, taşa işlemiş, çevresine kaktılarda bulunmuş, yaşadığı doğal çevreyi süslemeye, kendine uydurmaya başlamış, oldukça ileri bir atılım içine girmiştir. Anadolu insanının bu evresinde düşünerek yaşamanın bilinçli bir düzeyde olduğunu görüyoruz; Anadolu yaratı alanının belirgin çizgileri görülmekte, işçilik bugün bile üstün bir aşamaya varıldığını ürünlerle örneklendirmektedir. Yaratı atılımıyla doğa varlıklarının kişinin beğenisine göre biçimlendirildiği açıklığa kavuşturulmuştur. Bu dönem daha öncekilere oranla hızlı bir gelişim atılımındadır.

Üçüncü evre yazıyla başlar bize kalırsa. İÖ. 2000 yıllarına değin giden bu evrenin uygulama alanına koyduğu çivi yazısı, resim yazısı (hiyeroglij) pişmiş topraktan yapılmış özel gereçlere işlenmiş bir durumda günümüze kalmıştır. Özellikle Çorum iline bağlı yörelerde. Hitillerden kalan yazı ürünleri Anadolu insanının düşünsel bakımdan yükseldiği uygarlık aşamasının kanıtıdır. Yasalar, mektuplar, andlaşmalar, mühürler, şiir biçiminde verilen övgüler, yakarışlar, inanç varlıklarını nitelemeler bg. günümüzde bile örneklendirici durumdadır. Toplum yönetimi bakımından Anadolu'da özel bir anlayışın egemenliğini vurgulayan, yaşama biçiminin, yaşamı yorumlamanın örnekleriyle dolan bu çağda komşu uluslarla sürdürülen ilişkilerin niteliği ilgiye değer. Anadolu insanı düşünen bir varlık olarak, yaratı alanında, kişiliğini en belirgin çizgilerle sergilemiştir. Özellikle Hititler, Urartular bu dönemde ortaya koydukları ürünlerle çok eskilere giden bir düşünme geleneğinin varlığını gösterir. Mezopotamya uluslarından, Mısır uygarlığından etkilenmeler sonucu oluşturulan düşünsel birikim gelişmenin değişik odaklarla kurulan bağlantıya dayandığını belgeler. Anadolu dilleri üzerinde sürdürülen çalışmalar komşu ulusların dillerinden alınmış sözcüklerin, kavramların uygarlık alanında birer ileri aşamaya varıldığının kanıtıdır. Dillerde karşılıklı etkileşmelerle gelişme sağlanmış, yaşama anlayışlarının birbirini beslediği gerçeği açıklığa kavuşmuştur. Yine bu dönemde kadın erkek eşitliğinin, kadının toplumdaki yerinin önemi ortaya konmuştur.

İnanç ürünlerinin yaratı alanında ilginç bir konu olarak gündeme getirildiği bu dönemde kadının erkeği yanında tapınaklarda yeraldığını, tanrılar tanrıçalar karşısında erkekle yanyana görev sürdürdüğünü görüyoruz. Kadın erkek ilişkileri bakımından oldukça önemli bir gelişim gösteren bu yaşama anlayışı kadını bir araç olarak görmemenin nesnel örneğidir. Tanrılaştırılan kadın, özellikle Ana Tanrıça bir üretim simgesi durumundadır, bolluk kaynağıdır. Kadın, bir tanrıça niteliğinde. doğanın doğurucu gücü karşısında üstün yerini almış, yaratı alanında başarısını becerisini sergilemiştir. Kimi Hitit kabartmalarında kadının erkeği yanında tanrı katma çıktığını görüyoruz. Fraktin kabartması bunun nesnel örneğidir. Mısır'la yapılan yazışmalarda kadının yönetime katıldığı, kralın yanında yetkili bir varlık olarak değer taşıdığı yazılı belgelerden öğrenilmektedir. Demek, bu dönemde, kadın bir "insan" olarak varlık alanına çıkmış, erkeğin elinde diri araç gibi görülmemiştir.

Dördüncü evrede Anadolu değişik yönlerden gelen boyların saldırılarına uğramış, yeni yerleşmeler alanı olmuştur. Özellikle Hitit devletinin ilerleme gelişme dönemi sona erdirilmiş, buna karşın uygarlık yönünden gelişme hızı azalmamıştır. Başlıca özellik yaratı ürünlerinde yeni bir biçimin, yeni bir yaratı anlayışının başlamasında görülür. Bu yenilik, daha öncekinden kopma anlamına gelmez, öncekiyle sonradan getirilenin yoğrulmasından oluşan yeni bir örgü düzeni niteliği taşır, yaratıcı atılım hızını sürdürürken doğrultu değişikliğine gidilmez. Özellikle Frigler'in gelişiyle eskiye yeni katkılarda bulunan başka bir yaratı görüşüne alan açılır, bu dönemde yaratma girişimleri daha çok türlenir, süsleme, donatma, taş işçiliği, yapı düzeni eskiyeni karışımı bir içerikle sürdürülür. Düşünülenle yapılan uygulanan arasında kurulan nesnel bağlantı daha belirginleşir, doğaya daha geniş açıdan bakılır. Kuşkusuz bu gelişme düşünsel odakların çoğalmasıyla, yaratı ürünlerinin türlenmesiyle bağlantılıdır. Düşünen kişi doğaya daha ölçülü, daha ilgili bir tutumla bakar, doğadan aldığına kendi düşünsel gücünün ürettiğini katar. Bu gelişmenin de yeni bir yaratma olduğu, geçmişten beslenmediği söylenemez. Söylenmesi gereken, düşünen kişinin yavaş yavaş doğayı bir sorun olarak görmeye yaklaştığıdır. Doğa, düşünen kişinin karşısında, içine girilemeyen bir bütün olmaktan çıkmakta, düşüncenin ışığında ne olduğu araştırılmaya değer bir varlık olarak ilgi çekmektedir. Buna karşın, doğayı düşüncenin ussal sorunu yapmak için biraz daha beklemek, biraz daha birikim sağlamak gerekmektedir. Yine bu dönemin sonlarına doğru Doğudan, özellikle İran üzerinden sızmaya başlayan inanç ürünleri görünürlerdedir. Anadolu inançların karıştırılıp yeni bir birikim oluşturma alanıdır artık.

Beşinci evrede Anadolu Doğu-Batı uygarlıklarının içiçe girmeye başladığı bir alan niteliği kazanır. Kaynağı kesinlikle saptanamayan bir düşünsel atılım kendini gösterir. Bu atılımda İran Hind Mısır etkileri yanında Mezopotamya uygarlığının geliştirici düşünce öğeleri de bulunur. Anadolu usa dayalı düşünmenin yatağı oluverir. Düşünen insan doğayı, doğada saklı kurucu öğeleri usun ışığında sorun durumuna getirmeye başlar. Günümüzün felsefesine açılan yolun girişi buradadır. Çok uzun, ayrıntılı bir çalışmayı gerektiren bu düşünce evresini burada kısa bir yazının çevresine oturtanlayız. Düşünen kişi doğanın karşısında bir gözlemci değil araştırıcı, soru sorucu, sorduğu soruya güven verici bir yanıt arayıcı durumundadır. İlgiler yalnız belli alanlarla bağlantılı kalmaz, bütün evrene yönelir, gökvarlıklan bile tanrısal niteliklerinden sıyrılmış bir biçimde usun karşısına getirilir. Bu evreye gelinceye değin, toplumsal eylemlerde, inancın etkinliği egemendi. Oysa bu evrede inanç düşünmede yönlendirici öğe olmaktan çıktı. İnancın karşısında yönlendirici, aydınlatıcı ilke olarak us yerini aldı. Artık insan "inanan varlık" olmaktan çıkıp us ilkeleri ışığında "düşünen varlık", doğa karşısında "soru soran varlık" kimliğini kazandı. Uygarlık alanında en güçlü, en yaratıcı atılım budur. Bu atılım da elimizdeki verilere göre Anadolu'da başlamıştır.

Altıncı evrenin başlıca özelliği, Akdenizin doğu bölgesinde İran egemenliğinin sona ermesiyle yeni bir dönemin başlamasıdır. Bu dönemle Doğu-Batı arasında geniş kapsamlı bir ekin karışıp kaynaşması olmuş, kimi yaratı alanlarında iki nitelikli biçimlendirme girişimleri hızlanmıştır. Bu olay Büyük İskender'in Hind'e değin uzayan savaşlarıyla başlamış, onun ölümünden sonra birkaç yüzyıl sürmüştür. Böylece YunanLatin ekinlerinde, Anadolu Hind İran ekinlerinde, Mısır Mezopotamya ekinlerinde karşılıklı etkilemelere etkilenmelere dayanan bir yoğurulma gündeme gelmiştir. Bu dönemin, düşünsel alanda, Anadolu'ya önemli bir gelişme sağladığı söylenemez, bütün girişimlerin tabanında bir kaynaştırma olayı vardır. Anadolu ekininin bu dönemle yozlaşmaya başladığı söylenebilir. Özellikle Hind'ten gelen etki inançlara özgü soyutlaşmalarda başlıca odaktır. Buna karşın, Anadolu'nun daha önceki dönemlerden akıp gelen ekinsel etkisi ortadan kalkmamış, yalnızca hızı azalmıştır.

Yedinci evre, ikinci tektanrıcı din olan, Hıristiyanlık'la başlamıştır. Bu evrede us ilkelerine dayalı düşünme eylemi engellenmiş, usun yerini inan almıştır diyebiliriz. Anadolu'nun ortaçağa girmesini sağlayan önemli etken bu yeni inanç kurumudur. Bu kurum ilk üçyüz yıl içinde kiliseye dayalı bir öğreti türünün gelişmesine olanak sağlamış, düşünme eylemi felsefenin denetiminden çıkıp, dinin egemenlik alanına kaydırılmıştır. Bize kalırsa ilk geri adım bu dönemde atılmıştır. Dahası düşünceye karşı ilk yasaklar da bu dönemde başlamıştır. Bu yasaklar çoktanrıcı Roma'nın tektanrıcı Hıristiyanlığa uyguladığı baskıyla yeni bir etkinlik alanı kazanmış, Roma egemenliğinin bitişiyle kilise egemenliği başlatılmıştır. Anadolu'nun daha eski dönemlerinde ortaya konan uygarlık ürünlerinin yıkımı, yokedilmesi girişimlerini besleyen bu dönemdir kuşkusuz.

Sekizinci evre, son yeni tektanrıcı din sayılan. İslamlığın Anadolu'da yayılmasıyla çevrelenmiştir. Biz buna ortaçağın ikinci dönemi diyeceğiz. İslam dini, kendi dışında kalan, bütün inanç odaklarını geçersiz sayarken us ilkelerine göre çalışmanın da anlamsızlığını vurgulamış, yasak üstüne yasak getirmiştir. Anadolu ekini büyük yerleşme yerlerinin dışına itilmiş, bütün öğretim kurumlarından sürülmüştür, geçer akça yalnızca dindir. Anadolu ekini bilincin denetimi dışında bırakılınca üretici çabalarda da azalma görüldü. Din, getirdiği değişmez kurallarla yalnızca verilenin düşünülebileceğini buyurdu. Onun genel geçerlik taşıyan bu buyruğu Anadolu'nun bütün kesimlerinde uygulanma alanına konamadı. Bu da. Anadolu'da yaşayan insanların çok değişik yapıda toplumlar oluşturmaları. ayrı ayrı yaratı alanlarına dağılmalarıdır. Büyük yerleşme odaklarından kırsal kesimlere doğru uzaklaşılınca dinci baskının etkisi azalmaya başladı. Böylece Anadolu'nun eski yaratı ürünleriyle beslenen geçmişi kırsal kesimlerde etkinliğini sürdürdü, çağına göre giysi değiştirse de özünde yozlaşmaya yönelik bir başkalaşma görülmedi. Oysa, büyük, varlıklı yerleşme yerlerinde kamu yararına oluşturulan öğretim kurumlarında ilkçağ uygarlık ürünlerinin, özellikle felsefenin önemi anlaşılamadı, yüzeysel bir yorumculukla yetinilerek yine ilkçağın dolaylı yoldan beslediği İslam düşüncesine ağırlık verildi. Böylece düşünsel yaratmanın yerini yüzeysel yorumlama alıverdi.

Anadolu ekini; özellikle yasakçı İslam anlayışının etkisiyle, öğretim kurumlarında gerekli yerini alamadı, bilimsel ilgiden uzak tutuldu. İlkçağdan kalan anıtlar, yapılar (özellikle büyük tiyatrolar, tapınaklar, sağlık kurumlan, öğretim odaklan) geçersiz gereksiz sayılarak kimi yıktırıldı, kimi ilgisizliğe itilerek doğal olayların (yağmur, deprem, aşın soğuk-sıcak etkisi) eline bırakıldı. İslam anlayışı ortaçağın ilk kesiminden kalan hıristiyan yapılarına da saldırdı, kimini değiştirip yeni tapınaklara dönüştürdü, kimini yıkarak gereçleriyle yeni yapılar kurdu. Sözün kısası din dışında kalan yaratı alanlarına önem verilmediği gibi kalıntıları bile yokedilmesi gereken birer varlık sayıldı. Oysa yasaklananın doğurduğu boşluğu dolduracak yeni bir yaratının ortaya konması da gerekliydi. Yıkılan uygarlık ürünleri binlerce yılın düşünsel, ekinsel birikimiyle oluşmuş, tür! enmiş nesnelerdi, İslam anlayışı bu gelişip türlenmeyi bir odakta toplanan inançlanyla geçersiz saydı, böylece yaratıda türlenmenin yerini inançta birlenme, belli bir odakta yığınlaşma aldı. Dahası, ilkçağdan kalmış, yeryüzünde bir eşi benzeri bulunmayan, yerine konma olanağı olmayan kimi yapıların sökülüp Avrupa'ya taşınmasına yardım edildi, nice yaratı ürünü Avrupa müzelerine taşındı. 19. yüzyılda Osmanlı padişahlarınca bu "gavur işi yaratıların" Avrupa'ya taşınmasına olanak sağlandı, bunun en açık örneği yontular, Bergama tapınağı, Bodrum tapınağıdır.

İmdi yıkılanın, önemsenmeyenin yerini nelerin aldığını açıklamaya çalışalım. Hıristiyan ortaçağının oluşmasında, ilkçağ Anadolu, Yunan düşünce ürünlerinin, özellikle felsefe alanında ortaya konanların, Süryani, Yahudi, Hind İran kökenli düşünürlerce Arapçaya çevrildiğini yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Bu çeviri çalışmaları, çok az sayıda da olsa, ilkçağ düşünce varlıklarının İslam aydınlarınca okunmasına, öğrenilmesine olanak yarattı. Bu girişim İslam ülkelerinde PlatonAristoteles yorumculuğunun doğmasına yer sağladı. Aşağı yukarı üçyüz yıllık bir kesimi kapsayan bu dönem hıristiyan ortaçağının doğmasına, beslenmesine yardımcı oldu. Avrupa düşünürleri Arapça çevirilerin özgün örneklerini bulmaya koyuldular, böylece ilkçağ kaynaklarına dolaysız yönelme akımı hızlandı. Ortaçağın son kesiminde Avrupa'da gelişen hıristiyan düşüncesi yaratı gücünü doruğa ulaştırdı, Humanizma-Rönesans çığırlarına giden yol açıldı. Burada İslam düşünürlerinin başarıları yadsınamaz, ancak bu başarının yorumdan, çeviriden oluştuğu da gözardı edilemez.

Avrupa uygarlığı Rönesans'tan sonra ilkçağ kaynaklarına yönelmeyi, ilkçağı yeniden bulmayı yeğledi. Bu yeğleme sonucu Anadolu ile bitişik komşularının sakladığı uygarlık alanları birer araştırma konusu oluverdi. Başlangıçta yalnızca yazılı, yazıya geçirilmiş ürünlerle yetinilirken, tarih kazı bilim dallan birer bağımsız bilim niteliği kazandı. Önce gezginlerle başlayan bu derinlemesine ilgi sonra toprağın altında bulunanlara yöneldi. Anadolu toprağı kazılmaya başlanınca umulanın üstünde bir yaratı alanıyla yüzyüze gelindi, bu alanda çalışmalar bireysel girişimlerin gücünü aşarak kurumlaşmaya dönüştürüldü. Bu olaylar kolay olmadı, aradan birkaç yüzyılın geçmesini gerektirdi. Bilim dinin, etkisinden kurtulup bağımsızlığına kavuşunca yorumlamanın yerini nesnel çalışma, karşılaştırmalı eleştirel araştırma alıverdi. Bu girişimler, gelişmeler sonucu Anadolu ekininin özgün\kaynaklarını öğrenme gereği doğdu, Anadolu toprağının koynunda binlerce yıl eskilere giden bir uygarlığın uykuya daldığı görüldü. Bu uygarlık Anadolu insanının ürünüydü kuşkusuz. Önce bu ürünün de Anadolu dışından beslendiği, özellikle bir Yunan emeği olduğu savı yaygınlık kazandı. Bilimsel araştırmalar hızlanıp genişleyince bu savların yanlışlığı anlaşıldı. Yunan uygarlığının da Anadolu uygarlığının bir uzantısı, bir ucu olduğu gerçeği uzun süren eleştirili tartışmalar sonucu benimsendi, onaylandı. İşte Anadolu ekininin bütün türleri böylece gündeme getirildi.

Anadolu ekini belli bir dönemin, belli bir soydan gelen topluluğun ürünü değildir, yüzyılların düşünsel süzgecinden geçen, buluşların karışıp kaynaşmasıyla beslenen uzun geçmişli bir birikimdir. Bu birikimde başlıca etken yaratıların türlenmesidir. Türlenmenin çoğalmasında, yayılmasında etkinlik gösteren odakların, daha önce söylendiği gibi. Anadolu'ya başka yerlerden gelip yerleşen toplulukların emeği çoktur. Gelen topluluk getirdiğine Anadolu'da bulduğunu katmış, yeni bir yoğurma işlemine girişmiş, böylece değişik gereçlerden bütünlüğe ulaşmış bir ürün ortaya konmuştur. Bugün, Anadolu ekini dediğimiz birikim bu uzun süreli yoğurmalarla biçimlenmiştir. Bu nedenle Anadolu ekininin kaynaklarını, kurucu özlerini Anadolu dışından aktarılmış diye yorumlamak yanıltıcıdır. Anadolu ekininin özgünlüğü, açık niteliği yorumu gerektirmez. Bu ekin, Anadolu'nun Müslümanlaşmasıyla çoğalmış, gelişmiş denemez, böyle bir savın tabanı yoktur, kanıtı da bulunmuyor. Anadolu ekininin yaşadığı yer, bugün, kırsal kesimlerdir. Kazıbiliminin sürdürdüğü çalışmalar, araştırmalar bu gerçeği açıklığa kavuşturmuştur. Bu buluntu yerleri, eskiçağda, ilkçağda yerleşme alanlarıydı kuşkusuz. Ancak sürenin geçmesiyle, olanakların değişmesiyle yerleşmeler yer değiştirmiştir, günümüzde varlığını sürdüren büyük iller doğmuştur. Bu ilgilerden kimi (pek azı) eskiçağdaki, ilkçağdaki yerindedir, büyük bir çoğunluğu da nerdeyse köysel yerleşme niteliği kazanmış yörelerdedir. Kazıbilim verileri bu alanda sayısız örnek gösteriyor.

Anadolu ekininin kırsal kesimde kimlik kazanması gelişigüzel değil gerekli, kaçınılmaz bir olaydır. Tarihte büyük yerleşmeler belli bir inancın egemenliğini geçerli kılar. Bu nedenle büyük yerleşme yerlerinde düşünsel egemenlik yönetici kuruluşun elindedir; kırsal kesim bu yönetici kurul baskısından az da olsa uzak kalabilmiştir. Bunun en açık ömeği de binlerce yıllık bir geçmişten süzülegelen inanç konularını işleyen yaratı türleridir. Günümüzde bunlara "halk sanatı" deniyor. Bu alanda koşuk, türkü, çalgı, oyun, öykü, bilmece, süsleme, işleme, oyma, kakma, oya, düğün, tören, gelenek, inanç, dokuma bg. nice emek ürünü vardır. Yine halkbilgisi alanında tarımla, ev yapımıyla, komşuluk ilişkileriyle bağlantılı uygulamaların kaynağı araştırılınca ilkçağın bile ötelerine gidilir. Bugün toprağın, suyun, havanın, ateşin kutsallığına inanılır kırsal kesimlerde (bk. Anadolu İnançlarıAnadolu Mitologisi, i. Z. Eyuboğlu. 1998). Bu inanç bir yaşam uygulamasından kaynaklanır. Nitekim ilkçağ Anadolu düşüncesinde bu dön nesnenin varlığın kurucu özleri, öğeleri olduğu kanısı vardı, bu kanı Anadolu'da doğup gelişen felsefenin bilimselleştirdiği bir öğretinin odağıydı. Burada uzun, geniş açıklamalara girişmenin gereği yoktur, vurgulamak istediğimiz Anadolu ekininin anlaşılmasında geçmişe gitmenin gereğidir.

Günümüzde ekin denince, büyük bir birikimden çok, dar çevrede gelişen bir yaratı türü anlaşılıyor. Bu anlayış, dar anlamda alınırsa, doğrudur, ancak ekinin bütününü açıklamaya yetmez. Birçok aydınımız ekin denince, yalnızca kendi uğraş alanının içinde bulunanı, kendi işine elvereni anlar, bu yanlıştır. Ekin, düşünmeye başlayan kişinin ortaya koyduğu ürünler bütünüdür. Bu bütünün en düzenli, yönlendirici türü de, yine Anadolu'da doğan felsefedir. Felsefe sözcüğünden gelişigüzel bir eğilim anlamı çıkarılmamalı, yaratıcı düşünce eyleminin güçlendirici, denetleyici, yönlendirici odağı anlaşılmalıdır. Oysa düşünmenin yaratıcılığına inanamayan çevrelerde bu yönlendirici görev inanca verilir. Bu tutum yozlaştırmanın, düşünme yetisini besleyen kaynaklan verimsizleştirmenin biricik yoludur. Oysa Anadolu ekinini böyle daraltılmış açılardan görmeye çalışmanın yararı olmadığı gibi, onu verimsiz bir alanda bırakmanın da gereği yoktur, anlayana göre. Anadolu ekininin köklerini, yayılma alanını yine Anadolu'nun geçmişinde aramalıyız, sonradan gelip yerleşenlerin taşıdıklarında değil. Anadolu'yu 1071 ’le başlatanların, kimlerin ekmeğine yağ sürdüklerini anlamak güç değildir, güç olan böyle savda bulunanların Anadolu'yu kimlerin eline bırakmak istemeleri bu eğilimin, arkasında neyin saklandığını öğrenmektir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült