Felsefe, Psikiyatri, Psikoloji Ayrımı

Lou Marinoff


Felsefe ve bilim bir zamanlar birlikteydi ve aynı görevi görüyordu. Aristoteles, astronomi ve zoolojinin yanı sıra mantık ve ahlak okumuştu. Robert Boyle’un (sıcaklığın sabit kalması koşuluyla bir miktar gazın basıncı ile hacminin çarpımının daima sabit olduğunu kanıtlayan Boyle Kanunu’nun yaratıcısı) özgeçmişinin en başında “deneysel filozof’ yazıyordu. Hareket kanunları, doğa filozofu Sir Isaac Newton tarafından, biyolojik evrim ise doğa filozofu Charles Darwin tarafından keşfedilmişti. Bunun gibi filozoflar, etraflarındaki dünyayı test etmek ve ölçmekle uğraşıyordu; bu süreç çoğu filozofun sorduğu “Dünya nasıl işler?” sorularının daha ayrıntılı olarak ele alınmasından ortaya çıkmıştı. On yedinci yüzyıldaki bilimsel devrimden önce, bu yaklaşımlar birbirinden ayrılmaktan ziyade birleştiriliyordu.

Neticede bilim ve felsefe yollarını ayırdı ve Batı tıbbı yüzyıllarca şarlatanların, berberlerin, frenolojistlerin ve yılan yağı tüccarlarının elinde dolaştıktan sonra bilimle ittifak kurdu. Psikiyatri, on sekizinci yüzyılda primitif tıbbın bir dalı olarak gelişti ve yirminci yüzyılda Freud’un uyanışı ile yerini gerçekten sağlamlaştırdı. Tıp hala bilimle sanatı dengeliyor: CAT taramaları ve doktorun tutumu, kemoterapi ve görselleştirme teknikleri, elektrokardiyogramlar ve ikinci görüşler. Freudyen psikanaliz ve kendisiyle fikir ayrılığına düşen öğrencilerinin (Jung, Adler, Reich, Burrow, Horney vs.) geliştirdiği tüm biçimler, her şeyden öte ayrılıkçı bir dine dönüşmüştür. Freudyen ve Jungyen psikanalistler tıpkı Ultra Ortodoks ve Rekonstrüksiyonist Museviler, Katolik ve Protestan Hıristiyanlar, Sünni ve Şii Müslümanlar gibi bölünmüş ve birbirlerine karşı kin beslemeye başlamıştır. Psikanalist olmak için tıp doktoru olmanız gerekmez; belirli bir doktrine tam anlamıyla bağlı olmanıza da gerek yoktur.

Freud’un psikiyatri felsefesine göre, tüm akli sorunlara (kendisi bunu nörozlar ve psikozlar olarak adlandırmaktadır) eninde sonunda fiziksel sorunlar olarak açıklama getirilecektir. Diğer bir deyişle, Freud’a göre tüm akıl hastalıklarının nedeni beyindeki hastalıklardır. Modern psikiyatri de tamamen bu yolda ilerlemiştir. Her türlü makul davranışın sebebi DSM’de (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) aranmakta, burada olası bir akıl hastalığının belirtisi olarak teşhis edilmektedir. DSM’deki sözde akıl hastalıklarının büyük bir kısmına herhangi bir beyin hastalığının neden olduğu hiçbir zaman kanıtlanmamış olsa da, ilaçlarını pazarlayan ilaç endüstrisi ve psikiyatrlar mümkün olduğunca çok sayıda “akıl hastalığını” tanımlamaya yeminli. Neden? Herkesin bildiği nedenlerden ötürü: güç ve kar.

Şunu düşünün: 1952’de, DSMI’de 112 bozukluk sıralandı. 1968’de, DSMII’de bu rakam 163 bozukluğa yükseldi. 1980’e gelindiğinde DSMIII’te 224 hastalık sıralanmıştı. En son baskı olan 1994 DSMIV’te ise 374 bozukluk bulunuyordu. 1980’lerde, psikiyatrlar her on Amerikalıdan birinin akıl hastası olduğunu öngörüyordu. l 990’larda, bu rakam her iki insandan birine düşmüştü. Yakında herkes hasta olarak görülecek; elbette psikiyatrlar hariç. Onlar baktıkları her yerde laboratuar hariç “akıl hastalığı” görüyor ve sigorta şirketinizin ödeyebileceği kadar ilaç yazıyor.

Elbette başkalarına ve kendilerine zarar vermemesi için ilaç tedavisine ihtiyaç duyan ya da psikiyatrik açıdan kapatılması gerekenler olsa da, bu hastaların sayısı ne iki, ne on, ne de yüz Amerikalıdan biridir. En önemlisi, kişisel mutsuzluk, grup çatışması, kaba davranış, ahlaktan uzak cinsel yaşantı, epidemik suç ve zevk verici şiddet, akıl hastası olan bir toplumun değil, toplumun ahlaki yapısının daha da bozulmasına izin veren ve bunu teşvik eden, idealist bir siyasetten ve felsefi erdemden uzak bir sistemin ürünüdür. Filozoflar bu konu hakkında çoğunlukla sessiz kalsa da, felsefe uygulayıcıları büyük oranda ahlaki yoksunluk içine düşen toplumumuzun ahlaki düzeninin ve bununla birlikte “akıl sağlığının” yeniden sağlanmasına yardımcı olabilir. Ahlaki düzen bir ilaç değildir, ancak yan etkileri muazzamdır.

Psikoloji aslen bir çalışma alanı olarak ortaya çıkmamış olsa da, 1879’da Wilhelm Wundt’un ilk psikoloji laboratuarını açması ile söz konusu durum değişmiştir. Bunun öncesinde, psikoloji ile özdeşleştirdiğimiz gözlem ve kavrayış türleri filozofların alanına giriyordu. Psikoloji başlı başına kabul gördükten sonra bile, felsefe ve psikoloji yirminci yüzyıla girerken ikiz disiplinler olarak kalmıştı. Her iki alanda da büyük bir düşünür olarak takdir edilen William James, 1900’lerin başlarında Harvard’da felsefe ve psikoloji alanında ortak bir kürsü kurmuş, Cyril Joad da 1940’larda Londra Üniversitesi’nde benzer bir yaklaşıma gitmişti. Ancak son yüzyılda bu iki alan yollarını ayırdı ve psikoloji akademinin beşeri bilimler kanadından çıkarak sosyal bilimlere yerleşti. Felsefe alemindeki sağlam yerine rağmen, James psikolojiyi bir bilim haline getirmek için öne atılmış, “Psikolojiye bir doğa bilimi olarak yaklaşarak onun gerçekten bir doğa bilimi olmasına yardım etmeyi umuyordum,” diye belirtmişti.

Davranışsal psikolojinin gelişi ile birlikte ayrılık tamamlanmıştı. John Watson ve B. F. Skinner gibi davranışsal psikologlar, insan doğası ile ilgili sorularını laboratuar ortamına taşıyarak bunlar hakkında deneyler yaptı. Bu yaklaşım, filozofların tipik olarak sevdiği Rodin’in Düşünen Adam heykeli (el çenede, dirsek dizde, düşüncelere dalmış) ile özetlenen yaklaşımdan oldukça uzaktı. Ancak ister fikirlerinizi Sokrates ile sözlü düellolar yaparak, isterseniz labirentlerde fare koşturarak geliştirin, sonuç itibariyle sorduğunuz sorular temelde aynıdır: Bir insan nasıl mutlu yaşar? Rasyonel iradeyle mi, yoksa koşullu tepki ile mi? Her ikisi de geçerliyse, bunlar birbirini nasıl etkiler?

Filozoflar daima insan doğasını gözlemlemiştir, bu da aslında bir psikologun iş tanımı gibi görünmektedir. İnsanlıkla ilgili her türlü felsefe, psikolojik kavrayış olmaksızın eksik kalır. Psikoloji de felsefi kavrayış olmadan eksiktir; söz konusu iki alan böylesine çatallı olması sebebiyle birbirinden zayıf görünmektedir. Felsefenin mantık gibi bazı alanları psikolojiden oldukça uzaktır. Ancak esasen, felsefe gözleme, duyu verilerine, algıya, izlenimlere dayanır ve tüm bunlar psikolojinin topraklarından geçer. Dünyaya baktığımızda, önümüzdekini net olarak görmemiz şart değildir; psikolojik tuhaf davranışlar ve sübjektif yorumlamalar da neredeyse daima etkilidir. Bu kutuplaşma, yani obje ile deneyim arasındaki farklılık, psikolojidir ve o olmadan hiçbir felsefi bakış açısı desteklenmez.

Davranışsal psikoloji ve merkezinde duran uyaran tepki teorisi, insanı istenilen sonuca koşullandırılabilen veya programlanabilen bir makine gibi görür; tek ihtiyacınız olan, doğru dürtüyü bulmak ve kullanmaktır. (UT teorisi, Pavlov tarafından köpeklerin önlerine bir tabak yemek konmadan önce zil sesi çalarak eğitilmesi ve köpeklerin zil sesine karşı salya salgılamaları ile doğrulanmıştı.) Ama bunun büyük bir kısmı U ve T arasındaki tire ile atılmıştı. Psikolojinin ve insanlığın zengin, önemli kısımlarının tamamı, tüm eylemlerin basit neden ve sonuç ilişkisine indirgenmesi ile göz ardı edilmektedir. İnsanı belirli dürtülere kontrol edilebilir yollarla tepki veren bir yaratıktan ibaret olarak düşünmek, insanlığımızı köreltmektedir. Psikolojik çalışmaların görünürdeki konusunu oluşturan psişeyi görmezden gelir. Bizler koşullandırılmış davranışlardan ibaret değiliz: Hayatımızda belirlenmiş tepkilerden çok daha fazlası var. Sorun, modern psikolojinin, yani bilim olarak psikolojinin büyük bir kısmının davranışsal psikolojiden ve davranışsal psikolojinin insan deneyimini yoksullaştırmasından indirgenmiş veya etkilenmiş olmasıdır.

Bilimsel yöntemin uygulanması, insanlar ve nasıl davrandıkları hakkında bilgiler verir. Ancak, kavrayışla ilgili ipleri ayıklayabilmesine rağmen, psikoloji insan doğasının karmaşık dokumasını asla çözemeyecektir. Örneğin, doğru bilimsel yöntem olması bir yana, davranışsal psikoloji asla insan yaşamının başlıca bileşenlerinden ve felsefenin can damarlarından olan bir etik sistemi geliştiremeyecektir. Eğer bir eylemi ortaya çıkarmak yalnızca doğru güdüyü bulmaktan ibaretse, insanların tüm eylemleri yalnızca ödül almak veya cezadan kaçınmak için yapmaya indirgenir (Bu dürtü ya havuç ya da sopadır.) Bu koşullar altında, sevap işlemek mümkün olabilir mi? Doğru olanı yalnızca doğru olduğu için yapmak, yanlış olanı ise yalnızca doğru olmayacağı için yapmamak mümkün müdür?

Davranışçılar, yaşlı bir kadının karşıdan karşıya geçmesi için her yardım ettiğinizde size hafif bir elektrik şoku verselerdi, bu merhametli insan tavrını kısa sürede bir kenara bırakacağınızı söylerler. Ayrıca, karşıdan karşıya geçerken kadının yanından hızla ilerleyip onu kenara ittiğinizde size doğru ödülü verirlerse, bunu çekinmeden yapabileceğinizi iddia ederler. Bu şekilde, davranışçılar aklımızdaki zengin iç dünyaları hesaba katmadan insanları sığ göstermektedir. Oysa biz, yiyecek gönderen kola yiyeceklerin arkası kesildikten uzun süre sonra bile deliler gibi basmaya devam eden farelerden daha değişik ve karmaşık yapılarız. (Elbette o farelerden daha akıllı davranmadığımız zamanlar da oluyor, ancak bu başka bir hikayenin konusu.)

İnsanların sahip olduğu en iyi yeteneklerden biri, kendi iç dürtülerimizi koruyabilmektir. Bazen, nahoş ve angarya bir işin ardından kendimize bir top dondurma sözü vererek davranışçılardan öğrendiğimiz yöntemi kullanmış oluruz. Ancak kendimizi şeref, görev ve hizmet duygusuyla da motive edebiliriz; bunlar filozofların genellikle üzerinde durduğu, ancak temelde deneysel psikolojinin kapsamı dışında kalan başlıklardır. Bu nedenle Arthur Koestler deneysel psikolojiye “sıçansı psikoloji” adını vermektedir: Deneyselciler netice itibariyle kemirgenlerden pek çok şey öğrenmiş, ancak insanlarla ilgili çıkardıkları dersler sınırlı kalmış ve varoluşumuzun büyük sorularına kesinlikle değinememiştir.

Tüm bilim adamları “gözlem nesnesi” gruplarıyla çalışır; bu gruplar onların araştırdıkları şeylerdir. Örneğin, astronomi uzmanları galaksiler, yıldızlar ve gezegenlerle; kimyagerler atomlarla, moleküllerle vs. ilgilenir. Bilim adamlarının görevi gözlem yapmak, gözlemledikleri olgularla ilgili kayıt tutmak, gözlemledikleri olguların neden gözlemledikleri şekilde hareket ettiği konusunda teoriler ileri sürmek ve bu teorileri deney yoluyla test etmektir. Sosyal bilimlerde, gözlem nesneleri tam olarak fiziksel değildir ve doğrudan ölçülemez. Bu da pozitif (veya doğal) bilimler ile sosyal bilimler arasındaki başlıca felsefi farklılıkların ortaya çıkmasına neden olur ve üniversitede asla tam anlamıyla kapsayıcı bir bilim dalı bulamayacağınız anlamına gelir. Sosyal bilimlerde, araştırmacılar gözlemledikleri konu hakkında kendi dünya görüşlerini empoze ederler; Margaret Mead gibi parlak zekaların bile öznel (hatta belki de bilinçsiz) önyargılarına dayanarak kusurlu sonuçlar çıkardıkları için eleştiri oklarına hedef olmalarının nedeni de budur. Pozitif bilimciler de benzer sorunlarla karşılaşabilir, ancak gözlemledikleri şeylerin daha somut ve nesnel doğasından ötürü, önyargıların araştırma sonucu üzerindeki etkisi azalmış olur.

Psikolojide, gözlem nesnesi psişeden ibarettir. Bunu nasıl gözlemlersiniz? Hatta bu nedir ki? Nöropsikoloji bir dereceye kadar ölçülebilir olan beyni gözlemler. Ancak genel psikoloji zihni gözlemler. Akıl, veya psişe, fiziksel özelliklere sahip olmadığından, tüm gözlemler daha dolaylıdır ve tüm sonuçlar pozitif bilimlere kıyasla daha öznel ve daha az kesindir. Doğrudan gözlem avantajına sahip olduğumuz pozitif bilimlerde bile, edindiğimiz bilgiler kusursuz değildir. Zihin konusunda ne kadar çok cevap bulmamış sorumuz varsa, elle tutulabilir, tartılabilir ve parçalara ayrılabilir nitelikteki beyin hakkında da neredeyse o kadar cevaplanmamış sorumuz bulunmaktadır. Bu durumda, bütün meselenin çok daha soyut olduğu ve elimizde gözlemlenebilecek somut bir şeyin bulunmadığı psikoloji gibi sosyal bilimlerde hedeften uzaklaşmanın ne kadar kolay olduğunu gözünüzde canlandırın.

Yine de, psikolojinin nispeten yakın zamanda bilimselleşmesi ile insanoğlunun süreklilik gösteren diyalog ihtiyacının birleşmesi, yirminci yüzyılda psikolojik danışmanlık sektörünün beklenmedik ölçüde büyümesine yol açmıştır. İlk psikologlar insanlara danışmanlık yapmaya başladığında, akademik psikologlar onları sapkınlık, döneklik gibi sıfatlarla suçlamıştı. Geleneksel akıl “Psikolojik danışmanlık psikoloji değildir,” diyordu. Ancak birkaç on yıl içinde, danışmanlık yapan psikologların sayısı diğer tüm psikologların toplam sayısını çoktan aştı.

Hükümetlerin konuşma terapisi ruhsatlandırması konusunda, danışman psikologların üstü kapalı tekelciliği söz konusudur; bu nedenle tıp doktoru olmamalarına rağmen sağlık sigortanız danışmanlık görüşmelerinizi finanse etmektedir. İlk başvurduğunuz aile hekiminiz sizi doktor olmadığı halde sağladığı hizmetin karşılığı sağlık sigortası tarafından ödenen bir danışman psikologa sevk edebiliyorsa, o zaman aynı bağlamda felsefi danışmana sevk edilmeniz de mümkün olmalıdır.

Sosyal bilimciler ölçümlerini yaparken istatistiklere güvenmek zorundadır. İstatistikler size bir grup hakkında fazlasıyla bilgi verebilir, ancak birey hakkında hiçbir bilgi vermez ve bu psikologların karşısına çıkan bir diğer duvardır. Genellikle güvenilir istatistikleri kabul etmemiz doğru olmakla birlikte, bunların bizi birey olarak betimlemedikleri hususunda ısrarcı olmalıyız. Psikolojik veriler, kız çocuklarının ortalama olarak erkeklerden daha güçlü sözel becerilerinin olduğunu ve erkeklerin de kızlardan daha güçlü mekansal zamansal becerilere sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bu, Amerika’daki okullarda uygulanan SAT sınavının sözel bölümünde 800 puan alan erkek çocuğu veya Küçükler Ligi’nde birinci olan beysbol takımı için atış yapan kız çocuğu için pek önemli değildir. Gözlemlerimizden kullanabileceğimiz ne öğrendik? (Bir fikrin “doğruluğunu” bu bilgiyi kullanıp kullanmadığımıza bakarak test eden William James’in pragmatik sesi de bunu sorar.) Erkekler için daha mı çok okuma dersi gereklidir? Kızların daha fazla spor yapması mı lazımdır? Kızlarla erkekleri karışık gruplar halinde verimli olarak eğitmek mümkün müdür? İstatistikleri inceleyerek büyük gruplar için en iyi sonucu neyin vereceğine karar vermeyi deneyebiliriz. Ancak çocuğunuz için en iyisini arayan bir ebeveynseniz, kendi deneyimlerinizi ve sezgilerinizi takip etmeniz de sizin için aynı ölçüde faydalı olacaktır.

Felsefenin de en iyi ders planını oluşturamadığını düşünüyor olabilirsiniz. Ancak bu kararları son kertede sınırlı fayda sağlayan “gerçekleri” ile yönlendiren de eğitim felsefesidir. Fırsat eşitliğine yönelik felsefi kararlığımız nedeniyle, pek çok kız ve erkek karma eğitim veren okullarda okumaktadır (bu durum okuma dersi notlarında küçük ve belki geçici farklılıklara yol açsa bile.) Ayrıca, eğitmenler en etkili olduğunu düşündükleri okuma yöntemini seçmektedir; buradaki farklılıklar da felsefeyle ilişkilidir. Amerikan okullarının büyük kısmından mezun olan öğrenciler cahil kalmıştır, bunun sebebi kısmen de olsa okuma yazma öğrenmeyi garanti eden öğretme yöntemleri (örn. fonetik öğretimi) yerine okuma yazma öğrenimini olanaksız kılmayı garanti eden (örn. sözcüklerin bütüncül öğrenimi) öğretme yöntemlerine duyulan sistematik felsefi bağ ltlı k l ır. Çocuklara okuma yazmanın nasıl öğretileceğini ve nasıl öğretilmeyeceğini bildiğimizden, seçtiğimiz eğitim yöntemi salt olarak kendi eğitim felsefemize dayanmaktadır.

Ne tür bilim adamları olursanız olun, cevap aradığınız sorular “Bu nasıl işler?” ve “Yapmakta olduğu işi yapmasının sebebi nedir?” sorularıdır. Bilim adamları neden ve sonucu arar (bu, davranış bilimcilerin son derece basitleştirdiği bir noktadır.) Psikologlar “İnsanlar nasıl işler? Yapmakta oldukları işi yapmalarının sebebi nedir?” sorusunu sormaktadır. Bir psikoloji terapisti ise “Bu insan nasıl işler? Yapmakta olduğu işi yapmasının sebebi nedir?” sorusunu sormaktadır. Terapist, sonuçları görmekte (örn. anksiyete, depresyon) ve nedenlerini aramaktadır (örn. partnerle olumsuz ilişki, alkolik ebeveyn.) Olguları incelemenin bilimsel yolu bu olabilir; ancak bir birey üzerinde uygulandığında, psikolojik terapi iki büyük sorunla karşılaşmaktadır.

Neden ve Sonuç

Bu sorunlardan ilki, filozofların post hoc ergo propter hoc olarak adlandırdıkları bir yanılgıdır. Latince bilmiyorsanız şöyle açıklayalım: Bir olay diğerinden önce olduğu için, sonraki olayın sebebi önceki olaydır. Bu, bazı durumlarda doğru olabilir. Önce ayağınızı çarpar, ardından ‘'Ah!” dersiniz. Ancak bunun illa ki her zaman doğru olması gerekmez. Küçükken ebeveynlerinizden şiddet gördüyseniz, şimdi ise öfkenizi kontrol etme sorunu yaşıyorsanız, ilk olayın ikincisine sebep olduğu çıkarımına varamazsınız. Belki doğrudur. Ancak alakasız da olabilir. Nedensel olsa bile, başka yan faktörler bulunabilir. Ayağınızı çarpmanıza dönecek olursak, ayakkabı giymemek, yerde döküntü bırakmak, karanlıkta telefona yetişmek için koşmak vs. bariz bir şekilde nedenseldir. Ancak tıpkı türlü yemeğine benzeyen geçmişinizde, her bir malzemenin şu anki durumunuz üzerinde gerçekten etkili olması mümkün müdür? Annenizin öfkesi, sinirlendiğinizde çabuk parlamanızı mı öğretmiştir? Ya babanızın soğukluğu? İkisi de mi? Yoksa hiçbiri mi?

Şu an içinde bulunduğunuz güçlüğün nedenlerini aramak için hayatınızdaki olaylara dönüp bakmanın yarattığı bir diğer sorun da, göremeyeceğiniz bağlantıların olma ihtimalidir. Hafızanız da kusursuz değildir, dolayısıyla bazı önemli gerçekler unutulacak ve gereksiz ayrıntılar hatırlanacaktır. Peki ya bu geçmişe yapılan kazı aslında yalnızca vakit kaybıysa; ancak terapistiniz ve siz maden cevherinin ana damarına ulaştığınızı sanıyorsanız? En iyi ihtimalle, eninde sonunda varacağınız noktaya ulaşsanız bile, alakasız ayrıntılar ve hatalı dönüşlerle uzun zaman harcarsınız.

Sizi yönlendirmek için bir kimyager ya da fizikçininki gibi açık seçik kurallar bulunmadığından, neye neyin sebep olduğunu nasıl bileceksiniz? Prensipte her şey, her şeyin nedeni olabiliyorsa (biri diğerinden önce geldiği sürece), bir teoriniz olduğunda, teorinize uyan öğeleri alıp kalanını göz ardı etme tehlikesi vardır. Abraham Maslow’un ince bir şekilde değindiği üzere, alet çantanızdaki tek alet çekiçse, etrafınızdaki pek çok şeyi çivi olarak görmeye başlarsınız.

Psikoloji hassas bir: araca dönüşmüş olsa dahi, mevcut rahatsızlığınızın nedenlerini bulmanız size nasıl fayda sağlayacaktır? Etiketlenmek, ya da “rahatsız” olarak sınıflandırılmak kendinizi iyi hissetmenize neden olacak mı? Çürüğünüzün olduğunu bilmek ağrınızı geçirmez; çaresi dolgu yaptırmaktır. Kafanıza top çarptığı için başınızın ağrıdığını anlayınca kendinizi daha iyi hissetmezsiniz, ama aspirin işe yarayabilir. Evet, dişlerinize daha iyi bakmanız ve gelecekte benzer acılardan kaçınmak için oyun becerilerinizi geliştirmeniz gereklidir. Evet, bazıları psikoloji ile fiziksel acısının kaynağını keşfederek rahatlayabilir; bazıları da nedenini anladığı zaman rahatlamasını sağlayacak eylemler bulabilir. Ancak pek çok insan için, nedeni saptamak yeterli olmayacaktır. Turnayı gözünden vurana dek aylarca, yıllarca kazmaya devam edecekler, ancak buldukları zaman ilk sözleri muhtemelen “Bu ne şimdi?” olacaktır. Fiziksel acılarının nedenini bilmek, ama bu acıyı azaltmak için herhangi bir çare bulamamak, bazılarının kendini daha da kötü hissetmesine neden olacaktır. Evliliğiniz iyi gitmediği için depresyona girdiğinizi bilmek, yalnızca depresyonunuzu artıracaktır; çünkü geriye dönüp geçmişi değiştiremezsiniz.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe