Felsefe Üzerine Özdeyişler

Thomas Hobbes


1. Bugünlerde felsefe, bir zamanlar tahıl ve şarabın dünya nimetleri içinde oynadığı rolü oynamaktadır. Henüz her şey yeni başladığında asma kökü ve tahıl başakları orada burada dağınık bir vaziyette bulunuyordu ama bunların hasadı yoktu. İlk başlarda insanoğlu, meşe palamudu dışında başka bir şey tüketmezdi, çünkü insanın bilmediği bir meyveyi yemeye kalkması onun hastalanma riskini göze alması demekti. Felsefede de durum aynıdır. Her insanda sağduyu doğuştan vardır; çünkü her insan önüne bir hedef koyar ve ona yönelik tasarılarda bulunur. Ama eğer insanoğlu, birbirini takip eden bir mantık silsilesiyle karşılaşırsa bir anda yolunu şaşırabilir, ki bu birçoğunun başına gelir; çünkü insanoğlunun elinde hasadı toplarken yardımcı olacak bir aracı, metodu yoktur. Buradan hareketle de şunu söyleyebiliriz: Palamutla yetinenler, yani felsefeye uzak duranlar ya da sıradan insanlardan daha fazlasını merak etmeyenler, sadece yüzer gezer fikirlerle yetinmek durumunda kalmaz, aynı zamanda, sanki akıl ve birikimleri varmış gibi sürekli başkalarıyla olur olmaz şeyler üzerine tartışmaya da kalkışırlar. Gerçi tarihte önemli roller oynamış büyük figürlerden bahseden felsefenin çok iyi donanımlı olduğunu ben de kabul ediyorum. Ama felsefenin diğer kısımlarında görülen bir ihtiyaçtan dolayı, en azından bana göre ve eğer başarabilirsem, en azından gerçek felsefe için tohum işlevi görecek birkaç genel ilkeyi ortaya koymaya çalışacağım.

Tanınmış simaların kafalarda yer edinmiş ve paslanmış görüşlerini zihinlerden silmek gibi zorlu bir işimin olduğunun farkındayım. Ne de olsa gerçek felsefe, bırakalım süslü lafları, süsün her türlüsünü bilinçli olarak kendisinden uzak tutar; hatta bilimlerin temeli, bırakalım göz kamaştırmayı, çoğunlukla kuru ve itici de olur.

Gerçeğin ve aklın peşinden koşanların sayısının fazla olmaması, hatta sadece küçük bir azınlık olması nedeniyle, ben de zahmete girecek ve görüşlerimi o azınlık için kaleme alacağım. Artık şimdi işin esasına gelebilir ve felsefenin temel kavramlarından başlayabiliriz.

1. Felsefe, sonuçlar hakkındaki mantıklı bilgidir veya bilinen nedenselliklerin ve kaynağının görüntüsüdür; ya da tersi, bilinen sonuçların muhtemel nedensellikleridir. Kavramları yerli yerince oturtabilmek için önce şunu bilmeliyiz: İnsan ve hayvanların doğadan edindikleri duyular ve bellek de sonuçta bilgidir ama bu, mantık yoluyla elde edilmediği için felsefe değildir.

İkincisi, deneyimler de sonuçta pratik aklın ortaya koyduğu bellektir fakat bu da felsefe olamaz. Çünkü sonuçta pratik mantık da, daha önceden yaşanmış şeylerin aynı durumda yeniden yaşanacağına dair öngörülerde bulunmaktır.

Mantıklı bilgi derken, esas olarak hesap kitap yapmayı kastediyorum. Hesap yapmak da bir şeylerin toplanması ya da bir şeyden bir şeyin çıkarılmasından sonraki sonuç değil midir? Demek ki mantıklı bilgi de toplama ve çıkarma işlemi gibi bir şeydir; eğer biri buna çarpma ve bölme işlemini de eklemek isterse ona itiraz edecek değilim. Sonuçta çarpma işlemi benzerlerin toplanması, bölme de benzerlerin çıkarılması değil midir? Her halükarda mantıklı bilgi, iki zihinsel işlemin sonucunda, toplama ve çıkarma işleminden sonra elde edilir.

2. Mantıklı bilgiye sessizce, yani sesli düşünmeden, toplama ve çıkarma yoluyla ulaştığımız için, bunu birkaç örnekle aydınlatmakta yarar var.

Uzaktan gördüğümüz ama henüz ne olduğunu seçemediğimiz bir şeyi, en azından kütlesiyle fark ederiz ki bu nedenle ona önce cisim deriz. Ona yaklaştıkça ve o şeyi hareket halinde gördüğümüzde zihnimizde o şeyi canlı bir türe ait olarak sınıflandırırız. O şeye daha da yaklaşınca, artık çehresini seçer ve sesini de duyarız; o anda o şeye ait başka gerçeklerle de karşılaşır ve onun mantığa sahip, ama henüz bir kavramla açıklayamadığımız çünkü bu mantıklı bir yaklaşım olmaz hakkında üçüncü bir bilgi daha edindiğimiz bir varlık olduğunu saptarız. Artık o şeyi bütün özellikleriyle açık seçik görünce, zihnimiz onu, belirli bir sıralama içinde ve belli kavramlarla, daha önceden bildiğimiz bir türe cisim, yaşıyor, akla ve kavrama sahip dahil eder: Mantığa sahip, yaşayan bir cisim ya da insan.

Şimdi zihnimizde bir başka örneği canlandıralım: Zihnimiz dört köşe, eşkenar ve dik açılı bir şeyi anında kare olarak algılar. Şimdi bunları sırasıyla ele alalım: Zihnimiz dört köşeyi, eşkenarı ve dik açıyı bütünü görmeden tasarlayacak. Bunlar bir arada sayıldığında zihnimiz anında kare diyor. Hepimizin bildiği gibi zihnimiz, eldeki tek tek parçaları veri alarak bunları yeni bir kavramda birleştirme yeteneğine sahip. Şimdi tersinden bakalım; herkes yanında duran bir adamdan onun zihinsel yetenekleri hakkında bilgi edinebilir ama o adam uzaklaşmaya başladığı anda onu sadece gözlerimizle takip ettiğimiz için, onu zihinsel yetenekleri olmaksızın canlı bir beden ve dolayısıyla bir insan olarak tasavvur ederiz; adam daha da uzaklaştığında ve onu sadece bir cisim olarak fark edebildiğimizde ise o zihnimizde sadece bir cisim olarak kalır. Artık göremeyecek kadar uzaklaştığında da, yani gözlerimizle fark edemeyecek duruma geldiğinde de zihnimiz hiçbir şey tasavvur edemez hale gelir. Bu örnekler ışığında, zihnimizin sessizce ve konuşmadan hesaplamalar yaptığını göstermiş olduk.

Sakın ola ki insanoğlunun, diğer canlılardan sadece hesaplama yeteneğiyle (Pythagoras'ın düşündüğü gibi) farklılaştığını düşünmeyesiniz; çünkü, miktar, beden, hareket, zaman, nitelikler, etkinlikler, kavramlar, ilişkiler, konuşmalar ve isimler (felsefenin olduğu her şey) toplanabilir ve çıkarılabilir. Yani bir şeyi bir şeyden çıkarmaya ya da bir şeyi eklemeye, yani ilişkilendirmeye, biz “düşünmek” diyorlar. Yani hesaplamak ya da mantık yoluyla bilmek.

3. Sonuçlar ve görüngüler, şeyleri birbirinden ayırmamızı sağlayan etkenlerdir; yani bir şeyin bir başka şeye eşit ya da eşit olmadığını, benzer ya da benzer olmadığını görmemizi sağlar. Yukarıdaki örnekten hareket edersek; bir cisme onun hareketini ve durumunu algılayacak kadar yaklaştığımızda onun bir ağaçtan, bir sütundan veya herhangi bir durağan varlıktan farkını anlarız. Bu nedenle de canlı varlıkların hareket kabiliyeti, bizim onları diğer cisimlerden ayırmamızı sağlar.

4. Sonuç hakkındaki bilgiye, sonuca neden olan nedensellik üzerinden ulaşılır ki bunu da en kolay şekilde bir daire örneği üzerinden açıklayabiliriz. Daireye yakın bir figür bulalım ve onu öylesine, onun bir daire olup olmadığını bilmeden inceleyelim; eğer onun nasıl meydana geldiğini bilseydik, hakkında kesin bir hükme varabilirdik. Şimdi de bu figürün şöyle meydana geldiğini tasavvur ederim: Bir tarafı sabitlenen bu figürün sabit olan yerinden başlayarak çevresini dolanalım; eğer çevresi bir daire çiziyorsa ki bu durumda sabit yerden (merkez) en uzak noktaya kadarki kısma çapın yarısı diyoruz çevresinde yer alan ikinci bir noktaya giderek aynı şeyi tekrar edelim; sonra üçüncü ve dördüncü noktadan deneyelim ve her seferinde çapın yarısı aynı kalıyorsa, bu durumda figürün daire olduğundan emin olabiliriz. Eğer merkezi bir noktayı sabitleyerek onun etrafında bir çember çizilirse ve merkez noktayla çember arasındaki mesafe her yerde aynıysa, biz buna daire diyoruz.

Demek ki bir figürün nasıl meydana getirildiğini biliyorsak, onun hakkında muhtemel bilgiye gerçek değil ulaşabiliriz. Dairenin özelliklerini bildiğimiz anda, hareketli olan bir cismin dairesel bir hareket çizip çizmediğine hükmedebiliriz.

5. Felsefenin en önemli anlamı, geleceğe dair olacakları hesaplayabilme ve böylece bu durumu kendi yararımıza kullanabilme becerisi sunmasıdır; böylece bilgimiz, gücümüz ve yeteneğimiz oranında bazı şeyler üzerinde etkide bulunarak insan yaşamı üzerinde yönlendirici olabiliriz. Bazı engelleri aşmak ya da gizli kalan gerçekleri ortaya çıkarmak ki bu felsefenin yardımıyla kolaylaşır o kadar da zor değildir. Dolayısıyla herhangi bir yararı olmayan bilgiyi de birbirimize satmamıza gerek yoktur. Bilim sadece iktidarı güçlendirmeye yarar. Teori ki bu geometride araştırma metodudur sadece yapı oluşturmaya yarar sağlar. Her spekülasyon sonuçta bir etkinlik ya da bir başarıdan sonra ortaya atılır.

6. Felsefenin ve özellikle de doğa felsefesinin ve geometrinin ne işe yaradığını en iyi günümüzde görebiliriz; onu, insanoğlunun hayatını geliştirmek için kullananlar ile buna sahip olmayı isteyen ama sahip olamayanların aralarındaki yaşam düzeyi farkı, görünce anlaşılabilir. İnsanoğlu açısından en büyük başarı, teknik, daha doğrusu mühendislik sayesinde sağlanmıştır. Bunu da en çok cisimlerin hareketlerini ölçmede, büyük ölçekteki cisimleri hareket ettirebilmekte, inşa faaliyetlerinde, denizcilikte, her türden alet edevat üretiminde, gökyüzündeki cisimlerin hareketinin ve gezegenlerin yörüngesinin ölçümünde, takvim ve başka ölçümlerde görürüz. Bu bilimlerin insanoğluna getirdiği yararların neler olduğunu görmek, söylemekten daha kolaydır. Bunları hizmetine koşan Avrupalı, birçok Asyalı ve Afrikalı halkın bu sayede ne kadar mutlu olduklarını görüyoruz. Hem Amerika hem de her iki kutba yakın oturan halklar söz konusu tekniğe sahip olamamışlardır. Peki neden? Acaba birileri öbürlerinden daha zekidir de ondan mı? Bütün insanlar aynı duyu organlarına ve zekaya sahip değiller mi? Acaba berikilerin sahip olduğu bir şeye ötekiler sahip değiller mi? Evet, sadece felsefe! Felsefe, bütün bu yararlı olan şeylerin ana kaynağıdır. Ahlak felsefesinin ve toplumbiliminin yararlarının neler olduğunu ya da bunları bilmemenin zararlarının neler olduğunu hemen tahmin etmek kolay değildir. İnsanoğluna yıkım getiren ve onu mutsuzluğa sürükleyen savaşların, özellikle de iç savaşların engellenebilmesini sağlayacak buluşlara ihtiyaç vardır. Bütün kötülüklerin, katliamların ve yokluğun kaynağı odur. Nedeni de insanoğlunun savaş iradesinde yatmıyor, kaldı ki irade sözüm ona her zaman iyiliğe, daha doğrusu görünürde iyiliğe yöneliktir. Savaşların sonucunun felaket olduğunun bilinmemesi de savaşların esas nedeni değildir; ölümün ve yoksulluğun en büyük yıkım olduğunu kim bilmiyor ki? İç savaşlar, savaşın ve barışın getirdiği sonuçlar görülemediğinden göze alınmaktadır. Barışın, yurttaşların bazı görevleri yerine getirmesiyle kökleştiğini, sadece toplumsal yaşamın yasalarını incelemiş olan küçük bir azınlık bilmektedir. İşte bu yasaların bilinmesi ahlak felsefesidir. Peki, acaba insanoğlu, bunu inceleyebileceği açık seçik bir yönteme sahip olmadığı için mi bilmiyor? Ya da yoksa bunu şöyle mi anlamalı: Bir zamanlar Yunan, Mısırlı ve Romalı aydınlar, kendi tanrıları hakkında o kadar çok gerçek dışı ve anlamsız öğretiyi başarıyla anlattılar ki halk da bunları dinlemekten cahil kaldı. Ama ne yazık ki cahil halk, aynı oranda, yurttaşlık görevleri hakkında da yeterince ikna edilemedi. Bize kadar gelmiş olan az sayıdaki eserden hareketle geometri hakkındaki tartışmaları bugün ortadan kaldırabiliriz; ama aynı şeyi ciltler dolusu eser veren ahlak felsefecileri hakkında, istedikleri kadar emin ve kanıtlı konuşsunlar, söyleyemiyoruz.

Acaba bunun nedeni, ilk saydıklarımızın bilimsel eserler, diğerlerinin ise sadece söz lakırdısı olması; birincilerin bilim adamları, diğerlerininse işledikleri konu hakkında bilgi sahibi olmayan ama konuşma ve yazma sanatına güvenen insanlar tarafından dile getirilmesi olabilir mi? Her ne olursa olsun, bu türden kitapları okumanın da iyi olacağını inkar edecek değilim; bunlar çoğunlukla edebi, hoş, keyif veren, faydalı ve günlük konuşma dilinde pek rastlanmayan cümlelerle süslenmişlerdir. Ama bunlar genellikle iyidir diye evrensel ilkelere sahip olduklarını da söyleyemeyiz. Bu nedenle bu eserler, bazı zaman ve mekanlarda kötü amaçla kullanılabilir, yurttaşların topluma ve devlete karşı görevlerini hatırlatmak için bazı devletlere hizmette de kullanılabilirler. Bunların en önemli eksik tarafıysa, hangi davranışımızın iyi, hangisinin kötü olduğuna dair açık ve kesin ilkeler ileri sürememeleridir. Genel anlamda yasanın, ölçünün, hukukun ve yanlışların ne olduğu ortaya çıkarılmadan bugüne kadar henüz yapılamayan da budur tekil olaylarda hüküm vermek ya da yasaklar koymak yararsızdır. Yurttaşlık görevlerinin, ki bunlar bilimsel ahlak ve devlet öğretisidir, neler olduğu konusundaki bilinçsizlik, insanlığın en büyük beş belası olan iç savaşlara neden olmaktadır; bu nedenle de bunlar hakkında bilimsel bilgi edinmek insanlığa büyük yarar sağlayabilir. İşte bu nedenle size felsefenin onun getirdiği şahsi saygınlığı ve alınacak keyfi hiç söz konusu bile etmiyorum ne kadar yararlar sağladığını söyleyebilirim.

7. Felsefenin konusu ya da maddesi, yaratılan herhangi bir maddenin kavramsallaştırılması, yani onun başka şeylerle kıyaslanmasıdır. Ya da bir bileşimin veya bozunumun, yani yaratılan her yeni maddenin özellikleri hakkında edindiğimiz bilginin olanaklı olup olmadığıdır.

Felsefenin görevi, eğer bunu felsefenin diliyle anlatmak gerekirse, bir maddenin niteliklerini, onun oluşumu esnasında ya da oluşumunu onun niteliklerinden hareketle incelemektir. Dolayısıyla niteliklerin ya da oluşumların olmadığı yerde felsefe de olmaz. Bu nedenle de felsefe daha baştan teolojiden; yani doğa öğretisi ve Tanrı’nın sıfatlarından ayrılır ki Tanrı’nın sıfatları ebedidir, yaratılmamıştır, kavranamaz, bileştirilmemiştir, paylaştırılmamıştır ve varoluşu hiçlikten hareketle kavranamaz.

Ayrıca felsefe, ne cismani olan ne de cisimlerde görülen özelliklere sahip olmayan meleklerin ve buna benzer şeylerin öğretisinden de ayrılır. Çünkü bunlar da ne bileşiktirler ne de parçalanabilirler; aynı şekilde bunlar, bilimsel verilere temel olacak azlık ya da çokluğa da sahip değillerdir.

Ayrıca o, hem doğa hem de toplumsal tarihi, her ne kadar bunlar felsefe açısından önemli (zorunlu) bilgiler sunsalar da, birbirinden ayrı tutar. Çünkü tarih, deneyim ve otoriteye dayanmakla birlikte bilimsel hesaplamalara uygun değildir.

Ayrıca o, Tanrı’nın lütfu olan her türden bilgiyi de yadsır; çünkü bu bilgiler insan aklından kaynaklanmaz, kökeni (yüce bir güç tarafından bahşedilmiş şekilde) tanrısaldır ve bize bir anda sunulmuşlardır.

O, sadece her türden yanlış bilgiyi değil, aynı zamanda iyi açıklanmamış görüşleri de yadsır, çünkü doğru bir şekilde kavranmış bir bilgi ne yanlış ne de tartışmalıdır. Bu nedenle de bugünlerde pek revaçta olan astrolojiyi ve her türden peygambervari beceriyi de yadsır.

Son olarak felsefe, Tanrı inancına dair her türden öğretiyi de yadsır, çünkü bunun hakkındaki bilgimizi doğal mantığımızla değil fakat bilimsellikle ilişkisi olmayan kilisenin inancı ve otoritesi üzerinden ediniyoruz.

8. Felsefe iki temel kısma ayrılır. Bunlardan biri, birbirinden farklı iki tür maddenin oluşumunu ve niteliklerini araştırır ki bunlardan biri doğaldır ve doğanın ürünüdür. Diğeri ise insan iradesinin ürünü olan, anlaşma ve sözleşmelerle meydana gelen kısımdır; bunlara da toplum ve devlet diyoruz. İşte bunlar birbirini bütünleyen felsefenin iki kısmı, biri doğa, diğeri ise devlet felsefesidir.

Bir devletin niteliklerini incelemek için önce orada yaşayan insanların özelliklerini, davranışlarını ve geleneklerini bilmek gerekir. Bu nedenle de devlet felsefesi kendi içinde iki bölüme ayrılır: Bunlardan biri insanların davranış ve geleneklerini, yani ahlak alanını, diğeri ise yurttaşların görev ve buna ilişkin bilinç düzeyini araştırır, yani genellikle siyaset veya devlet felsefesi olarak adlandırılabilir. Bu nedenle de kısaca (felsefenin doğasını ilişkin söylediklerimiz kapsamında) önce doğal cisimlerden, sonra insanların nitelikleri ile ahlaki özelliklerinden ve üçüncü olarak da yurttaşların görevlerinden bahsedeceğiz.

9. Olur ya belki, geliştirmiş bulunduğum bazı felsefi kavramlara (her ne kadar bu kavramlarımın her insana hitap ettiğini düşünsem de) itirazlar olabilir ya da birileri bunlardan hoşnut olmayabilir; bu durumda bu tartışmanın ne bana ne de başkalarına bir yararı vardır, lütfen onlar kendi özgün kavramlarını geliştirsinler. Amacım, nedenselliklerin hangi sonuçlara yol açtığını ya da tersinden söylersek, bilinen sonuçlardan hareketle nedenselliklerin neler olduğunu ortaya koyan bilimin temel ilkelerine dair bazı önermelerde bulunmaktır. Başka bir felsefe arayışı içinde olanlar varsa lütfen gidip onu başka bir yerde arasınlar.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe